9. bölüm · Kırık Taç ve Sürgün

BÖLÜM 9: KANIN VE ARZUNUN RİTMİ

Luna Umbra

Kulübenin dışındaki fırtına dinmişti ama içerideki ateş sönmek bir yana, daha da harlanmıştı. Alaric’in teni tenime değdiğinde, aramızdaki o çekim artık sadece bir aşk değil, birbirini tüketmek isteyen iki vahşi hayvanın açlığına dönüşmüştü."Daha fazlasını istiyorum," diye fısıldadım, tırnaklarımı onun kaslı omuzlarına geçirirken. "Beni öyle bir sahiplen ki Alaric, bedenimde senden başka bir iz kalmasın."Alaric’in gözleri, kararmış bir fırtına bulutu gibi üzerime çöktü. Hiçbir söz söylemeden beni masadan çekip kulübenin kaba, ahşap yatağına fırlattı. Bu seferki yaklaşımı yumuşaklıktan tamamen uzaktı; sert, talepkar ve dizginlenemezdi. Ellerimi başımın üzerinde sabitlediğinde, onun gücü karşısında teslim olmanın verdiği o tuhaf hazzı iliklerimde hissettim.Dudakları boynumdan aşağıya, göğüslerime inerken her ısırığı tenimi sızlatıyor ama içimdeki yangını körüklüyordu. Alaric, vücudumun en hassas noktalarını ezbere biliyormuş gibi hareket ediyordu. "Sen benim en büyük günahımsın Elora," diye hırladı, sesi arzunun en derin yerinden geliyordu. "Ve ben bu günahı sonsuza kadar işlemeye hazırım."Bacaklarımı sertçe iki yana ayırıp aramıza yerleştiğinde, onun kontrol edilemez arzusunu her santimimde hissettim. İçime girdiğinde bu seferki hızı ve derinliği nefesimi kesti. Her darbesi bir öncekinden daha vahşi, daha sahipleniciydi. Göğüslerim onun terli göğsüne çarparken, kulübenin dar odası iniltilerimizle ve birbirine çarpan tenlerimizin sesiyle doldu.Alaric, ellerimi bırakıp beni belimden kavradı ve kendine daha da yaklaştırdı. Bedenlerimiz o kadar kenetlenmişti ki, nerede ben bitiyorum nerede o başlıyor ayırt edemiyordum. Gözlerimin içine bakarak, ruhumu sarsan o en ağır ve hızlı hamleleri yaparken, dudaklarımdan dökülen feryatları umursamıyordu; o an sadece birbirimizin varlığında yok oluyorduk. Haz, damarlarımda akan bir zehir gibi yayıldı ve doruk noktasına ulaştığımızda Alaric’in sırtı yay gibi gerildi. İçime hapsolurken, ismimi bir zafer çığlığı gibi haykırdı.Dakikalar sonra, nefeslerimiz hala düzensizken, Alaric başını boynuma yasladı. "Eğer yarın Mordred beni yakalarsa," dedi sesi boğuklaşarak. "Ölürken aklımda olan tek şey bu an olacak. Teninin tadı, sesin... Benim kutsalım bu."Huzur sadece saniyeler sürdü.Dışarıdan keskin bir ıslık sesi duyuldu. Bu, Sir Mordred’in kuşatma işaretlerinden biriydi. Kulübenin camı büyük bir gürültüyle patladı ve içeriye yanan bir ok düştü."Hemen kalk!" dedi Alaric, bir saniyede savaşçı kimliğine bürünerek. Kıyafetlerimizi nasıl üzerimize geçirdiğimizi anlamadım. "Bizi buldular. Ve bu sefer sadece askerlerle gelmemişler. Mordred, krallığın en ağır süvarilerini buraya yığmış."Alaric kılıcını çekti, kapıya doğru bir adım attı ve bana döndü. "Elora, az önce yaşadığımız o tutku... Onu bir silah olarak kullan. O güçle savaş. Çünkü bu kulübeden sağ çıkmak için bir prenseten fazlası olman gerekecek. Bir kraliçe gibi dövüşmelisin."Kapı tekmeyle açıldı. Karşımızda, gümüş zırhı kanla lekelenmiş, gözlerinde delice bir nefretle Sir Mordred duruyordu. "Bitirin bu işi!" diye kükredi. "Kadını sağ istiyorum, şövalyenin kellesini getirin!"Alaric bana baktı, göz kırptı ve o tanıdık, ölümcül dansına başladı.