1. bölüm · Kırık Taç ve Sürgün
BÖLÜM 1: BEYAZ VE SİYAH
Dışarıdaki rüzgar, sarayın yüksek pencerelerini döverken içeride ölümcül bir sessizlik vardı. Hizmetçiler az önce çıkmıştı. Arkalarında bıraktıkları tek şey, ağır bir yasemin kokusu ve aynadaki o yabancı kadındı.
Üzerimdeki gelinlik o kadar ağırdı ki, omuzlarımın bu yük altında ezildiğini hissedebiliyordum. Binlerce inciyle işlenmiş bu kumaş, babamın borçlarını ödemek için sattığı ruhumun bedeliydi. Ellerim titreyerek masanın üzerindeki gümüş şamdana uzandı. Mumun cılız ışığı, birazdan evleneceğim adamın—kuzeyin zalim dükünün—bana göndereceği o karanlık geleceği aydınlatmaya yetmiyordu.
"Bir prenses ağlamaz, Elora," diye fısıldadım kendi yansımama. Sesim boş odada yankılandı. "Bir prenses sadece boyun eğer."
Ama kalbim aynı fikirde değildi. Göğüs kafesimin içinde kapana kısılmış bir kuş gibi çırpınıyordu. Babam, Kral Valerius, bu düğünün krallığı kurtaracağını söylemişti. Oysa ben biliyordum; bu sadece benim sonumun başlangıcıydı.
Tam o anda, koridorun sonundan gelen sert metal seslerini duydum. Yaklaşan bir ordunun ayak sesleri gibi ritmik ve korkutucuydu. Kaşlarımı çattım. Nedimelerimin gelmesi gerekiyordu, zırhlı muhafızların değil.Kapı aniden, menteşelerinden fırlayacakmış gibi büyük bir gürültüyle sarsıldı.Çığlık atmaya fırsat bulamadan altın işlemeli meşe kapılar ardına kadar açıldı ve içeriye devasa bir gölge sızdı. Gelen kişi gümüş zırhlar kuşanmıştı ama üzerindeki pelerin gece kadar siyahtı. Yüzünde ise o efsanelerde anlatılan, görenlerin kanını donduran metalik siyah maske vardı.
Alaric. Krallığın en sessiz ve en ölümcül celladı.
"Prenses Elora," dedi sesi. Maskenin ardında boğuk, derinden gelen ve tuhaf bir şekilde titreyen bir tınıyla.
Korkuyla geriye doğru sendeledim, kalçam masaya çarptı. "Kimsin sen? Bu odaya girmeye nasıl cüret edersin? Muhafızlar! Neredeler?"
"Muhafızlar artık krala değil, altına hizmet ediyor Prenses," dedi Alaric, yavaş ama kararlı adımlarla üzerime yürüyerek. Her adımında zırhının çıkardığı o gıcırtı, odadaki yasemin kokusunu silip süpüren bir metal ve kan kokusu yayıyordu. "Babanız... Kral Valerius, sizin bu gece bu odadan canlı çıkmamanız için emir verdi. Dük ile yapılan anlaşma değişti. Sizin ölümünüz, evliliğinizden daha çok toprak kazandırıyor artık.
"Dünya başıma yıkıldı. Babam? Beni öldürmek mi istemişti? "Yalan söylüyorsun!" diye bağırdım, sesim hıçkırıkların arasında kaybolurken. "O benim babam! Beni sevdiğini söylemişti!"
Alaric tam önümde durdu. O kadar yakındı ki, maskesinin göz deliklerinden bana bakan o keskin fırtına rengi gözlerini seçebiliyordum. O gözlerde, bir celladın soğukluğunu değil, tarif edilemez bir acıyı gördüm. Bakışları, yüzümün her santimetresini ilk kez görüyormuş gibi değil de, bir daha göremeyecekmiş gibi büyük bir hasretle süzdü.
"Benim görevim bu gece bu odaya girip canınızı almaktı, Elora," dedi sesi fısıltıya dönerek. "Kılıcım gırtlağınıza inmek için bilenmiş, zehrim kadehiniz için hazırlanmıştı."
"Neden?" diye sordum, titreyen elimi göğsüme bastırarak. "Neden kılıcını çekmiyorsun o zaman? Neden hayatını, onurunu ve krallıktaki yerini benim gibi ölüme mahkum bir kadın için ateşe atıyorsun?"
Alaric bir an duraksadı. Maskesinin ardındaki nefesi düzensizleşti, zırhlı göğsü hızla inip kalkıyordu. Elini yavaşça kaldırdı. O devasa, savaş görmüş eli sanki kutsal bir pırlantaya dokunmaktan korkuyormuş gibi yanağıma yaklaştı. Parmak uçlarının sıcaklığını tenimde hissettiğim an, içimde bir yerlerde bir baraj patladı. Dokunmadı, sadece oradaki havayı, varlığımı hissetti.
"Çünkü," dedi, sesi bir yemin gibi odanın soğuk duvarlarına çarparak. "Siz bu tacın altındaki en değerli şeysiniz. Yıllardır gölgelerden sizi izlerken, her gülümsemeniz için canımı vermeye yemin etmiştim. Ve ben, sizin nefes almadığınız bir dünyada kralın sadık köpeği olmaktansa, sizinle birlikte vatan haini olarak ölmeyi seçerim."
Dışarıdan at sesleri, kılıç şakırtıları ve "Prenses nerede?" diye bağıran askerlerin sesleri gelmeye başladı. Zamanımız bitmişti.
Alaric aniden eğildi, elindeki küçük bir bıçakla gelinliğimin o ağır ve gösterişli eteğini tek hamlede yırttı. Beyaz kumaş parçaları yere düşerken, sanki üzerimdeki o ağır esaret de parçalanıyordu.
"Şimdi seçiminizi yapın Elora," dedi elimi sıkıca, korumacı bir tavırla kavrayarak. "Ya burada kalıp bir kurban gibi öleceksiniz, ya da benimle birlikte bu kapıdan çıkıp tüm dünyaya karşı bir sürgün olacaksınız. Ama söz veriyorum; nefes aldığım sürece kimse size dokunamayacak."
Elinin sıcaklığına sığındım. İlk kez bir el beni tutsak etmek için değil, özgürlüğe sürüklemek için tutuyordu. "Gidelim," dedim gözlerindeki o fırtınaya bakarak. "Beni bu cehennemden çıkar."
