8. bölüm · Kırık Taç ve Sürgün
BÖLÜM 8: NEHRİN TADI VE TENİN YAKICILIĞI
Buz gibi nehir suyu ciğerlerimi yakarken, akıntı beni kayalıklara çarpa çarpa sürüklemişti. Kıyıya tutunduğumda tek düşündüğüm Alaric’ti. O mağarada kalmıştı; benim için, benim hayatım için kendini feda etmişti. Ama Alaric sıradan bir adam değildi, o bir gölgeydi. Ve gölgeler asla tam olarak kaybolmazdı.
Ormanın içinde, nehrin birkaç mil uzağındaki terk edilmiş bir balıkçı kulübesine sığındım. Islak kıyafetlerim tenime yapışmış, soğuk kemiklerime işlemişti. Tam umudumu yitirmek üzereyken, kapı hızla açıldı.Kılıcımı çektim ama gelen oydu. Maskesi düşmüş, zırhı parçalanmış, göğsünde derin bir kılıç darbesiyle Alaric eşikte duruyordu.
Gözleri beni gördüğünde o sert ifadesi bir anda yıkıldı. "Elora..." diye inledi.Onu içeri çekip kapıyı sürgüledim. "Yaşıyorsun," dedim ağlayarak. "Tanrım, yaşıyorsun!""Seni bulmadan ölemezdim," dedi sesi hırıltılıydı. Yarasına bakmak için tuniğini yırtmaya başladığımda, ellerimi durdurdu.
Bakışlarındaki o vahşi, çiğ tutku soğuk odayı bir anda ısıttı. "Yaram acımıyor Elora. Asıl canımı yakan şey, seni nehrin sularında kaybettiğimi düşünmekti."Beni sertçe belimden kavrayıp kulübenin ahşap masasına oturttu. Aramızdaki o ince sabır ipi o an koptu. Dudaklarımız, sanki birbirimizin nefesini çalmak istercesine, aç bir hırsla birleşti.
Bu seferki yakınlaşmamız mağaradaki gibi ürkek değildi; bu, ölümden dönen iki ruhun birbirini sahiplenme savaşıydı.Alaric’in ıslak ve sıcak elleri bacaklarımdan yukarı tırmanırken, boğuk bir inilti kulübenin duvarlarında yankılandı. "Sen benimsin," diye mırıldandı tenimi yakan nefesiyle. "Babanın değil, Mordred’in değil... Sadece benim.
"Pantolonumun düğmelerini çözerken elleri titriyordu ama her dokunuşu beni daha da derin bir haz çukuruna itiyordu. Beni masanın üzerine yatırdığında, üzerindeki ağır zırh parçalarını birer birer yere fırlattı; metalin ahşaba vurma sesi, kalp atışlarımızın ritmine karışıyordu. Tamamen çıplak kaldığımızda, bedenlerimizin birbirine değen her santimi elektrik akımı gibi içimi titretiyordu.Alaric bacaklarımın arasına yerleştiğinde, onun sertleşmiş ve arzu dolu vücudunu kendime bastırdım. Dudakları boynumu, göğüslerimi ve karnımı her santimiyle fethederken, parmaklarım onun terli sırtında derin izler bırakıyordu.
"Lütfen," diye inledim, sabrımın sonuna gelmiştim. "Artık bekleme, Alaric."Onun içime girdiği o an, acı ve hazzın muazzam bir birleşimiydi. Gözlerimi açtığımda, onun fırtına rengi gözlerinin tamamen karanlığa büründüğünü gördüm. Hareketleri başta yavaş ve sahipleniciyken, haz zirveye çıktıkça daha hızlı, daha talepkar ve daha vahşi bir hal aldı. Kulübenin gıcırdayan tahtaları, dışarıdaki rüzgarın sesini bastıran iniltilerimizle senkronizeydi. Tenlerimiz terden birbirine yapışmışken, ruhumun onun ruhuna mühürlendiğini hissediyordum.
O an ne prensestim ne de kaçak; sadece Alaric’in kadınıydım. Her darbede dünyadan biraz daha uzaklaşıyor, sadece onun sıcaklığına ve varlığına hapsoluyordum. En tepe noktaya ulaştığımızda, Alaric başını boynuma gömdü ve ismimi bir yemin gibi haykırarak içime boşaldı.Dakikalarca öylece, birbirimizin sıcaklığında nefes nefese kaldık. Dışarıda dünya hala bizi öldürmek istiyordu ama bu dört duvar arasında, o an için yenilmezdim.Alaric başını kaldırıp alnını alnıma yasladı. "Artık sadece tenin değil, ruhun da bende Elora. Mordred bizi bulsa bile, seni benden almak için önce ruhumu sökmesi gerekecek."
