6. bölüm · Kırık Taç ve Sürgün
BÖLÜM 6: FIRTINADAN ÖNCEKİ TEN
Atımız fırtınanın içinde delicesine koştururken, arkamızdaki meşalelerin ışığı gitgide sönükleşiyordu. Alaric’in arkasında, beline sımsıkı sarılmıştım. Zırhının sertliği ve vücudunun sıcaklığı, yağan buz gibi yağmurda tek sığınağımdı. Birkaç saatlik amansız bir takibin ardından, Alaric atı sarp bir kayalığın arkasındaki dar bir mağara girişine yönlendirdi.
"Burada durmalıyız," dedi sesi nefes nefese. "At daha fazla gidemez, sakatlanırsa ikimiz de biteriz."
Mağaranın içi dar ve basıktı. Dışarıdaki fırtına dünyayı yıkarken, içerisi boğucu bir sessizliğe bürünmüştü. İkimiz de sırılsıklam olmuştuk. Titrememi durduramıyordum; hem soğuktan hem de az önce ellerimle birinin canını almış olmanın verdiği o ağır şoktan.
Alaric maskesini çıkarıp bir kenara fırlattı. Terden alnına yapışmış saçları ve hırçın bakan gözleriyle bana doğru döndü. "Isınman lazım," dedi sesi tuhaf bir şekilde pürüzlüydü. "Hipoterapiye girersen savaşamazsın."
Üzerindeki ağır zırh parçalarını hızla çözmeye başladı. Ben ise sadece durmuş, titreyen ellerimle ıslak tuniğime sarılmıştım. Alaric yanıma geldi, elleri omuzlarıma değdiğinde irkildim.
"Elora, bak bana."
Gözlerimi onunkilere kaldırdım. O an aramızdaki hava değişti. Sadece iki kaçak değil, birbirine muhtaç iki yabancıydık. Elini yavaşça yanağıma koydu, başparmağı dudaklarımın kenarındaki kurumuş kan lekesini sildi. Dokunuşu o kadar yakıcıydı ki, yağmurun soğuğu bir anda yok oldu.
"Korkuyor musun?" diye fısıldadı. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, nefesi dudaklarıma çarpıyordu."Korkmuyorum," dedim sesim titreyerek. "Sadece... ilk kez yaşadığımı hissediyorum."
Alaric’in bakışları dudaklarıma kaydı. O an, dışarıdaki Mordred, krallık, babamın ihaneti... Hepsi silindi. Alaric ellerini belime dolayarak beni kendine doğru çekti. Sırılsıklam kıyafetlerimizin arasından bile onun kaslı vücudunun sıcaklığını hissedebiliyordum.
"Seni korumaya yemin ettim," dedi sesi bir hırıltı gibiydi. "Ama seni kendimden nasıl koruyacağımı bilmiyorum."
Elini ensemdeki kısa saçlarıma daldırdı ve beni kendine mühürledi. Öpüşü bir savaş gibiydi; hırslı, aç ve umutsuz. Sanki yarın hiç olmayacakmış, sanki bu mağaradan sağ çıkamayacakmışız gibi... Dilinin tadı, nefesinin sıcaklığı içimdeki tüm korkuları yakıp kül ediyordu. Sırtım mağaranın sert ve soğuk duvarına yaslandığında, onun sıcak vücudu üzerime bir örtü gibi çöktü.
Ellerim istemsizce onun çıplak omuzlarına, zırhından kurtulmuş sıcak tenine gitti. Teninin pürüzsüzlüğü ve kaslarının sertliği parmak uçlarımı yakıyordu. Alaric boynuma gömüldüğünde bir inilti dudaklarımdan döküldü. Bu sadece bir yakınlaşma değildi; bu, ölüme meydan okuyuşumuzun ilanıydı.
"Elora..." diye mırıldandı tenime karşı. Sesi acı çekiyormuş gibiydi. "Sana dokunmamam gerek, sen hala benim kraliçemsin."
"Hayır," dedim nefes nefese, onu daha çok kendime çekerek. "Bu gece sadece senin Elora’nım. Ve eğer öleceksek, en azından gerçekten yaşadığımı bilerek ölmek istiyorum."
Alaric başını kaldırıp gözlerimin içine baktı; o an gördüğüm arzu ve tutku, babamın tüm ordularından daha güçlüydü.
