7. bölüm · KIRIK SAATLER
5. Böşüm Figüran
5. Bölüm Figüran
Gözlerinin içine baktım.Baktım ama tanıdığım yüzü göremedim.
Boştu… Ya da bana öyle geliyordu.
"Gerçekten... yine önce Doğa için mi geldin?" İçimde çığlık atan bu soruyu boğazıma hapsettim. Ama gözlerim sordu, gözlerim her şeyi haykırdı.
Sanki dudaklarım değil, gözlerim konuşuyordu artık.Yüzümdeki acıyı, kırılmışlığımı, uğradığım hayal kırıklığını…O da gördü. Ama bir şey söylemedi.
İçimde büyüyen sızı, gözyaşı olup taşmaya başladı.Tutamıyordum.
Gözlerim dolduğunda, yüz kasları gerildi. Kaşlarını çattı.
Ağlamam canını mı sıktı, yoksa kendini mi suçladı… Bilmiyorum.
Bildiğim tek şey, içimin paramparça olduğu…
"Acıyor mu? Neren ağrıyor?" dedi, sesi biraz endişeli gibiydi
"Dur, şimdi seni kaldıracağım."
Beklemedi, onayımı almadı.Zaten buna hâlim de yoktu.
Birden eğildi, kollarını bedenimin etrafına sardı. Sıcak, güçlü elleriyle beni kaldırdı.O an bacağımda kıvılcımlar gibi acı patladı.
Omzuma yayılan ağrıyla birlikte dudaklarımdan bir inilti kaçtı.
"Acıdı mı? Özür dilerim... Birazdan geçecek.Şimdi buradan uzaklaşmamız gerekiyor," dedi yumuşak ama aceleci bir sesle.
Sanki kaçırması gerekiyormuş gibi… Sanki ben orada, yerde kalırsam daha çok zarar görecekmişim gibi.
Beni göğsüne bastırdı.Kalp atışlarımdan utanacak hale gelmiştim.
Çok hızlıydı, çok düzensiz…Sanki içimde fırtına vardı ve dışarıdan hiçbir şey görünmüyordu.
"Başını yasla," dedi. Sesi sanki rüzgarın içinden geliyordu. Usulca duruşumu düzeltti, beni biraz daha kendine çekti. Ama o yakınlık bile boşluğu doldurmaya yetmedi.Ben hâlâ eksiktim.
Öğretmene döndü, sesi artık daha netti:
"Hocam, biz revirdeyiz. Doktor gelince haber verin. Lütfen çabuk gelsin."
Öğretmenin cevabı rüzgara karıştı, ben duymadım.Beni taşıdığı gibi kalabalığın içinden çıkardı.Ama ayak sesleri peşimizi bırakmıyordu.
Yakından tanıdığım iki ritim… Doğa ve Caner.
İyi kardeş şovu tüm hızıyla devam ediyordu.Ve ben, o sahnede sadece arka planda duran, gözden kaçan bir figürandım.
Yine…
Arkamızdan yankılanan ayak sesleri kalbimin ritmini bozdu. Ardından Caner’in sesi duyuldu, beklenmedik bir tonda — biraz telaşlı, biraz da sahiplenircesine:
“Ver kardeşimi, ben taşıyacağım!”
Sözleri, içimde donup kalmış bir yerin çatlamasına neden oldu. Kardeşi... Ne zaman gerçekten kardeşi olmuştum ki? Sadece kelimelerde, sadece başkalarının önünde... İçim acıyla burkuldu.
Bu cümleyi duyar duymaz, elim istemsizce Karan’ın boynuna daha sıkı tutundu. Kalbim, sanki o anda onun gitmesini engelleyen tek şeyin dokunuşum olduğunu fısıldıyordu. Gitme. Beni bırakma. Bu kez bırakırlarsa, tamamen kaybolacağım...
Karan, bir an durdu ama ardından bedenimi biraz daha kendine yaslayarak yürümeye devam etti. Sesi net, sakindi ama içinde bastırılmış bir öfke vardı:
“Gerek yok Caner. Taşıyorum ben. Sen kapıyı aç.”
Kelimeler koridorda yankılandı. Ardından kısa bir sessizlik oldu — herkesin yutkunduğu, ama kimsenin konuşmadığı o tuhaf an. Sadece Karan’ın kalbimle yarışan adımları vardı artık. Omzuna yaslanmış başımda gözyaşlarımı fark ettirmemeye çalışarak derin bir nefes aldım.
İçimde kırılan şey artık kemik değildi.
Sevilmediğim gerçeği, yüksek sesle yüzüme çarpılmıştı. Ve bu defa, acı sadece bacağımda değil, tüm varoluşumdaydı. Karan yürürken, sanki sadece bedenimi değil, yıkılmış ruhumu da taşıyordu. Birkaç adım sonra fısıltıyla mırıldandım, ama sadece içim duydu:
“Lütfen… kimse gibi olma.”
Revire vardığımızda, kapı Caner’in eliyle hızla açıldı. Karan beni içeri dikkatle taşıdı. Odanın serinliği tenime çarptığında bir an ürperdim. Beyaz duvarlar, antiseptik kokusu ve sessizlik… hepsi içimdeki fırtınaya zıt, fazlasıyla durgundu.
Karan beni yavaşça sedyeye yerleştirirken göz göze gelmemek için başımı çevirdim. Onun bana nasıl baktığını görmekten korkuyordum. Yargılanmaktan değil — acınmaktan… Oysa gözlerimi kaçırdıkça daha da kırılıyordum.
Bir hemşire aceleyle içeri girdi. Caner hemen yanına yaklaşıp olan biteni anlatmaya başladı, ama ben duymuyordum. Her şey uzak bir uğultuya dönüşmüştü. Karan, yanımda eğilmiş, yüzümün seviyesine inmişti. Sesi fısıltı gibiydi, ama içindeki hassasiyeti bastıramamıştı:
“Birazdan doktor gelecek. Merak etme, artık güvendesin…”
“Artık mı?” diye geçirdim içimden. Ben hiç güvende oldum mu ki?
Bakışlarım tavana kaydı. Sedyenin soğukluğuyla birlikte içimi de donduran bir yalnızlık çöreklendi üzerime. Gözüm, karşı duvarda asılı duran saatte takıldı. Akrep ile yelkovan, durmuş gibiydi. Ya da belki sadece bana öyle geliyordu.
Kapının yanında ayakta bekleyen Doğa sessizce ağlıyordu. Caner hâlâ onu teselli etmeye çalışıyordu. Oysa ağlaması gereken kişi bendim. Ben düşmüştüm. Ben kırılmıştım. Ben unutulmuştum.
Karan tekrar konuştu:
“Güneş... acın biraz azaldı mı?”
Onun sesi, kalın ama bir o kadar da yumuşak. Sanki bu soruyu sormak için değil, yanımda olduğunu bana hatırlatmak için söylüyordu. Gözlerimi tekrar ona çevirdim. Dudaklarımı araladım ama kelimeler çıkmadı. İçimde biriken ne varsa, boğazıma düğümlenmişti. Sadece başımı hafifçe salladım.
Ve işte o an… Gözümden bir damla yaş sessizce süzüldü. Titreyerek yanaklarıma indi, içimde bastırmaya çalıştığım tüm acının tek bir damlada vücut bulmuş hâliydi.
Karan bunu fark etti.
Hiçbir şey söylemeden, yavaşça elini uzattı. Parmak uçlarıyla yüzüme, gözyaşıma dokundu. Sanki o damla sayesinde içimdeki fırtınaya temas etmişti. Elini çekmedi. Ne telaşla sildi ne de uzaklaştı… Sadece orada, o anın içinde kaldı.
Bakışları gözlerime kilitlenmişti. Derin, karanlık ama güven veren bir bakış… İçinde yargı yoktu, acıma yoktu. Sadece anlayış ve sessizlik vardı.
Ben de gözlerimi ondan ayıramadım. İlk kez bu kadar yakındık. İlk kez birine bu kadar yakındım.
Ve o an fark ettim. Karan gerçekten çok güzeldi.
Ama güzelliği yalnızca yüzünde değil, dokunduğu yerde iyileştiren sessizliğindeydi
