4. bölüm · KIRIK SAATLER
2. BÖLÜM GÖLGEDE KALAN GÜNEŞ
2. Bölüm Gölgede Kalan Güneş
Sınıf yavaş yavaş boşalmıştı. Masaların arasında yankılanan ayak sesleri kesilmişti artık. Geriye yalnızca Doğa ve ben kalmıştık. O, sessizce yanıma geldi. Sandalyenin kenarına ilişip yüzüme baktı.
"Müdür niye seni çağırmış?" dedi.
Ne diyebilirdim ki?
"Senin yemeğin ödenmiş ama benimki ödenmemiş" mi deseydim?
Cümle boğazımda bir yük gibi durdu. Onun anlayacağını sanmıyordum. Zaten anlamasını da beklemiyordum.
"Yarışma için çağırmış." dedim. Sesim yorgun bir nefes gibiydi.
"Şu geçen yıl da bahsettikleri yarışma mı?"
Başımı usulca salladım. Gözlerimi kaçırdım.
O an sadece bir yemekti, ama benim için çok daha fazlasıydı.
Boş midemden çok, içimdeki boşluk ses veriyordu.
Doğa ayağa kalktı, saçlarını arkaya atarken omzunun üzerinden baktı bana.
“Hadi gidelim, bizimkiler yemekhanedelerdir. Bizi bekliyorlar.”
"Sen git," dedim yavaşça, "ben yemeyeceğim. Canım istemiyor."
Kaşlarını çattı.
"Sabah da yemeden çıktın. Nasıl aç değilsin?"
Gözlerini üzerimde gezdirdi, cevabımı bekledi.
"Aç değilim, Doğa. Gerçekten."
Sesim bu kez daha keskin çıktı. Oysa sadece susmak istiyordum.
Birkaç saniye sessizlik oldu.Sonra yüzüme baktı, bir şey söylemeden arkasını dönüp yürüdü.Kapıdan çıkarken adımlarında bir şey vardı... merak mı, kızgınlık mı, yoksa yalnızca kararsızlık mı, anlayamadım.
Doğa sınıftan çıktıktan sonra bir süre daha yerimden kıpırdamadım. Sınıfın içinde kalan sessizlik, içimdeki boşlukla yarışıyordu. Sonra yavaşça ayağa kalktım. Telefonumu aldım ve sınıftan çıktım.
Koridordan geçerken kimseye bakmadım. Her adımda ayak seslerim yankılandı, sanki sessizliğin içini delip geçiyordum. Okulun arka tarafına, kimsenin pek uğramadığı o köşeye yürüdüm. Beton duvarların gölgesine sığındım. Bahçedeki birkaç solmuş yaprak, ayaklarımın önünde savruluyordu. Havanın keskinliği tenime dokunuyor, yüzüme soğuk bir uyarı bırakıyordu.
Orada, okulun en tenha yerinde durdum. Geriye yaslandım, başımı gökyüzüne kaldırdım. Güneş tepede, ama içimde zerre kadar ısı yoktu. Mide boşluğu değil, başka bir eksiklik vardı bende.
Elimi karnıma götürdüm, bir şey yememiş olmanın getirdiği boşluk değil, sevilmediğini bilmenin bıraktığı ağırlıktı orada.
“Bir yemek bu kadar zor mu olmalıydı?” diye geçirdim içimden.
Ama mesele yemek değildi. Mesele yok sayılmaktı. Görünmez bir misafir gibi yaşamak… Aynı çatı altında, ama hep kapının dışında bırakılmak…
Kafamı dizlerime yasladım. Birileri için sadece aç kalmak, benim için her gün yeniden görmezden gelinmekti. Ve işin en acısı, artık ne susabiliyordum ne de anlatabiliyordum.
Doğa'nın Anlatımından :
Güneş’i artık hiç tanıyamıyorum. Aynı karında dokuz ay, aynı evde on altı yıl... Ama şimdi, o bana dünyanın en uzak insanı gibi.
Aramıza görünmeyen ama her geçen gün kalınlaşan duvarlar ördü. Ve ben bu duvarların ne zaman, nasıl örüldüğünü bile fark edemedim.
Eskiden gözüm kapalı hissederdim onu. Canı sıkıldığında kalbim daralır, ağladığında içim sızlardı. Şimdi ise bakışları bile yabancı.
Gözlerinin içinde bir zamanlar bana ait olan tüm o sıcaklık buz kesmiş gibi.
Ne ara ikizim bana sırt çevirdi? Ne oldu da aynı aynada büyüyen iki yüzden biri bu kadar soldu?
Kendime defalarca sordum:
“Ne yaptım Güneş? Neydi seni benden böyle koparan şey?”
Ama cevap yok. O sadece susuyor. Susarken de içimden bir şeyleri susturuyor.
Ben hâlâ onun yanına varabileceğime inanmak istiyorum. Ama Güneş, bana sırtını döndükçe, onun karanlığında kendimi kaybediyorum.
Yemekhane girişine vardığımızda, bizimkiler çoktan oradaydı. Hepsi bir arada, ama aralarında eksik bir şey varmış gibi. Beni tek başıma görünce yüzlerindeki ifadeler değişti. Kaşlar çatıldı, gözler sorgulayıcı bir hâl aldı.
Abim öne doğru bir adım attı, sesi hem kırgın hem öfkeliydi:
"Güneş Hanım nerede? Neden seninle gelmedi yine?"
O an bir kez daha anladım. Güneş uzaklaştıkça abimin içindeki özlem, özlem de zamanla öfkeye dönüşüyordu. Ve o öfke, Güneş’i bizden biraz daha uzaklaştırıyordu her seferinde. Bunu ona anlatmak ne mümkün…
Onun sevgisi öyle kolay dile gelmezdi. Özlerdi, ama sertleşirdi. Üzülürdü, ama belli etmeden kızardı.
Çaresizce yardım umarak Karan’a çevirdim bakışlarımı. Sessizliğin içinden hep o çıkardı, abimi sakinleştiren tek ses onundu.
Bir şey demeden göz göze geldik. Sonra abime döndüm, sesimi yumuşatmaya çalışarak,
"Şey abi... Aç değilmiş, yemeyeceğini söyledi," dedim.
Gerçek bu kadar basitti belki ama içinde o kadar çok şey taşıyordu ki... Biz bile tam olarak neyin kırıldığını anlayamazken, Güneş’i nasıl onaracaktık bilmiyordum.
"Ne demek aç değilmiş?" diye patladı abim, sesi bir anda yükseldi. Öfkeyle geri çektiği nefesi, kelimeleri daha keskin hale getiriyordu.
"Hanfendi sabah da hiçbir şey yemeden çıktı. Yemin ederim, sırf bize inat olsun diye yapıyor! Bıktım artık onun kaprislerinden, dramatik havalarından. Okuldaki herkes sanki biz onu dışlıyormuşuz gibi bakıyor. Hep onun bu tavırları yüzünden! Kafayı yiyeceğim!"
Konuşurken elleri istemsizce saçlarına gitti. Parmaklarını gerginlikle aralarına daldırdı, sanki içindeki karmakarışık duyguları düğümlemişti ve çözmeye çalışıyordu. O an sadece sinirli değildi; kafası karışmış, çaresizdi de. Ama bunu kabullenmek istemiyordu.
Karan bir adım öne çıktı, sesi yumuşak ama kararlıydı:
"Caner, yapma böyle. Belki gerçekten de aç değildir... Ya da içinde tuttuğu bir şeyler vardır. Canını sıkan bir şey..."
Gözlerini Caner’den ayırmadan konuşuyordu, abimin yüzünü çözmeye çalışırcasına. Oysa hepimiz biliyorduk; mesele Güneş’in aç olup olmaması değildi. Mesele, artık ona ulaşamıyor olmaktı.
"Evet abi... galiba canını sıkan bir şeyler var," dedim, içimde bir sıkıntı büyürken.
"Müdür bugün yanına çağırdı. Geldiğinde suratı bembeyazdı, sanki biri içini boşaltmış gibiydi. 'Yarışma için çağırmış' dedi ama... belli ki başka bir şeyler vardı. Belki de üstüne baskı yaptı."
Caner’in kaşları birden çatıldı, yüzü kasıldı. Sanki içinde biriken öfke o an vücut bulmuştu. Yumruğu cebinde öyle sıkılmıştı ki, parmaklarının eklemleri beyazlamıştı.
"Ne yani! Kız açık açık istemiyor diyor, hâlâ peşini bırakmıyorlar! O müdür de kafayı yemiş olmalı. Sürekli Güneş’in üstüne oynamak ne demek ya? Lanet olsun şu yarışmasına da saçma sapan ısrarına da!"
Son kelimeleri neredeyse tükürerek söyledi. Sesi keskin bir bıçak gibi havayı kesti. Gözleri öfkeyle kararmıştı; sadece sinirli değildi, kırgındı da.
Onun bu hâli çevredeki birkaç öğrencinin dönüp bakmasına bile neden oldu.
Karan, hemen müdahale etti. Abimin koluna dokundu, parmaklarını bileğine sabitlercesine bastırdı.
"Caner! Kendine gel. Böyle tepkilerle hiçbir şeyi çözemezsin. Lütfen... bir nefes al. Güneş’e destek olman gerekirken onu daha da mı uzaklaştıracaksın?"
Caner’in göğsü hızla inip kalkıyordu. Ama Karan’ın sesi, ona bir duvar gibi çarpmıştı. İçindeki hiddet geri çekilmese de, yüzüne birazcık kontrol gelmişti.
Karan’ın sesi Caner’in öfkesini bir nebze olsun dindirmişti ama gözlerindeki alev henüz sönmemişti. İçinde bir yerlere söz geçiremiyor, Güneş’e karşı hissettiği öfkeyle özlemi birbirine karışıyordu. O an ne söylesem, üzerine dökülen bir kova benzin gibi olurdu. Bu yüzden Karan’a bıraktım sözü.
"Hadi abi," dedi Karan, nazik ama kararlı bir tonla.
"Yemeğe geçelim. Aç karnına sinirle konuşmak kimseye fayda etmez. Güneş'i düşünüyorsan, önce sakinleş."
Caner başta adım atmadı. Sanki yerinde çakılı kalmıştı. Ellerini saçlarının arasına geçirip bir süre yüzünü ovuşturdu. Ardından iç geçirdi; öyle derin, öyle yorgun bir nefesti ki, içimde bir şeyler düğümlendi.
"Ben ona ulaşamıyorum," dedi, sesi bu kez kısık ve kırık.
"Ne yaparsam yapayım, o hep daha uzağa kaçıyor…"
O an Caner’in öfkesinin ardındaki gerçeği net bir şekilde gördüm: Yalnızlıktı bu. Bir zamanlar aynı yatakta uyuduğu, peşinden abi abi diye koştuğu kız kardeşinin artık ona yabancı gibi davranması, içini yiyip bitiriyordu.
Karan ona elini uzattı.
"Hadi kardeşim," dedi.
"Bir tabak yemek, sonra ne yapacaksan yap. Ama önce kendini toparla."
Ben de sessizce onların yanına geçip, kolumu Caner’in diğer koluna doladım.
"Sen böyle davrandıkça Güneş sana yaklaşmaz abi. Belki de sadece sabırla beklememiz gerekiyordur."
"Yıllardır beklemiyor muyuz Güneş? Bekledikçe o bizden daha uzaklaşıyor." Dedi. Hiçbir şey diyemedik. Bu kez adım attı. Ağır ama isteksiz. Sessizce yemekhaneye doğru yürümeye başladık. İçeriye girerken Güneş’in boş kalan yerini fark ettik hep birlikte. Orada bir boşluk vardı. Tabağı yoktu, sesi yoktu.
Ama daha çok, varlığı yoktu.
