4. bölüm / 6
Kırık KalplerBölüm 4
Bölümler 6Şu an: Bölüm 4
- 1 Bölüm 12.272 kelime
- 2 Bölüm 24.176 kelime
- 3 Bölüm 32.025 kelime
- 4 Bölüm 42.805 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 Bölüm 52.566 kelime
- 6 AÇIKLAMA103 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bölüm 4
27 ARALIK 2018
O gün Deniz için çok sakin başlamıştı aslında. Kardeşiyle beraber lunaparka gidip eğlenmişti. Ama evdekiler için aynı şey geçerli değildi.
Deniz, evde olan biten şeylerden kardeşi Toprak’ın etkilenmesini istemediği için onu dışarıya çıkartmıştı. Çünkü biliyordu ki annesi ve babası kavga etmeye başladıkları an asla sakin olmak nedir bilmiyorlardı.
Aslına o da küçüktü. Henüz on üç yaşındaydı. İkiz erkek kardeşi Toprak, her şeyden çok çabuk etkilendiği için onu dışarıya çıkarıyordu. Kendisi bu küçük yaşına rağmen annesi ve babasının kavgalarına daha çok sabırlı ve sakin yaklaşıyordu.
“Abi nereye gidiyoruz Allah aşkına? Lunapark dedin ama içinde sadece dolaşıyoruz. Hiçbir oyuncağa binmedik,” dedi Toprak derin mavi gözlerini abisinin yeşil gözlerine dikerek. Abi diyordu Deniz’e, çünkü Deniz Toprak’tan beş dakika önce doğmuştu. Ara sıra isimleriyle de birbirlerine seslenirlerdi. Ama Deniz kardeşim demekten, Toprak abi demekten asla usanmıyorlardı.
“Ne bileyim ya, ben pek buradakileri beğenmedim. Yaz tatilinde gittiğimiz yerdekiler daha güzeldi,” dedi. “Tekrar gitme fırsatım olsa tekrar giderdim.” Toprak’ta aynı şeyi istiyordu.
Daha lunaparka girmelerinin üstünden on dakika geçmişti ama sıkılmaya başlamışlardı. Ne bir oyuncağa biniyorlardı ne de durup bir şeyle ilgileniyorlardı.
En sonunda Deniz hemen yanında duran Toprak’ın omzuna dokundu ve kendisine bakmasını sağladı. Toprak sorgular bakışlarla bakıyordu. Deniz ona gülümsedi ilk önce. O derin gamzelerini gösterdi. O gamzeleri kendisine annesinden geçmişti. Annesinin de gözleri yeşil, yanaklarında derin çukurlar vardı. “Sana pamuk şeker ya da elmalı şeker almamı ister misin?” diye sordu. Biliyordu ki kardeşi her ikisini de severdi. İkisi arasında bir tercih yapamazdı. “Ama bu sefer ikisinden birini seçmek zorunda değilsin,” diyerek kardeşinin seçim yapmasını engelledi. “Çünkü ben sana ikisini de alıyorum.”
“Neden birini seçmiyorum? Önceden hep sadece birini seçmemi isterdiniz hepiniz ama şimdi ikisini alabileceğimi söylüyorsun,” diyerek abisini biraz sarstı. Deniz hemen kendini toparladı ve derin nefesler almaya çalıştı. Biliyordu ki bugün kardeşinin evdeki kavgayı unutması gerekiyordu. Çünkü Toprak, gördüğü ve duyduğu şeyleri asla unutmazdı.
“Bugün annemler yanımızda olmadığı için sen ikisini birden yiyebilirsin. Onlar ikisini yemene kızıyor ama ben öyle bir şey yapmıyorum. O yüzden hadi gidip alalım,” diyerek kardeşinin elini tuttu.
Hemen çaprazlarında olan markete girdiler. Deniz, yanına çıkmadan önce yeni biriktirmeye başladığı harçlıklarını almıştı. Kendi için biriktiriyordu ama bugün için onu es geçebilirdi. Belki başka bir gün parasını tekrar biriktirmeye başlar ve hayalindeki o bisikleti daha sonra da alabilirdi. Şu an önemli olan kardeşinin mutluğuydu.
Marketten ellerinde iki elmalı şeker ve iki pamuk şekerle çıktılar. Aslında sadece kardeşine alacaktı ve geri kalan parasını harcamayacaktı Deniz ama onunda canı çekmişti ve kendine almıştı. Artık istediği bisiklet için sonra biriktirirdi.
En azından cebinde hâlâ biraz da olsa parası vardı. Bu parayla kardeşini de alıp oyuncaklara binebilirdi.
Beraber banka oturdular ve önce pamuk şekerlerini yemeye başladılar. Bitirdikten sonra hemen elmalı şekerlerine geçtiler. Elmalı şekeri yerken bir yandan sohbet ediyorlar bir yanda da etrafa bakıyorlardı.
Tam o sırada onlarının oturduğu bankın önünden bir baba ve kız geçti. Adam kızını kucağına almıştı. Kızın ise elinde bir pamuk şeker vardı. İkisi birbirini ne kadar da çok seviyordu.
İçinden geçirmeden edemedi Deniz. Çünkü hem kendisinin hem kardeşinin hem de annesinin babasıyla arasının böyle güzel olmasını diledi. Çünkü babası Bekir, ne zaman işten eve gelse ne çocuklarına ne de karısı Gizem’e güler yüzle yaklaşmaz. Dışarıda herkese karşı samimi olan, güler yüzle selamlayan, gülümsemesini yüzünden eksik etmeyen adam eve geldiği zaman o yüzündeki gülümseme bir anda ortadan kaybolur. Ufacık bir ses çıksa hemen esip gürlemeye başlar. Gizem, eşini ne kadar sakinleştirmeye çalışsa da olmaz. Sanki tek yorulan kendisiymiş gibi konuyu sürekli paraya getirir, Bekir.
Evde ise yine o kıyametin koptuğu anlardan birisiydi. Bekir beyin sinirlendiği şey ise sevdiği yemeğin yapılmamasıydı.
Eşi Gizem ne kadar polise gidip şikâyetçi olmak istese de, Bekir’in çocuklarına ya da kendisine zarar vermesinden korkmuştu. Deniz ve Toprak doğmadan üç ay önce de böyle şeyler yaşanmıştı. Bekir denen adam sırf yemek çok tuzlu diye karısına olmaz hakareti saydırmış bir de elini kaldırmıştı. Keşke sadece bunlarla sınırlı kalsa iyi, her yıl en az sekiz dokuz defa kavga edilirdi Ateş ailesinde. Komşular sesleri duyar ama polisi aramaya çekinirler. Bekir gözaltına alınsa bile yarım saate serbest bırakılır. Ülkede adalet adına bir şey olmadığı için, kimse polisi arayıp şikâyetçi olamıyordu. Biliyorlardı ki eğer Bekir apartmana gelirse evde yaşattığı şeylerin kat ve kat fazlasını komşuları için yaşatırdı.
İşte bu yüzden kimse polisi arayıp şikâyetçi olamıyorlardı. Korkuyorlardı. Bir yerde korkmakta haklılardı, Bekir’in sağı solu belli olmazdı. Ama bir yerde de haksızlardı çünkü o evde bir şiddet var ve bu şiddete sessiz kalanlarda aslında bu suça ortaklık ediyordu.
Deniz önünde yürüyen baba ve kızın konuşmasına ufakta olsa şahit olmuştu.
“Baba, annem ne zaman gelecek?” diye soruyordu küçük kız. “Yoksa doğum günümü unuttu mu?”
Demek bugün o küçük kızın doğum günüydü.
“Defnem, annen asla unutmaz senin doğum gününü. Sadece küçük kardeşin biraz hasta onun için hastaneye gittiler o kadar. Sen ayrıca kocaman kız oldun. On üç yaşına giriyorsun bugün canımın içi,” demişti adam kızına. Demek o kızın adı Defne’ydi. Deniz o kızın küçük olduğunu düşünmüştü ama aynı yaştalarmış. Ve isminin Defne olduğunu öğrendiği kızın bugün doğum günüymüş.
Deniz önüne dönerken baba ve kızı hemen yanlarındaki banka oturmuşlardı ama konuşmaya devam ediyorlardı. “Ama baba, annem gelirimde demedi. Kesin gelmeyecek ve unuttu.”
“Canım kızım, ben senin yanındayım ama. Beraber güzel vakit geçiriyoruz değil mi? Yoksa sen benimle değil de annenle mi vakit geçirmek istiyordun?” diyerek kızının yanaklarını sıktı adam. Deniz o manzaraya sadece bakınmakla yetindi. Babasından bu güne kadar güzel bir söz duymuşluğu yoktu.
Onların konuşmalarına daha fazla kulak misafiri olmak istemediği için yanında elmalı şekerini kemiren kardeşine döndü ve ona kocaman gülümsemesini gösterdi. Gülümserken yanaklarındaki erin çukurlar bir kez daha ortaya çıkmıştı.
“Toprak, geç olmaya başladı artık eve gidelim mi abiciğim?” dedi. Toprak abisinin lafını ikiletmeden oturduğu yerden kalktı. Beraber yürümeye başlamışlardı ki arkalarından bir ses duydu.
“Baba şu yeşil gözlü çocuğun gamzeleri ne kadar da güzel eğil mi?” diyordu Defne.
“Kızım, bismillah sen daha on üç yaşındasın. Bu yaşta hemen erkek kesmelere mi başladın?”
Deniz daha fazla konuşmalarını duyamadı çünkü toprak onu kolundan çekiştiriyordu. Deniz ve Toprak lunaparkın çıkışına doğru ilerliyorlardı. Toprak bir anda konuşmaya başladı.
“Abi.”
“Efendim Toprak,” dedi Deniz kardeşine gülümseyerek.
“Yanımıza oturan o baba ve kızı gördün değil mi?” diye sordu. Deniz az çok ne soracağını anlamıştı ama Toprak’ın söylemesini bekledi. “Bizim babamız da bir gün o kızın babası gibi olur mu? Bizi sever mi?” Toprak’ın sorduğu soru beklendik bir soruydu.
Deniz ne cevap vereceğini biraz düşündükten sonra söyledi. “Bir gün belki Toprak… Bir gün belki.”
İkisi beraber tekrar sohbet ederek geldikleri yolları geri dönerek evlerinin olduğu sokağa girdiler. Ama ilk gördükleri şey bir ambulans ve o aracın etrafındaki kalabalıktı. Oldukları yerde durdular. Toprak orada konuşulan şeyleri duymadı ama Deniz duymuştu.
“Allah belasını versin şu adamın. Kadının ve çocukların çekmediği şey kalmadı.”
“Öyle valla bacım. Ama bizde de suç var,” demişti bir başka kadın.
“Doğru söylüyor Halime abla. Eğer daha önceden şu adamı şikâyet etseydik belki bunlar yaşanmayacaktı.” Genç bir kadın oradan lafa katılmıştı.
“Gencecik kadın ya ameliyatta ölürse o çocuklar ne yapar nerelere gider?” demişti Halime abla. İkisi de öylece ambulansa ve onlarında yaşadığı apartmana bakıyorlardı.
Deniz konuşulan şeyleri Toprak’ın duymamış olmasını istemişti ama duymuştu. Çünkü gözlerinin dolmasının başka bir açıklaması olamazdı.
“Abi, bizim binadan biri mi ölmüş?” diye sormasının başka bir açıklaması yoktu.
“Bilmiyorum abiciğim, ama sanırım birisi rahatsızlanmıştır,” demişti kardeşinin endişelenmemesi için.
“Ama ambulans gelmiş abi,” dedi.
“Evet abim. Birisi evde hastalandığı zamanda ambulans çağrılır,” dedi Deniz, kardeşini sakinleştirmek için. İkisi de balık burcuydu ama Toprak çok duygusalken Deniz o kadar fazla duygusal değildi.
Sonunda sedyeyle birinin dışarı çıkartıldığını görmüşlerdi ikizler. Ama görmemeyi dilediler, ikisi de aynı anda. Çünkü o sedyede yatan kişi kanlar içindeki anneleri Gizem’di. İkisi de gördükleri o manzara ile oldukları yerde durdular. Şok etkisi Toprak için kısa sürdü. Çünkü Toprak, Deniz’in yanından koşarak annesinin yanına koşuyordu. Bir yandan da ağlıyordu.
Deniz kafasını tekrar binanın girişine çevirmişti çünkü orada tekrar bir hareketlilik vardı. Elleri kelepçeli bir şekilde polisler tarafından kollarından tutulup polis aracına sürüklenen babasını gördü. O anda polis arabasını yeni fark ediyordu.
Deniz sonunda olduğu yerden hareket edip ambulansın yanına doğru koşmaya başladı. Gözünden bir damla yaş düşmeyen Deniz’in o gün ağlamaktan gözündeki yaşlar kurudu.
Deniz ve Toprak ambulansla hastaneye giderlerken annelerinin yaşamaları için dua etmekten başka şeyleri yoktu.
O günün akşam haberlerinde onları konuşuyorlardı. Ama o aileden birisi karakoldayken, birisi hastanenin ameliyathanesinde yaşam mücadelesi veriyordu. İki kardeş ise o ameliyathaneden annelerinin sağ çıkması için dua ediyordu. İkisinin de gözünde ağlamaktan yaşlar kurumuştu.
Haberlerde ise Ateş ailesinden şöyle bahsediliyordu;
“Hepinize hayırlı akşamlar sayın seyirciler. Ben Zehra Yayban. Yine kadına şiddetle işlenen suçlarla açıyoruz haberimizi. Bugün öğleden sonra 14.00 sularında Neşe apartmanında yaşayan bir kadın kocasının onu altı yerinden bıçaklaması sonucunda yoğun kaybederek hastaneye sevk edildi. Kocası olay yerinde tutuklandı ve ifadesi alınmak üzere karakola götürüldü. Olay yerinde olan komşulara sorulduğunda ise aslında olayın çok saçma başladığını söylediler. Söylediklerine göre O gün Bekir A. isimli şahıs eve geldiğinde sevdiği yemeğin yapılmadığını görmüş ve bunun üzerine Gizem ve Bekir A. çifti kavgaya tutuşmuşlar. Yine komşulardan birinin söylediğine göre Bekir A. isimli bu şahıs her gün bu şekilde gergin eve geliyormuş. A. çiftinin evlerinden hep bir gürültü ve ağlama seslerinin geldiğini söylediler. Onlara neden daha önce ihbar etmediklerini sorduğumuzda ise korktuklarını belirttiler. Şu an ise Gizem A’nın hastanede tedavisi sürüyor daha ameliyathaneden çıkamadı ama bizim dualarımız seninle Gizem. Bu ülkede her gün bir kadın cinayet haberini sunmak benim içinde zor. Biz bunlara dur demezsek erken davranıp ihbar etmezsek belki bir sonraki kişi biz olabiliriz. Tüm dualarımız seninle diyoruz Gizem. Allah’tan sağlık ve şifa diliyoruz. Bekir A’nın ise en yakın bir zamanda cezasını çekmesi için mahkemeye sevk edilmesini ve oradan da cezaevine gönderilmesini istiyoruz. Evet, şimdi bir sonraki haberimize geçelim…”
Ateş ailesi için o gün bir kıyamet gibiydi. Bekir ertesi gün mahkemeye sevk edildi ama orada cezasını kabul ederek indirimden yararlandı ve sadece on bir ay hapis yattıktan sonra serbest kalacaktı.
Gizem ise o girdiği ameliyathaneden sağ salim çıkmıştı. Yoğun bakıma alındıktan birkaç hafta sonra ise Bekir’e boşanma davası açtı. O gün o ameliyathanede olanları ise doktorlardan başka kimse bilmeyecekti. Çünkü Gizem’in ameliyat esnasında iki dakika boyunca kalbi atmayı kesmişti. Ama bir mucize olmuştu ve Gizem yaşama tutundu.
27 Aralık, kimi için birinin en mutlu günüyken bir başka kişi için dualarla geçen, ameliyathane köşelerinde beklemeyle geçen bir gündü.
GÜNÜMÜZ
“Doğum günün kutlu olsun, Defne,” dedi o kadife gibi sesi. Elindeki hediye kutusunu bana uzatırken, canıma kastı varmış gibi o gamzelerini sergiliyordu. Sadece o da değil gülümserken gözleri de kısılıyordu. Ve sanki onun gözleri hafif çekikti. Sanki canıma gerçekten bir kastı varmış gibi gülümsemeye ve o gamzelerini gözler önüne sergilemeye devam ediyordu.
Ben o yeşil gözlere ve gamzelere dalmıştım ki arkadaşım Kübra koluyla bana dirsek attı. “Defne çocuk sana bir şey söyledi, bir şey uzatıyor biraz kendine gel,” dedi fısıltıdan daha kısık bir şekilde.
Kendime geldim ve sonunda elimi ona doğru uzattım ve bana uzattığı hediye paketini aldım. “Teşekkür ederim. Ama sanki biz bugün karşılaşmıştık diye hatırlıyorum, değil mi?” dedim. Yanlış hatırlamadığıma emindim çünkü o gözleri ve gamzeleri bugün Kübra ile marketten çıktıktan sonra dolmuşta görmüştüm. Bizim elimizde poşetler vardı ve taşımakta zorlanıyorduk. Dolmuşta tek ayakta giden ben ve Kübra’ydı. Sonra ise bu gamzeli çocuk ve yanındaki isminin Berk olduğunu hatırladığım arkadaşıyla kalkıp bize yer vermişti. Evet, çok iyi hatırlıyordum.
“Evet, doğru hatırlıyorsunuz Defne Hanım. Biz bugün ikinci defa karşılaşıyoruz. Ve tesadüfe bakın ki bugünde sizin doğum gününüzmüş. Tesadüfün böylesi.” Bu çocuk benim içimi okuyabiliyor muydu? Çünkü aynı şeyleri geçirmiştim içimden. "Bu arada,” diyerek daldığım düşüncelerden sıyrılmama yardımcı oldu. “Tam tanışmadık. Ben, Deniz. Deniz Ateş,” diyerek kendini tanıttı bana.
Ona doğru elimi uzattım kibar bir şekilde. “Defne, Defne Petek bende.” Ellerimiz ilk defa temas ediyordu. Onun elleri pamuk gibi yumuşacıktı. Ellerini tuttuktan sonra bırakmak istemiyordunuz. Çünkü içimde öyle bir his uyanmıştı. Birden kalbim gereğinden fazla hızlı atmaya ve midem kasılmaya başlamıştı. Buna rağmen dik durdum ve yine kibar bir ses tonuyla konuştum. “Memnun oldum, Deniz.”
Benim sesim onun kadife gibi sesinin yanında çok sönük kalıyordu. “Bende memnun oldum, Defne.”
Sanırım ben, ben âşık oluyordum. Bunun başka bir açıklaması yoktu. Kalbim hızını bir kez olsun kesmeden hızlı atmaya devam ediyordu. Sanki daha da hızlanıyordu. Midemin kasılmaları da daha şiddetlenmişti.
O gün biz yan yana oturduk. Tam partinin ortasında Hilal gelmişti. Hep beraber gülüp eğlendik. Eğlenceli oyunlar oynadık. Ben ise sürekli kaçamak bakışlarla yanımda sanki bir heykeltıraşın elinden çıkmış gibi duran Deniz’e bakıyordum. Bakılmayacak gibi değildi.
Arada kendisine yakalanmıştım. Ama o hiç bozuntuya vermeden gözlerini gözlerime kenetleyip bana gülümsemişti. Hem de tam gözlerimin içine bakıp. Bende ona aynı şekilde karşılık verdim. Ben ona yine çaktırmadan bakıyordum ama o diğer yanında oturan arkadaşı Berk ile konuşuyordu.
Ona yakındım. O bana yakındı. Onun o tarif edemeyeceğim ama tarif etmeye çalışsam tarçınlı şekerli kokusu burnuma doluyordu. Bundan şikâyetçi değildim. Bu kokudan nasıl şikâyet edebilirdim ki. Bana huzur veriyordu. Sanki, sanki sonunda yuvamı bulmuşum gibi hissettiriyordu.
Sonunda pastam gelmişti. Ama ben pastaya bakmadan önce ona baktım. Sanki ona bakacağımı anlamış olmalı ki o da bana bakıyordu. Pastamı çok özenle yaptırmıştık. Ama keşke fazla yaptırsaydık çünkü Deniz ve Berk’i hesaba katmamıştık. Ama olsun. En azından şu an o ismini bilmediğim, gamzeli çocuk dediğim ve artık ismini bildiğim Deniz buradaydı.
Defne sen sanki âşık oldun. Ben bir şey yapmadım. Çocuk senin aklını çeldi herhalde bacım.
İç sesim haklıydı aslında. Ben âşık olmuştum. Hem de bana dolmuşta yer veren gamzeli çocuğa. İsmini öğrenmiştim ama o benim için hâlâ gamzeli çocuktu.
Pasta önüme konulduğunda gözlerim tüm arkadaşlarımda gezindi herkesin gözlerine bakıyordum. Sıra ona gelince, o yeşil gözlere gelince kalbim teklemeye başladı. Bir anda ne oldu bilmiyorum ama sesler uğuldamaya başladı. Gözlerimde sanki kendiliğinden kapanıyordu ama gözlerim açıktı. Kendimi bir anda yerde buldum. Herkesin sesi kulaklarıma uğultulu şekilde geliyordu. Kimin konuştuğunu ya da ne söylediklerini anlayamıyordum.
En sonunda bilincimi tamamen yitirmiştim. Sesler artık gelmiyordu.
Gözlerimi açtığımda bir hastanedeydim. Neler olmuştu dün gece pek hatırlamıyordum. Olduğum yere baktığımda bir acil servisteydim. Koluma bir serum takılmıştı ama kim bilir bu kaçıncı serumdu.
Sedyede doğrulmaya çalıştım biraz. Etrafıma bakındığımda herkes buradaydı. Kübra, Hilal, Su, Lidya, Eda, Berk ve Deniz buradaydı. Bir dakika ne? Deniz buradaydı. Ve hepsi uyuyordu. Ama benim dikkatimi çeken kişi yine Deniz’di. Çok güzel uyuyordu. Derin nefesler alıp veriyordu. Sedyeden kalktım ve serumu benimle beraber sürükledim. Fazla ses çıkmamıştı en azından.
Onun dibine girmek üzereydim resmen. Onun derin nefesleri huzur veriyordu insana. Daha da yaklaşacaktım ki ayağım serum tekerleğine takıldı ve koltukta sakince uyuyan Deniz’in kucağına düştüm. Uyanmadı. Uykusu sanırım ağır olmalı ki uyanmadı. Şansa kimse uyanmamıştı. Ona şu an çok yakındım ve kokusu beni mest ediyordu. Kokusunu daha derin solumak için kafamı ona biraz daha yaklaştırdım. O da kafasını hareket ettirdi ve bir anda benim dudaklarım onun yanağı ile buluştu. O yine bir tepki vermedi.
Hemen kucağından kalktım ve lavaboya doğru yol aldım. Lavaboya girer girmez aynaya baktım. Keşke bakmasaydım. Kıpkırmızı kesilmiştim. Sırf onun kucağına düştüğüm için ve onu yanlışlıkla yanağından öptüğüm için utançtan suratım kulaklarım kıpkırmızı kesilmişti.
***
Defne bir anda bayılmıştı. Kübra ne kadar sayıklasa da Defne uyanmak bilmedi. Aynı katta oldukları garson hemen telefonunu çıkardı ve ambulansı aradı.
Orada olan herkes uyanması için çabalıyorlardı. Deniz ve Berk, Defne’yi tanımıyor olsa bile onu uyandırma çabalarına girmişlerdi.
Her ne yapılırsa yapılsın Defne uyanmadı. Kolonya koklattılar ama hiçbir tepki alamadılar. O kattaki garson ambulansın geldiğini haber etmeye geldi. Garsonun peşinden hemen sağlık personelleri gelmişti. Geldikleri anda önce orada biraz müdahale ettiler. Defne yapılan hiçbir şeye uyanmamıştı. Sağlık çalışanları onu hemen ambulansa bindirip hastaneye götürülmesi gerektiğini söyledi.
“Gençler, öncelikle sakin olun. Biliyorum arkadaşınız için şu an çok endişelisiniz ama onu hemen hastaneye götürmemiz gerek,” demişti bir kadın.
Öne hemen Deniz atılmıştı. “Ben Defneyi ambulansa götüreyim. Sizlerde hemen taksiyle gelin. Kübra sen benimle gel,” dedi. Deniz bunu söyler söylemez Defne’yi kucağına aldı ve sağlık çalışanlarından önce aşağı doğru indi. Şansa tam kafeye giren biri vardı ve girmek yerine Kapıyı açık tuttu. Deniz adamın bu hareketine ufak bir baş selamı ile teşekkür etti.
Ambulans hemen önlerindeydi. Kucağında Defne ile beraber ambulansın açık olan arka kapısından içeri girdi ve Defne’yi oradaki sedyeye yatırdı. Onların hemen ardından sağlık çalışanları ve Kübra’da ambulansa bindiler ve hastaneye doğru yola koyuldular. Diğerleri ise hemen kafeden çıkarak hastane dolmuşlarının olduğu yere koşmaya başladılar.
Ambulans hastaneye geldiğinde Defne’yi sedye ile götürmek yerine Deniz tekrar Defne’yi kucağına aldı ve acile kucağındaki Defne ile girdi.
Oradaki kişiye durumu söyledikten sonra hemen işlemlere başladılar.
Ertesi gün Defne kendine gelmişti. Kendisi uyanmıştı ama etrafındaki herkes uyuyordu. Dün onun yanında olan herkes buradaydı ve uyuyorlardı. Etrafına iyice göz gezdirdiğinde Denizinde orada olduğunu gördü ama onu kucağında hastaneye getirdiğini şimdilik öğrenemeyecekti.
Defne yataktan kalktı ve Denizin uyuduğu yere doğru yaklaştı. Bir anda ayağı serum demirine takıldı ve kendisini Deniz’in kucağında buldu. Tam onun kokusunu içine çekmek için yaklaşıyordu ki Deniz kafasını hareket ettirince Defne’nin dudağı Deniz’in yanağına çarptı. Bu ikisinin de ilk öpücüğüydü.
Defne hemen çocuğun kucağından kalkıp lavaboya koştu. Ama bilmediği bir şey vardı. Deniz hiç uyumamıştı. Defne’nin bunlardan şimdilik haberi yoktu. Defne lavaboda utançtan kızarırken Deniz’de aynı şekilde olduğu yerde utanmıştı. Hatta hafif kızarmıştı. Bir yandan da hoşuna gitmişti. Eli Defne’nin öptüğü yere gitti ve hafif bir tebessüm etti. Tebessümüyle beraber gamzeleri ortaya çıkmıştı.
Defne ise Denizi tam da gamzesinin olduğu yerden öpmüştü.
Bölüm etkileşimi
