Kırık Kalpler kitap kapağı

2. bölüm / 6

Kırık Kalpler

Bölüm 2

Vaveyla Yazarı: Ahmet Deniz

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Bölüm 2

Bölüm 2

İnsan geçmişinden ne kadar kaçmaya çalışırsa çalışsın asla kaçamıyor. Nereye saklanırsanız saklanın, nereye gitmeye çalışırsanız çalışın er ya da geç o geçmişiniz sizin karşınıza çıkıyor. Geçmişinizde yaşadığınız olay ne kadar korkunç, ne kadar çok hatırlamak istemeyeceğiniz bir şey ise o geçmiş sizin karşınıza çıkmak için an kolluyor. Hem de hiç beklemediğiniz bir anda çıkıyor karşınıza. Ne yapacağınız ya da ne tepki vereceğinizi asla düşünemiyorsunuz. Çünkü o anlarda size bir kal geliyor ve düşünme yetinizi kaybetmenize neden oluyor. Tepki veremiyorsunuz. Konuşamıyorsunuz. O an gelsin yüzleşeyim diyorsunuz ama o an geldiğinde düşündüğünüz şeyleri yapamıyorsunuz. Aklınızda sıraladığınız onca şey bir anda uçup gidiyor. Yüzleşmek istediğiniz şey karşınızda duruyor, hemen yanı başınızda. Ama siz sadece öylece durup bekliyorsunuz.

Şu an öyle bir durumdaydım. Geçmişim bir anda karşıma çıkmıştı. Hem de ummadığım bir yerde. İhtimal dahi vermediğim bir şehirde. Ama dedim ya o geçmiş ne kadar hatırlanmak istenmeyen bir şey ise sizin karşınıza çıkmak için an kolluyor. Öylece durmuş onun kahverengi gözlerine bakıyordum. Ne yapacağımı ya da nasıl bir tepki vereceğimi kestiremiyordum.

Kübra ne kadar benim kolumu dürtüklese de tepki veremiyordum. Karşımdaki kişinin düzeltiyorum kişilerin gerçek olmamasını umuyordum. Ama maalesef gerçekti. Eski arkadaşımın o kehribar gözlerini, kumral saçlarını, kaşındaki o piercingi nerede görsem, tiz çıkan sesini nerede duysam tanırdım. Eski sevgilimin o kahverenginin en sevdiğim tonuna sahip gözlerini nasıl unutabilirdim ki. Sadece o da değil; oynamayı sevdiğim, papatyalar koparıp taktığım siyahın en güzel tonlu saçlarını nasıl unutabilirdim. Bana aşkla bakan o gözleri nasıl unutabilirdim ki. Kokusu dahi aynıydı. Her zaman ki o kendine has kokusu duruyordu. Ben onu nasıl unutabilirdim ki. Unutamamıştım. Unutmaya çalışmış ama başaramamıştım.

En sonunda kendime gelmeyi başardım. Her şeyin gerçek olduğunu algıladım. Çünkü hayal olamayacak kadar gerçekçi bir andı.

“Siz…” dedim ama cümlemi tamamlayamayacak gibiydim. Bir umut bu anın, yaşanan şeylerin o kadar sahte olmasını, o kadar gerçek olmamasını istiyordum ki… “S-siz, nasıl? N-Neden buradasınız? Buraya gelerek bana burada da mı acı çektireceksiniz?” dedim kekeleyerek. Sesim sonlara doğru biraz yüksek çıkmış olacak ki dışarıda olan birkaç kişinin bakışları bizim olduğumuz tarafa döndü. İnsanların ne düşündüğü artık umurumda değildi

“Açıklayabi…” diye söze giriyordu ki hemen Ege’nin sözünü kestim.

“Kes sesini! Tek kelime bile duymak istemiyorum. Benim sorum sana değil, sevgiline,” dedim. Sevgiline kısmını biraz bastırarak söylemiştim. Çünkü ne de olsa Arda beni Ege ile aldatmıştı. Bakışlarım Ege’nin üzerinden kayıp Arda’nın üzerine döndü. Tek kelime etmeden sadece bana bakıyordu. “Evet, seni dinliyorum,” dedim öldürücü bakışlarımı ona dikerek.

Olduğu yerde bana bakmaktan başka bir şey yapmıyordu. O gözlerini oymak istiyordum. Ama ben sakin, mini minnoş bir kızdım.

Kızım bırak yolalım şurada saçlarını işte. En fazla ne olabilir ki. Diyen iç sesimi susturdum ve sorumu tekrarladım. “Seni dinliyorum. Neden buradasınız?” dedim. Bana öylece bakmaya devam ediyordu. Ne yani dilini mi yutmuştu? Keşke. Dedi iç sesim. Bir an ona katıldım. Dilini yutmuş olmasını diledim.

Ağzını açıyordu ki Kübra ondan önce konuştu. “Arkadaşlar biraz sakin olsak ve içeri geçip orada konuşsak daha iyi olmaz mı?” diye bir öneride bulundu. Aslında o da haklıydı. Ne kadar şu an o şerefsizi kara gömmek için kendimi tutsam da bu soğukta daha fazla beklersek hasta olma ihtimalim çok artıyordu. Ve daha bir hafta önce yeni iyileşmiştim. Kübra’nın önerisini sessizce başımı hareket ettirerek onayladım. Hava zaten soğuktu dışarıda bekleyerek o soğuğu çekmek istemiyordum.

Kübra’yla beraber önden hızlı bir şekilde kafenin içine girdik ve doğruca merdivenlere yönelip hemen üst kata kendi masamızın olduğu yere doğru yöneldik. O ikisinin arkamızdan geldiğini biliyordum. Bana bir açıklama yapmaları gerekiyordu. Madem geçmişim şu an benim hayatıma tekrar girme kararı almıştı ben de o zaman bu geçmişle yüzleşirdim. En azından o gün soramadığım, sormaya cesaret edemediğim sorularımı sorabilirdim. Sormalıydım da.

İlk önce Kübra ve ben oturduk çok geçmeden de o ikisi geldi ve oturdu.

“Sorumu tekrar sormalı mıyım?” dedim uzun bir sessizliğin ardından.

Arda kendini topladı ve sonunda o çenesini açıp konuşmayı başarabildi. “Yok, yani yenilemene gerek yok.”

“Bende öyle düşünmüştüm,” diyerek hızla konuştum. “Sorumu yenilememe gerek yoksa benim kulağım sizin cevabınızda. Ama ben yine de sorumu yinelemek istiyorum. Neden buradasınız?” Soruyu tekrar sormama rağmen biraz daha sessizlik oldu. En sonunda Arda konuşmasına başlamaya karar vermiş olacak ki kendisi oturduğu sandalyede kendini düzenlemeye, toparlamaya başladı.

“Biz… Biz buraya taşındık, Defne,” dedi. Hiç böyle bir cevap beklemiyordum. Afallamıştım ama kendimi hemen topladım.

“Benim burada olduğumu biliyor muydunuz?” diyerek hiç beklemedikleri bir soru yönelttim.

Biraz afalladı ama kendini toparladı. “Senin burada olduğun konusunda bir fikrimiz yoktu. Ege ve ben üniversiteyi Bayburt’ta kazanınca buraya gelme kararı aldık.”

“Buraya gelme kararı aldık derken. Yani… Siz ikiniz… Bayburt’a geldiniz… Baş başa… Yalnız.” Kelimelerimi heceleyerek söylüyordum çünkü algılamam biraz uzun ve zor oldu. O ikisi sırf Üniversite için buraya taşınmıştı. Benim olduğum şehre. Benim olduğum üniversiteye. Bunu sindirmem sanırım biraz zor olacaktı.

O da anlamış olacak ki konuşmaya kaldığı yerden devam etti. “Ben ve Ege yani biz ailelerimize durumdan bahsettik,” dedi. Hangi durumdan bahsetmişlerdi anlamamıştım.

“Hangi durumdan bahsettiniz ailelerinize? Ben anlamadım.”

“Şöyle ki. Ben ve Ege şu an üç yıldır sevgiliyiz. Bu durumdan ailelerimizin haberi yoktu. Ve Ege ve ben üniversiteyi kazanınca biz bir karar aldık. Durumumuzu ailelerimize açıklayacak ve beraber yaşayacaktık. Ben aileme eşcinsellikle ilgili bir konu açtım. Keşke açmaz olaydım. Hemen sorgulamaya başladılar. Dayanamadım ve erkeklerden hoşlandığımı söyledim. Ama bunu söyler söylemez evde bir kıyamet koptu. Ailem beni evden kovdu. Gidecek bir yerim yoktu, ben de hemen Ege’yi aradım ve ona olanları anlattım. O da ailesi ile konuşup onlarda kalmamı sağladı. Sevgilimle beraber kalıyordum. Çok iyiydi. Ama artık Ege’nin de ailesine eşcinsel olduğunu açıklaması gerekiyordu çünkü üniversiteye gideceği şehirde tanıdığının bir evi vardı. Ege erken gitmek istiyordu. Bende istiyordum. Sevdiğimle, sevgilim ile bir evde baş başa kalacaktım. Sadece ikimiz olacaktık. Neyse. Ege kendini hazırladı ve bir akşam yemeğinde Ege durumu açıkladı. Erkeklerden hoşlandığını, benimle beraber bir yıllık bir ilişkisinin olduğunu ve Bayburt’a beraber gidip beraber kalmak istediğinden bahsetti.”

Bundan sonraki konuşmayı hiç beklemeden Ege devraldı.

“Annem bu durma olumlu yaklaştı. Benim hâlâ onun oğlu olduğumu ve ne olursa olsun onun oğlu olarak kalacağımı bunu hiçbir şeyin değiştiremeyeceğini söyledi. Hatta benim için de çok sevindi. Çünkü asosyal olan, her şeyden çekinen oğlunun sonunda bir sevgilisi olmuştu. Babamın ise bu durumu sindirmesi biraz zaman aldı. Benimle iki hafta konuşmadı. Aynı evin içinde baba oğul ilişkisi yaşamıyorduk sanki. Ama o iki haftanın sonunda babam durumu kabullendi ve o da aynı şekilde onun oğlu olduğumu asla değişmeyeceğini söyledi. Babam Arda’yı da kendi oğluymuş gibi bağrına bastı. İlişkimizi benim ailem onayladı. Geriye tek bir şey kalmıştı Arda’nın ailesini bu durma alıştırmamız. Beraber onun evine gittik. Şansımıza hem Serpil teyze hem de Ali amca evdeydi. Arda’ya dışarıda beklemesini söyleyerek içeri sadece ben girdim. Durumu bir de benim tarafımdan dinlediler. Kabullenmeleri biraz sürdü ama bana direkt Arda’nın nerede olduğunu sordular. Onunla da konuşmak istediklerini söylediler. Arda’yı çağırmak için hemen dışarı çıktım. İçeri girdi ve beraber Serpil teyze ve Ali amca ile konuştuk. Onlar benim ailem gibi fazla olumlu değillerdi ama bir yerden sonra bu durumu kabullenmek zorunda olacakları için onay vermek durumunda kaldılar.”

Konuşmasını hemen Arda devralmıştı. Öyle birbirlerine senkronize olmuşlardı ki artık cümlelerini tamamlıyorlardı. Midem bulanmıştı bu manzaradan.

“Dediği gibi benim ailem zorla kabullenmek zorunda kaldı. Ama bu benim evlatlıktan reddedilmemi engelleyemedi. Otogardayken hem benim ailem hem de Ege’nin ailesi Sinem teyze ve Tuna amcada oradayken ve biz tam otobüse binecekken benim babam bir anda bir şeyler mırıldanmaya başladı. Ne dediğini tam anlayamamıştım. Bende sormak gafletinde bulundum ama keşke sormasaydım diyorum. Mırıldandığı şeyi gür bir sesle söyledi. ‘Benim bu saatten sonra senin gibi bir oğlum yok, ne halin varsa gör. Seni Allah’a havale ediyorum,’ diyerek otogardan annemle beraber arkalarına bile bakmadan gittiler. Ben bir umut geri dönmelerini ve babamın ve annemin bana bunun yalan demelerini bekledim ama onlar bir daha geri dönmedi. Bir mesaj atmalarını ya da aramalarını bekledim ama hiçbiri olmadı.”

Söyledikleri şeyleri dinliyordum. Ama öyle umursamaz bir şekilde değil dikkatli bir şekilde dinliyordum. Çünkü vereceğim tepkimi buna göre ayarlamam gerekecekti. Onların konuşmalarını devam ettirmelerini beklemeden ben başka bir soru yönelttim. “Peki, baban sana bu geçen sürede yazdı mı ya da seni aradı mı?” dedim. Böyle bir soruyu sormayı bende beklemiyordum ama sormuştum işte. “Ya da annen sana ulaştı mı? Onunla konuşabildin mi?” diye bir başka sorumu hemen yönelttim. Dur bir dakika ben az önce Arda için endişelenmiş miydim? Yok be endişelenmemişimdir.

Bal gibide endişelendin geri zekâlı. Sen hâlâ Arda’ya mı âşıksın? Biz o şerefsizi sevemeyiz duydun mu beni. O sana erkeklerden hoşlandığını söylemedi ve sana âşıkmış gibi rol yaptı. Sen beni duyuyor musun? HEY!

İç sesimi susturmayı sonunda başarabilmiştim. Ama bir kısımda haklıydı. Benimle sevgili rolü yapıyordu. Onunla asla gerçek bir ilişkim olmamıştı. Bu saatten sonra da olmamalıydı.

“Hiçbiri ne arıyor ne de mesaj atıyor. İrtibatta olduğum daha doğrusu irtibatta olduğumuz tek kişiler Sinem teyze ve Tuna amca. Başka kimse ile irtibatta değiliz.”

“Peki, siz ikiniz ne zamandan beri buradasınız? Yani kaç yıldır Bayburt’ta yaşıyorsunuz?” sesimde bir üzüntü belirtisi mi vardı yoksa bana mı öyle geliyordu? Defne kendine gel. Sen bunları biraz daha zorlarsan affedecek gibi duruyorsun. İç sesim yine haklıydı. Ben eğer hesap sormaya başlamazsam bana yapılanların nedenini öğrenmeye başlamazsam onları affedecek hale gelirim. Bunu istemediğim için önce onların sorduğum soruya cevap vermelerini bekledim. Konuşmalarını beklerken kahvemden bir yudum aldım.

Arda sonunda sorumu yanıtlamak için konuşacaktı ki masamıza bir anda garson geldi. “Efendim sipariş vermediniz önce siparişinizi almam gerekiyor,” dedi ve Arda ile Ege’ye bakmaya devam etti.

“Ben bir ice americano alacağım,” dedi Ege. Sonra Arda’ya döndü ve onun yerine de kendisi sipariş verdi. “Sevgilime ise,” derken sevgilime kısmını büyük bir aşkla ve Arda’ya bakarak söylemişti. Garsonda böyle bir şey duymayı beklemiyor olacak ki afallamış ama bozuntuya vermemişti. “Pumpkin spice latte lütfen,” dedi. Sonunda siparişlerini verdiklerine göre daha doğrusu Ege, Arda adına da siparişleri verdiğine göre sorduğum soruyu yeniden sorabilirdim. Çünkü ikisi de sadece birbirlerine bakıp gülümsüyordu. Şuraya kusmama az kalmıştı.

“Yarım kaldı konuşmamız. Kaç yıldır burada, Bayburt’tasınız?” diye tekrar sormuştum.

“Biz buraya iki yıl önce geldik,” diyerek sorumu yanıtladı Ege. Sonrasında ise konuşmanın geri kalanını Arda devraldı.

“Ege’nin de dediği gibi, biz buraya iki yıl önce geldik. Peki, sen?”

“Ne ben?” diyerek karşılık verdim aslında anlamıştım ama yine de sormak istemiştim. Gıcıklık olsun diye yapmıştım bunu.

“Sen ne zaman buraya geldin?” diyerek sorusunu yineledi ve cevap vermemi bekledi. Ben cevap vermeden zaten elinde tepsi ile garson çıkageldi. Bu kafe selfservis değil miydi, bu ne şimdi? Garson siparişleri bırakırken ben de kahvemden bir yudum daha aldım.

Garson sonunda siparişleri bırakıp gitmişti ama ben ağzımda karton bardak ile sıcak kahvemden içiyor gibi duruyordum. Hâlbuki içmiyor sadece bardağı ağzımda tutuyordum. Arda bir anda aynı soruyu sordu. Tamamen aklımdan çıkmıştı bana soru sorduğu. Çok fazla bekletmedim ve sorusunu yanıtladım. “Ben buraya direkt mezun olduktan sonra geldim. Yani tam iki yıl önce. Anlaşılan o ki yakın tarihlerde gelmişiz,” diyerek sorduğu soruya cevap verdim. Ama artık böyle sorulardan gına gelmişti. Ben madem onlarla karşılaştım madem oturduk buraya artık sıra benim hesap sormama gelmişti. Bu geçmişle yüzleşmemin ve gerçekleri öğrenmemin zamanı gelmişti. “Arda,” diyerek odaklarının bende olmasını sağladım.

“Efendim, Defne.”

“Artık bir hesaplaşma vakti geldi sanırım,” diyerek konuyu yavaştan açtım. “Bana her şeyi en baştan anlatmanı istiyorum. Bir detay dahi atlama. Çünkü artık gerçekleri öğrenmek istiyorum,” dedim.

“Ne anlatmamı istiyorsun ya da sana nereden itibaren anlatayım?” dedi. Sanırım dediğim şeyi anlamadı. Ona her şeyi en baştan anlatmasını söylüyorum ama o bana nereden başlayayım diyerek soru soruyor.

Sanki biraz mallaşmış değil mi? Diyen iç sesime inanması güç ama bir kez daha katıldım.

“Arda, senden sadece tek bir şey istedim hani bu kadar anlaması zor olmasa gerek. Sana diyorum ki bana her şeyi en başından anlat. Senden bugün gerçekleri öğreneceğim,” dedim. Ama ilk cümlemden sonra sesim biraz yükselmişti. Bu da etrafımızdaki masalardaki bakışları üzerimize döndürmeye yetti.

“Defne, önce biraz sakin ol. Sessiz konuşmaya çalış lü…” diyecek oldu ama ben yine yüksek bir sesle konuştum.

“Sana mı soracağım ses tonumun kısık mı yüksek mi olduğunu? Sen önce sorularımın cevabını ver bana. Geri zekâlı,” diyerek biraz aşağılamak istedim. Ama hak etti.

“Tamam, o zaman anlatıyorum,” dedi. Az daha bana karışsa olay çıkartabilirdim. Ve konuşmaya başladı. “Şimdi şöyle ki… Aslında… Ben ve Ege çok eskiden tanışıyoruz.”

Söylediği şeyle ilk darbeyi almış bulundum. Ben yanlış mı duymuştum. “Anlamadım. Nasıl yani? Siz ikiniz yani sen ve o çok önceden mi tanışıyorsunuz? Ama sizi ben tanıştırdım. Bu nasıl olur?”

“Biliyorum, biraz karışık geliyor ama sırasıyla anlatacağım,” dedi. “Ege ve ben aynı okuldaydık. Aslında biz ortaokuldan tanışıyoruz. Biz ortaokulu beraber okuduk. Ben sekizinci sınıfın sonlarına doğru Ege’ye karşı bir şeyler hissetmeye başladım. Ama bunu ona bir türlü söyleyemedim.”

Hemen lafını Ege devam ettirdi.

“Ben de Arda’ya karşı bir şeyler hissediyordum. Ama dediği gibi bende ona bir türlü söyleyemedim. Aslında ikimizde birbirimizden çok hoşlanıyorduk ama bir türlü açılamıyorduk. Korktuk. İkimizde.”

“Sonra benim aklıma bir fikir geldi. Ve ben bunu uygulayacaktım.”

“Fikir neydi?” diyerek merakımı gidermek istiyordum. Kafamda tek bir soru işareti olmamalıydı.

“Fikir şuydu; Ben sana yaklaşacaktım. Ama seninle sevgili olma gibi bir düşüncem yoktu.”

Dediği şeyle gözlerimin büyümesi ve benim şok yaşamam aynı oldu. “N-ne?” Artık kekelemeye başlamıştım. “Nası-nasıl yani? Sen beni mi kullandın?”

“Hayır, asla seni kullanmadım, Defne. Sana sadece arkadaşça yaklaşacaktım. Sonra da sana benim erkeklerden hoşlandığımı ve Ege’yle konuşup onu bana ayarlamanı isteyecektim. Bunların hiçbirinden Ege’nin haberi yoktu. Onu suçlama. Ben her şeyi sırf aşkım için yaptım,” dedi. Benim duyduklarım karşısında nutkum tutulmuşken o konuşmaya devam etti. “Sonra plan istediğim gibi gitmedi. Sen benden hoşlanmaya başladın. Ben ne yapacağımı şaşırdım. Zaten liseye yeni başlamıştık. Bende ailem ile konuştum ve naklimi senin olduğun okula aldırdım,” dedi.

“Bir dakika, sen madem Ege’den hoşlanıyordun. Neden o gün bana çıkma teklifi ettin?”

“Dur anlatıyorum. Aslında ben senin olduğun okula senin için gelmedim. Ege için geldim. Seninle aynı liseye gittiğini öğrendim ve o yüzden nakil aldırdım. Sana bir hafta görünmemeye çalışmak için sınıftan dışarı bile çıkmadım. O gün dışarı çıkmamın sebebi Ege’nin benim olduğum sınıfa bakıp çıkmasıydı. Onun peşinden çıktım bende. Ben o esnada Ege’yi takip ediyordum. Uzaktan takip ediyordum çünkü dikkat çekmek istemedim. Seninle de zaten o sırada karşılaştık. Ne yapacağımı bilemedim. Sen benim daha bugün geldiğimi ve sana sürpriz yaptığımı sandın. Bende bozuntuya vermemek için sana çıkma teklif ettim. Ama senin bana gerçekten sırılsıklam âşık olduğunu bilmiyordum. Özür dilerim.”

“Benden özür dileme!”

“N-ne?”

“Dediğimi duymadın sanırım? Benden özür dileme! Sen bana bunca yıl nasıl acılar yaşattın haberin var mı?” Bunları söylerken sesimde hiç sakinlik yoktu. Zaten birkaç göz bizim üzerimizdeydi ama şimdi o gözlerin sayısı artmıştı. Olduğumuz kattaki sesler azalmış bizim sesimiz biraz daha baskın çıkmaya başlamıştı. Sinirlerime hâkim olamayarak konuşmaya devam ettim. “Ya sen, sen benimle üç yıl boyunca sevgili oldun ya. Bunların hepsi rol müydü? Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Madem benim en yakın arkadaşıma âşıktın sen neden bana o gün çıkma teklifi ettin? Hadi diyelim ettin, bana neden gerçeği söylemedin? Benden böyle büyük bir sırrı sakladın sen. Karşıma geçip utanmaz gibi benden özür diliyorsun. Benden özür dileme Arda! Sen benden özür dileme. Ben…” artık konuşurken sesim düğümleniyordu. “Ben seni sevdim ya. Ben asla birini sevemeyeceğim derken, ben seni sevdim. Sevmekle de kalmadım ben sana sırılsıklam âşık oldum. Kimseye güvenmediğim kadar ben sana güvendim. Sen benim güvenimi nasıl böylece çöpe atabilirsin? Hem bana çıkma teklifi ediyorsun hem de benden gay olduğunu saklıyorsun. Arda, senin karşıma geçip benden özür dileme gibi bir hakkın yok. Benim senden hoşlandığımı bile bile sen benimle üç yıl geçirdin. Biz o üç yılı boşuna yaşamışız. Oğlum ben seni sevdim lan. Ben seni deliler gibi değil aklı başında sevdim,” artık hem sinirlerim bozuluyordu hem de iyice duygusallaşmıştım. Yıllarca bu anı beklemiştim. Onunla yüzleşeceğim anı ama şimdi… “İnanabiliyor musun Kübra, benim sevdiğim çocuk, sırılsıklam âşık olduğum çocuk benden gay olduğunu saklıyor. Bu da yetmezmiş gibi en yakın arkadaşıma âşık. Ve bilin bakalım benim en yakın arkadaşımın cinsiyeti ne?” Artık kafede bizim sesimizden başka ses çıkmıyordu. “Erkek. Ve o da erkeklerden hoşlanıyor. Ben ayakta uyutulmuşum ama haberim yokmuş.”

“Defne, biraz sakin mi olsan,” dedi Arda. Ama benim sakin olmaya pek niyetim yoktu. Ama bana açıklama yapmaya devam etmeliydi çünkü benimle sevgiliyken Ege ile aralarında bir şey olup olmadığını merak ediyordum.

“Arda, sen benimle sevgiliyken,” dedim ve kafam ardadan Ege’ye döndü. Sanırım ne soracağımı az çok tahmin edebiliyorlardı. Çünkü tam konuşacağım sırada Arda’nın konuşması bana bu yönde düşündürttü.

“Evet,” dedi bir anda. Ama neye evet demişti. “Evet, Defne. Ben seninle sevgiliyken hâlâ Ege’ye âşıktım. Ve biz birinci yılımızı doldurduktan sonra ben cesaretimi topladım ve Ege’ye duygularımı itiraf ettim. Ama bunu senden saklamaya karar verdik. Zaten hemen sevgili olmadık sadece birbirimizi tanımak için ara ara buluşup sohbet ediyorduk. Asla bundan öteye geçmedik.”

“Yok ya, keşke daha öteye geçseydiniz. Hatta Ege’yi alıp bir motel’e gö-” cümlemi bitiremedim çünkü Kübra’nın eli hemen ağzımın üstünü örttü. Ne diyeceğimi anlamıştı.

“Canım arkadaşım, şu an insan içindeyiz ama böyle şeyler söyleme.”

“Ne söyleyeyim Kübra? Sen bana fikir ver. Bu ikisi benden gizli flörtleşmiş. Ben aldatıldım ya aldatıldım. Hem de sevgilim beni en yakın arkadaşımla aldattı. Keşke normal bir aldatma olsaydı Kübra, ama yok. Benim sevgilim benden gay olduğunu sakladı ve benim en yakın erkek arkadaşımla aldattı. Benim hoşlandığım çocuk, sevgilim dediğim kişi beni bir erkekle aldattı ya.”

“Defne gerçekten çok özür dilerim,” dedi bir anda Arda.

“Ben sana özür dileme benden dedim değil mi? Sakın benden özür dileme.”

Aniden Ege konuşmaya başladı. “Defne, ben gerçekten özür dilerim.” Daha bunları söylediği an hemen gözyaşlarına boğuldu. Ama konuşmasına da kaldığı yerden devam etti. “Be-ben sana çok önceden söyleyecektim ama korktum Defne. Bana artık arkadaşın olarak değil de bir yabancı gibi bakmandan korktum. Beni belki hayatından silersin diye korktum. Ben, ben senden gerçekten özür dilerim. Benim akıl edip sana söylemem gerekiyordu, ama yapamadım. Kaç defa ayna karşısında prova yaptım saymadım ama hep senin karşına geçip sana itiraf etmek istedim ama olmadı Defne. Ben yapamadım.”

“Peki ya şimdi Ege, şimdiye bir bakınca nasıl görünüyoruz? Dağıldık biz Ege. Belki sen bana erken söyleseydin böyle bir şeyin var olduğunu şu an bu konuşmayı yapmıyor olurduk. Biriniz cesaretini toplayıp karşıma geçip bana gerçekleri söyleseydi bu durumda değil de belki hâlâ arkadaş olduğumuz bir durumda olurduk.”

“Defne,” dedi Arda ama onun tek kelime dahi etmesine fırsat vermedim.

“Sakın Arda, sakın! Tek kelime bile etme.” Ayağa kalktım ve eşyalarımı da aldım. Benim ayaklandığımı gören Kübra, Arda ve Ege’de ayaklanmıştı. Masanın üstündeki kahve bardağımı elime aldım ve gelen ani sinirle bardaktaki sıcak kahveyi Arda’ya doğru fırlattım. Bardaktaki kahvenin çoğu Arda’nın yüzüne ve kıyafetine gelmişti. Ama asla acıma duygusu hissetmedim. Elimi kaldırdım ve Arda’nın suratına bir tane tokat geçirdim. “Bu bana yaşattığın her şey içindi. Senin yaptığın şeyin yanında hafif kalıyor ama neyse,” diyerek işaret parmağımı tehdit edercesine kaldırdım. “Bundan sonra ikinizden biri benim karşıma çıkmasın. Eğer çıkacak olursa da olacak şeylerden ben sorumlu değilim.” Sesim hiç beklemediğim kadar gür ve kendinden emin çıkmıştı. Kendimi tanımasan onları öldüreceğim sanırdım ama öyle bir düşüncem yok. Sadece karşıma çıkmalarını istemiyorum.

Eşyalarımı kucağımda düzelterek kafeden koşar adım çıkmaya başladım – merdivenden inerken yavaş indim – ama geri kalan yolları bildiğiniz koşarak gidiyordum. Kübra arkamdan geliyordu ama onu epey bir geride bırakmıştım.

“Defne. Nefesim tükendi dur beni bekle,” dediği an biraz daha yavaşlamıştım. “Kanka, dur… Dur nefesim tükendi gerçekten. Biraz soluklanayım.” Olduğumuz yerdeki bir şeye tutunarak derin derin nefes alıp veriyordu. Bende hiç böyle bir durum yoktu. Sinirden mi bilemiyorum ama hiç yorulmamıştım ya da nefes nefese kalmamıştım. “Ne yaşadık biz az önce? Diyerek bana beklediğim bir soru yöneltti. “Aşkım, biliyorum şu an çok sinirlisin. Sinirlenmekte de haklısın. Bende senin yerinde olsam bende sinirlenirdim. Sen az bile yaptın,” diyerek bana destek oldu. Bana belki de burada destek çıkan sayılı kişilerden biri. Diğerleri ise birkaç arkadaşım ama onların Kübra kadar bana destek olacağını düşünmüyorum.

“Ben yurda gideceğim,” dedim. Sesimde hem sinir hem ağlama isteği vardı. Ama kendimi tutacaktım. Çünkü ben ağlamayı uzun zaman önce kendime yasaklamıştım. Arda’nın beni aldattığı gün kendime ağlamayı yasaklamıştım. Ama artık dayanamıyordum. Her şey bir anda olmuştu. Ben bir anda yüzleşmek zorunda kalmıştım. Bir yandan iyi de oldu çünkü yüzleştim. Ama diğer yandan ben daha buna hazır değildim. Biraz erken olmuştu. Olduğu için mutluydum. Bundan sonra düşünmeyecektim. Hayatıma kaldığım yerden devam edecektim. Etmeye çalışmalıydım.

Arkadaşım beni anlamış olacak ki hemen kolumdan tuttu ve dolmuşlara doğru ilerledik. Tam dolmuşa bineceğim sırada kolumdan tekrar yakaladı. “Nereye?” diye bir soru sordu.

“Dolmuşa tabii ki,” dedim. “Başka ne olacaktı?”

“Hayır, bu halinle dolmuşa gitmiyoruz. Ya dolmuşta karşılaşırsak o yüzden takip et beni.” Kolumdan tuttuğu için beni tekrar çekiştirmeye başladı.

“Kanka, sakın bana onca yolu yürüyeceğimizi söyleme,” dedim çünkü Kübra bunu yapardı. Bir seferinde yağmur az yağıyor diye yürümek istedi. Bende kıramayıp kabul ettim. Asla kabul etmemeliydim. Çünkü biz hastane kavşağını geçtikten beş dakika sonra bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı. Bizim yanımızda şemsiye olmadığı için hemen arkamızı döndük ve koşarak hastane kavşağının oradaki dolmuş durağına sığındık. Dolmuş gelene kadar on dakika beklemiştik. Eğer yine aynı şeyi teklif ederse bu sefer kabul etmeyecektim. Karlı havada buz tutmuş kaldırımlarda ben yürüyemezdim. Neyse ki beklediğim olmadı.

“Hemen şuradaki taksilerden birine bineceğiz.” Eliyle taksi şoförünü çağırdı. Adam daha gelmeden aracın kapısını anahtarı ile açtı. Biz hemen arka koltuklara kurulduk. Şoförde araca bindi ve aracı çalıştırdı.

“Evet, ablalarım nereye gidiyoruz?” diyerek her taksicinin kullandığı o klasik sözü kullandı.

“Abi Ağlarbaba kız yurduna. A girişine gideceğiz. Ama biraz hızlı olalım.” Kübra benim yerime gideceğimiz yeri söylemişti. Ben konuşmaya çalışsam sanırım kusardım. Çünkü midem ağzıma gelmişti.

Aradan sadece dört dakika geçti. Biz o dört dakikada yurdun hemen önündeydik. Tam ben çantamdan cüzdanımı çıkartıp ödeyecektim ki Kübra elini koluma attı ve parayı cüzdanımla beraber çantanın içine attı. Attı diyorum çünkü gerçek anlamda attı. Kendi çantasından çıkarttığı parayı taksiciye uzattı. “Üstü kalsın,” dedi ve beni yine kolumdan tutup arabadan indirdi.

Sonunda odaya girmiştik. En azından odada kimse yoktu. Diğer kızlar muhtemelen derslerine gitmişlerdi. Çünkü saat öğlen on iki gibi bir şeydi. Saate bakmamıştım sadece tahmin yürütüyordum. Kendimi yatağa bıraktım. Üstümü dahi değiştirmedim. Kendimi yatağa atar atmaz gözümdeki yaşlar akmaya başladı.

Hıçkırıklı sesimi duyan Kübra hemen odanın içine girdi. “Kanka neden ağlıyorsun?”

“Ya ne yapayım, ne yapayım?” dedim gözyaşlarım gözlerimden akmaya devam ederken. “Kübra kendimi tuttum ama artık tutamayacağım. Ben ağlamayacağım dedim. Ben kendime söz vermiştim. Ağlamayacaktım ama olmadı. Yüzleşmeyi her şeyden çok istedim ama ben bu kadar çabuk bir yüzleşme istemedim,” burnum akmaya başlamıştı ve hemen komodinin üstündeki peçeteyi alıp burnumu sildim. “Ben kendimi hazır hissetmiyordum. Yüzleşmek istiyordum ama kendimi hiç bu ana hazırlamamıştım. Ben, ben dayanamıyorum artık. O ikisi bana yalan söylemişler. Ben bunca zamandır onun eşcinsel olduğunu bilmiyordum. En yakın arkadaşım dediğim kişi peki, o bile bana bunca yıl yalan söylemiş. Ben dayanamıyorum artık Kübra. Buna alışmak istemiyorum. Sadece her şeyi unutmak istiyorum. Başka bir şey istemiyorum. O ikisiyle karşılaşmadan önce ben yüzleşmek gibi bir şey düşünmek zorunda değildim ama artık olmuyor. Yeter artık ben dayanamıyorum.”

“Anlıyorum, seni anlıyorum. Bu anların hiç yaşanmamış olmasını diliyorsun ama yaşandı. Ya da unutmak hafızandan silmek istiyorsun ki haklısın. Keşke mümkün olsa ama olmuyor. Seni çok iyi anlıyorum. Ama bunları umursamaman gerekiyor. Hayat devam ediyor. Asla durduğu yok. O yüzden sil o gözyaşlarını ve toparlan,” dedi. Komodinin üstünde duran peçeteden bir tane aldı ve onu bana uzattı. Elleriyle gözümden akan yaşları sildi. Ben bu kızla iyi ki tanışmıştım. Her şeyime yetişiyor. “Ama senden beklemediğim bir performans sergiledin.”

“Nasıl yani?” diye sordum anlamayarak.

“Sen normalde fazla sesini çıkaramazdın ama bugün ortalığı dağıttın resmen. Seninle gurur duyuyorum. Artık herkese haddini bildiren Defne var karşımda.”

“Artık öyle olmaya çalışacağım. Bundan sonra sesini çıkartamayan Defne yerine herkese haddini bildirebilen Defne var,” dedim. Bunu söylediğim an ikimizin de karnı guruldamaya başladı. “Sanırım sabah yediğimiz şeyler fazla doyurmamış bizi. Ben ikimize yemek söylüyorum hemen.” Elime telefonu aldım ve hemen yemek sipariş uygulamasına girdim. İkimiz hep aynı şeyleri yediğimiz için artık birbirimize sormuyorduk. Ne zaman bir yemek sipariş etmek istesek hep aynı şeyi söylüyorduk.

Siparişi verdim ve telefonu komodinin üstüne koydum. Zaten çok geçmeden yemek gelmiş olurdu.

8 GÜN SONRA

“Kübra sence bu kadar eşya az mı oldu kanka? Biz direkt marketi alsaydık.” Elimdeki iki ağır poşete bakıyordum. Sadece benim elimde değil Kübra’nın da elinde iki ağır poşet vardı. Bir ailenin dört aylık erzak alışverişini yapmıştık. Biliyordum ki bunların hepsini en az bir ayda bitirirdik.

“Ne var kanka, o kadar da ağır değil,” diyerek beni geçiştirmeye çalıştı. Ama bunu yaparken kendi poşetlerini taşımakta zorlandı. Sonunda öğrenci dolmuşu bizi fark etti. Frene basıp yavaşladı. Kapılarını açtığında içinde fazla kişinin olmadığını gördük. Tek sorun ayakta gidecek tek kişi bizdik.

Dolmuşa biner binmez harekete geçti. O sırada hemen yanımızdaki koltuklarda oturan iki kişinin konuşmasına şahit oldum.

“Berk, kızların elindeki eşyalar çok ağır duruyorlar. Biz kalkalım onlar otursun bence,” dedi hafif kumral olan çocuk. Gözleri bir an beni oldu. Gözleri, gözleri yeşildi. Ama nasıl bir yeşil, insan bakmalara doyamaz. O da benim gözlerime bakıyordu. Aniden ufak bir tebessüm etti. Yanaklarında çukurlar belirdi. Yoksa onlar tahmin ettiğim şeyler miydi? Gamzeleri vardı. Hemen önüme döndüm ama kulağım Hâlâ oradaydı.

Bu sefer konuşan isminin Berk olduğunu öğrendiğim kişiydi. “Kanka, sana katılıyorum ama biraz abartıyor gibisin. Taşıyabiliyorlar,” dedi. Ama taşıyamıyordum. Kollarım kopmuştu. Bir anda bir hareketlenme hissettim.

“Şey pardon,” dedi, gamzeli çocuk. “Ayakta kalmayın, oturun lütfen. Eşyanız çok ağır duruyor.” Ona kibarca teşekkür ettim ve kendisinin oturduğu yere oturdum. Oturur oturmaz burnuma bir koku yayıldı. Tarif etmesi zor bir kokuydu ama biraz anlatmaya çalışsam şeker ve tarçın karışımı derdim.

İsmi Berk olan çocukta bir anda benim yanımdan kalktı ve Kübra’ya hemen yer verdi.

Bana ne olmuştu bilmiyorum. Etkilenmiş miydim? Sadece bana yer vermişti, normal bir hareketti. Ama o an kalbimde bir heyecan oluştu ne olduğunu bilmiyorum. Tarif edemeyeceğim kadar tuhaf bir histi. Midem kasılmaya başlamıştı. Yoksa ben daha adını bilmediğim tanımadığım bir çocuğa mı âşık oluyordum. Bu saçmalıktı ya da değildi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

49okunma 4beğeni 4yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.