~6~

Vaveyla Yazarı: Atk 2003

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: ~6~

Karanlık bir kuyu gibiydi. İçinde ne ses vardı ne de his... Sadece bileğimde amansızca yanan o ateşin sızısı, bilincimin kırıntılarına bir çapa gibi tutunuyordu.
Annemin sesini duyar gibi oldum bir an. "Uyan artık, geç kalacaksın..." diyordu sanki. Gözlerimi açsam odamdaki güneş perdenin sızan ışığını görecektim. Yatak sıcacıktı, hastane kıyafetleri ya da çamurlu pelerinler yoktu. Hepsi, zihnimin bana oynadığı ağır, felaket bir oyundan ibaretti...
Ağırlaşmış göz kapaklarımı aralamaya çalıştım. Kirpiklerim birbirine yapışmıştı.

İlk hissettiğim şey, ciğerlerime dolan yanık ot ve küf kokusu oldu. Sonra başımdaki o zonklama...

"Kıpırdama."

Sert, derinden gelen ve o tanıdık ses, kurduğum o küçücük pembe hayali saniyeler içinde paramparça etti. Annemin yumuşak sesi değildi bu. Gerçekliğin, buz gibi taşların ve ölümün sesiydi: Rayen.

Gözlerimi tamamen açtığımda, görüşüm önce bulanıktı. Tavanı yüksek, harabe bir taş yapının içindeydim.
Tavandaki devasa çatlaktan içeriye sızan morumsu, kasvetli bir gün ışığı vardı. Duvarlar diz boyu sarmaşıklar ve garip, parıldayan yosunlarla kaplıydı. Bir taş bloğun üzerinde yatıyordum; üzerime Rayen’in o ağır, siyah pelerini örtülmüştü.

Hemen yan tarafımda, sırtını yıkık bir sütuna yaslamış halde Rayen duruyordu.

Kılıcı kınındaydı ama eli hâlâ kabzanın üzerindeydi. Zırhının sol omzu parçalanmıştı; altındaki esmer teninde avcıların asitli sıvısından kalan koyu renkli, dumanı tüten bir yanık izi vardı. Ama o acıyı hissetmiyordu bile. Bakışları tek bir yere, benim sağ bileğime kilitlenmişti.

Yavaşça doğrulmaya çalıştım. Bedenimdeki tüm kemikler kırılmış gibi ağrıyordu. Hastane önlüğümün kolunu yukarı sıyırdığımda nefesim kesildi.

Bileğimdeki o hafif kızarıklık gitmişti. Onun yerine, derimin altına altın bir dövme gibi işlenmiş, karmaşık, geometrik rünlerden oluşan devasa bir sembol vardı. Sembol durgundu ama derimin altındaki damarlarda hafif, altın rengi bir ışık akmaya devam ediyordu. Sanki kalbim kan yerine ışık pompalıyordu.

"N-ne oldu bana?" dedim, sesim pürüzlü ve kısıktı. "Saray askerleri... o patlama... Biz neredeyiz?"

Rayen yerinden kıpırdamadı. Gözlerindeki o sarsılmaz, soğukkanlı ifade gitmiş, yerini derin, tehlikeli bir tefekküre bırakmıştı. İlk defa onun gözlerinde bir şüphe görüyordum.
"Sarayın muhafızları öldü," dedi yavaşça. Sesi rüzgâr gibi pürüzlüydü. "Bize yardım etmeye gelen benim adamlarımdan üçü de o patlamanın savurduğu büyü dalgasıyla ormana fırlatıldı."

"Ben mi yaptım bunu?" Sesim titriyordu. "Ben... ben sadece elimi kaldırdım. O kılıç birden—"

"Kılıç havada tohuma dönüştü," diye sözümü kesti Rayen. Yavaş adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Taş zemine basan botlarının sesi harabede yankılanıyordu. "Pimyap kurulduğundan beri, saray büyücülerinin rünlü çeliğini yok edebilen tek bir güç kaydedildi efsanelerde."
Tam önümde durdu. Eğildi, buz gibi parmaklarıyla sağ bileğimi kavradı. Canım acımyordu ama parmakları bileğime değdiği an, içimdeki o altın ışık hafifçe dalgalandı. Rayen’in gözleri bir anlığına irileşti.
"Bu köle mühürü değil," dedi, sesi bir fısıltıdan ibaretti ama her bir kelimesi üzerime kurşun gibi çöktü. "Bu, Aethelgard'ın Yıkım Mührü. Kralın yüzyıllardır kehanetlerden korkup kökünü kazımaya çalıştığı, evrenler arası dengeyi bozabilecek ilk 'Kurucu'nun izi."

"Ne saçmalıyorsun sen?!" diye bağırdım, bileğimi elinden çekmeye çalışarak. Ama kavraması çelik gibi sağlamdı. "Ben sıradan bir insanım! Hastanedeydim ben! Serum yiyordum, doktorlar vardı! Benim böyle şeylerle ne işim olabilir?!"

"Sıradan bir insan o patlamadan sonra küle dönerdi!" diye gürledi Rayen. İlk defa kontrolünü bu kadar kaybettiğini görüyordum. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, gözlerindeki o karanlık fırtınayı görebiliyordum. "Sıradan bir insan, tek bir el hareketiyle sarayın en kıdemli muhafızının kılıcını toza çeviremezdi!"

Çenemi sıktım. Gözlerimden süzülen bir damla yaş, yanağımdan süzülüp çamurlu eline damladı.
"Ben bunu istemedim..." dedim fısıltıyla. "Ben buraya gelmeyi istemedim. Ben sadece evime dönmek istiyorum."

Rayen bir anlığına duraksadı. Yanağına düşen gözyaşıma baktı, ardından bileğimi yavaşça bıraktı. Geriye doğru bir adım attı. Yüzündeki o sert çizgi yeniden çekildi ama gözlerindeki o tehlikeli ışık sönmedi.

"Geri dönüş yok," dedi, arkasını dönüp harabenin çıkışına doğru yürürken. "Artık Bertan da, Kral da, Pimyap’ın tüm avcıları da senin ne taşıdığını biliyor. Birkaç saate kalmadan gökyüzü sarayın ejderhalarıyla kaplanacak."
Harabenin köşesindeki gölgeden birden başka bir siluet çıktı. Bu, siyah pelerinli, yüzünde yarı maske olan bir adamdı. Rayen’in arkasından gelen adamlarından biri olmalıydı.

"Liderim," dedi adam, diz çökerek. "Kuzey sınırındaki gözcülerimiz haber getirdi. Kral bizzat ordunun başına geçmiş. Ormanın etrafını büyülü surlarla kapatıyorlar. Bizi bu harabelerin içinde sıkıştırmak üzereler."
Rayen kılıcının kabzasını sıktı. "Roya nerede?"

"Roya saraydan gelen ilk birliği oyalamayı başardı ama kendisi yaralandı. Gizli sığınağa çekilmeye çalışıyor."
Rayen derin bir nefes aldı. Çene kemikleri belirginleşti. Dönüp tekrar bana baktı. Bu seferki bakışı, bir avcının avına bakışı değil; kaderin önüne attığı bir felaketi tartmaya çalışan bir liderin bakışıydı.
"Kalk," dedi bana.

"Nereye?" diye sordum, ayağa kalkmaya çalışarak. Bacaklarım hâlâ titriyordu ama pelerini omuzlarıma sabitledim.

"Sarayın gözünün ulaşamayacağı tek yere," dedi Rayen. "Karanlık Vadi'ye. Mührünün ne olduğunu anlayana ve seni bir silaha dönüştürene kadar hayatta kalacaksın."

"Ben kimsenin silahı olmayacağım!" dedim kararlılıkla.
Rayen harabenin çıkışına doğru bir adım attı, kapının eşiğinde durup başını hafifçe arkaya eğdi.

"Olacaksın," dedi buz gibi bir sesle. "Çünkü aksi takdirde, bu dünya seni yutacak. Ve ben, benim olan bir şeyin başkası tarafından yok edilmesine asla izin vermem."

Harabeden dışarı adım attığımızda, gökyüzünün tamamen mor ve kızıl bir sisle kaplandığını gördüm. Dışarıda uzanan vadi, devasa yarıkları ve nehir gibi akan lav benzeri parlak sıvısıyla tam bir cehennemi andırıyordu. Ufukta, bulutların arasından süzülen devasa, kanatlı gölgeler belirmeye başlamıştı.
Rayen belindeki kılıcı tekrar gevşetti ve bana dönüp kolumdan tuttu.

"Yürümek yok," dedi gözlerimin içine bakarak. "Bu sefer fırtınanın tam ortasına koşuyoruz."

"Delirdin mi sen? Nasıl koşabilirim yeni patlamadan çıktım!"

Raven bana garip bir ifade ile bakıyordu. "Neyse ki böylesi bir patlamada sağ çıkabildiğinin bilincinde olmanda birşey".

Göz devirdim ve derin bir nefes aldım. Kafamda bunca zaman yaşadığım herşeyi tek tek gözden geçirip oturtmaya çalışıyorum ama yok olmuyor

Ya otobanda o kıza çarpmamak için kaza yapıp komaya girdim ya da delirdim ben cidden psikolojik olarak delirdim bir sonuca varamıyorum.

Burada bana inanacak tek bir varlık bile yoktu ne lanet bir şeyin içine düşmüştüm böyle?

"Nereye gideceksek gidelim ama koşarak gidemem mecalim yok" Rayen derin bir nefes aldı biraz düşündü ve başını olumlu anlamda salladı.

Bileğimden tuttup hızlı bir şekilde yürümeye başladı resmen peşinden sürüklüyordu beni.

Karanlık Vadi, Pimyap’ın haritasında bile yer almayan, toprağın adeta sürekli siyah bir duman kustuğu, kayalıkların bıçak gibi göğe uzandığı lanetli bir yarattı.
Gökyüzünü kaplayan kanatlı gölgelerin ve kızıl sisin altından geçerek, Rayen’in rehberliğinde vadinin en derin noktasına kadar ilerledik. Bacaklarım tutmuyor, ciğerlerim her nefeste vadinin o asitli, kükürt kokulu havasıyla yanıyordu. Ama Rayen bir an bile durmamıza izin vermedi. Bileğimi kavrayan eli, beni bu felaketin ortasında sürükleyen tek güçtü.

Sonunda devasa bir kayalığın dibine geldik. Dışarıdan bakıldığında sıradan, kapkara bir uçurum duvarı gibi görünüyordu. Ancak Rayen belindeki kılıcın kabzasını taşın üzerindeki belirsiz bir girintiye bastırıp derinden gelen bir büyü sözcüğü mırıldandığında, taş duvar bir sıvı gibi dalgalandı ve içeriye doğru açıldı.

Gizli sığınağın içi, vadinin aksine nemli ve soğuk bir sessizliğe sahipti. Duvarlarda parıldayan mavi kristaller, sığınağı loş bir ışıkla aydınlatıyordu.
İçeri adım attığımız an burnuma keskin bir kan ve şifalı ot kokusu çarptı.

"Rayen..."

Ses, sığınağın köşesindeki taş bir sedirden geliyordu. Roya’ydı bu.

Üzerindeki deri zırhın sol tarafı tamamen parçalanmış, göğsünden kaburgalarına kadar uzan derin bir pençe izi kaba kumaşlarla sarılmıştı. Sargıların üzerinden sızan taze kan, yüzünün solgunluğunu daha da belirgin kılınıyordu. Yinede gözlerindeki o sert, dik duruş sarsılmamıştı.

Rayen bir hışımla ona doğru yürüdü. "Durumun nasıl?"
"Yaşıyorum," dedi Roya, güçlükle yutkunarak. Bakışları Rayen’in arkasındaki bana kaydı. Gözleri aniden genişledi. "O... o başardı mı? Ormandaki o patlama..."

"Sarayın bir birliğini tek bir hareketle toza çevirdi," dedi Rayen. Sesi harabenin taş duvarlarında yankılandı. "Ve taşıdığı mühür sıradan bir köle işareti değil Roya. Bertan’ın gördüğü şey tamamen farklıydı."

Roya oturduğu yerde dikleşmeye çalıştı ama acıyla inledi. Rayen hemen yanına çöküp onu omzundan tutarak engelledi.

"Bana kolunu göster," dedi Roya bana bakarak. Sesi bu kez emredici değildi; içinde daha önce hiç duymadığım bir ürperti, derin bir saygı ya da korku vardı.
Yanlarına yaklaştım. Yavaşça pelerinimin kolunu sıyırdım. Bileğimdeki altın rengi, damar damar yayılan ve hâlâ hafifçe kor gibi parıldayan geometrik sembolü ortaya çıkardım.

Roya’nın dudakları aralandı. Titreyen elini uzattı ama sembole dokunmaya cesaret edemeden elini geri çekti.
"Aethelgard..." diye fısıldadı Roya. "Bu... Kurucu'nun Mührü. İmkânsız. O soydan kimse kalmadı sanılıyordu! Kral yüzyıllar önce hepsini katlettirdi!"

"Ne soyu?" diye çıkıştım, sabrımın son kırıntılarını da toplayarak. "Ne Aethelgard'ı?! Ben Türkiye'den geldim! Bir hastanede gözlerimi açtım, sonra bu lanet ormana düştüm! Benim hiçbir soyum yok, ben sıradan bir insanım!"

Roya başını yavaşça iki yana salladı. "Sıradan hiçbir beden Pimyap ile diğer evrenler arasındaki geçidi tek başına açamaz kızım. O geçit seni rastgele çekmedi. Senin kanın... bu evrenin ilk harcını karma gücüne sahip olan Kurucu'nun kanı."

Sığınağın ortasındaki taş masaya doğru yürüdü Rayen. Masanın üzerindeki tozlu, deri kaplı devasa bir haritayı ve kadim bir parşömeni açtı.

"Anlat Roya," dedi Rayen, gözlerini parşömendeki sembollerden ayırmadan. "Mührün ne yaptığını biliyoruz. Şimdi bize ne getireceğini anlat."
Roya derin bir nefes aldı, sargısına bastırarak anlatmaya başladı.

"Aethelgard... Pimyap’ı ve etrafındaki tüm evrenleri birbirine bağlayan ilk büyücüydü. Bileğindeki bu mühür, bir kölelik işareti değil; evrenler arasındaki kapıları kilitleyen ya da sonsuza kadar yok eden tek Anahtar. Kralın seni bu kadar çabuk avlamak istemesinin sebebi, senin köle olman değil... Senin varlığının, onun bu dünyadaki krallığını ve kurduğu tüm sahte düzeni tek bir düşüncenle yok edebilecek olması."

Duyduklarım zihnimde şimşekler çaktırdı.
"Yani..." dedim, sesimdeki titreşime engel olamayarak, "ben bu mühür sayesinde mi buraya geldim? O kız... beni buraya getiren kız..."

"O kız bir elçiydi," dedi Roya. "Seni bu dünyaya bir hediye olarak getirmedi. Seni buraya, Kral’ın tahtını yıkman ve piyon olarak kullanılman için bir kehanetin parçası olarak attı."

Rayen masadan başını kaldırdı. Gözleri tekrar o dondurucu, mutlak lider ifadesine bürünmüştü. Yavaşça bana doğru yürüdü.

"Şimdi anladın mı küçük köle?" dedi. Sesi sığınağın soğuk taşlarında çınladı. "Artık kaçabileceğin bir 'ev' yok. Çünkü o mühür tam olarak uyanana kadar geçidi tekrar açamazsın. Ve o mühür uyandığında... arkanda bırakacağın tek şey harabeler olacak."

"Peki ben ne yapacağım?" diye sordum, gözlerimin içine bakan bu devasa adama çaresizce sarılarak.
Rayen elini kaldırdı, bu kez bileğimi değil, omuzlarımı tuttu. Bedenindeki o sarsılmaz güç bana geçti sanki.

"Savaşmayı öğreneceksin," dedi Rayen. "Benim yanımda, benim kurallarımla. Seni Kral’ın eline yem yapmayacağım. Ama bu dünyaya ait olmadığını kanıtlamak istiyorsan, önce bu dünyayı dize getireceksin."

Tam o sırada sığınağın dışından, Vadinin derinliklerinden yankılanan devasa bir trompet sesi duyuldu. Taş duvarlar hafifçe titredi.

"Neler oluyor? " Tedirgin olmuştum hoş tedirgin olmadığım bir an bile yoktu.

Trompetin uğultusu harabenin duvarlarında yankılanırken, taş tabandan dökülen tozlar omuzlarıma savruldu. Dışarıda Siyah Sancaklılar’ın adımları yaklaşırken, beklediğim gibi kılıçlar çekilmedi ya da ölümcül bir hücum yaşanmadı.

Rayen bir an bile duraksamadı. Bizi kuşatan askerlerle açıkta bir kıyıma girmek yerine, belindeki kınından çıkardığı küçük, kehribar rengi bir şişeyi masanın üzerine çarptı. Şişe patladığı an sığınağı yoğun, gümüşi bir sis kapladı. Bu ne duman ne de sıradan bir büyüydü; kokusu üzerimize sindiği anda içerideki sesler, nefeslerimiz ve hatta kristallerin mavi ışığı bile görünmez bir perde arkasına çekildi."

"Sessiz ol," diye fısıldadı Rayen kulağıma. Sesi o kadar yakındı ki, sıcak nefesi şakağıma çarptı. "Siyah Sancaklılar kan kokusuna gelmez, köle mühürlerinin enerjisine gelirler. Bu sis senin bileğindeki ışıltıyı da, bizim varlığımızı da donduracak. Ama bir şartla: Zihnini boşaltacaksın."
Harabenin taş kapısı devasa bir gümbürtüyle içeriye doğru çöktü. Ağır zırhlı sekiz muhafız içeri daldı. Yüzlerinde ruhsuz, kask katmanlarının ardından sızan kırmızı bir parıltı vardı. Etrafı taradılar. Masadaki haritaya, köşede yatan Roya’nın sargılarına baktılar ama tam önlerinde, gümüşi sisin merkezinde duran bize gözleri kör gibi baktılar.

Tam o sırada bileğimdeki mühür, muhafızların zırhındaki büyülü rünlere tepki vererek aniden ısınmaya başladı. Derimin altındaki altın damarlar bir kalp gibi hızlı hızlı atmaya başladı.

"Hayır, yapma..." diye mırıldandım. Acı değil, vücuduma yayılan devasa bir elektrik akımı gibiydi.
Rayen hemen arkamdaydı. Askerler harabeyi altüst ederken, bileğimdeki altın ışığın sisi geçip dışarı sızmasını engellemek için arkamdan sarıldı. Sol eliyle bileğimi sıkıca kavradı, sağ elini ise göğsüme yerleştirdi.

"Bana odaklan," dedi fısıltıyla, göğsü sırtıma basarken. Kalp atışları benimki kadar hızlıydı ama kontrolü elindeydi. "O gücü dışarı itmeye çalışma. Mühür seni tüketmeye çalışıyor çünkü sen ondan korkuyorsun. İçine çek.
Zihnindeki o dünyayı düşün... Geldiğin o güvenli yeri."

Gözlerimi kapattım. Titreyen ellerimle zihnimi toparlamaya çalıştım. İçimdeki o yabancı, yakıcı güç dalga dalga yükseliyordu. Rayen’in parmakları bileğime daha da gömüldü. Aethelgard'ın Mührü, onun temasıyla garip bir şekilde sakinleşti. Altın ışık, parlamayı kesip yavaşça derimin derinliklerine doğru çekildi.

Muhafızlardan biri tam önümüzde durdu. Ağır, çelik eldivenli eli sisin içinde, tam Rayen’in omzunun birkaç santim ötesinde havayı yararak geçti. Adam boşluğu hissettiğinde kaşlarını çattı, ardından dışarıdan gelen başka bir boru sesiyle arkasını dönüp harabeden dışarı koştu.

Muhafızlar uzaklaşana kadar tek bir nefes bile almadık.
Sis yavaşça dağılmaya başladığında Rayen beni bırakmadı. Arkamda durmaya devam etti, bileğimdeki parmakları hâlâ gevşememişti.

"Gördün mü?" dedi, sesi kulağımın hemen dibinde, daha önce hiç duymadığım kadar alçak ve garipti. "Mühür sana hükmetmiyor. Sen onu besliyorsun. Korktuğunda patlıyor, teslim olduğunda seni dinliyor."

Yavaşça ona doğru döndüm. Yüzlerimiz arasında birkaç santim vardı. Gözlerindeki o soğuk, mesafeli avcı ifadesinin yerinde, beni çözmeye çalışan karmaşık bir bakış duruyordu.

"Beni korudun," dedim, göğsüm hâlâ hızla kalkıp inerek. "Sadece bileğimi değil... beni de sakladın."
Rayen’in bakışları bir anlığına dudaklarıma, ardından tekrar gözlerime kaydı. Bileğimi yavaşça bıraktı ama elini tamamen çekmedi; parmak uçları derimin üzerinden hafifçe süzüldü.

"Seni korumadım," dedi gururlu bir tavırla geri adım atarak, ama sesi az önceki kaskatı tonunu kaybetmişti. "Silahımın düşmanın eline geçmesine izin vermedim. Arada fark var."
Köşeden Roya’nın hafif kıkırdaması duyuldu. Kanlı sargılarına rağmen bize bakıp başını iki yana salladı.

"Birbirinizi kandırmayı bırakın artık. Rayen, bu kız bir silah değil. O mührün ilk defa bir insanda bu kadar uysal durduğunu gördüm. Çünkü o bu dünyaya yıkım getirmek için değil, bu dünyadaki bağları yeniden kurmak için geldi."

Roya oturduğu yerden kalkmaya çalışarak masadaki tozlu parşömeni işaret etti.

"Kral’ın muhafızları geçici olarak gitti ama Vadi hâlâ onların çemberinde," dedi Roya. "Ve senin bu mührü kullanmayı öğrenmen için kılıç sallamana gerek yok. Aethelgard’ın gücü zihinle çalışır. Rayen... ona ruh bağını öğretmek zorundasın."

Rayen’in kaşları çatıldı. "Ruh bağı mı? O ağır bir ritüel Roya. Zihni henüz bu dünyaya bile tam alışmamışken benim zihnime bağlanmasını mı istiyorsun?"

"Başka şansınız var mı?" dedi Roya, keskin bir bakışla. "Siyah Sancaklılar geri döndüğünde mührü kontrol edemezse hepimizi küleye çevirir. Senin zihnindeki disipline ihtiyacı var."

Rayen bana baktı. Ilk defa kararsız görünüyordu. Bana doğru bir adım attı, aramızdaki mesafeyi kapatıp elini uzattı.

"Zihnime girdiğinde," dedi yavaşça, "sadece benim gücümü hissetmeyeceksin. Benim tüm geçmişimi, karanlığımı ve acılarımı da hissedeceksin. Buna hazır mısın?"

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

2okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.