~3~

Vaveyla Yazarı: Atk 2003

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: ~3~

Kapının eşiğinde duran adam bulunduğu yere sanki aitmiş gibi görünüyordu.

Uzun boyu kapı çerçevesini neredeyse dolduruyordu. Geniş omuzları kapının karanlık iç kısmından gelen loş ışığı kesiyor, arkasında yarı gölgeli bir siluet oluşturuyordu.
Üzerinde koyu renkli, kalın kumaştan yapılmış bir gömlek vardı. Kumaş eski değildi ama defalarca kullanılmış gibi yumuşamıştı. Kolları dirseklerine kadar sıvalıydı ve güneşte hafif bronzlaşmış güçlü kolları görünüyordu.

Siyah saçları dalgalıydı. Rüzgâr hafifçe estiğinde birkaç tutam alnına düşüyor, sonra tekrar geriye savruluyordu. Saçları düzensiz görünse de bu düzensizlik tuhaf bir şekilde ona yakışıyordu.

Yüz hatları sertti.

Keskin bir çene hattı, belirgin elmacık kemikleri ve hafif gölgeli sakalları vardı. Sanki günlerdir tıraş olmamış gibiydi ama bu da ona dağınık bir görünüm vermekten çok daha karizmatik bir hava katıyordu.

Kaşları kalındı ve şu an hafifçe çatılmıştı. Bu ifade yüzüne sürekli bir ciddiyet katıyordu.

Ama en dikkat çekici olan şey gözleriydi.

Koyu renkliydi.

Tam olarak kahverengi mi yoksa neredeyse siyaha çalan bir ton mu anlamak zordu. Ama bakışları insanın içinden geçiyormuş gibi hissettiriyordu. Sanki karşısındaki kişiyi yalnızca görmekle kalmıyor, aynı zamanda çözmeye çalışıyordu.

Kapının arkasındaki ev de en az adam kadar dikkat çekiciydi.

İçeriden gelen ışık sarı ve yumuşaktı. Modern lambalar gibi parlak değildi. Daha çok şömine ışığını andıran sıcak bir aydınlatmaydı.

Kapının iç kısmından görünen taş duvarlar evin çok eski olduğunu gösteriyordu. Taşların yüzeyi pürüzlüydü ve bazı yerlerinde ince yosun tabakaları vardı. Sanki bu ev yıllardır aynı yerde duruyordu.

Kapının yanında asılı duran metal bir fener hafifçe sallanıyordu.

Rüzgâr ormanın içinden geçerek buraya kadar ulaşıyordu.
O rüzgârla birlikte etrafımdaki kokular daha belirgin hâle geldi.

Nemli toprak kokusu…
Islak yaprakların keskin kokusu…
Ve uzaktan gelen, tanımlayamadığım yabani bir bitkinin tatlı ama ağır kokusu.

Gökyüzü hâlâ o tuhaf mor rengindeydi.
Normal bir gün batımına benzemiyordu. Renk sabit değildi. Mor tonlarının içinde koyu lacivert bulutlar ağır ağır hareket ediyordu.

Arada bir gökyüzünün derinliklerinde ince ışıklar çakıyor, sonra kayboluyordu.

Sanki gökyüzünün kendisi canlıymış gibi...

Evin bulunduğu alan ormanın tam sınırında yer alıyordu.
Arkamda kalan ağaçlar hâlâ devasa ve ürkütücüydü. Gövdeleri o kadar kalındı ki birkaç insanın kollarını birleştirerek ancak sarabileceği genişlikteydiler.

Kabuklarının üzerinde ince mavi damarlar gibi uzanan çizgiler vardı ve o çizgiler karanlıkta çok hafif bir şekilde parlıyordu.

Rüzgâr ağaçların arasında dolaştığında yapraklar birbirine sürtünüyor ve o tuhaf fısıltı sesi tekrar duyuluyordu.
Sanki orman kendi içinde konuşuyordu.

Ev ise o devasa doğanın ortasında küçük ama sağlam bir sığınak gibi duruyordu.

Taş duvarları kalındı. Çatısı koyu renkli ahşap kirişlerden yapılmıştı. Pencereler geniş değildi ama içlerinden sıcak ışık süzülüyordu.

Kapının önündeki taş basamaklar zamanla aşınmıştı. Kenarları yuvarlanmıştı. Bu da bu kapıdan yıllar boyunca pek çok insanın geçmiş olduğunu düşündürüyordu.
Ama şu an…
Kapının önünde yalnızca ben vardım.

Ve karşımda duran o yabancı adam.

Aramızdaki mesafe çok fazla değildi ama yine de aramızda görünmez bir çizgi varmış gibi hissediliyordu.
O hâlâ beni inceliyordu.

Ben de onu.

Ama bu inceleme sıradan bir meraktan çok daha fazlasıydı.

Sanki ikimiz de birbirimizin bu dünyaya ait olup olmadığını anlamaya çalışıyorduk.

Ve bu tuhaf dünyanın içinde…
Hiçbir şey gerçekten normal görünmüyordu...

🪽🪽🪽

"Şey içeriye davet etmeyecek misin? " Tanımadığım bir adamdan yardım dilemek ne kadar doğruydu bilmiyorum ama eminim ki dışarıdan çok daha Güvenliydi.

"Buyur" Dedi ve içeriye girmem için bana yol verdi. Bende hemen acele ile içeriye girdim.

İçeri girer girmez gözüme çarpan ilk koltuğa oturdum ve göz ucuyla evi incelemeye başladım.

Evde en az bu adam gibi garipti..

"Buraya nasıl geldiğimi hiç bilmiyorum. Buralarıda bilmiyorum" Yutkundum ve gözlerimi en sonunda adamın gözlerine çevirdim.

Bana o kadar garip bakıyordu ki alay mı ediyordu tehdit mı ediyordu? Çözemiyordum.

Karşımdaki adam yalandan boğazını temizledi. Derin bir nefes aldı.

"Ne demek nerden nasıl geldiğimi bilmiyorum? " Bu adam gerizekalı olabilir miydi?

"Bakın sanırım beni anlamıyorsunuz. Size nasıl ne-" Sözümü anında kesti ve alaycı bir şekilde benimle konuşmaya başladı.

"Hafızanı mı kaybettin? Gerçeklerden kimlerdensin sen? "

Tam ağzımı açıp konuşacaktım ki buna müsade etmeden direkt araya girdi.

"Dur tahmin edeyim velmora'dan geldin hatta velmoranın kölelerindensin. " Durdum ve iki saniye yüzüne baktım

Kahkaha atmaya başladım. Karşımda mi adam bunu görünce şok olmuş bir şekilde bana bakmaya başladı

"Bir dakika ney neresi dedin? Volmera mı? Gerçekten kitap okumayı azaltmanı öneririm."

"Birincisi o volmera değil velmora cidden çok iyi oynuyorsun? Şimdi burada ne işin var hangi cesaret ile benim topraklarıma ayak basabildin?"

Bu adam şizofren olabilir miydi? Keşke sokakta kalsaydım en azından daha güvende olurdum.

Ayağa kalktı ve şişeden anladığım kadarıyla kadehe bir içki koydu ve tekrar gelip karşıma oturdu.

O bilmediğim içkisini yudumlarken hâlâ benim cevap vermemi bekliyordu.

Göz devirdim ve cevap verdim. "Çok içmiş olmalısın sen neyden bahsediyorsun? "

Öfkeli bir şekilde bana bakıyordu. "Siz köleler hep böylesinizdir. Kendinize yamamak ve O pis sefil hayatınızdan kurtulmak için herşeyinizi ortaya bile koyarsınız! Değil mi? " Bunu öyle bir öfkeyle söylemişti ki ne yapacağımı ne diyeceğimi bilememiştim.

"Yok yani sen cidden tuhafsın ben gidiyorum. " Diyerek ayağa kalktım ve kapıya doğru yürüdüm.

Cidden bu şizofreni adamla kalacağıma dışardaki vahşi hayvanlara yem olurdum çok daha iyi!

Kapıyı kendime doğru çektim ama açılmadı.

Birkaç kere daha denedim ama olmamıştı kapı kilitlenmişti!

Adama sinirle döndüm ve bağırdım.

"Şu lanet kapıyı aç gitmek istiyorum! "

Hâlâ oturduğu yerden bana bakıyordu. Bu beni daha çok veriyordu

"Kime diyorum hey şu kapıyı aç artık! "

Birkaç saniye yine bana baktı ve kapıya doğru döndü dikkatlice kapının kulpuna baktı. Ve tak diye bir ses geldikten sonra kapı kendiliğinden açılmıştı.

Böyle bir sahneyi yaşadığım için şok geçiriyordum. Bu nasıl mümkün olabilirdi?

"S-sen bunu nasıl yaptın? Bu nasıl mümkün olabilir ki? "

Adam sırıttı ve ayağa kalktı.

"Bilmiyormuş gibi davranma hem artık masum kız ayaklarını bırakıcak mısın? İkimizde köle olduğunu biliyoruz sonuçta. "

"Ben köle falan değilim de-ği-lim. Hem köle olmayı bırak ben nerede olduğumu bile bilmiyorum!."

Adam sıkılmış bir şekilde nefes aldı.

O sırada da kapıdan sarışın yeşil gözlü bir kız içeriye girdi.
Tahminimce yirmi dört yaşlarında filandı.

"Ben geldim ama yanlış bir zamanda mı geldim? " Kız bana ve adama bakıyordu. Daha doğrusu benim kim olduğunu çözmeye çalışıyordu.

"Gel roya bir misafirimiz var gördüğün üzere. "

Roya olduğunu öğrendiğim kız beni baştan aşağıya dizmeye başladı.

Bakışları beni tedirgin ediyordu.

"Yine bu kölelerden mi? " Kızın sorusuyla gözlerimi devirdim. Hiç mi akıllı biri yoktu burada?

Adam sırıttı ve " Maalesef evet.. " Sinirli bir şekilde adama ve roya'ya bakıyordum.

Roya bana bir adım attı ve kollarını birbirine bağladı. Benden hoşlanmadığı apaçık belliydi.

"Çevredeki adamları geçtim de sen hangi cesaret ile bir liderin kapısını çalma gereği duydun? "

Lider derken...

Ağzım aralık bir şekilde kıza anlamayan bakışlar atıyordum.

"Bakın ben burada çok ama çok yanlış anlaşılıyorum. Ben buraya nasıl geldiğimi bilmiyorum burayı ve kullandığınız tabirleri de bilmiyorum anlatabildim mi? "

Kız kaşlarını çattı ve adama döndü. Sanki roya azıcık bile olsa sorgulamaya başlanmıştı.

"Büyük bir ağaç ve ağacın üstünde dev bir saat var dedin değil mi? "

Adamın sorusu ile bir hevesle ona döndüm "evet evet kocaman bir ağaç vardı ve üstünde büyük dev bir saat"

Adam düşünür gibi oldu "tamam bak sende söylüyorsun dev bir ssat diyorsun. Yani oradan sadece köleler geçebilir."

Yok artık bende ki bahtsızlığında bu kadarı.

İçten bir nefes aldım ve verdim cidden çok yorgun hissediyordum.

Acaba annemle babam polise gitmiş miydi?

Keşke trafik polisini dinleyip gitmeseydim o yoldan.

"Tamam anlaşıldı. Siz ikiniz asla bana inanmayacaksınız benimde bunu diretmeme gerek yok bence o yüzden ben gidiyorum. "

"Gidemezsin! " Adamın bağırması ile olduğum yerde kaldım.

"Seni buraya liderin neden yolladı ne ve için yolladı bana bunları anlatmadan hiçbir yere gidemezsin duydun mu?! "

Öfkeyle ayağımı yere vurdum ve bende ona bağırmaya başladım.

Sesim çatladı, boğazım yanıyordu.

"burayı bilmiyorum diyorum! Kullandığın tabirleri bile bilmiyorum! "

Oturup ağlamak istiyordum bana inanan biri yok muydu burada?

Adam bir anda ayağa kalktı. Sandalye arkasında sertçe sürtündü. Hızlıca gelerek kolumu kavradı.

" O yüzden mi kolunda ki yara izi kölelerin yara izi ile aynı! "

Kolumda ki yara izi beş yaşındayken evde düştüğüm için olmuştu.

"Saçmalama bu bir tesadüf olabilir benim hiçbirşey ile ilgim yok! "

Hâlâ kolumu tutuyordu ve sert bir öfke ile bana bakıyordu.

Çok kısa bir süre sonra kolumda garip bir acı hissetmeye başladım tuttuğu kolum çok acıyor ve yanıyordu.

Gittikçe acı artıyordu ve dayanamayıp çığlık attım

"bırak kolum yanıyor! " Adam hâlâ bırakmamak için inat ediyordu.

"Sana diyorum lütfen bırak kolum yanıyor! " O sırada roya araya girdi.

"Rayen bırak tamam!." Adını rayen olduğunu öğrendiğim adam kolumu bırakmıştı.

Anında acı kesilmişti. Acıdan nefes nefese kalmıştım ve ellerim titriyordu.

Merak edip koluma baktım ve gördüklerim ile kanım dondu. Resmen kolum boydan boya yanık iziyle kaplanmıştı.

"Bunu nasıl yaptın?! " Rayen güldü ve cevap vermedi.

"Bildiğin Soruları sormaya daha ne zaman devam edeceksin? "

Allahım ben neyin içine düşmüştüm böyle? Sanırım bir kâbusun içindeydim ve birazdan annem beni kahvaltıya uyandıracaktı evet evet.

"Rayen misin nesin beni rahat bırak defolup gideceğim buradan! " Roya bu söylediklerime hayretle bakıyordu.

Sanırım aptal liderine kimse burada birşey diyemiyordu!.

Ben ne çabuk inanmıştım bu duruma?

Rayen bana doğru bir adım attı ve bende refleks olarak geriye doğru adımladım.

"Burada benim topraklarımda bana karşı gelmenin cezası var bunu biliyorsun değil mi? "

Ses tonu ürkmeme sebep oluyordu ama bunu ona belli etmemeliydim.

Dik durdum ve bende ona onun gibi karşılık verdim.

"Sen sanırım beni anlamak istemiyorsun. Senin burada lider oluşun beni zerre ilgilendirmiyor. Şimdi bu lanet kapıyı aç! "

Rayen benden böyle birşey beklemediği için afallamıştı.

"Kendini çok zeki zannediyorsun! "

Sinirden güldüm ve birşey söylemedim. O sırada roya ile gözgöze geldiler ve bana tekrar döndüler. Roya biraz tedirgin duruyordu.

"Emin misin bundan rayen? " Rayen durdu ve derin bir nefes aldı. Gözleri ile royanı onayladı.

Buradan nasıl kaçabilirdim ki?

"Askerler! " Rayenin seslenmesi ile dört asker direkt merdivenlerin başında durdu.

Bu adam bana ne yapacaktı? Ben hangi belanın içine Düşmüştüm.

🪽🪽🪽

Kapının hâlâ aralık duran kanadı rüzgârla hafifçe gıcırdadı. İçeri giren serin hava odadaki sıcaklığı bir anlığına dağıttı. Taş duvarlardan süzülen loş ışık yerde uzun gölgeler oluşturuyordu. Kolum hâlâ yanıyormuş gibi hissediyordu. Refleksle kolumu göğsüme doğru çekip birkaç adım geri attım.
Rayen yerinden kıpırdamamıştı. Sanki az önce olan şey tamamen normalmiş gibi bana bakıyordu. Bakışlarında merak yoktu, pişmanlık da yoktu. Sadece sert ve ölçülü bir ifade vardı.
Roya ise bir süre sessiz kaldı. Gözleri önce koluma, sonra Rayen’e kaydı. “Bu… fazla oldu,” dedi sonunda. Rayen omuzlarını hafifçe geriye attı.
“Eğer Velmora’dan geldiyse fazla değil.” İçimdeki öfke bir anda yeniden kabardı.

“Yeter artık şu Velmora muhabbeti!” diye bağırdım. “Ben orayı bilmiyorum diyorum! Kaç kere söylemem gerekiyor?” Sesim taş duvarlarda yankılandı.

Bir anlık sessizlik oldu. Sonra Rayen yavaşça bana doğru bir adım attı. Refleksle geri çekildim ama bu sefer kolumu tutmadı. Sadece birkaç adım uzağımda durdu. Gözleri hâlâ üzerimdeydi. “İnsanlar bilmedikleri şeyleri bu kadar iyi oynayamaz,” dedi

düşük bir sesle. “Ben oynamıyorum!” “Öyle mi?”
Dudaklarını hafifçe büktü. Bu gülümseme değildi, daha çok sabrını zorlayan bir şeyle karşılaşmış gibi bir ifadeydi.

Roya araya girdi.
“Rayen, bir dakika dur.”

Rayen başını ona doğru çevirdi. Roya birkaç saniye düşündü, sonra tekrar bana baktı. Bakışları ilk baştaki kadar sert değildi artık; daha çok inceleyen bir ifadeydi.

“Gerçekten bilmiyor gibi,” dedi. Rayen kaşlarını çattı. “Velmora’dan gelenlerin hepsi aynı numarayı yapar.” “Hayır,” dedi Roya. “Onlar korkar.” Bunu söylerken gözleri bir anlığına benim gözlerimle buluştu. “Bu kız korkmuyor.”

O an ne diyeceğimi bilemedim. Korkmuyordum demek doğru değildi. Korkuyordum. Hem de çok. Ama korkum öfkenin arkasına saklanmıştı. Rayen birkaç saniye sessiz kaldı, sanki Roya’nın sözlerini tartıyordu.

Sonra tekrar bana döndü. “Peki,” dedi. Bu tek kelime bile odadaki havayı değiştirmeye yetmişti. “Eğer gerçekten Velmora’dan gelmediğini söylüyorsan…” Bir adım daha yaklaştı. “…o zaman buraya nasıl geldiğini anlat.”

Yutkundum. Bu sorunun cevabını ben de bilmiyordum. Bir an için aklıma o ağaç geldi; devasa gövdesi ve üzerinde duran o tuhaf saat. “Ormanda uyandım,” dedim sonunda. Rayen’in yüzünde küçük bir hareket oldu. “Dev bir ağaç vardı. Üzerinde… garip bir saat.” Roya’nın gözleri büyüdü. Rayen ise tamamen hareketsiz kaldı. Odanın içindeki sessizlik bir anda ağırlaştı. Şöminenin içindeki odunlardan biri çat diye ses çıkardı ama kimse konuşmadı. Sonunda Roya fısıldadı: “İmkânsız…” Rayen’in çenesi gerildi. “Saati gördüğünü söylüyor.” Roya başını yavaşça salladı. “Hayır… o saati sadece…” Cümlesini tamamlamadı. Ben ise artık hiçbir şey anlamıyordum.

“Biriniz bana ne olduğunu açıklayacak mı?” diye sordum. Rayen bana baktı. Bu sefer bakışları önceki kadar sert değildi ama içlerinde yeni bir şey vardı: şüphe… ve belki çok küçük bir ihtimalle merak. Rayen derin bir nefes aldı. “Elbette açıklayacağız,” dedi. Sonra kapıya doğru baktı, sanki evin dışındaki karanlığı dinliyormuş gibiydi. “Çünkü eğer gerçekten o saati gördüysen…” Tekrar bana döndü. “…buraya yanlışlıkla gelmiş olamazsın.” Kalbim bir an duracak gibi oldu. “Ne demek istiyorsun?” Rayen bu sefer sessiz kalmayı tercih etmişti..

"Ben buradan nasıl gideceğim sadece bunu öğrenmek istiyorum?! "

Rayen başını hafifçe yana çevirdi.
“Artık fark etmez.” Tekrar bana döndü.
“Çünkü o saati gören biri…”
Bir an durdu. Sanki söyleyeceği şeyi tartıyormuş gibiydi.
“…artık geri dönemez.”

Mideme ağır bir taş oturmuş gibi hissettim. “Ne demek geri dönemem?” Sesim düşündüğümden daha zayıf çıkmıştı. Rayen cevap vermedi. Sadece birkaç saniye bana baktı. Sonra yavaşça başını kaldırıp pencereden dışarı baktı.

Mor gökyüzü hâlâ karanlık bulutların arasında dalgalanıyordu. Roya bir anda gerildi.
“Rayen…” dedi tekrar.

Bu sefer sesinde gerçek bir tedirginlik vardı. Rayen de fark etmişti. Başını pencereye doğru çevirdi. Ben de istemsizce dönüp dışarı baktım.
Ormanın karanlığı evin etrafında sessizce duruyordu.
Ama bir şey farklıydı.

Ağaçların arasındaki karanlık… hareket ediyordu. Önce bunun rüzgâr olduğunu düşündüm. Ama değildi.
Gölgelerin arasında bir çift sarı göz parladı.

Sonra bir tane daha.
Ve bir tane daha…
Kalbim hızla çarpmaya başladı.

“Rayen…” diye fısıldadım.
O ise çoktan kapıya doğru yürümeye başlamıştı.
Yüzündeki ifade bir anda değişmişti.
Artık sert değildi.
Tehlikeliydi.
Kapının kulbunu tuttu.
Ve çok sakin bir sesle konuştu:

“Sanırım misafirlerimiz var... "

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

47okunma 5beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.