~5~

Vaveyla Yazarı: Atk 2003

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: ~5~

İçimde bir şeyler koptu. Artık inkâr edemeyeceğim bir gerçek vardı: Ne bir rüyadaydım, ne bir illüzyonun içinde, ne de dünyanın bilmediğim bir köşesinde... Ben gerçekten bu dünyaya ait değildim.
Zemindeki soğuk taşlar göğsüme işlerken Rayen’in tepemde duran gölgesi üzerime kabus gibi çökmüştü. Çömeldiği yerden bana bakıyordu. Gözlerindeki o öfke, az önceki donma büyüsünün yarattığı şaşkınlıkla karışmıştı ama duruşundan taviz vermiyordu.
"Bambaşka bir evren..." diye mırındandı Rayen. Sesi bu kez bağırırkenki gibi sert değil, aksine tehlikeli bir şekilde sakindi. "Hâlâ aynı saçmalıklar. Akıl sağlığını kaybetmiş bir köleden farksızsın."
"Ben köle değilim!" dedim, zayıf çıkan sesimi toparlamaya çalışarak. Yavaşça yerden destek alıp doğrulmaya çalıştım. Bedenim az önceki felç hissinden sonra hâlâ ağır ve bitkindi ama durmaya niyetim yoktu. "Sizin o 'Pimyap' dediğiniz yeri de, o bahsettiğiniz kralı da tanımıyorum! Benim geldiğim yerde insanlar birbirine büyü yapmaz, bileklerindeki izler yüzünden kimseyi zindana atmazlar!"
Roya merdivenlerin başında durmuş, kollarını birleştirmiş bizi izliyordu. Bakışlarında az önceki nefrete kıyasla garip bir sorgulama vardı. Rayen’e doğru bir adım attı.
"Rayen..." dedi alçak sesle. "Gözlerindeki o korku... Gerçek. Eğer sarayın ajanı olsaydı bu kadar yeteneksizce direnmezdi. Ayrıca az önce sözleri söylediğinde tepkisi fazla doğaldı. Pimyap’taki hiçbir köle ilk defa Virethal duymuş gibi davranmaz."
Rayen ayağa kalktı. Üstünü düzeltti, gözlerini benden bir saniye bile ayırmadan Roya’ya döndü.
"Rol yapma yeteneği düşündüğünden daha gelişmiş olabilir Roya. Ya da arkasındakiler onu buraya yem olarak attı." Tekrar bana baktı. "Her ne olursa olsun, Bertan ve adamları saraya bilgi vermeye gitti bile. Eğer kral bu kızın varlığını öğrendiyse, çok yakında burayı askerler basacak."
Kalbim yine deli gibi çarpmaya başladı. Kral... Saray... Askerler...
"Beni dinlemek zorundasınız!" diye bağırdım, ayağa kalkıp aralarındaki mesafeyi kapatarak. Rayen hemen elini kılıcının kabzasına götürdü ama geri adım atmadım. "Beni burada tutmanız hiçbirinizin işine yaramıyor! Madem saray benim peşimde, madem burası sizin için tehlikeli... Bırakın gideyim! O ormana geri dönerim, bir yolunu bulup geldiğim yere—"
"Gidemezsin," diye kesti Rayen. Sözleri bir bıçak gibi kesindi. "O ormandaki geçit tek taraflı. Buraya nasıl düştün bilmiyorum ama geri dönüş yolu öylece yürüyerek bulabileceğin bir şey değil."
Nefesim boğazımda tıkandı. "Ne?"
"Duydun işte," dedi Roya, yanımıza kadar gelerek. "Pimyap'a giren bir daha çıkamaz dedik sana. Ama daha büyük bir sorunun var. Kolundaki o mühür... O sıradan bir köle işareti değil. Işıkta fark edilmiyor olabilir ama Bertan’ın gözleri yanılmaz. O mühür aktifleşirse, bu dünyadaki herkes senin peşine düşer."
Refleksle sağ kolumu tuttum. Hastane kıyafetimin kolunu yukarı sıyırdığımda bileğimdeki o belirsiz, hafif kızarık izi gördüm. Onların gördüğü ama benim anlamadığım o lanetli izi...
"Peki ben ne olacağım?" dedim, sesimdeki çaresizliği engelleyemeyerek. "Beni bu zindana kilitleyip ölüme mi terk edeceksiniz?"
Rayen bir süre yüzüme baktı. Gözlerindeki o soğuk mesafe ilk defa kırılır gibi oldu ama hemen kendini topladı.
"Seni zindana atmayacağım," dedi yavaşça.
Roya şaşkınlıkla ona döndü. "Rayen! Ne saçmalıyorsun? Bertan saraya haber vermeye gitti diyorum!"
"Onu zindana atarsak ve saray baskın yaparsa onu hemen bulurlar," dedi Rayen. Ardından bana doğru yaklaştı, aramızda sadece birkaç santim kalana kadar durmadı. Eğilip kulağıma doğru fısıldadı: "Seni zindana atmayacağım küçük köle. Seni daha güvenli bir yere, kimsenin seni aramak zorunda kalmayacağı bir yere götüreceğim."
"Nereye?" diye sordum, geri çekilmeye çalışarak.
Rayen hafifçe gülümsedi. Bu gülüş içimi ürpertti.
"Beni o kızla buluşturacağını söylediğin yere... Ormanın derinliklerine"
Ne demişti o?
Umarım yanlış duydum..
Rayen’in salonda verdiği o kısa emir, evdeki tüm havayı bir anda bıçak gibi kesmişti. Ne bağırıp çağırmıştı ne de öfkeyle üzerime yürümüştü. Sadece o karanlık, dingin sesiyle kararını açıklamıştı: Zindan yoktu. Ve bu karar, Royan’ın ya da salondaki diğer adamların sarsmaya cesaret edemeyeceği kadar kesindi.
Beni kapattıkları oda devasa evin en üst katındaydı. Kapı üzerime kilitlendiğinde odadaki tek ışık kaynağı olan dar pencereye yürüdüm. Dışarıda, evin çevresini saran muhafızlar birer gölge gibi hareket ediyordu. Rayen bir orduyu yönetiyordu ve ben o ordunun tam ortasında, ne olduğunu anlamaya çalışan tek yabancıydım.
Gecenin bir yarısı kilit mekanizmasının ağır sesiyle irkildim.
Kapı açıldı. Rayen içeri girdi.
Üzerindeki pelerin gitmişti. Siyah deri zırhı, omuzlarındaki gümüş detaylar ve belindeki kınından hafifçe taşan oymalı kılıç loş ışıkta parıyordu. Odadaki varlığı o kadar ağırdı ki, içeri girdiği an hava zor solunur hale geldi. Bana doğru bakmadı bile. Odadaki küçük masanın kenarına çekip oturdu, kılıcını dizlerinin üzerine koydu.
"Bir liderin en büyük hatası nedir bilir misin köle?" dedi. Sesi o kadar alçak ve sakindi ki, sanki oda değil, zihnimin içi yankılanıyordu.
Cevap vermedim. İnatla çenemi dikleştirdim.
Rayen yavaşça başını kaldırdı. Gözleri karanlıkta adeta kendi ışığını yansıtıyordu. "Bilinmeyeni küçümsemektir. Seni zindana atmadım, çünkü zindan yetersiz bir kontrol mekanizmasıdır. Seni yanımda tutacağım. Çünkü ne olduğunu anlamadığım bir şeyi gözümün önünden ayıramam."
"Ben bir şey değilim," dedim, sesimdeki titreşimi gizlemeye çalışarak. "Ve ben senin emrinde çalışan o adamlardan biri de değilim. Bana emir veremezsin."
Rayen hafifçe gülümsedi. Ama bu gülüşte ne bir alay vardı ne de öfke... Yöntemini çoktan belirlemiş bir adamın soğukkanlılığı vardı. Ayağa kalktı. Yavaş adımlarla aramızdaki mesafeyi kapattı. Boyunun ve omuzlarının heybeti üzerime çökerken geri adım atmamak için kendimi zor tuttum.
"Sana emir vermiyorum," dedi, tam önümde durup yüzüme doğru eğilerek. "Sana seçenek sunuyorum. Ya benimle gelip seni buraya getiren o kızı ve o lanetli geçidi ararsın... Ya da seni şu an bu evin bahçesinde, kralın ajanlarının önüne yem olarak atarım. Hangisi?"
Yutkundum. Bakışlarındaki o netlik kanımı donduruyordu. Bu adam bağırmıyordu, tehdit ederken bile sesi yükselmiyordu ama her bir kelimesi bir kılıç darbesi kadar kesindi.
"Nereye gidiyoruz?" diye sordum kısık bir sesle.
"Geçidin olduğu yere. Ormana."
Masanın üzerindeki koyu renkli ağır pelerini alıp bana doğru uzattı. "Giyn bunu. Pimyap’ın havası seninki gibi zayıf bedenleri çabuk çürütür."
Pelerini elinden alırken parmaklarımız hafifçe birbirine değdi. O an içimden buz gibi bir elektrik akımı geçti sanki. Bileğimdeki o görünmez mühür sızladı. Rayen gözlerini bir anlığına bileğime düşürdü, bakışları derinleşti ama hiçbir şey söylemeden arkasını döndü.
"Roya nerede?" dedim pelerini üzerime geçirirken.
"Saraydan gelenleri karşılayacak," dedi, kapıya doğru yürürken. "Kralın adamları buraya ulaştığında liderlerinin evde olmadığını anlayacaklar. Ama çok geç olacak."
Evin gizli merdivenlerinden aşağı, arka bahçeye indik. Evin etrafındaki askerler Rayen’i gördükleri an tek bir kelime etmeden diz çöktü. Rayen elini hafifçe kaldırıp 'kalkın' işareti verdi. O tek bir hareketteki mutlak otorite, bu adamın sadece bir savaşçı değil, Pimyap’ın en korkulan liderlerinden biri olduğunu tekrar kanıtlıyordu.
Ormanın sınırına geldiğimizde siyah gövdeli, gümüş yapraklı devasa ağaçların arasına daldık. Gece ormanda tam bir zifiri karanlıktı ama Rayen yolu ezbere biliyor gibi adımlıyordu.
"Neden kraldan kaçıyorsun?" diye sordum adımlarına yetişmeye çalışırken. "Madem bu kadar güçlü bir lidersin, neden bir kraldan saklanıyorsun?"
Rayen adımlarını aksatmadan cevap verdi. "Kraldan kaçmıyorum köle. Kralın yapacağı hamleyi bekliyorum. Ve sen..." Durdu, bana doğru döndü. Karanlığın içinde silueti bir dev gibi duruyordu. "...sen benim oyunumdaki en beklenmedik hamlesin."
Tam bir şey söyleyecektim ki, Rayen aniden kolumdan tutup beni devasa bir ağacın gövdesine doğru itti. Sol eliyle ağzımı kapattı. Bedeninin sıcaklığı ve zırhının sertliği üzerime çöktü.
"Nefes bile alma," diye fısıldadı kulağıma.
Ağaçların arasından, gümüş yaprakları hışırdatarak geçen ağır adımlar duyuldu. Metalik bir hırıltı, havadaki soğuk nemle birleşip üzerimize yayıldı. Bunlar normal yaratıklar değildi; üzerlerinde sarayın mühürlerini taşıyan, gözleri kan kırmızı yanan devasa avcı köpeklere benzeyen mahluklardı.
Rayen’in kalbinin ritmini sırtımda hissedebiliyordum. Sakindi. Hiçbir panik belirtisi yoktu. Sağ eli yavaşça kılıcının kabzasına gitti.
Kulağıma tekrar eğildi, sesi bir fısıltıdan ibaretti: "Eğer buradan canlı çıkmak istiyorsan, ne görürsen gör çığlık atmayacaksın."
İşte bundan gram emin değildim en ufak şeyde çığlık atabilme potansiyelim vardı.
Sözleri bittiği an Rayen beni sertçe arkasına, ağacın oyuğuna doğru itti. Bedenim buz gibi gövdeye çarptı, dizlerimin bağı çözüldüğü için neredeyse yere kapaklanıyordum. Ellerimle çamurlu toprağa tutundum; titrememi durduramıyordum. Ağzımdan çıkan her nefes buharlaşıyor, göğsümün sıkışmasından ciğerlerim patlayacak gibi oluyordu.
Yaratık birden o ikiye ayrılan çenesini sonuna kadar açıp kulakları tırmalayan, cam kazınmasına benzer bir çığlık attı.
O an zaman yavaşladı.
En öndeki devasa mahluk, üzerindeki o katranlı sıvıları etrafa saçarak doğrudan Rayen’in üzerine fırladı. Ama Rayen bir milim bile gerilemedi. Yüzündeki o soğukkanlı, karanlık ifade tek bir an bile sarsılmadı. Yaratık tam havada üzerine çökecekken, Rayen eğilerek hamleyi boşa çıkardı ve kılıcını inanılmaz bir hızla yukarı doğru savurdu.
Mavi rünlerle parlayan çelik, yaratığın katran kaplı gövdesini tereyağı gibi kesti. Ormanın içine berbat, yanık bir et ve asit kokusu yayıldı. Yaratık yere çakılırken çıkardığı hırıltıyla acı içinde çırpındı ama Rayen ona ikinci bir şans vermedi; kılıcının ucunu hiç tereddüt etmeden mahlukun tam kafatasının ortasına sapladı.
Her şey saniyeler içinde gerçekleşmişti. Bir liderin, bir avcının kusursuz profesyonelliğiydi bu.
Ama diğer iki yaratık durmadı. Arkadaşlarının kanını gördüklerinde sırtlarındaki kemik dikenler birbirine çarparak tiz bir çınlama çıkardı. İkisi birden aynı anda saldırdı.
Rayen ilkini kılıcının kabzasıyla yüzünün ortasına vurarak geriye savurdu. Ancak ikincisi daha kıvraktı; Rayen’in zırhlı kolunu yakalamayı başardı. O katranlı, siyah sıvı Rayen’in deri zırhına değdiği an cızırdayarak dumanlar çıkarmaya başladı.
"Rayen!" diye çığlık attım. Sesim kendi kontrolüm dışında çıkmıştı. İçimdeki dehşet öyle bir boyuttaydı ki, bu adama ne kadar nefret duysam da şu an yaşama tutunma biletimin o olduğunu biliyordum.
Rayen acıyla dişlerini sıktı ama tek bir inleme bile çıkarmadı. Sol elini havaya kaldırdı ve dudaklarından o lanetli, derinden gelen sözcükler döküldü:
"Virethal drayko!"
Karanlığın içinden çıkan görünmez bir dalga, kolunu tutan yaratığı bir paçavra gibi metrelerce öteye fırlattı. Yaratık dev bir gümüş ağacın gövdesine çarparak yere serildi.
Nefes nefese kalmıştım. Rayen yavaşça bana doğru döndü. Zırhından hafif dumanlar yükseliyordu. Kılıcından akan o siyah, yapışkan kan toprağa damlarken gözleri karanlıkta kor gibi yanıyordu. Bakışları o kadar ürkütücüydü ki, az önce öldürdüğü yaratıklardan daha tehlikeli duruyordu.
Ağır adımlarla bana doğru yürüdü. Her adımında kalbim biraz daha hızlanıyordu. Sırtımı ağaca iyice yasladım, kaçacak hiçbir yerim yoktu.
Tam önümde durdu. Eğilip çenemi sertçe kavradı. Deri eldivenindeki o garip metalik koku ve yanık kokusu burnuma doldu.
"Ne dedim ben sana?" dedi fısıltıyla. Sesi buz gibiydi ama gözlerinde tehlikeli bir ateş vardı. "Çığlık atmayacaksın dedim."
"K-kolun..." dedikten sonra yutkundum. Sesim titriyordu. "Zırhın yanıyordu..."
Rayen çenemi bırakmadan gözlerimin içine bakmaya devam etti. Bakışları yüzümde, ardından titreyen dudaklarımda gezindi. İçimdeki o saf korkuyu iliklerine kadar hissettiğini biliyordum.
"Benim için endişelenmeyi bırak küçük köle," dedi çenemi yavaşça bırakırken. "Beni bu mahluklar öldüremez. Ama senin o küçük çığlığın, ormanın diğer tarafındaki saray gözcülerinin uyanmasına yetti."
Kılıcını üzerindeki siyah kanı temizlemek için tek bir hamleyle havada savurdu ve kınına soktu. Bana doğru elini uzattı.
"Kalk," dedi, emredici bir tonla. "Artık yürümeyeceğiz. Koşacağız."

Sadece bunların bir kabus olmasını ve hâlâ bir Ümit annemin beni utandırmasını bekliyordum

Ben neyim içine düştüm böyle?!

Bacaklarım zifiri karanlığın içinde birbirine dolanırken, toprağı yırtarcasına koşuyorduk.
Rayen bileğimi öyle bir kavramıştı ki, parmaklarının baskısı kemiklerime işliyordu. Ama canımın acısını hissetmiyordum bile. Arkamızdan gelen sesler artık sadece yaratıkların hırıltısı değildi; at kişnemeleri, zırh şakırtıları ve ormanı ateşe veren meşalelerin çatırtısı birbirine karışmıştı. Saray gözcüleri uyanmıştı. Peşimizde koca bir ordu vardı.
Gümüş yapraklı ağaçlar yanımızdan birer gölge gibi geçip giderken, göğsümün sıkışmasından ciğerlerim yanıyordu. Ağzıma gelen o paslı kan tadı iyice keskinleşmişti.
"Hızlı ol!" diye gürledi Rayen arkasına bakmadan. Sesi rüzgârı bölüyordu. "Durursan biteriz!"
"Nefes... nefes alamıyorum!" diye feryat ettim. Ayaklarım bir ağaç köküne takıldı, tam yüzüstü çamura kapaklanıyordum ki Rayen beni tek koluyla havada yakaladı. Beni durdurmadı, aksine ivmemi kesmeden ileri doğru savurarak koşmaya devam ettirdi.
Tam o anda... Ormanın derinliklerinden gökyüzüne doğru kan kırmızı bir ışık fırladı.
Işık patladığı an, havadaki tüm oksijen bir saniyeliğine çekilmiş gibi oldu. Gökyüzünü kaplayan kırmızı sis, ormanı lanetli bir aydınlığa boğdu. Rayen aniden fren yaptı. Botları çamurda derin izler bırakarak durduğunda ben de onun zırhlı sırtına çarptım.
"O da ne?!" diye soluklandım, dehşetle göğe bakarak.
Rayen’in yüzü kırmızı ışığın altında daha da karanlık, daha da tehlikeli görünüyordu. Dişlerini öyle bir sıktı ki çene kemikleri dışarı fırlayacak gibi oldu.
"Saray büyücüleri..." dedi, sesi ilk defa bu kadar alçak ama tehditkârdı. "Ormanın sınırlarını kilitliyorlar. Bizi buraya gömecekler."
Arkamızdaki çalılar büyük bir gürültüyle yıkıldı. Meşalelerin ışığı üzerimize vurmaya başladığında, kızıl sisin içinden saray askerlerinin siluetleri belirdi. En az otuz asker, ellerinde rünlü mızraklarıyla etrafımızı sarmak üzereydi.
Kaçacak yer kalmamıştı. Önümüz lanetli kilitli sis, arkamız saray ordusu...
Rayen kılıcını kınından tamamen çekti. Mavi rünler, gökyüzündeki kızıl ışıkla birleşip mor, zehirli bir parıltıya dönüştü. Beni arkasına aldı, göğsünü ordunun önüne siper etti.
"Bana bak," dedi arkasını dönmeden. Sesi inanılmaz bir soğukkanlılıkla bürünmüştü. "Birazdan ne olursa olsun gözlerini kapatma. Ve arkamdan ayrılma."
"Rayen... çok kalabalıklar!" dedim, sesim ağlamaklı çıkıyordu.
Rayen hafifçe başını yan tarafa eğdi. Dudaklarında o karanlık, özgüven dolu lider gülüşü belirdi.
"Sayılar," dedi yavaşça, "sadece zayıfların sığındığı bir illüzyondur."
Gözlerimin önünde bir kıyamet kopmak üzereydi. Askerler üzerimize doğru fırladı. Rayen kılıcını havaya kaldırdı ve ciğerlerini dolduran o kudretli sesiyle ormanı inletti:
"VIRETHAL!"
O an... Sağımdan gelen devasa bir patlama sesiyle yer sarsıldı. Ama patlayan şey saray büyüsü değildi.
Tam aramızda, toprağın altından çıkan kapkara, havayı büken bir enerji patlaması yaşandı. Askerlerden birkaçı çığlıklar atarak metrelerce öteye fırladı. Sislerin arasından birden başka gölgeler belirdi. Rayen’in adını haykıran, siyah pelerinli, gözleri parlayan yabancı savaşçılar...
Savaş alanı bir anda ana baba gününe döndü. Çelik sesleri, büyü patlamaları, feryatlar...
Neye uğradığımı şaşırmış halde geri çekilmeye çalışırken, bir asker kılıcını bana doğru savurdu. Çığlık atarak kolumu yüzüme siper ettim.
İşte o an... İmkânsız bir şey oldu.
Sağ bileğimdeki mühür, derimi yakacak kadar büyük bir sıcaklıkla parlamaya başladı. Öyle bir ışık yayıldı ki, üzerime gelen askerin kılıcı daha bana değmeden havada toz bulutuna dönüştü.
Aptalca bir şokla koluma baktım. İz artık kızarık değildi; bileğimde damar damar yayılan, kor gibi yanan altın rengi bir sembol duruyordu.
Tüm çatışmanın ortasında, Rayen aniden arkasını döndü. Bakışları bileğimdeki altın ışığa kilitlendi. Yüzündeki o soğukkanlı ifade ilk defa paramparça oldu. Gözleri şaşkınlıkla, derin bir dehşetle açıldı.
"İmkânsız..." diye mırıldandı Rayen, etrafındaki savaşı bile unutarak. "Bu... o mühür değil."
Işık daha da güçlendi. Ormandaki rüzgâr bile yön değiştirdi, havadaki tüm büyü benim bileğime doğru çekilmeye başladı. Başım dönüyordu, bedenimdeki tüm güç çekiliyordu.
Rayen bana doğru bir adım attı, elini uzattı. "Bırakma kendini! Bana bak!"
Ama çok geç kalmıştı. Bilincim kaybolurken kulaklarımda çınlayan tek şey, Rayen’in son çaresiz haykırışı ve bileğimden gökyüzüne doğru yayılan o devasa patlamanın sesiydi...
Karanlık beni yutmadan önceki son düşüncem şuydu: Ben sadece bir köle değildim. Ben bu dünyanın sonunu getirecek şeydim.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

4okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.