3. bölüm / 7
KİRALIK SEZON3
Bölümler 7Şu an: 3
- 1 1-İlay2.859 kelime
- 2 2- Ayaz2.702 kelime
- 3 32.138 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 42.870 kelime
- 5 52.664 kelime
- 6 62.795 kelime
- 7 72.196 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İlay'ın anlatımıyla
Tesislerde geçen uzun ve yoğun günün ardından kameramı kapatırken omuzlarımın hafiflediğini hissettim. Gün boyu defalarca kayıt almış, röportaj çekmiş, sponsor içeriklerini tamamlamış, ardından kendi kanalıma hazırlayacağım vlog için de onlarca görüntü toplamıştım. Yorulmuştum ama sevdiğim işi yapmanın verdiği o tatlı yorgunluktu bu.
Nisa da son çekimlerini bitirip yanıma geldi.
"Bugün bayağı verimli geçti."
"Kurguda sabahlayacağız ama değecek." dedim gülerek.
"Bence de." dedi çantasını omzuna geçirirken. "Ben kaçıyorum."
"Kendine dikkat."
"Sende."
Birbirimize sarıldıktan sonra farklı yönlere yürüdük. Tam çıkış kapısına doğru yürümeye başlamıştım ki arkamdan tanıdık bir ses duyuldu.
"İlay."
Arkamı döndüğümde Çağan bana doğru geliyordu. Üzerinde artık antrenman forması yerine siyah eşofmanı ve kulüp montu vardı. Saçları duştan sonra hafif nemli kalmıştı. Elinde ise Beşiktaş logosu olduğu poşeti taşıyordu.
"Gitmeden seni yakalayabildim." dedi gülümseyerek.
Kaşlarımı kaldırdım.
"Hayırdır?"
Çağan elindeki poşeti bana uzattı.
"Bizim küçük fanatik için."
Şaşkınlıkla çantayı aldım.
"Baran mı?"
"Başka kim olacak?" diye güldü. "Sabah anlattın ya. Antrenmandan sonra aklıma geldi. Depodan yeni sezon formalarından bir tane aldım."
Merakla poşetin içine baktım.
Siyah-beyaz Beşiktaş forması özenle katlanmıştı. Formayı açtığımda imza yoğunluğu fazlaydı. Yeni sezonun siyah-beyaz formasıydı. Kumaşı daha o ilk dokunuşta bile yepyeniydi. Ön yüzünde ve sırt kısmında neredeyse bütün takımın imzaları vardı.
İstemsizce gözlerim büyüdü.
"Çağan..." dedim şaşkınlıkla. "Sen gerçekten bütün takıma mı imzalattın?"
Çağan omuz silkip gülümsedi.
"Baran'ın isteği buydu."
Formayı biraz daha açınca gülmeden edemedim. Formanın en alt kısmında kocaman harflerle yazılmış küçük bir not duruyordu "Baran'a sevgilerle... Çok çalırsan belki bu formayı sahada da giyersin"
Notun hemen yanına da Çağan kendi imzasını basmıştı.
"Şaka yapıyorsun" dedim tutamadığım bir kahkahayla. "Çocuk bunu görünce sevinçten çıldıracak ve sayende hayaller kurucak "
Çağan ellerini eşofmanının ceplerine sokup o kendine has, rahat tavrıyla sırıttı. " En azından her baktığında Beşiktaş’ın büyüklüğünü ve benim ne kadar düşünceli bir futbolcu olduğumu hatırlar."
"Senin ne kadar egoist olduğunu hatırlayacağı kesin de..." dedim formu özenle katlayıp tekrar poşete yerleştirirken. "Şaka bir yana, gerçekten çok teşekkür ederim Çağan. Bu jestin onun için dünyalara bedel. Kaç gündür bu formayı konuşup duruyordu."
"Rica ederim" dedi bakışları yumuşarken. "Sadece sahada değil, çocukların hayallerinde de iz bırakmak lazım.
"İşte bu yüzden seni seviyor zaten" dedim içtenlikle gülümsayarak. "Sadece sahada iyi bir futbolcu olduğun için değil sahaya o ruhu koyduğun için."
Çağan başını hafifçe yana yatırıp gözlerinin içiyle güldü. "Baran'ın o küçük kalbinde güzel bir yer edinebildiysem ne mutlu bana" Çağan'ın bu sözleri yüzümde istemsiz bir tebessüm bıraktı. Onunla ilk tanıştığımız günden beri buydu işte. Dışarıdan bakınca ukala, kendini beğenmiş gibi görünürdü ama iş gerçekten çocuklara ya da yardım etmeye geldiğinde kimsenin haberi olmadan en güzel şeyleri yapan insanlardan biriydi.
"Neyse ben kaçtım sana yarın için bol şans" Çağan hafifçe gülümsedi. Elini kaldırıp kısa bir selam verdi.
"Teşekkür ederim. Size de kolay gelsin. Kendine dikkat."
"Sen de." Çıkıp biraz yürüdüm burda taksi bulmak zor gibiydi. Telefonumdan taksi uygulamasını açtım.
"Yakınlarda araç bulunamıyor."
Derin bir nefes verdim.
"Harika..."
Biraz daha ilerleyip ana yola çıktım. Belki boş geçen bir taksi görürüm diye yolun kenarında beklemeye başladım. Beş dakika kadar geçmişti.
Tam "Bugün gerçekten eve yürüyerek gideceğim galiba." diye söylenirken uzaktan sarı bir taksinin boş ışığının yandığını gördüm.
İstemsizce doğruldum.
"İnşallah dolu değildir..." Elimi kaldırdım.
Şoför beni fark edince sinyal verip yavaşça kaldırıma yanaştı. İçimden kocaman bir "Oh be..." çektim. Şoför camı indirip gülümseyerek baktı.
"Nereye gideceksiniz?" Adresi söyledim.
"Buyurun, geçin." Arka kapıyı açıp çantamı yanıma, Baran'ın forması olan poşeti ise dikkatlice dizlerimin üzerine koydum.
"Teşekkür ederim."
"Rica ederim."
Taksi yeniden hareket etti. Arabanın camından dışarıyı, yavaş yavaş kararan İstanbul trafiğini izlerken günün yorgunluğu üzerime daha da ağır çökmeye başladı. Koltuğa biraz daha kurulup başımı geriye yasladım.
Yaklaşık yirmi dakika sonra taksi sokağa girdi.
"Şuradan sağa dönebilir misiniz?" dedim.
"Tabii."
Evimin önünde durduğumuzda çantamı ve Baran'ın formasının olduğu poşeti alıp ücretimi ödedim.
"İyi akşamlar."
"Size de." Zile basmama bile gerek kalmadan kapı açıldı. Karşımda annem vardı.
"Geldin mi kızım?" dedi gülümseyerek.
"Geldim anne." Annem beni içeri alırken mutfaktan mis gibi yemek kokuları geliyordu.
"Çok yorulmuşsun."
"Biraz." Tam ayakkabılarımı çıkarıyordum ki salondan küçük ayak sesleri duyuldu.
"İlay abla!"
Baran koşarak yanıma geldi ve belime sarıldı. Bu sarılma kesinlikle forma içindi. "Yavaş ufaklık, devireceksin beni!" dedim gülerek.
Baran benden ayrılır ayrılmaz gözleri doğrudan arkama sakladığım Beşiktaş poşetine kaydı. Gözleri adeta parıldıyordu.
"O ne abla? O elindeki poşet ne?"
"Sence ne olabilir?" dedim gizemli bir edayla salona doğru adımlarken. Baran da adeta gölgem gibi peşimden koşturuyordu. Salondaki koltuğa geçip oturdum ve poşeti kucağıma aldım.
"Sana tesisten çok özel bir misafirden bir hediye getirdim."
Baran heyecandan yerinde duramıyor, ayaklarını yere vuruyordu. "Çağan Abi mi? Vallahi mi? Vermedi mi yoksa formayı?"
"Vermez olur mu?" diyerek poşetin içinden siyah-beyaz imzalı formayı yavaşça çıkardım. Formanın üzerindeki imzaları ve en alttaki notu görünce Baran'ın ağzı adeta bir karış açık kaldı.
"İnanmıyorum..." diye fısıldadı önce. Sonra elini hırsla formaya uzattı. "Bütün takım mı imzalamış bunu? Abla, şaka mı bu?"
"Şaka değil paşam" dedim formayı onun ellerine teslim ederken. Formayı hemen üzerine geçirmeye çalışırken bana bakıp kocaman sarıldı.
"Abla sen dünyanın en iyi ablasısın! Çağan Abi'ye de söyle söz veriyorum o formayı giyeceğim!"
Annem salona girip ikimizin bu halini görünce gülümsedi. "Haydi bakalım küçük futbolcu, formanı giydiysen elini yüzünü yıka da yemeğe geçelim."
Baran üzerindeki kocaman gelen formayla adeta uçarak banyoya doğru koşarken ben de koltuğa iyice kurulup derin bir nefes aldım.
Annem yanıma oturup saçlarımı okşadı.
"Çok yoruldun değil mi?" Gözlerimi açıp hafifçe gülümsedim.
"Biraz değil... Bugün gerçekten çok koşturduk. Sabahın erken saatinden beri elimde kamera."
"Belli oluyor kızım. Gözlerinin altı bile çökmüş."
"Bir sıcak duş alırsam kendime gelirim."
Annem başını salladı.
"Önce bir şeyler ye. Sonra duşunu alırsın."
"İyi fikir" dedim koltukta hafifçe doğrulurken. "Mutfaktan gelen kokular zaten aklımı başımdan aldı."
Tam ayağa kalkmak üzereydim ki çantamın içindeki telefonum ısrarla titreşmeye başladı. Uzanıp cebimden çıkardım. Ekranda Nisa’nın adını görünce kaşlarımı hafifçe kaldırdım tesislerden ayrılalı henüz bir saat bile olmamıştı.
Mesaj kutusunu açtığımda Nisa’dan gelen bildirim belirdi
"Kurgu maratonuna girmeden önce kafa dağıtmaca. Biz bizim çocuklarla Nişantaşı’ndaki restorandayız. Masada tam senlik bir enerji var, hadi atla gel. Evde kurgu stresiyle çürüme, bekliyoruz bak!"
Yüzümde yorgun ama kararsız bir tebessüm belirdi. Bir yanda annemin hazırladığı mis gibi ev yemeği ve beni bekleyen sıcak bir duş, diğer yanda ise uzun zamandır vakit geçiremediğim arkadaş grubum... Annem telefon ekranına baktığımı görünce merakla kaşlarını kaldırdı.
"Hayırdır kızım, kimden mesaj?"
"Nisa yazmış anne" dedim telefonu elinde evirip çevirerek. "Bizim çocuklarla restorantalarmış 'Gelsene, kurgu öncesi kafa dağıtırız' diyor."
"E git o zaman" dedi annem hiç tereddüt etmeden gülümseyerek. "Bütün gün çalıştın zaten. Kızlarla iki lafın belini kırarsın fena mı olur? Yemeği de orada yersiniz artık."
" Tamam o zaman" dedim hızlıca ayağa kalkarak. "Ben üzerime düzgün bir şeyler geçirip çıkayım. Çok geç kalmam zaten."
Nisa’ya hemen kısa bir yanıt yazdım "Tamamdır, ikna edildim! Üzerimi değiştirip yola çıkıyorum konumu at bana."
Telefonu cebime atıp odama doğru yürürken, günün yorgunluğunu üzerimden atmak için güzel bir akşamın beni beklediğini hissediyordum.
Odama çıkmadan önce hemen yan taraftaki İnci’nin odasına doğru yöneldim. Kapıyı hafifçe vurup içeri başımı uzattım. İnci yatağına uzanmış kucağındaki bilgisayara odaklanmıştı.
"İkizim" dedim kapı eşiğine yaslanarak. "Nisa mesaj attı, çocuklarla Nişantaşı’nda bir restorandalarmış. Gelmek ister misin benimle?"
İnci bakışlarını ekrandan kaldırıp bana baktı, ardından esneyerek başını iki yana salladı. "Hiç girme kanıma İlay... Bugün ben de ayrı bir bittim. Yatakla bütünleştim resmen şuradan şuraya kalkacak halim yok."
"Emin misin? Biraz hava alırdın, iyi gelirdi" diye üsteledim gülümseyerek.
"Yok yok, valla gözlerim kapanıyor" dedi üzerindeki battaniyesi çekip iyice kurularak. "Siz gidin, benim yerime de eğlenin."
"Tamamdır, sen bilirsin," dedim kapıyı hafifçe kapatırken. "İyi dinlenmeler o zaman!"
Kendi odama geçip kapıyı arkamdan kapattım. Gardırobumun kapağını açıp askılardaki kıyafetlere tek tek göz gezdirdim.
Bugün ne çok abartılı ne de fazla spor görünmek istiyordum. Sade ama şık...
Parmaklarım gardırobun bir köşesinde duran elbisede durdu. Düz siyah renkte, dizimin biraz üzerinde biten, bel kısmını zarifçe saran kısa kollu bir elbiseydi. Kumaşı hafif saten dokulu olduğu için ışık vurdukça çok hoş bir parlaklık veriyordu ama gösterişli durmuyordu. Yuvarlak yakası ve tamamen düz tasarımı sayesinde hem zarif hem de doğal görünüyordu.
Aynanın karşısına geçip saçlarımı serbest bıraktım, günün yorgunluğunu gizlemek için de hafif bir makyajla yüzüme biraz canlılık kattım.
Komodinin üzerinden parfümümü alıp hafifçe sıktım. Çantama telefonumu, cüzdanımı ve ev anahtarımı atıp odamdan çıktım. Merdivenlerden inerken annem mutfaktan çıkıp bana baktı.
" Çok geç kalma, zaten yorgunsun"
"Teşekkür ederim." dedim onu öperek. "Çok geç kalmam merak etme."
Evin kapısından çıkıp bahçeye adım attığımda, gözlerim her zamanki gibi garajda arabamı park ettiğim o boş noktaya takıldı. Sadece birkaç saniye sürse de zihnimde yine sabahki o fren sesi, ezilen metal gürültüsü ve üzerime kırılan o lüks siyah spor araba canlandı.
Derin bir nefes verip çantamın fermuarını açtım. İçindeki küçük gözü karıştırıp sabah o adamın elime sıkıştırdığı siyah, şık kartviziti çıkardım.
Kartvizitin üzerinde yazan numaraya birkaç saniye boyunca baktım.
Aramalı mıydım?
Aslında hiç istemiyordum. O kendinden emin tavrı, sanki dünyadaki her sorunu tek bir telefonla çözebilirmiş gibi konuşması hâlâ sinirimi bozuyordu. Ama arabamın ne durumda olduğunu da öğrenmek zorundaydım.
Derin bir nefes alıp numaraya dokundum.
Telefon yalnızca iki kez çaldı.
"Efendim."
Sesi yine sabahki gibiydi. Sakin, kontrollü ve tek bir kelimeyi bile gereksiz yere uzatmayan bir ses.
"Ben sabah ki kazada bulunan kişiyim"
Kısa bir sessizlik oldu.
"Hatırladım."
Bu kadar rahat konuşması yine sinirimi hafifçe yükseltti.
"Arabamı merak ettim." dedim doğrudan konuya girerek. "Servise ulaştı mı? Sabah 'Ben hallederim.' dediniz. Ben de durumunu öğrenmek için aradım."
"Merak etmeyin." dedi aynı sakinlikle. "Çekici yaklaşık yarım saat içinde geldi. Aracınız yetkili servise teslim edildi."
"Ne zaman teslim alabilirim?" diye sordum, sesimdeki sabırsızlığı gizlemeye çalışmadan.
"Usta inceledi" dedi adam, o bariz sakinliğini koruyarak. "Öyle büyük bir kaza değildi zaten. Sadece yüzeysel bir hasar ve tamponda düzeltme var. En geç yarın akşam teslim alırsınız."
Yarın akşam lafını duyunca içimden kocaman bir "Oh" çektim. Günlerce taksi aramak zorunda kalmayacak olmak bile modumu bir anda yükseltmeye yetti.
"Anladım... Tamam" dedim ses tonumu biraz daha toparlayarak. "Yarın teslim alabileceksem sorun yok. Bilgilendirme için teşekkürler."
"Rica ederim. İyi akşamlar."
Telefonu kapatıp çantama attığımda üzerimdeki o gerginlik yerini tatlı bir rahatlamaya bıraktı. Yol kenarına geçip gelen ilk boş taksiye el kaldırdım.
Şoför beni görünce yavaşlayıp kaldırıma yanaştı.
"Nişantaşı." dedim kapıyı açarken.
"Buyurun."
Arka koltuğa yerleşip kapıyı kapattım. Taksi yeniden hareket ederken başımı cama yasladım. İstanbul akşamları bambaşka oluyordu. Yaklaşık on beş dakika sonra taksi daha sakin ve lüks mağazaların sıralandığı sokağa girdi.
Şoför dikiz aynasından bana bakarak,
"Geldik hanımefendi." dedi.
Başımı kaldırıp camdan dışarı baktığımda Nisa'nın gönderdiği konumdaki restoran tam karşımdaydı.
Modern taş mimarisiyle dikkat çeken iki katlı şık bir binaydı. Giriş kapısının iki yanında büyük saksılar içinde zeytin ağaçları duruyor, bahçeyi çevreleyen sarı ışıklar ortama sıcak bir hava katıyordu.
Çantamdan cüzdanımı çıkarıp taksi ücretini ödedim.
"İyi akşamlar."
"Size de."
Kapıyı açıp kaldırıma indim. Taksi uzaklaşırken birkaç saniye olduğum yerde durup restorana baktım. Oldukça kalabalıktı.
Vale görevlileri peş peşe gelen lüks araçları teslim alıyor, şık giyinmiş insanlar gülerek içeri giriyordu. Elbisemin eteklerini hafifçe düzelttim. Omzumdaki çantayı daha rahat olacak şekilde yerleştirip saçlarımı geriye attım. Derin bir nefes aldım.
Bütün gün kamera karşısında olsam da bazen yeni bir ortama girerken hâlâ aynı heyecanı hissediyordum.
Topuklu ayakkabılarımın taş zeminde çıkardığı düzenli ses eşliğinde girişe doğru yürümeye başladım. Kapının önündeki görevli beni görünce nazikçe gülümsedi.
"İyi akşamlar."
"İyi akşamlar."
Cam kapıyı benim için açtı. Loş ve sıcak ışıklarla aydınlatılmış restoranın içine ilk adımımı attım. Kapının hemen yanında birkaç saniye durup gözlerimi içeride gezdirdim.
Kalabalığın arasından masaları tek tek incelerken salonun en arka tarafındaki geniş masada tanıdık yüzler seçmeye başladım. Nisa sırtı bana dönük oturuyordu. Yanında birkaç arkadaşımız vardı. Masanın etrafındaki herkes kendi sohbetine dalmış, kahkahalar eşliğinde vakit geçiriyordu.
İçim istemsizce rahatladı.
"Demek buradalarmış..." Dudaklarımda küçük bir gülümseme belirdi. Tam önümdeki masaların yanından geçeceğim sırada, sağ tarafımdan uzanan güçlü bir el aniden bileğimi kavradı.
Ne olduğunu anlamama fırsat bile kalmadan hafif bir hareketle kendime doğru çekildim. Şaşkınlıkla nefesim kesildi.
"Dur..."
Kelime daha dudaklarımdan tam çıkamadan yüzüm karşımdaki adama döndü. Bir sonraki saniyede dudaklarına çok kısa bir temas hissettim. O kadar beklenmedik, o kadar kısa sürdü ki beynim olan biteni algılayamadı.
Refleks göstermeye bile fırsat bulamadan o temas sona ermişti. Sadece bir iki saniye...
Sonra aramızda yeniden birkaç santimlik mesafe oluştu. Zaman sanki bir anda yavaşladı.Ne ben konuşabiliyordum...
Ne de o. Şoktan donup kalmıştım.
Kalbim göğsüme sığmayacak kadar hızlı atarken nefes alışım düzensizleşmişti. Gözlerim istemsizce karşımdaki adamın yüzüne kilitlendi.Keskin çene hattı...
Koyu renk gözleri... Sakin ama insanın içine işleyen bakışları... Ve o tanıdık ifade...
Etrafımızdaki insanların konuşmaları, çalan hafif müzik, garsonların tabak sesleri... Hepsi kulağımdan silinmişti. Sadece nefes alışımı duyabiliyordum. Ve karşımda duran adamın gözlerini...
Bakışlarım yüzünde dolaşırken zihnim istemsizce sabah yaşadığım kazaya döndü.
Sabah arabamı biçen, telefonda bana o rahat tavırlarıyla yön veren adam... Tam şu an, Nişantaşı'nın ortasında bir restoranda, beni kendine çekip öpen adamın ta kendisiydi.
Elim hâlâ şaşkınlıktan gevşemiş bir halde havada dururken, onun güçlü eli belimdeki baskısını hafifletmiş ama beni tamamen de serbest bırakmamıştı. Bakışları yüzümün her bir noktasında gezindi şaşkınlığımı, gözlerimin büyümesini dudaklarımın aralık kalışını milim milim izledi.
Ne ben tek bir kelime edebiliyordum, ne de o bakışlarını benden çekiyordu. Sadece derinleşen bir sessizlik ve göz göze kaldığımız o sarsıcı an vardı.
Bölüm etkileşimi
