1. bölüm / 7
KİRALIK SEZON1-İlay
Bölümler 7Şu an: 1-İlay
- 1 1-İlay2.859 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 2- Ayaz2.702 kelime
- 3 32.138 kelime
- 4 42.870 kelime
- 5 52.664 kelime
- 6 62.795 kelime
- 7 72.196 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İnsanlar beni telefon ekranlarından tanıyordu.
Kimi makyaj videolarımdan, kimi seyahat vloglarımdan, kimi de gece ikiye kadar izlediği günlük hayat videolarımdan. Benimle kahve içiyormuş gibi hissettiklerini söylüyorlardı. Oysa kimse sabahları aynanın karşısında saçlarını yaparken şarkı söyleyen gerçek İlay Arın’ı tanımıyordu.
Telefonumdan çalan şarkıya eşlik ederek saçlarımı taradım. Uzun, düz ve doğa caremel rengindeki saçlarım omuzlarımdan aşağı dökülüyordu. Gün ışığı vurduğunda bal rengine çalan yumuşak bir tonu vardı ve çocukluğumdan beri en çok dikkat çeken özelliğim buydu.
Saç maşasını elime alıp ön taraftaki tutamları düzeltirken aynadaki yansımama baktım. Yirmi altı yaşındaydım. İyi bir işim, sevdiğim arkadaşlarım ve dışarıdan bakıldığında kusursuz görünen bir hayatım vardı.
Ama insanların bilmediği bir şey vardı; Ben hiçbir zaman mükemmel görünmeye çalışmıyordum.
Sadece kontrolü kaybetmemeye çalışıyordum. Telefonumdan yükselen şarkının ritmine yeniden kapılıp saç fırçasını elimde çevirdim. Şarkının nakaratına geldiğimde sesimi biraz daha yükselttiğimi fark ettim ama umursamadım. Sabahları böyleydim işte. Ev sessiz olduğunda o sessizliği müzikle doldurmayı seviyordum. Kapı yavaşça açıldı
Önce sadece İnci’nin yüzü göründü. Sonra kapıyı biraz daha açıp bana o meşhur bakışını attı. Ne tam kızgın, ne tam eğlenmiş… Daha çok “yine ne yapıyorsun sen?” der gibi bir bakış.
“İlay” dedi uzun uzun ismimi uzatarak “sen farkında olmayabilirsin ama bu evde sadece sen yaşamıyorsun.”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastım ama sesim hâlâ şarkının etkisiyle melodik çıkıyordu.
“Sabah konseri veriyorum. Ücretsiz.”
İnci içeri girip kapıyı arkasından kapattı. Üzerinde krem rengi bol bir gömlek ve gri eşofman vardı. Saçları omuzlarının bir tık aşağsında, açık kahverengi ve hafif dalgalıydı. Benim aksime hazırlanmak için saatler harcayan biri değildi yüzünde neredeyse hiç makyaj yoktu ama buna rağmen her zamanki sakin ve özenli görünümünü koruyordu.
Yatağın kenarına oturup birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden beni izledi.
Odanın içinde yalnızca telefonumdan yükselen şarkının sesi dolaşıyordu. İnci'nin sessizliği hiçbir zaman rahatsız edici olmamıştı. O konuşmadan da varlığını hissettirebilen insanlardandı. Çoğu zaman aynı odada yarım saat boyunca tek kelime etmeden oturabilir sonra sanki sohbet hiç bölünmemiş gibi kaldığı yerden devam edebilirdi. Ben ise sessizliğe hiçbir zaman alışamamıştım. Evin içinde çıt çıkmasa ya müzik açar ya televizyonu çalıştırır ya da kendi kendime konuşurdum. Sanırım bu yüzden birbirimizi dengeliyorduk.
Elimdeki saç maşasını yavaşça masanın üzerine bırakıp ona döndüm. Hâlâ aynı ifadeyle bana bakıyordu. Yüzünde ne kızgınlık vardı ne de gülümseme. Sadece beni çözmeye çalışan o tanıdık bakışı...
"Bir şey söyleyeceksen söyle" dedim sonunda. "Öyle bakınca kendimi sorgulamaya başlıyorum."
Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. Bunu görebilmek için onu uzun zamandır tanımak gerekiyordu. Başkaları fark etmezdi belki ama ben ederdim. İnci güldüğünde kahkaha atmazdı. Yüzündeki ifadeler hiçbir zaman büyük değişiklikler göstermezdi. Başını hafifçe eğerek odanın içinde yankılanan şarkıya kulak verdi.
"Bu şarkıyı gerçekten çok seviyorsun."
Sesindeki ton ne alaycıydı ne de sorgulayıcı. Daha çok yıllardır aynı evi paylaştığı insanın alışkanlıklarını ezbere bilen birinin rahatlığı vardı.
Telefonuma uzanıp sesi biraz kıstım. Odanın içini dolduran müzik geri çekilince yerini sabah sessizliği aldı. Bir anlığına ikimiz de konuşmadık.
"Galiba biraz kaptırmışım."
"Biraz mı?"Bu kez gülümseyen bendim.
"Tamam, birazdan biraz fazla."
İnci yatağın üzerine biraz daha rahat oturdu. Eliyle yastığın kenarını düzeltti. O kadar doğal hareket ediyordu ki odanın sahibi hangimizdi bazen karıştırıyordum. Çocukluğumuzdan beri birbirimizin odasına kapıyı çalmadan girer, birbirimizin dolabından kıyafet alır, sonra da hiçbir şey olmamış gibi hayatımıza devam ederdik. Sanırım aynı evde büyümenin insana kazandırdığı en büyük rahatlık buydu.
"Bugün programın dolu mu?"
Saçlarımı son kez omuzlarıma bırakıp aynadan kendime baktım. Günün ilk çekimi öğleden sonraydı ama sabahı hiçbir zaman boş geçmezdim. Mailler, toplantılar, düzenlenecek içerikler, cevaplanacak mesajlar... İnsanlar içerik üreticisi olmayı sadece kamera karşısına geçmek sanıyordu. Oysa kameranın arkasında geçen saatler, önünde geçen dakikalardan çok daha fazlaydı.
"Her zamanki gibi." dedim. "Önce toplantılar var. Sonra stadyuma geçeceğim. Çekim akşama kadar sürer muhtemelen."
İnci başını salladı.
"Son zamanlarda eve sadece uyumaya geliyorsun."
Bu cümleyi söylerken sesi yumuşaktı. Sitem etmiyordu. Tespit yapıyordu.
"Ne demek istiyorsun?"
"Şunu demek istiyorum..." diye başladı yavaşça. "Aynı evde yaşıyoruz ama seni en çok telefon ekranında görüyorum. Kahvaltıyı ya çekim için aceleyle yapıyorsun ya da hiç yapmıyorsun. Akşam eve geldiğinde montunu koltuğun üzerine bırakıp bilgisayarını açıyorsun. Bir video bitiyor, diğeri başlıyor. Bir marka toplantısı bitiyor, başka bir organizasyon çıkıyor. Sen hep bir yerlere yetişiyorsun, ama nedense hiçbir yere varamıyormuşsun gibi görünüyorsun."
İçimden istemsizce derin bir nefes çıktı.
"Bana annem gibi konuşuyorsun."
"Hayır."
"O zaman?"
"Annem olsam sana kızardım." dedi sakin bir sesle. "Babam olsam işini bırakmanı isterdim. Arkadaşın olsam seni zorla bir günlüğüne şehir dışına kaçırırdım. Ama ben bunların hiçbiri değilim." dedi sesi daha da yumuşayarak. "Ben senin kardeşinim."
Odanın içindeki sabah sessizliğinde söyledikleri adeta asılı kaldı. Bakışlarında ne bir yargılama vardı ne de hesap sorma sadece çocukluğumuzdan beri sırtımı dayadığım o koşulsuz güven hissi duruyordu.
Gözlerimi aynadaki yansımamdan çekip tamamen ona döndüm. İçimde bir yerlerin hafifçe sızladığını hissettim.
"Beni gerçekten o kadar iyi mi tanıyorsun?" dedim fısıltıdan hallice bir sesle.
İnci oturduğu yerden kalkıp yanıma adımladı. Elini omzuma koyup aynadan gözlerimin içine baktı. Yüzüne yayılan o tanıdık, sıcacık gülümsemeyle başını hafifçe salladı.
"İkizimi tanırım" dedi kendinden emin bir edayla. Sözleri istemsizce yüzümde bir tebessüm bıraktı. Başımı iki yana sallayıp gözlerimi devirdim.
"Tamam" dedim gülerek. "Bu turu sen kazandın" İnci omzuma hafifçe vurdu. "Biliyorum."
"Şu kendinden emin tavrına bir gün gerçekten sinirleneceğim."
"O gün gelene kadar bunun tadını çıkaracağım."
İkimiz de aynı anda gülmeye başladık. Az önce odanın içinde dolaşan o hafif duygusal hava, yerini her zamanki rahatlığımıza bırakmıştı. İnci zaten buydu. Beni en iyi tanıyan insandı ama bunu hiçbir zaman üzerime baskı kurmak için kullanmazdı. Ne zaman ihtiyacım olsa yanımda olur, ne zaman yalnız kalmak istesem bunu tek kelime etmeden anlardı. Belki de kardeşlik tam olarak buydu.
"Haydi" dedi kapıya yönelirken. "Çaylar soğumadan aşağı inelim" İnci kapıya doğru yürürken ben de aynaya son bir kez baktım. Evde olsam bile üzerime ilk elime geçen şeyi geçirmeyi seven biri değildim. Kendimi iyi hissetmenin yolu biraz da kendimi özenli hissetmekten geçiyordu.
Dolabın kapağını açıp askılar arasında kısa bir süre göz gezdirdim. Günün büyük kısmını dışarıda geçireceğim için hem rahat hem de şık görünmek istiyordum. Bej renkli, bol paça kumaş pantolonumu çıkarıp yatağın üzerine bıraktım. Üzerine ise vücuduma tam oturan, sade beyaz bir bluz seçtim. Fazla gösterişli değildi ama tam da sevdiğim gibiydi; sade, temiz ve zarif.
Kıyafetlerimi değiştirdikten sonra aynanın karşısına yeniden geçtim. Hafif makyajım zaten hazırdı. Sadece dudak balmımı tazeledim, ince altın kolyemi boynuma taktım ve küçük halka küpelerimi yerine yerleştirdim.
Çantamı yatağın üzerinden alıp içine telefonumu, cüzdanımı ve kulaklığımı koydum. Tam kapıya doğru yöneliyordum ki kamerami unuttuğumu hatırladım masanın bir köşesinde duran kamerayı alıp çıktım.
İnci çoktan merdivenlere yönelmişti. Ben de omzumdaki çantayı düzelterek peşinden yürümeye başladım. Alt kattan gelen sesler evin tamamen uyandığını gösteriyordu.
Mutfak kapısından içeri adım attığımda, masanın başında oturan Baran’ı gördüm. On iki yaşındaki erkek kardeşimiz, tabağındaki zeytinlerle kule yapmaya çalışırken bir yandan da telefona bakıyordu. Üzerinde her zamanki gibi okul formasının üstü, altında ise pijama altı vardı. Evin küçük üyesi olmanın verdiği o vurdumduymaz rahatlık, yüzünün her hattına yansımıştı.
İnci masaya taze çayları koyarken Baran kafasını telefonundan kaldırmadan konuştu
"İlay abla, yukarıda yine kendi kendine tiyatro mu oynuyordun? Sesin aşağı kadar geliyordu."
Çantamı sandalyenin kenarına asıp gülümsedim. Yanına yaklaşıp saçlarını karıştırarak sandalyesine oturdum.
"Ona konser denir canım" dedim tabağıma bir dilim peynir alırken. "Ayrıca senin o kulaklıklarla bir şey duyabiliyor olman mucize."
Baran bir an telefonu masaya bıraktı. Gözleri bir anda bana döndü.
"Bu arada..." dedi sesindeki heyecanı gizleyemeden. "Bugün yine stadyuma gidiyorsun değil mi?"
Ağzımdaki lokmayı yutup başımı salladım.
"Evet. Çekim var."
Baran'ın yüzü anında aydınlandı.
"O zaman Çağan abi de orada olacak?"
Başımı tabağımdan kaldırıp Barana baktım
" Hı hı" Baran sabırsızca sandalyede öne doğru kaydı. "Abla ne olur bak, sadece tek bir imzalı forma! Hatta forma şart değil, kramponuna küçük bir imza atsa bile olur! 'Baran'a sevgilerle' falan yazsa... Ya da direkt senin videonda bana selam söylese?"
Gözlerimi devirip çayımdan bir yudum aldım ama gülümsememe de engel olamadım. "Baran, ben oraya iş yapmaya gidiyorum. Çağan abini darlayıp senin için imza avcılığı yapmaya değil."
"Ya abla darlamak değil ki bu!" dedi Baran, sanki dünyanın en mantıklı şeyini söylüyormuş gibi kollarını iki yana açarak "Sadece Çağan abi değil ki! Takımdaki herkes orada olacak. Tüm takıma bir forma imzalatsan ne olur sanki? 'Tüm takımdan Baran’a sevgilerle' yazsalar fena mı olur? Koskoca takımla çekim yapacaksın, iki dakika kalem uzatmak bu kadar zor olamaz" Ağzımdaki lokmayı bitirip masadaki börek tabağına uzandım. Nar gibi kızarmış böreklerden bir tanesini kapıp peçeteye sardım. Tam sandalyeden kalkıp çantamı omzuma geçiriyordum ki mutfak kapısında annem belirdi.
Üzerinde sabahlığı, elinde çamaşır sepetiyle bana bakıp kaşlarını hafifçe çattı.
"İlay, yine mi ayakta atıştırıyorsun kızım?" dedi sitemkâr bir sesle. "Şu masaya oturup doğru düzgün kahvaltını etseydin ya. Bütün gün koşturacaksın, bir börekle akşamı nasıl edeceksin?" Annemin bu endişeli hallerine alışkındım ama saatime baktığımda geç kaldığımın farkındaydım. Eğilip yanağına hızlı ve kocaman bir öpücük kondurdum.
"Söz akşam acısını çıkarırım anneciğim, gerçekten hiç zamanım yok, çıkmam lazım" dedim aceleyle mutfak kapısına doğru adımlarken.
İnci arkamdan gülerek başını sallarken, Baran anında yerinden fırlayıp koridora doğru bağırdı
"Abla! Unutma bak bütün takıma imzalatacaksın! Söz verdin unutmaaa"
" Siz vermedim!" Diye bende arkasından bağırdım. Bahçe kapısını arkamdan kapatırken sabahın tatlı serinliği yüzüme çarptı. Garajda duran BMW arabamın kapısını açıp sürücü koltuğuna kuruldum. Galiba işimdeki bütün yatırımımı bu arabaya yapmıştım. Bir sonraki hedefim ev almak. Çalıştırdığım motorun ritmik sesiyle birlikte radyoyu açtım sabah saatlerinin o tanıdık, hafif hareketli şarkılarından biri süzülmeye başladı.
Gözlüğümü takıp aynadan son bir kez saçlarımı düzelttim ve gaza bastım. Aklımda bir yandan bugün stadyumda çekeceğim videoların kurgusu, bir yandan da marka toplantısında sunacağım fikirler dönüp duruyordu. Her şeye yetişmeye çalışırken bazen nefes almayı bile unuttuğumu hissediyordum.
Geniş dönemece girdiğim an, her şey saniyeler içinde gerçekleşti.
Sol taraftaki sokaktan aniden fırlayan simsiyah, lüks ve dudak uçuklatacak kadar pahalı bir spor araba durmak yerine direkt önüme kırdı.
"Hey!"
Üzerime doğru gelen o devasa, pürüzsüz kaputu gördüğüm an panikle frene kökledim. Lastiklerin yeri kazıyan o tiz ve acı sesi ara sokağı doldurdu ama mesafe çok kısaydı. Kurtarmaya vakit kalmadan, arabamın sol ön çamurluğu şiddetli bir gürültüyle o milyonluk lüks aracın yan kapısına çarptı.
Direksiyona sıkıca tutunduğum için sarsıntıyı ucuz atlatmış, hava yastıkları açılmadan durabilmiştim. Kalbim göğsümü delercesine atarken bir süre direksiyonun üzerinde öylece kaldım. içimdeki korku bir anda katıksız bir öfkeye dönüştü. Tam da bugün! Tam da en çok acelem olan sabah!
"İnanılmaz gerçekten..." diye mırıldandım hırsla emniyet kemerini çözerken.
Hızlıca arabadan inip kapıyı gürültüyle kapattım. Siyah lüks aracın sürücüsü de çoktan inmişti. Uzun boylu, adam bana doğru bir iki adım attı.
"İyi misiniz?" dedi adam, sesi gayet sakin ama derinden gelerek bana doğru adımlarken. "Bir yerinizde bir şey var mı?"
Ben ise o sakince sorulan soruya iyice çileden çıktım. Yolun ortasında, o pahalı arabasıyla ana yola bodoslama dalarak çarpan kendisi değilmiş gibi böyle rahat davranabilmesi tam anlamıyla çileden çıkarıcıydı. Arabamın ezilen ön tamponuna bakıp hızla başımı kaldırdım ve parmağımı ona doğru sallayarak bağırmaya başladım
"İyi miyim mi? Şaka mısınız siz? Sokağa çıkarken dikiz aynalarınıza bakmıyor musunuz? Ana yola böyle bodoslama girilir mi ya! Çıkmasaydınız önüme! Bütün günümün mahvolması yetmiyormuş gibi bir de sizin dikkatsizliğinizle uğraşıyorum!" Adam bir an sessizce yüzüme baktı. Ne sesini yükseltti ne de ters bir karşılık verdi. Bakışları önce bana, sonra iki aracın aldığı hasara kaydı. Derin bir nefes alıp tekrar bana döndü.
"Haklı olarak sinirlenmişsiniz." dedi sakinliğini bozmadan. "Ama önce gerçekten iyi olduğunuza emin olmak istedim."
Bu kadar sakin konuşması sinirimi daha da bozuyordu.
"İyi falan değilim!" dedim ellerimi iki yana açarak. "Bugün stadyumda çekimim var, toplantılarım var. Programım dakika dakika belli. Şimdi burada saatlerce bununla uğraşacağım"
Adam başını hafifçe salladı.
"Anlıyorum."
"Hayır, anlamıyorsunuz." dedim sesimi bir ton daha yükselterek. "Bütün sabahım mahvoldu!"
Adam hafifçe gülümsedi. O öyle rahat, öyle geniş davranıyordu ki kendimi duvara karşı bağırıyormuş gibi hissetmeye başlamıştım. Elini cebine atıp siyah şık bir kartvizit çıkardı ve bana doğru uzattı.
"Haklısınız, belirsiz saatler geçirmek istemiyorsunuz" dedi son derece kurumsal ama bariz bir özgüven barındıran bir sesle. "Bence de burada tutanak tutup vakit kaybetmeyelim. Kartım bu. Şoförüm birazdan çekiciyle gelir, iki arabayı da servise çektirir. Bütün masrafları ve sizin ikame araç işinizi ben hallederim. Şimdi sizi gideceğiniz yere bıraktırabilirim ya da bir taksi çağırabilirim. Nasıl isterseniz?"
Kartvizite ve adamın o umursamaz görünen ama her şeyi tek harekete çözen tavrına baktım.
"Şaka gibi..." dedim alayla. "Siz her çarptığınız insanın önüne kart fırlatıp hayatınıza devam mı ediyorsunuz? Parayla zaman satın alabileceğinizi mi sanıyorsunuz?"
"Zamandan tasarruf etmeye çalışıyorum diyelim" dedi saatine bakarak. "Çünkü tıpki sizin gibi benim de çok önemli bir yere yetişmem gerekiyor." Tam o sırada caddenin karşı şeridinden boş bir taksi geçti. Sarı aracın ışığını görür görmez hiç düşünmeden elimi kaldırdım.
"Taksi!"
Şoför beni fark edip birkaç metre ileride frene bastı.
Hiç vakit kaybetmeden kendi arabama yöneldim. Kapıyı açıp çantamı, kameramı, telefonumu ve peçeteye sardığım böreği hızla topladım. Torpidodaki cüzdanımı da alıp kapıyı kapattım.
Arkamdan adamın sakin sesi duyuldu.
"Hanımefendi, bir dakika..."
Ona döndüm. Hâlâ aynı soğukkanlı ifadeyle bana bakıyordu.
"Bakın," dedim hızlı ama net bir sesle. "Benim gerçekten çok acil bir işim var. Şu an burada bekleyemem."
Elimde tuttuğum kartviziti havaya kaldırdım.
"Arabayı siz halledin. Çekici, servis, sigorta... Ne gerekiyorsa yapın. Ben ödemesini yaparım." Adam kaşlarını hafifçe kaldırdı.
"Yani bana güveniyorsunuz?"
İstemsizce kısa bir kahkaha attım.
"Güvenmiyorum." dedim açıkça. "Ama şu an size güvenmekten başka seçeneğim de yok."
Birkaç adım geri çekilip taksiye yöneldim. Taksinin camından dışarı bakarken saate bir kez daha göz attım. Trafik normalden yoğundu ama yine de düşündüğüm kadar vakit kaybetmemiştim. Az önce yaşadığım kazanın gerginliği hâlâ omuzlarıma çökmüştü. İçimde bir yerlerde, siyah spor arabanın sürücüsünün o gereğinden fazla sakin tavrı dönüp duruyordu.
Başımı iki yana salladım.
Boş ver İlay.
Bugün buna takılacak zamanım yoktu. Telefonumu açıp ireme kısa bir mesaj attım.
"Beş dakikaya stadyumdayım."
Mesajı gönderir göndermez taksi stadyumun girişine yanaştı.
Derin bir nefes alıp ücreti ödedim. Kameramı omzuma astım, çantamı düzelttim ve hızlı adımlarla içeri girdim.
Koridorlardan geçerken tanıdık güvenlik görevlileri gülümseyerek selam verdi.
"Hoş geldin İlay."
"Hoş bulduk."
Artık buraya o kadar sık geliyordum ki yabancılık hissetmiyordum. Futbolcuların çoğunu, teknik ekibi, medya çalışanlarını tanıyordum. İlk zamanlar herkes bana "fenomen" gözüyle bakıyordu. Sonra işimi ne kadar ciddiye aldığımı görünce bakışları değişmişti.
Sahaya çıktığım anda çim kokusu burnuma doldu. Tribünler bomboştu ama yine de o dev stadın kendine has uğultusu vardı.
Antrenman çoktan başlamıştı. Oyuncular pas organizasyonu çalışıyor, teknik direktör sık sık oyunu durdurup uyarılarda bulunuyordu.
Kameramı açıp birkaç geniş açı görüntü almaya başladım. Tam o sırada uzaktan tanıdık bir ses geldi.
"Geç kaldın."
Başımı çevirince istemsizce gülümsedim.
Çağan, antrenmanın kenarından bana doğru yürüyordu.
Üzerinde siyah antrenman forması vardı. Kolundaki kaptanlık bandı her zamanki yerindeydi. Hafif terlemiş saçlarını eliyle geriye attıktan sonra yanıma geldi. Çağan ile yıllardır süregelen dostluğumuz, sahadaki o ciddi 'takım kaptanı' imajının arkasındaki gerçek Çağan'ı bilmemi sağlıyordu. Zaten Baran'ın evdeki o bitmek bilmeyen hayranlığının sebebi de Çağan'ın bizim eve girip çıkan, çocukluğumuzu bildiğimiz o eski aile dostumuz olmasından kaynaklanıyordu.
Gülümseyip kameramın ayarlarını kontrol ettim. "Trafik biraz yoğundu ama yetiştim işte. Sen işine bak, ben buradayım."
Çağan başını salladı. "İyi bakalım. Bu arada küçük canavar Baran sabah yine mesaj attı, haberin olsun. 'Ablam oraya geliyor, formamı imzalatmadan bırakma' diye tembihliyor."
Gözlerimi devirmeden edemedim. "Sorma... Kahvaltıda da aynı şeyi konuşup durdu. Bütün takıma imza attırmamı istiyor."
Çağan hafifçe kıkırdadı. "O iş bende, hallederiz. Ben şimdi antrenmana dönüyorum, hoca çağırıyor zaten. Sonra görüşürüz."
"Kolay gelsin kaptan," dedim. Çağan bir şey söylemeden göz kırpıp saha ortasına, takıma doğru koşmaya başladı.
O sahadaki yerine dönerken ben de kameranın açısını düzeltip birkaç yakın plan çekim almak için kenara kaydım. Tam o sırada arkamdan gelen adımlarla birlikte omzuma bir el dokundu.
"Umarım o kamerayı benim en iyi açıma ayarlamışsındır İlay Arın."
Arkama döndüğümde Nisa'yı gördüm. Çene hizasında kestirdiği küt, açık kahve tonlarında saçları ve alnına dökülen perçemleriyle her zamanki gibi son derece tarz görünüyordu. Tıpkı benim gibi içerik üretiyordu ve sektörde rekabet etmek yerine birbirimize kenetlendiğimiz tek gerçek arkadaşımdı.
"Kendi en iyi açını kendin çek hanımefendi" dedim gülerek ve ona hafifçe sarıldım. "Hoş geldin."
"Hoş bulduk" dedi sarılmamıza son verip güneş gözlüğünü başının üzerine iterken. Perçemlerini eliyle hafifçe düzeltti. "Nerede kaldın sen ya? Hoca takımı toplamadan önce birkaç röportaj karesi alırım diyordum ama zaman daraldı. Neyse ki Çağan geldi"
"Yok ya, sadece selam vermeye geldi, antrenman temposu yoğun bugün" dedim kameramın ekranına göz atarak " yarın önemli maçları var heralde. Neyse bunları boşver sen istediklerini yap" Nisa çantasından kendi profesyonel kamerasını çıkarıp lensini hızlıca kontrol ederken muzip bir edayla gülümsedi.
"Haklısın, yarınki mac öncesi hoca bayağı gergin duruyor zaten. Neyse, patronlar bizden ne istedi? Antrenman arkası eğlenceli anlar birkaç yakın plan pas kurgusu ve şort sponsorunun öne çıktığı detay çekimleri değil mi?"
"Aynen öyle" dedim ben de kameramın tripod ayarlarını saha kenarına göre sabitlerken. "Kulüp hesabı için önce o ritmik hızlı kurgulu antrenman Reels'ını aradan çıkaralım. Sen sağ kanattaki pas trafiğini ve şut antrenmanını çek ben de hırsını kaybetmeyen kaledeki ikiliyi alayım. Sonra da kendi YouTube kanallarımız için arka planda neler döndüğünü anlatan 'Bir Günümüz Nasıl Geçiyor?' tarzı vlog sekanslarına geçeriz."
Nisa perçemlerini arkaya atıp onaylarca başını salladı. "Harika plan. Ben o zaman hemen şut çizgisine yanaşıyorum, top kaçarsa kendimi koruma sorumluluğu tamamen bana ait"
İkimiz de işimize tam anlamıyla odaklanmış durumdaydık. Kulübün sosyal medya ekibi bizden dinamik ve estetik görseller bekliyordu. Nisa sağ tarafa doğru adımlarken ben de kameramı omuz hizama getirip kayda girdim. Bir yandan kulübün resmi hesapları için oyuncuların o odaklanmış, hırslı anlarını yakalarken diğer yandan kamerayı hızlıca kendime çevirip kendi takipçilerim için fısıltıyla konuşmaya başladım:
"Evet arkadaşlar şu an saha kenarındayız. Yarın maç var ve ortamdaki tansiyon inanılmaz yüksek. Ama merak etmeyin, ben size birazdan antrenman sonrası o çok istediğiniz eğlenceli kısımları da çekeceğim..."
Bölüm etkileşimi
