KİRALIK SEZON kitap kapağı

2. bölüm / 7

KİRALIK SEZON

2- Ayaz

Vaveyla Yazarı: Ezgi Kara

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: 2- Ayaz

İnsanlar beni futbol sahalarından tanıyordu.
Kimi attığım gollerden, kimi son dakikada yaptığım kritik müdahalelerden, kimi de maç sonu verdiğim kısa röportajlardan... Tribünlerde adımı binlerce kişi aynı anda haykırıyordu. Sosyal medyada her hareketim konuşuluyor attığım her adım haber oluyordu.
Ama kimse sabahın ilk ışıklarıyla birlikte kulaklığını takıp tek başına koşuya çıkan gerçek Ayaz Ateş'i tanımıyordu.
Ben Ayaz Ateş
Yirmi sekiz yaşındayım.
Galatasaray'ın ikinci kaptanıyım.
Çocukluğumdan beri tek bir hayalim vardı; o sarı kırmızı formayı sırtıma geçirmek. Şimdi her maçta o armayı göğsümde taşıyordum.
İnsanlar bunun hayallerin sonu olduğunu sanıyordu. Oysa benim için asıl mücadele tam da o gün başlamıştı.
Bu formayı giymek zordu. Ama onu taşımak daha zordu. Çünkü insanlar attığın golleri alkışlar, kaçırdığın tek pozisyonu ise yıllarca unutmazdı.
Belki de bu yüzden kendime karşı hiçbir zaman merhametli olamadım. Telefonumun alarmı çalmadan birkaç dakika önce gözlerimi açtım.
Yıllardır böyleydi. Vücudum saate ihtiyaç duymayacak kadar disipline alışmıştı. Derin bir nefes aldım. Sabahın bu sessizliğini seviyordum.
Çünkü gün başladıktan sonra sessizlik diye bir şey kalmıyordu.
Soyunma odaları, Basın toplantıları, Antrenmanlar, Telefonlar, Toplantılar...
Hayatım sürekli bir gürültünün içindeydi..Ama bu birkaç dakika sadece bana aitti. Gardırobumdan siyah şortumu ve kırmızı antrenman tişörtümü aldım.
Ayakkabılarımı giyip kulaklığımı kulağıma taktım. Telefonumu cebime attıktan sonra evimin kapısını sessizce kapattım. Site henüz sakindi.
Güvenlik görevlisi beni görünce uzaktan gülümseyerek başını salladı.
"Günaydın Ayaz Bey."
"Günaydın."
Artık beni bu saatte görmeye alışmışlardı. Her sabah aynı saatte koşuya çıkıyordum. İster maç olsun ister izin günü...
Fark etmezdi.
Yaklaşık kırk beş dakika sonra tempomu düşürdüm. Alnımdan süzülen ter boynuma kadar inmişti. Tişörtüm tamamen sırtıma yapışmıştı.
Saatime baktım. Tam düşündüğüm sürede bitirmiştim. Eve dönmek yerine yönümü sitenin diğer bloğuna çevirdim.
Annemle babam yıllardır aynı sitede yaşıyordu. Ben taşınmış olsam da onlardan çok uzağa gitmeye hiç niyetim olmamıştı.
Birkaç dakika sonra çocukluğumun geçtiği dairenin kapısının önündeydim. Zile bastım.
Kapı daha ikinci kez çalmadan açıldı. Annem beni baştan aşağı süzüp kaşlarını kaldırdı.
"Yine sırılsıklam olmuşsun." Gülümsedim.
"Koşmaya çıkıp kuru döneni görmedim daha." Başını iki yana sallayarak kenara çekildi.
"Önce duş al. Sonra kahvaltıya inersin."
"Emredersiniz."
Evde bana ayrılmış küçük bir oda hâlâ duruyordu. Dolabımda birkaç takım kıyafetim, antrenman eşyalarım ve günlük kullanacaklarım vardı.
Doğruca banyoya geçtim. Sıcak su omuzlarımdan aşağı akarken bütün yorgunluğum yavaş yavaş üzerimden akıp gitti.
Yaklaşık on dakika sonra duşumu bitirip saçlarımı havluyla kuruladıktan sonra beyaz bir tişört ve koyu renk eşofman giydim.
Merdivenlerden aşağı inerken mutfaktan gelen taze çay ve kızarmış ekmek kokusu bütün evi sarmıştı.
Mutfak kapısını açtığımda annem masaya son zeytin tabağını koyuyordu. Babam ise masanın başındaki sandalyesinde oturmuş elindeki gazeteden gözlerini çekip bana doğru hafifçe başını salladı. Aramızda sessiz bir selamlaşma geçti. Evde işimle ya da futbolla ilgili neredeyse hiç konuşmazdık çünkü sahada üzerime çöken o devasa baskının bu kapıdan içeri girmesini istemediğimi ikisi de çok iyi bilirdi.
Sandalayeye geçip oturduğumda annem taze demlenmiş çayımı önüme bıraktı.
"Ellerine sağlık anne" diyerek çayımdan bir yudum aldım.
Tam o an, annemin yüzündeki o tanıdık, sinsi tebessümü gördüm. Tehlikenin yaklaştığını anlamak için saha görüşümün iyi olmasına gerek yoktu. Derin bir nefes alıp çay bardağımı masaya bıraktığımdaysa beklenen ilk cümle geldi.
"Eee Ayaz... Kaç yaşına geldin oğlum?"
İçimden 'Yine başlıyoruz' diye geçirdim. Babam gazetesinin arkasına biraz daha saklanırken ben olabildiğince sakin kalmaya çalışarak tabağıma uzandım.
"Yirmi sekiz anne. Her gün sormanın bir sebebi var mı?"
"Var tabii" dedi annem sandalyeyi çekip tam karşıma otururken. "Günün uzatmalara gidiyor Ayaz! Ben senin mürvetini ne zaman göreceğim? Bak, arkadaşım Necla'nın kızı var, mimar. Tam sana göre bir kız, pırlanta gibi. Sizi bir kahve içmeye ikna edemedim gitti."
Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. "Anne, yüz kere konuştuk bunu. Ben öyle biri aracılığıyla, 'kahve içelim' diye ayarlanan görüşmelerle birini tanımam, biliyorsun."
"İyi de evde kendi kendine mi tanışacaksın insanlarla?" dedi pes etmeye hiç niyeti olmayan bir sesle. "Antrenmandan eve, evden antrenmana. Hayatında birinin olması, senin de bir yuva kurup mutlu olman kötü bir şey mi? Tanıştırayım işte, ne kaybedeceksin?"
"Anneciğim" dedim tabağımdaki peynirden bir lokma alırken sesimi özellikle yumuşatarak. "Ben gayet mutluyum. İşime, hayatıma odaklıyım. Zamanı gelince doğru insan bir şekilde karşıma çıkar zaten. Zorlamaya gerek yok."
"Gökten zembille inmeyecek ya o doğru insan!" diye söylendi elindeki çay kaşığını tabağın kenarına vururken. "Sen böyle 'kısmet zamanı gelince olur' dedikçe yaş geçiyor haberin yok."
"Anneciğim, inan bana zorlayınca da olmuyor" dedim çayımdan son bir yudum alıp bardağı masaya bırakırken. "Bırak hayat kendi akışında ilerlesin. Söz veriyorum, öyle biri olursa ilk sana söyleyeceğim."
Annem derin bir iç çekip başını salladı. "Aman Ayaz, ne diyeyim... Sen yine bildiğini okuyacaksın zaten."
Bu konunun şimdilik kapandığını anlayınca rahat bir nefes alıp ayağa kalktım. Saatime baktığımda antrenman öncesi tesislere geç kalmamam gerektiğini gördüm. Babamla tokalaşıp annemin yanağına kocaman bir öpücük kondurdum.
"Ben çıkıyorum, ellerine sağlık her şey için."
"Ayağına taş değmesin oğlum, dikkatli sür" dedi annem arkamdan.
"Merak etme anne" deyip evden çıktım.
Önce kendi daireme geçtim. Kapıyı açıp salondaki konsolun üzerinden arabamın anahtarını ve sehpanın üzerinde ki cüzdanı mı aldım. Telefonumun ekranını açtığımda takım grubundan ve menajerimden gelen birkaç cevapsız bildirim gözüme çarptı. Bugün yoğun bir gündü Florya'dan taşındığımızdan beri tüm çalışmalarımızı sürdürdüğümüz Kemerburgaz Metin Oktay Tesisleri'nde maç öncesi kritik bir idman vardı
Garaja inip siyah lüks spor arabamın direksiyonuna geçtim. Motorun o tanıdık, güçlü sesi garajın duvarlarında yankılandı. Koltuğuma kurulup emniyet kemerimi taktıktan sonra siteden çıktım. Arabayı her zamanki yerime park edip çantamı sırtladım ve soyunma odasının yolunu tuttum.
İçeri adım attığımda ortamda her zamanki kahkahalar, arka planda çalan müzik ve yüksek enerji vardı. Ben daha çantamı kenara bırakmadan takımda en yakın dostum, sahada da saha dışında da her şeyimi paylaştığım Oğuz yanıma doğru adımladı.
"Ooo, kaptanım geldiler!" dedi Oğuz, yüzündeki o eksilmeyen muzip sırıtışla.
Çantamı dolabın önüne bırakırken başımı iki yana salladım.
"Sabah sabah bu enerjiyi nereden buluyorsun?"
"Doğuştan yetenek."
"Keşke birazını futbola da kullansan."
Soyunma odasında kısa bir kahkaha yükseldi. Oğuz elini kalbinin üzerine koyup abartılı bir şekilde iç çekti.
"Kırıyorsun beni."
"Kırılacak bir şey yok. Hazırsan sahaya çık."
O sırada masaj odasının tarafından çıkan kerem elindeki kramponunu sallayarak yanımıza geldi.
"Bugün hoca nefes aldırmayacakmış."
"Maç haftası." dedim omuz silkerek. "Kolay olmasını bekleyen var mı?"
Kerem yüzünü buruşturdu.
"Yok ama insan yine de umut ediyor."
Tam o sırada soyunma odasının kapısı yeniden açıldı. Yardımcı antrenör içeri girip yüksek sesle seslendi.
"Beyler, beş dakika içinde sahada olun"
"Hadi bakalım." dedim.
Kramponlarımı bağlayıp ayağa kalktım.
Koridordan sahaya doğru yürürken sabahın serinliği yüzüme çarptı. Çimler gece sulandığı için hâlâ nemliydi. Kemerburgaz Tesisleri'nin o kendine has kokusu her zamanki gibi insana çalışmaya geldiğini hissettiriyordu.
Isınma koşularıyla başladık.
Antrenörün düdüğü peş peşe çalıyor, tempo her dakika biraz daha yükseliyordu.
"Pas temposunu artırın!"
Top önümdeyken tek dokunuşla Oğuz'a aktardım. Oğuz topu kontrol eder etmez tekrar bana çevirdi.
"Hızlı!"
Top ayağımdan çıkar çıkmaz yön değiştirip boş alana kaçtım.
"Hadi Ayaz!" diye bağırdı hocamız."Baskıyı hisset!"
Rakip takımın savunmasını canlandıran oyuncular üzerimize gelirken tek paslarla presi kırmaya çalışıyorduk.
Bir anlık boşlukta top yeniden önüme düştü. Hiç bekletmeden ceza sahasının dışından sert bir vuruş yaptım.
Top doksana doğru giderken kaleci bütün gücüyle uzandı ama yetişemedi.
Ardından hocanın sesi duyuldu.
"İşte bu!"
Gökalp yanıma koşup omzuma vurdu.
"Sabah sabah moralimizi bozmasan olmaz mı?"
Gülümsememi zor tuttum. "Sen de çalış."
"Çalışıyorum zaten. Sorun sensin."
Tekrar dizilişe geçtik.
Yaklaşık bir saat boyunca duran top organizasyonları, pres çalışmaları ve dar alanda pas oyunları yaptık. Hoca en ufak hatada düdüğü çalıyor, herkesin yerleşimini tek tek düzeltiyordu.
Antrenmanın son bölümünde çift kale maça geçildi.
"Hadi!" diye bağırdı hoca.
"Maç temposunda istiyorum. Kimse ayağını çekmesin"
Top sürekli bir o kaleye bir bu kaleye gidiyor, tempo neredeyse resmi maç seviyesine çıkıyordu. Son anda top bana geldi ve yandan penaltı noktasına doğru güzel bir orta açtım Oğuz topa doğru yükseldi ve ağlara gönderdi.
"İşte bu kadar!" diye bağırdı hoca. "Bugünlük bu kadar yeter, harika temponuz vardı."
Oğuz koşarak yanıma geldi ve her zamanki abartılı sevinçlerinden birini yaparak omuzlarıma atladı.
"Kaptanım be! Adrese teslim orta dedikleri bu olsa gerek" dedi nefes nefese, gülerek. "Kafama kondurdun resmen."
"Güzel bitirdin" dedim omzuna vurarak. "Ama maçta bu pozisyonu yakalarsak öyle kolay yükselmene izin vermezler, biliyorsun. Daha hızlı reaksiyon vermen lazım."
"Tamam tamam, hemen analize başlama" diye takıldı Oğuz. "Şimdi tek düşündüğüm şey sıcak bir duş ve tesislerin o efsanevi yemeği."
Sahanın kenarına doğru yürürken tişörtümün yakasıyla yüzümdeki teri sildim. Bütün vücudum tatlı bir yorgunlukla kaplanmıştı ama zihnim son derece berraktı. Futbolun bana kattığı en büyük şey buydu işte sahaya adım attığım an dünyadaki tüm diğer sesler susuyor, geriye sadece o anın gerçekliği kalıyordu.
Soyunma odasına girdiğimizde herkes yorgun ama bir o kadar da tatmin olmuş bir havadaydı. Duşların buharı koridora kadar yayılıyordu. Havlumu ve temiz kıyafetlerimi alıp duşa geçtim. Sıcak su kaslarımdaki gerginliği alırken bir süre sadece suyun akışını dinledim.
Duştan çıkıp üzerime rahat bir tişört ve eşofman altımı geçirdim. Saçlarımı nemli bırakıp havluyu kenara attım. Soyunma odasındaki çoğu kişi çoktan yemekhaneye doğru yönelmişti. Ben de çantamı omzuma alıp koridora çıktım. Tam kapının önünde Oğuz'la göz göze geldik.
"Gel Ayaz, geç kalırsak iyi şeyler kalmayacak."
"Senin tek derdin yemek zaten."
"İnsan yaşamak için yer."
"Sen yemek yemek için yaşıyorsun."
Oğuz omzuma hafifçe vurup kahkaha attı.
"Arada ince bir çizgi var."
Birlikte tesislerin yemekhanesine geçtik. İçerisi her zamanki gibi kalabalıktı. Futbolcular masalara dağılmış, antrenmanın kritiğini yapıyor, kimisi telefonuyla ilgileniyor, kimisi sadece sessizce yemeğini yiyordu.
Tezgahtan tavuk, pilav, haşlanmış sebze ve çorbamızı alıp her zamanki masamıza geçtik.
Daha ben çorbamın ilk kaşığını almıştım ki Oğuz'un dikkati tamamen telefonuna kaydı.
Bir eliyle telefonunda bir şeyler yazıyor, diğer eliyle neredeyse refleks halinde pilav yiyordu.
Başımı kaldırıp birkaç saniye onu izledim.
"Ne yapıyorsun?"
"Hı?"
"Bir elinde telefon, bir elinde kaşık... Kime bu kadar yoğun mesaidesin?"
Oğuz yüzünde istemsiz bir gülümsemeyle ekrana baktı.
"Bir kız var."
Kaşığı masaya bırakıp kaşımı kaldırdım.
"Öyle mi?"
"Hem de bayağı güzel."
"Demek mesele bu."
Oğuz omuz silkti." Bir aydır konuşuyoruz."
"Bir ay mı?" dedim şaşkınlıkla. "Bir aydır ve benim yeni mi haberim oluyor?"
Oğuz sırıtarak telefonunun ekranını kilitledi ve masaya bıraktı. "Ya ne bileyim, emin olmadan bir şey söylemek istemedim. Biliyorsun beni hemen heveslenip sonra hüsrana uğramak istemiyorum. Ama bu sefer durum biraz farklı sanki."
Tavuğumdan bir parça alırken gülümsemeden edemedim. Oğuz’u yıllardır tanırdım saha içinde ne kadar hırslı ve ciddiyse, saha dışında bir o kadar neşeli ve romantikti.
"Eee, anlat bakalım. Kimmiş bu arkadaş?" diye sordum, çorbamdan bir yudum daha alırken.
"Yayıncı, dijital içerik üreticisi" dedi Oğuz, gözleri parlayarak. "Bayağı kendi halinde, doğal, eğlenceli biri. Öyle bizim ortamlara pek benzemiyor yani. Geçen gün bir videosuna denk geldim sonra mesajlaştık falan derken muhabbet ilerledi."
"İsmi ne peki?"
Oğuz bu kez telefonuna bakıp hafifçe gülümsedi.
"Nisa." Başımı hafifçe salladım.
"Bir aydır konuştuğuna göre işler fena gitmiyor."
"Şimdilik iyi." dedi. "İlk defa biriyle konuşurken kendimi kasmıyorum. Sohbet zorlamıyor. Saatlerce konuşsak bile sıkılmıyorum."
"Yüz yüze görüştünüz mü?"
"Henüz hayır." diye başını iki yana salladı. "İkimizin de yoğunluğu vardı. Ama bu hafta buluşmayı düşünüyoruz."
"İnşallah istediğin gibi biri çıkar." Oğuz gülümseyerek çatalını tabağına bıraktı.
"İnşallah." Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra bana bakıp sırıttı.
"Ya sen?" Kaşımı kaldırdım.
"Ne ben?"
"Hayatında biri var mı?"
"Yok."
"Konuştuğun biri?"
"Yok."
"Hoşlandığın?"
"Yok."
Oğuz kahkahasını tutamadı.
"Bu kadar kısa cevaplar vereceksen niye soru soruyorum ben?"
" Sorma. Sana sor diyen mi oldu?" Oğuz pes edercesine ellerini havaya kaldırdı.
"Tamam kaptanım, pes! Benimki de soru işte. Sen ve bir kadın... Yeryüzünün en zor ikilisi. Sana kalsa ömrünü Florya ile Kemerburgaz arasında mekik dokuyarak geçireceksin."
"Gayet memnunum halimden" dedim çayımdan bir yudum alırken. "İşime odaklıyım, kafam rahat. Macera aramaya gerek yok."
"Macera değil oğlum bu, hayat!" dedi Oğuz sandalyesinde geriye yaslanıp elindeki çay bardağıyla oynarken. "Selma Teyze de haklı yani, biraz sosyalleşsen fena olmaz. Sahada her pozisyonu süzüyorsun ama hayatın paslarını es geçiyorsun gibi geliyor bana." Ona ters ters bakıyordum ve gözlerimin içine baka baka hâlâ bu sözleri söylüyordu. Buda bizim çoktan tanışıp takım arkadaşlığından ziyade kardeş bağına geçmemizdi. Oğuz çayından son yudumu alıp bana baktı. Yüzündeki o muzip ifade hâlâ duruyordu ama bu kez konuyu uzatmadı.
"Tamam tamam..." dedi gülerek. "Bir daha ilişki muhabbeti açmayacağım. Seninle duvara konuşmak arasında pek fark yok zaten."
Gülümsedim.
"Doğru tespit." Oğuz pes etmiş bir edayla ellerini iki yana açıp tabağında kalan son pilav tanesini ağzına attı.
"Peki kaptan, öyle olsun" dedi sırıtarak. "Seni kendi halinize ve yeşil sahalara terk ediyorum. Ama o duvarı bir gün biri delerse, ilk ben 'ben demiştim' diyeceğim, haberin olsun."
Masadaki son lokmalarımızı da bitirdikten sonra tepsilerimizi toplayıp ayağa kalktık. Yemekhanedeki kalabalık yavaş yavaş dağılıyordu. Tepsimizi teslim ettikten sonra birlikte tesislerin çıkışına doğru yürüdük.
Oğuz elini omzuma atıp esnedi. "Ben gidip odama gidiyorum. İdman yorgunluğu yeni yeni çöküyor üzerime."
"Git yat bakalım" dedim gülümserek. "Ben eve geçiyorum. Yarın görüşürüz"
"Tamamdır kardeşim" deyip dinlenme salonuna doğru yöneldi.
Soyunma odasına geçip çantamı omzuma taktım. Tesislerin kapısından çıkıp garaja yürüdüm. Siyah spor arabamın kapısını açıp direksiyona geçtim. Motorun güçlü sesi garajda yankılanırken emniyet kemerimi takıp tesisten ayrıldım.
Yaklaşık yarım saatlik bir sürüşün ardından sitemizin kapısından içeri girdim. Arabayı kapalı garajdaki yerime park edip evime geçtim. Salondaki büyük geniş koltuğa bıraktım kendimi. Gözlerimi tavana dikip bir süre sadece sessizliği dinledim. Kaslarımdaki tatlı yorgunluk koltuğun yumuşaklığına karıştı. Tam gözlerimi kapatıp kestirmeye niyetlenmiştim ki, sehpanın üzerindeki telefonumun ritmik titreşimi ve melodisi salonun sessizliğini böldü.
Uzanıp ekrana baktım. Arayan ablamdı, üstelik görüntülü arıyordu. Yüzümde istemsizce bir tebessüm belirdi. Ekranı kaydırıp telefonu yüzüme doğru tuttum.
Görüntü açılır açılmaz ekranda ablamın değil, kameraya iyice yaklaşmış, kocaman parlayan gözleriyle altı yaşındaki yeğenim İrem’in sevimli yüzü belirdi.
"Dayıııı!"
İrem’in o neşeli, cıvıl cıvıl sesi hoparlörden yükselirken bütün yorgunluğum bir anda uçup gitti. Koltukta doğrulup gülümsememi genişlettim.
"Efendim benim güzel prensesim! Ne yapıyorsun bakayım orada?"
İrem ekranı burnunun ucuna kadar getirdiği için sadece tombul yanakları ve kıkırdaması görünüyordu.
"Dayı bak! Sana ne çızdım"
Kamerayı biraz geriye çekip elindeki boyama kağıdını ekrana doğru sallamaya başladı. Çizimde kocaman kafalı, kırmızı-sarı kıyafetli iki tane çöp adam ve ortalarında topa benzer kırmızı bir yuvarlak vardı.
"Aman Allah'ım..." dedim hayranlıkla ekrana bakarak. "Bu muazzam sanat eseri de ne böyle? Sakın o sahnedekilerin biz olduğunu söyleme."
"Evet" dedi İrem gururla başını sallayarak. "Bu sensin, bu da kocaman top! Sana gol attırdım dayı"
O sırada kadraja ablam girdi, İrem'in arkasından sarılıp telefonu biraz daha düzgün tutmasını sağladı.
"Ayazcım selam, rahatsız etmiyoruz demi?" dedi ablam gülerek. "Sabahtan beri 'Dayımı arayalım, resmimi göstereceğim' diye başımın etini yedi. İdmanın bittiğini tahmin edip arayalım dedik."
"Ne rahatsızlığı abla, tam da dinleniyordum, ilaç gibi geldi" dedim yeğenime öpücük yollayarak. "İrem Hanım, bu resmi pazar günkü maçtan önce soyunma odasının duvarına asmam gerekecek gibi duruyor. Uğur getirir bana."
İrem ellerini çırparak ekranda zıplamaya başladı. Ablam arkadan gülerek başını salladı. "İnşallah o kadar uğurun şans getirir Ayaz. Neyse, seni çok tutmayalım. İdman yorgunusun zaten, dinlen biraz."
"Tamam abla, öpüyorum ikinizi de. İrem prensesim, kendine iyi bak."
"Görüşürüz dayııı!"
İrem’in son cıvıltısıyla birlikte ekran kapandı ve salon yeniden o tanıdık, derin sessizliğe büründü. Telefonu sehpanın üzerine bırakıp başımı koltuğun arkalığına yasladım. Fakat bu sessizlik beş dakika bile sürmedi. Sehpanın üzerindeki telefon peş peşe üç kez titreşerek ekranını aydınlattı.
Uzanıp isteksizce elime aldım. Bildirim panelinde annemin adını görünce istemsizce kaşlarımı çattım. Sabahki kahvaltı masası sohbetinden sonra pes etmeyeceğini biliyordum ama bu kadar çabuk aksiyon almasını da beklemiyordum açıkçası.
Mesaj kutusunu açtığımda karşıma peş peşe gönderilmiş iki farklı kız fotoğrafı çıktı. Biri şık bir restoranda çekilmiş gülümsüyordu, diğeri ise muhtemelen mezuniyet ya da özel bir davetten kalma resmi bir pozdu. Fotoğrafların hemen altında ise annemin o meşhur emri vaki cümlelerinden biri duruyordu
"Ayaz’cım bir göz at bakalım... Hangisi daha güzel? İkisi de pırlanta gibi kızlar, Necla’nın selamı var."
Yüzümde yorgun bir tebessüm belirdi. Derin bir nefes alıp fotoğraflara tıklama gereği bile duymadan mesajı ekranda bıraktım. Ekran kilidini kapatıp telefonu tekrar sehpanın üzerine yüzüstü bıraktım.
Annemin bu pes etmeyen hevesine hafifçe tebessüm edip kafamı arkaya yasladım. Saha dışındaki hiçbir gürültünün zihnimi bulandırmasına izin veremezdim. Çünkü birkaç gün sonra derbi maçı vardı ve o tünelden çıkıp elli bin kişinin karşısına adım attığım an, ne annemin evlilik baskısı ne de dış dünyadaki karmaşa kalacaktı.
Derbilerin havası bambaşkaydı. Tribünlerin o kulakları tırmalayan uğultusu, maç öncesi soyunma odasındaki o ağır gergin sessizlik herkesin gözlerindeki o galibiyet açlığı... İkinci kaptan olarak sahada takımı nasıl ayakta tutacağımı, rakibin orta sahadaki presini nasıl kıracağımızı düşünmeye başladım. Zihnimde pozisyonları tekrar tekrar oynattım sağ kanattan bindiren beke atacağım adrese teslim uzun pas, ceza sahası yayında yapacağım kritik müdahale ilk düdükle birlikte takımın vereceği o sert reaksiyon...
İşte benim gerçek dünyam burasıydı. Yeşil çimlerin üstü, o formanın ağırlığı ve göğsümdeki armanın sorumluluğu. İçimdeki futbol hırsı bir kez daha dışarıdaki tüm sesleri bastırdı. Telefonu tamamen sessize alıp masaya bıraktım ve akşamüstü yapacağımız taktik analizi öncesinde sadece maça, o üç puana odaklanarak gözlerimi kapattım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

24okunma 5beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18