9. bölüm · Kimsesiz Fırtına: Zehirli Kalpler

9 bölüm "Geç kalan gerçek"

Yegane Hüseynova

"Gerçeğe ulaşmak bazen her şeyi kaybetmektir."

* * *

Gerçek neydi?
Bizim görmek isteyip de göremediklerimiz mi, yoksa duymak isteyip de duyamadıklarımız mı?
Peki ya hiçbiri değilse?
Ya gerçek, gördüğümüz hâlde inanamadıklarımızsa?

Bence gerçek; inanmak isteyip de inanamadıklarımızdır.
Çünkü, bazı gerçekler vardır; insanı yerle bir eden.
Bazı gerçekler vardır; aklını susturup, kalbini durduran.
Bazı gerçekler vardır; sana kendini unutturan.
Ve bazı gerçekler vardır; sana seni anlatan..

Flashback...

İçimdeki korku, en derinimdeydi kalbimin en uç köşesinde. Ellerimin titremesiyle beraber ayaklarım da titremeye başlamıştı ama sorun etmedim, beni bekleyen siyah arabaya baktım. Korkarak attığım adımların sonunda arabanın tam karşısında durdum, arabanın camından kendimi izledim birkaç dakika..
Gördüğüm ben bana yabancıydı..

Adamlardan biri arabanın kapısını benim için açtı, benimle kim konuşmak istiyordu, kim beni görmek istiyordu ki?

Kafamda dolaşan deli soruların ardından, karşımda siyah-beyaz hafif sakallı, biraz kilolu, takım elbise giyinmiş yaşı 60-65 civarı orta boylu bir amca vardı. Saçı hafif beyazdı, gözleri sert değildi ama yumuşak da değildi. Kafasını sallayıp beni içeri davet etti. Eliyle arabanın karşı koltuğunu gösterdi. Bakışları kendinden emin, kararlıydı.

Uzun süre gözlerime baktı, boğazını temizleyip elini bana doğru uzattı ve konuşmaya başladı;

-"Merhaba kızım, ben İdris Karaca. Eslem Karaca'nın Amcası."

Tahmin etmiştim, uzun süre mimiklerini inceledim. Bakışları soğuktu, insanı kolayca manipüle edecek türden, içim ürperdi ama bozmadım ben de aynı soğuk ifadeyle bana uzattığı elini sıktım.

- Merhaba İdris bey.

Bana kızım diyerek yumuşaltmaya ve manipüle etmeye çalışıyordu ancak bilmediği bir şey vardı ya da bilip akıl etmediği bir şey;
"Ben kendi başımın çaresine bakmış bir kızdım ve benim kaybedecek hiçbir şeyim yoktu - kendim dışında."

Takım elbisesinin önünü ilikleyip konuşmaya başladı;

"Yeni karşılaşıyoruz, beni tanımaman normal. Konuya gireceğim. Benim evime gelmişsin, Eslemi görmek için."

Titrek nefes verdim, duruşumu bozmadan kafamda merak ettiğim soruları sormaya başladım.

- Eslemin ölmediğini, yaşadığını neden benden sakladın?

- Öyle olması gerekiyordu.

Ellerimi yumruk yapmıştım, sinirden ne yaptığımı ellerimden süzülen kandan sonra farkettim.

- Peki neden arkadaşımı bodrum katında tutuyorsun?

Yüzü hafif gerildi, kaşları çatıldı bakışlarını üzerimden çekip yola çevirdi. Sanki kafasında bu sorunun cevabını arıyor, sanki bir bahane bulmaya çalışıyor gibiydi.

Yüzünü bana dönerek boğazını temizledi, sesi titrek ve bir o kadar da ısrarcı tondaydı.

- Sence onu neden bodrum katında tutuyorum?

Çünkü hasta. Psikolojisi hiç iyi değil, delirmiş gibi. Her kese saldırıyor, hafızası gidip geliyor. Geceler her kes uyuduğu zaman dışarı çıkıyor dolaşıyordu. Bazen kendine de zarar veriyordu. Onu bodrum katında tutmaktan başka çarem yoktu kızım.

Acındırmaya, başka çaresi yokmuş gibi davranmaya çalışıyordu ama gözleri onu ele veriyordu.

Kafamı salladım, o beni inandırmaya çalışıyorsa ben de inanmış gibi yapardım.

- İdris bey, benden ne istiyorsunuz peki?

- Eslem'den uzak durmanı. O artık başka biri. Kendini kaybeden ve aramayan biri. Bu yüzdendir ki kendine gelemiyor uzun zamandır.

- O benim arkadaşım, en azından kısa süreli de olsa göreyim onu haftada bir kez.

Kafasını salladı, adamlardan birine gözleriyle kapıyı işaret etti.
Artık gitme zamanıydı, farkındaydım.

- Hoşçakal Kumsal kızım, umarım yeniden görüşme şansımız olur.

Sahte bir gülümseme ve kısa süren vedanın ardından içmden "bir daha zor" diye geçirdim.

Arabadan inip, kanayan elime baktım.
Arkadan ismimi duyar gibi oldum, ama aldırış etmedim. Omzuma dokunan eller yabancıydı. Vücudumu çevirdim ve bu sabah karşılaştığım çocuklarla göz göze geldim. Eller yabancıydı ama gözler tanıdıktı..

Mert'in endişeli bakışları üzerimdeydi, kanayan elime hafifçe dokunarak avuçlarının arasına aldı. Can'a kısa süreli bir bakış attı, ne dediğini anlamış olmalı ki Can koşarak bizden uzaklaştı birkaç dakikanın ardından elinde poşetle geri döndü. Poşette sargı bezi ve birkaç merhem vardı, Mert bezle elimdeki kurumuş kanı sildi o sırada Batu merhemin kapağını açmış başımızda dikiliyordu. Mert melhemi hafifçe yarama dokundurdu küçük haraketlerle avuç içime sürdü. Gözlerim dolmuştu, kendimi tutamadım.

Beni ağlatan elimdeki hafif sızı değildi ruhumdaki derin yaraydı...

Mert panikle kendini geri çekti daha da endişeli hâlde yüzüme bakarak konuşmaya başladı;

- Kumsal, ne oldu? Çok mu acıttım? Özür dilerim.

Mert konuşmaya başladıkça içimdeki ağırlık daha da büyüdü. Gözlerimden süzülen yaşları saklayamadım, burnumu çekerek başımı iki yana salladım.

- Hayır... acıtmadın, dedim kısık bir sesle.

Mert'in yüzü hâlâ endişeyle gerilmişti. Elleri titriyordu sanki, ne yapacağını bilemiyordu. Batu elindeki su şişesini açtı, avucuna biraz döküp yüzüme doğru yaklaştı. Önce sol yanağımı silerken nefesim hafifçe titredi, ardından sağ tarafı temizledi. Soğuk su, yanaklarımın sıcaklığını alıp götürürken içimdeki fırtına daha da kabarıyordu.

Batu yüzümü yıkadıktan sonra bir an durdu, yüzüme dikkatle baktı. Kaşlarını hafifçe kaldırdı.

- Bir dakika... dedi.

Sonra hiç beklemediğim birşey yaptı. Baş parmağıyla işaret parmağını birleştirip burnumun ucunu nazikçe sıktı, aşağıya doğru hafifçe çekti.

- Şöyle.... Tamam. Şimdi daha rahat nefes alırsın. Tıkanmışsın resmen.

Mert ve Can bir an dona kaldı, ikisinin de gözleri kocaman açıldı. Üçümüz de beklemiyorduk Batu'dan böyle birşey.

Can, hepimizin aklındaki o soruyu sordu;
- Batu... kardeşim... o neydi?

Batu en doğal hâliyle omuz silkti.

- Ne var? Bizim sınıfta hep böyle açarım nefes yolunu. Çok işe yarar.

Gözyaşlarımın arasından istemsizce bir sesli gülüş çıkardım. Burnuma dokunup şaşkın bir şekilde baktım.

- Batu... gerçekten ciddi misin?

- Ben her zaman ciddiyim Kumsal. Hatta kartvizit bastırmayı düşünüyorum: "Batu - Profesyonel Burun Açma Uzmanı."

Deli gibi gülmeye başladım, sanki az önce ağlayan ben değilmişim gibi.

Mert başını yana çevirip iç çekti.

- Dram sahnesini de batırdın ha... tam ağlıyordu kız, bravo.

Batu gururla gülümsedi.
- Ne dramı ya? Kız nefes alamıyordu. Hem bak, güldü. Mis gibi iş çıkardım.

2 senenin ardından ilk kez içten gülüyordum, hiç tanımadığım üç çocuk sayesinde hem de. Bu çok garipti ama bir o kadar da iyi hissettirmişti.
O gece, üçü de ısrar etti beni eve bırakmak için. Önce reddetmeye çalıştım ama bakışlarındaki kararlılık karşısında pes ettim. Sessiz bir yolculuktu... ama rahatlatıcı bir sessizlikti. Sanki uzun zaman sonra ilk kez kendimi güvende hissediyordum.

Eve girer girmez sırtımı kapıya yasladım, derin bir nefes aldım. İçimde bir yerlerde, çok hafif bir umut kıpırdadı. Belki... her şey sandığım kadar karanlık değildi.

Flashback end.

Ertesi gün hazırlanıp yeniden üniversitenin yolunu tuttum.
Dün yaşananların ağırlığı hâlâ omuzlarımdaydı, ama içimde tuhaf bir hafiflik de vardı. Sanki hayat ilk kez bana çok küçük bir "devam et" işareti vermişti.

Bu gün dört dersim vardı, ikisi artık bitmişti. Öğretmen "Çıkabilirsiniz" dediğinde not defterimi ve kalemimi küçük çantama attım. Kafeteryaya geçip kendime kahve ve sandviç alıp boş bir masa aradım. Tam oturacakken, üç kişinin orada oturduğunu gördüm.

Tam kapıdan çıkacakken, ismimi birilerinin bağırmasıyla irkildim. Başımı kaldırdığımda, gözlerimin önünde o üç kişi duruyordu. Kafeteryadaki her kesin gözü üzerimizdeydi, rezil olmuştuk.Batu hemen elini havaya sallayıp:
- Benim ben Batu, korkulacak bir şey yok! dedi gülerek

Can ise Batu gibi bağırarak:
- Rezil olduk Kumsal, gelecek misin artık yanımıza? Batu biraz daha bağırırsa bizi kovacaklar buradan.

Mert sadece şaşkın şaşkın bakıyordu, sanki "Bunlar da kim ben tanımıyorum?" der gibi.

Yanlarına geçip oturdum, çok acıkmıştım. Sandviçimi resmen hayatta kalma modunda yerken, yanımda oturan üç kişiyi tamamen unutmuştum. Son lokmayı da ağzıma attığım anda kafamı kaldırdım... üçünün de bakışları üzerimdeydi.

Batu kaşlarını kaldırdı, son derece ciddi bir ses tonuyla:
- Kumsal... yiyecekle bir sorunun varsa konuşabiliriz, dedi.

Can, gülmemek için dudaklarını ısırıyordu.
- Dün seni ağlarken görmüştük ya... şu an da tam tersi bir korku yaşıyorum, dedi.

Mert ise hem şaşkın hem de hayran bir ifadeyle sandviç paketine baktı:
- Sandviç... nasıl bu kadar hızlı yok oldu?

Gözlerimi kırpıp masaya baktım. Gerçekten de ortada sandviç falan kalmamıştı, sadece paramparça olmuş ambalaj bana bakıyordu.

- Çok mu hızlı yedim? diye sordum, utanarak ve hafif gülümseyerek.

Batu anında cevap verdi:
- Yok yok... normal. Dün burnunu açmıştım, bugün de metabolizmanı açtım demek ki.

Üçü aynı anda gülmeye başladı, ben de onlara katıldım. Batu bir an duraksadı bana bakarak konuşmaya başladı;

- Kumsal, senin hiç arkadaşın yok mu? Yıllardır aynı üniversitedeyiz ama daha yeni tanışıyoruz.

Duraksadım, ne diyeceğimi düşündüm ama hiçbir şey bulamadım. Mert'le Can Batu'ya öldürücü bakışlar atıyordu. Kafamı iki yana sallayıp konuşmaya başladım;

- Hayır, arkadaşım yok. Yani vardı, iki sene önce kendisini kaybettiğimi sandım ama kaybetmemişim.

Üçü de anlamsızca suratıma bakıyordu.

- Hayır bana öyle bakmayın, anlatıp sizi de kendi fırtınamda savuramam..

Üçü de oturdukları sandalyelerini bana doğru çekip tam dibimde yerleştiler Can gözlerini dikmiş suratıma bakarak konuştu;

- Anlat Kumsal, dinliyoruz. Hem bırak savrulalım... en azından, beraber oluruz.

Batu kafasını sallayarak cevap verdi;
-Haklı, ilk kez bu baykuşa katılıyorum.

Can baykuş kelimesini duyar duymaz Batunun kafasına vurarak sinirlendi ama konu şimdi bendim, yaşadıklarımdı, bu yüzden kavgasını bile yapmadı.

Yarım saatten sonra diğer iki dersim başlayacaktı bu yüzden son iki senede yaşadıklarımı onlara anlattım. Üçü de bazen şaka yaptığımı zannedip güldüler ama sonra ciddiyetimi anlayıp sustular. Yüzleri kireç gibi olmuştu.

Mert gözlerime bakarak benim bile korkup kendime soramadığım o soruyu sordu;
- Şimdi ne yapacaksın?

Omuz silkerek, bilmediğimi söyledim.

Masal'a kısa bir mesaj attım; İdris Karaca'yı ihbar edeceğimi söyledim.
Dün, gece boyunca bunu düşündüm, defalarca.
Ne olursa olsun... artık bu işi bitirmeliydim.
Bu mesele haddinden fazla uzamıştı ve ben her gün biraz daha tükeniyordum.

---

---

Dersler bitmişti, üniversiteye yakın kafenin yanından geçerken telefonum titredi. Ekrana baktım - Masaldı.

Masal;
Kumsal, bunu yapacağına emin misin? Babamın ne kadar tehlikeli olduğunu biliyorsun... dikkat et.

Derin bir nefes aldım. İçimdeki kararlılık hâlâ dimdik duruyordu.

"Eminim. Yeter ki Eslem kurtulsun."

Mesajı gönderdikten sonra telefon elimde bir an titredi sanki.

Yolun kenarında durup etrafı kolaçan ettim. Herkes kendi hâlinde, kalabalığın içinde kaybolmuştu. Ama benim içimde, ilk kez bu kadar sert bir karar vardı. Korkuyordum... evet. Ama korkumun altında çok daha güçlü bir şey vardı: öfke ve kararlılık.

Polis merkezine doğru yürümeye başladım. Tam köşeyi dönecekken arkamdan gelen hızlı adım sesleri beni yerimden sıçrattı.

- Kumsal! Bir dakika!

Ses tanıdıktı. Mert.
Durmak zorunda kaldım. O da nefesi kesilmiş gibi yanıma yetişti.

- Nereye gidiyorsun böyle? Yüzün bembeyaz olmuş. Bir şey oldu değil mi?

Gözlerimi kaçırdım. Yalan söylemek istemiyordum ama her şeyi de anlatamazdım.

- Bir... ihbarda bulunmam gerekiyor,
dedim kısık bir sesle.

Mert bir adım daha yaklaştı. Bakışları ciddileşti.
- İdris Karaca ile ilgili, değil mi?

Kalbim bir an yerinden sökülecekmiş gibi oldu. Sanki içimden geçenleri okumuştu.
Sorgulamadı... kızmadı... baskı yapmadı. Sadece:
- Yalnız gitmiyorsun.

Cümleyi öyle bir tonda söyledi ki, "hayır" demek imkânsızdı.

Birkaç dakika sonra Can ile Batu da yanımıza yetişti. Mert kısa bir şekilde durumu anlattı. Üçü de gözlerini kırpmadan yanımda durdu. Dördümüz birlikte polis merkezine doğru yürüdük.
Binanın kapısına geldiğimizde içimde kocaman bir düğüm oluştu. İdris Karaca'nın adını bile bu kapıların önünde söylemek tehlikeli hissettiriyordu.

Batu kapıya bakıp derin bir nefes verdi:
- Hazırsanız... dramı bırakıp asıl aksiyon sahnesine geçiyoruz, dedi.

Mert kaşlarını kaldırdı.
Can güldü.
Ben ise... uzun zamandır ilk kez kendimi bu kadar güçlü hissettim.

Kapıyı açtım. İçeri girdim. Ayağımın altındaki soğuk zemin bile ürkütücüydü.
Bankodaki polis memuruna yaklaşıp nefesimi tuttum.

- Merhaba... bir ihbarda bulunmak istiyorum.

Bu cümle dudaklarımdan dökülürken kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi.
O an anladım...
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Gerçek, sonunda yüzüme bakmayı seçmişti.
Ve ben... kaçmayacaktım..