8. bölüm / 11
Kimsesiz Fırtına: Zehirli Kalpler8 bölüm "Tutamadığım Eller"
Bölümler 11Şu an: 8 bölüm "Tutamadığım Eller"
- 1 1 bölüm "Kâbus"532 kelime
- 2 2 bölüm "Gecenin İzleri"757 kelime
- 3 3 bölüm "Gerçeklerin Kıyısında"1.192 kelime
- 4 4 bölüm "Kayıp Zamanın İzinde"1.610 kelime
- 5 5 bölüm "Masal Başlıyor"1.077 kelime
- 6 6 bölüm "Derinlerde"1.224 kelime
- 7 7 bölüm "Uzak Yakınlık"1.879 kelime
- 8 8 bölüm "Tutamadığım Eller"1.495 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 9 bölüm "Geç kalan gerçek"1.760 kelime
- 10 10 bölüm "Kırılma Noktası"2.164 kelime
- 11 11 bölüm "Fırtınanın Merkezinde"1.090 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
🔗Elini tutmadım, çünkü o dokunuş sonumuz olacaktı.
"İnsan kendinden kaçamazdı evet ama insan kendinden uzaklaşabilirdi. Duygularını, korkularını görmezden gelebilirdi.
İnsan kendini unutabilirdi.
Hiçkimseyi unutamasa da kendini unutabilirdi insan.
Kendini sevmeyi unuturdu mesela,
kendini değerli kılmayı, üzülmemeyi unuturdu bir insan.
Ben kendimi unutmuştum. Doya doya yaşamayı unutmuştum.
Siz, siz olun bu hayatta her kesi, her şeyi unutun ama kendiniz dışında."
"Kendinizi unutmayın."
Ama ben unutmuştum... işte o yüzden o gece İzmir sokaklarındaydım..
Sersefil halde İzmir'in sarı, loş ışıklı dar sokaklarında yürüyordum. Sokak lambaları sanki zamanın akışını yavaşlatıyor, eski taş binaların duvarlarına çarpıp yayılan bu ışık sokağa nostaljik bir hava katıyordu.
Kaldırımlarda ayak sesleri az ama derindi. Her adım - şehrin içinde saklı bir hatıra gibi yankılanıyordu.
Dükkanların kapıları kapalıydı, bazılarının camından süzülen hafif ışıklar içeride hâlâ birilerinin olduğunu fısıldıyordu.
Havada - denizden gelen hafif bir nem, ve uzaktan gelen simitçinin kısık sesi..
Tüm bu sessizlikte sanki tek arkadaşın, sana anı gibi sokulan bu sokaktı.
Ağlamaktan yorgun düşmüş, eve nasıl geldiğimi bile bilmeden kendimi yatağa atmıştım. Gözlerim saate takılı kalmıştı.
Zaman, beni yavaş yavaş tüketen, sessizce çalan bir hırsız gibiydi.
Aslında hiçbir şeyi olmayan birinden her şeyi nasıl alınırdı ki?
Alınamazdı, doğru. Hiçbir şeyi olmayan birinden her şeyini alamazdınız.
Gözlerimi kapattım...sıkıca...
Sanki düşüncelerim gözlerimi kapatınca yok olacaktı.
Olmayacağını biliyordum, gözlerimiz kapansa bile bilinçaltımız hep uyanık olurdu.
Sessizliği bozan şey kapının çalmasıydı, ayağa kalkarken üzerimde anlamını bildiğim bir ağırlık vardı. Hastalanıyordum, titreyerek göz yaşlarımı sildim ve kapıya yöneldim, açtığımda karşımda o vardı.
Her zamanki gibi siyah deri ceketi ve beyaz spor ayakkabılarıyla karşımda duruyordu. Gözlerine baktım, rengi solmuş yıpranmış yüzünde gezindi gözlerim. Bakışları çok derin'di, sanki çığlık atıp "yanımda ol benimle ol kumsal" diye yalvarıyordu adeta.
Gözleri kıp kırmızıydı, elini bana doğru uzattı, tutmam için.
Tutmadım, tutamadım.
Benim onun elinden tutmam onu uçurumdan itmem demekti, benim onun elini tutmam ona yapacağım en büyük kötülük olurdu.
Onun benim elimden tutmasıysa yangına dokunmak kadar acı verici ve korkutucuydu.
Ben cesaret edip tutamadım elinden, ama o tuttu. İçeri sürükleyip kapıyı çekti, ellerimi ellerinden çektim.
Gözlerinde bir an beliren hayal kırıklığını gördüm ama bu pek umrumda değildi, şu an önemli olan onun bu saatte benim evimde olmasıydı.
Gözleri bir süreliğine gezindi yüzümde, soğuktan kurumuş dudaklarını diliyle ıslatıp araladı ve çekinircesine konuşmaya başladı:
- Titriyorsun ve kıpkırmızı olmuşsun. Neden?
Omuzlarımı çekip kendimi koltuğa bıraktım.
Yüzündeki hayal kırıklığı gitmiş yerini endişe almıştı; panikle ayağa kalkıp yanımda oturdu, kafamı avuçlarının arasına alıp dudaklarını alnıma yerleştirdi.
Bu yaptığı şey; çok huzurlu hissettiriyordu, ani refleksle gözlerimi kapatmıştım.
Hâlâ deli gibi titrediğimi hissediyordum, çok çabuk kapanan gözlerimi zar zor açtım, Aras beni koltuğa uzatıp odamdan getirdiği battaniyelerle üzerimi örtmeye çalışıyordu. Söylenmeyi de ihmal etmiyordu.
Dudaklarımı aralayıp alay edercesine zar zor konuşmaya başladım;
- Nerede görülmüş ünlü birinin sıradan bir kızla bu kadar yakın olması ve onun için endişelenmesi?
Birkaç dakika suratıma anlamsızca baktı, kafasını iki yana sallayıp battaniyelerin hepsini üzerime örttü telefonda birilerini arayıp konuşmaya başladı;
-"Merhaba Uras, kardeşim, sana atacağım konuma doktor getirebilir misin?"
Uras mı? Kardeşi mi vardı? Aras ve Uras.
Galiba gerçek kardeşiydi çünkü isimleri çok benziyordu. Bir dakika!
Doktor mu? Sadece ateşim vardı ne doktoru ya!
İtiraz etmek istiyordum ama konuşmaya mecalim yoktu, gözlerim yavaş yavaş kapanıyor kendimi uykuya teslim ediyordum, içim cayır cayır yanıyordu ancak çok üşüyordum. Gözlerim kapanmaya başladığında onu gördüm karşımda.
Ne kadar uyumuştum bilmiyorum,uyandığımda çoktan öğlen olmuştu kanepenin kenarına baktığımda Arası gördüm. Sabaha kadar başımda beklemişti, hatırlıyorum ara ara uyanıyordum. Sabaha karşı terlemiştim, beni uyandırıp üstümü değiştirmeme yardımcı olmuştu.
Derin bir nefes alıp ayağa kalktım, kendimi dün gecenin aksine iyi hissediyordum.Yüzümü yıkayıp mutfağa geçtim, iki kişilik kahvaltı hazırlayıp salona döndüm.
Kafasını kanepenin kenarına yaslamış, huzurlu bir şekilde uyuyordu. Çok masum görünüyordu, ufacık bir bebek gibi. İlk defa bu kadar yakından inceliyordum onu.
Bir süre sessizce baktım ona. Kaşları çatılmıştı, sanki rüyasında bile bir şeylerle savaşıyordu. Saçları alnına düşmüş, nefesi usulca dudaklarına karışıyordu. Bir an elim istemsizce hareket etti, saçlarını geriye itmek istedim ama... vazgeçtim.
"Ne yapıyorsun Kumsal" dedim içimden, daha dün uzattığı eli itmemiş miydin? Şimdi yakından inceleyip dokunmak mı istiyorsun? Saçmalık.
Kafamı iki yana sallayıp derin bir iç çektim. Tam geriye çekileceğim sırada hafifçe kıpırdandı, gözlerini araladı.
- İyi misin?
Sesi uykulu ama endişeliydi.
Gülümsedim.
- Sanırım artık iyiyim, sen olmasan...
Cümlemi tamamlamadan sustum, "Teşekkür ederim" diyebildim sadece.
Gülümsedi. Sanki bütün gece boyunca çektiği yorgunluk o anda dağılmış gibiydi. Şimdi farkettim, ilk defa gülümserken görüyordum onu, daha çok çekici oluyordu böyle.
- Bana teşekkür etme, bir daha hasta olma yeter.
Kahvaltı masasını göstererek konuşmaya başladım;
- Hadi gel kahvaltı yapalım.
Gözlerini bana dikti, sonra yavaşça doğrulup gülümsedi.
- Demek bana kahvaltı hazırlayacak kadar iyi hissediyorsun artık.
Kahvaltımızı yapmış, sofrayı da birlikte toplamıştık. Evet, doğru duydunuz, birlikte!
Sessizliği bozan şey benim sorduğum soru ve merak dolu bakışlarımdı;
- Gece neler oldu? Ben pek hatırlamıyorum da.
Aras gözlerini üzerimden ayırmadan sorumu cevapladı.
- Uras'tan,(kendisi kardeşim olur) rica ettim doktor getirsin, bizim yakın doktor bir arkadaşımız var. O geldi, sağolsun kırmadı bizi, hafif üşütmüşsün, küçük bir reçete yazdı ve iğne yaptı.
- Peki dün gece, burada benim evimde ne işin vardı? Beni görmeye gelmedin herhalde..
Alay edercesine sorduğum soru karşısında Aras yutkundu, gözlerini kaçırarak iki elini birleştirip parmaklarıyla oynamaya başladı. Birkaç dakikanın ardından ayağa kalktı;
-Dün, ben o gece için çok üzgün olduğumu söylemek için geldim. Özür dilemek için geldim yani. Hem de seni görmek istedim, beni görmek istemiyordun biliyorum ama yapamadım, engel olamadım kendime.
- Anlıyorum, teşekkür ederim dün gece için ama bir daha gelme lütfen, ben kimseyi görmek istemiyorum, kimseyle konuşmak, görüşmek istemiyorum. Çocuk değiliz artık, yetişkin insanlarız. Ne demek istediğimi anlıyorsundur umarım.
Gözlerindeki hayal kırıklığının her parçaları yaralarımı deşip kanatıyor içimi paramparça ediyordu. Ama ben buydum. Ben yaralarımı deşip kanatır iyileşmesini beklerdim. Uzun zaman alırdı, izleri kalırdı ama iyileşir gibi olurdu. Aslında hiç iyileşmezdi.
Şu an aşka ayıracak ne zamanım vardı ne de birilerini toparlayacak gücüm. Çünkü o enkaz bendim.
Ben çökmüştüm; kendi duygularımın, düşüncelerimin, sorunlarımın altında ezilmiş, geriye sadece koca bir enkaz kalmıştım.
Bencil dediğinizi duyar gibiyim evet ama işin içinde benim hayatım, düşüncelerim, yaşamım varsa bırakın bencil olayım!
Gitmişti, kapıyı arkasından kapatarak, hayal kırıklığı ve kırgınlıkla.
Toparlanıp ne yapacağımı düşünmeye başladım, dünden önceki gün olanlar beni çok etkilemişti, kimse içimde kopan fırtınanı bilmiyordu. Bilmek isteyeni de kendi fırtınamda savuramazdım. Benimle birlikte savrulmalarına izin veremezdim.
Hazırlanıp evden çıktım, kafamı dağıtmam gerekti, üniversiteye gitmeye karar verdim. Kütüphaneye uğramak istiyordum, zihnimi kitap okuyarak meşgul edebilirdim. Otobüs durunca kampüste indim. Üniversite binasıyla karşı karşıya büyük bir kütüphanemiz vardı. Başkalarının girişi yasaktı, sadece üniversitemizde okuyan öğrenciler girebilirdi.
Bilin bakalım ben neyi unutmuştum! Evet... Kütüphane kartımı!
Kapıdaki görevli kartımı istediğinde evde unuttuğumu söyledim, bu durumda girişimin yasak olduğunu söyleyip kibarca kovdu beni.
Tam geri adım atacakken biri görevliye kartını uzatıp konuşmaya başladı;
- Hanımefendi bizim üniversitede öğrenci ve aynı zamanda arkadaşımız. Bakın, hepimizin kartı var, o sadece evde unutmuş. Kendisi biraz unutkandır da kusuruna bakmayın lütfen.
Ne olduğunu anlamama fırsat bile olmadan kolumdan çekilerek açılan kapıdan geçtim.
Üç çift meraklı gözlerle karşı karşıyaydım.
- Teşekkür ederim hepinize. Siz olmasaydınız giremezdim kütüphaneye.
Üçü de aynı anda kafasını sallayıp bana bakarak sırayla konuşmaya başladılar;
"Merhaba, ben dünyanın en karizmatik çocuğu Batu, Batuhan Malbora. Sen de İlayda olmalısın"
Kaşlarımı çatıp ismi Batu olan çocuğu inceledim. Saçı koyu kahverengi hafif dalgalı ve hafif sakallı orta boylu çocuk karşımda hafiften gülümseyerek merakla bana bakıyordu.
Kafamı iki yana sallayıp konuşmaya başladım;
- Ne İlaydası ya, ben Kumsal. Kumsal Karabakan. Biriyle karıştırdınız herhalde.
"İlayda'nın anlamı su perisi Kumsalcım, su kadar duru bir güzelliğin olduğu için öyle söyledim, hem böyle söyemekle gerçek ismini de öğrenmiş olduk öyle değil mi çocuklar?"
Kıvırcık, koyu kahverengi saçlı, gözleri açık gri ve yeşil arasında bir tonlarda sadece çene ve bıyık kısmında hafif sakalları olan orta boylu çocuk elini uzatarak pembe ve dolgun dudaklarını aralayıp gülümseyerek konuştu;
""Merhaba, ben Can Atakan Baybars. Bizim gerizekalının kusuruna bakmayın lütfen. Böyle güzel hanımefendiler görür görmez saçmalar hep. Ben de saçmaladım galiba, neyse biz saçmalamayalım. Özür dilerim yani dileriz."
Sakalsız, açık kahverengi gözleri ve aynı tonda saçlarıyla dikkat çeken, yüz hatları belirgin; düz burunlu ve keskin çene hatlı, uzun boylu çocuğu dirseğiyle dürterek konuştu:
"Mert, kardeşim toparla lütfen"
Mert bıkkınlıkla karşıma geçti, derin bir nefes alıp boğazını temizledi.
"Ben Mert Kurtuluş. Onların kusuruna bakma lütfen, hâlâ çocuk gibiler. Bıktım artık onların arkasını toparlamaktan."
Son cümleyi kısık sesle söylemişti, ikimizin duyabileceği şekilde.
Gülümsedim, doğru söylüyordu ikisi de çocuk gibiydi.
""Kes lan, bir kere ben de seninle aynı yaştayım, aramızda tek küçük Batu."
Can'ın sinirli konuşmasıyla Mert ellerini yukarı kaldırıp hafifçe güldü.
Kısa bir tanışma faslının ardından kitap seçmeye başladım. Beyza Alkoç'un kaleminden Enkaz Altındakiler kitabını aldım. Uzun zamandır bu kitabı okumak istiyordum, kahvemi alıp en arka köşeye geçtim. Etraf çok sessizdi, sadece kağıtların çıkardığı gıcırtı sesleri vardı.
Kitabı tam bitirememiştim ama zaman çok hızlı geçmiş hava kararmıştı, kütüphaneye ismimi yazdırıp kitabı evde de okumak için aldım. Otobüs beklerken siyah lüks bir araba karşımda durdu, siyah takım elbise giyinmiş iki kişi arabadan inerek yanıma geldiler.
Erkeklerden uzun boy iri vücutlu, kalın sesli olanı konuşmaya başladı;
"Kumsal hanım? Bize arabaya kadar eşlik etmelisiniz. Sizi görmek isteyen biri var."
"İçimden bir his, bu işin sonunun iyi bitmeyeceğini fısıldıyordu."
₺₺₺
Bebeğim sizlere emanettir.✨
ig: yeguseyn
