10. bölüm · KAYIP YANKI

BÖLÜM 9|MÜREKKEBİ KANLA KURUMUŞ İMZALAR

Sisiyl 𓆉

Kalkın ey ahali, nikahımız varrr.

Bu eserde yer alan tüm karakterler, olaylar, kurumlar ve mekânlar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek kişi, kurum ya da olaylarla herhangi bir benzerlik bulunması durumunda bu benzerlikler tamamen tesadüfidir.

Anlatılanlar kurgu kapsamında değerlendirilmelidir.

Bu eser; vatanı, bayrağı ve inandığı değerler uğruna canını feda eden aziz askerlerin hatırasına,
sınırda nöbet tutanlara,
gece uyumayıp sabahı bekleyenlere,
ve bu topraklarda huzurla yaşanabilsin diye sessizce görev yapanlara saygıyla ithaf edilmiştir.

Bölüm şarkıları;

Rumeli Orhan~Kemal• Para Bizde

Candan Erçetin• Vay Halime

Şebnem Ferah• Başka Bir Yol Var

Kural 11: Bir yalanı yaşatmak için her sabah gerçekmiş gibi uyanmalısın; şüphe, en ölümcül mermidir."

İyi okumalar...

BÖLÜM 9|MÜREKKEBİ KANLA KURUMUŞ İMZALAR

🤍

Güneş, Hakkari'nin gri binalarının arasından sızarken, hayatımın en uzun gecesini geride bırakmıştım. Yatağımın kenarına oturdum; ellerim dizlerimde, bakışlarım dün gece Gökhan'la imzaladığımız o iki kağıt parçasındaydı. "İlay Alkan..." Dilim bu ismi telaffuz etmeyi reddediyordu ama zihnim, bu ismin hayatta kalmam için tek sığınak olduğunu fısıldıyordu.

Saat tam 05:30'du. Asker alışkanlığı; alarm çalmadan on dakika önce gözlerimi açmıştım. Ama bu sabah içimde o tanıdık görev heyecanı değil, bir idam mahkûmunun son sabahına uyanmışçasına duyduğu o ağır kabulleniş vardı.

Ayağa kalktım. Dolabımdan en sade, en sivil kıyafetlerimi seçtim. Siyah bir jean, koyu yeşil bir balıkçı yaka kazak. Aynaya baktığımda gördüğüm kadın artık Üsteğmen Yaren Akın değildi. Bakışlarındaki o keskin ışık sönmüş, yerini bir hayalete bırakmıştı.

Yatağın altındaki iki büyük valizi çekip çıkardım. Tozlu yüzeyleri, sanki bu evde geçen durağan zamanın kanıtıydı. Fermuarın o cızırtılı sesi sessiz odada yankılanırken, bu evden sadece eşyalarımı değil, yirmi yedi yıllık kimliğimi de paketlediğimi hissediyordum.

Önce üniformalarımı yerleştirdim. Her bir düğmesi, her bir dikişi için kan döktüğüm o kutsal kumaşları en alta, sanki saklıyormuş gibi dizdim. Görevime devam edecektim; Alaca yine sahada olacaktı ama artık o nizamiyeden içeri girerken başka bir kapıdan, başka bir isimle çıkacaktım. Bu düşünce mideme kramplar girmesine neden oldu.

Mutfaktan gelen o ince sabah esintisiyle adımlarım oraya yöneldi. Tezgahın üzerindeki o eski, ahşap kaplamalı radyoyu elime aldım. Babamın pazar sabahları ajans haberlerini dinlediği, bazen de annem olacak o kadının sevdiği o eski şarkılar çalınca sesini biraz daha açtığı radyo...

Anteni hafifçe bükülmüştü, köşesi biraz kırıktı ama ağırlığı babamın varlığı gibiydi. Onu özenle bir battaniyeye sarıp valizin köşesine yerleştirdim.

Sıra en zora gelmişti.

Buzdolabının üzerindeki o solmuş fotoğrafı elime aldım. Haydar Ali ve Yaren Akın. Babamın o dik duruşu, benim çocuksu ama gururlu gülümsemem... Fotoğrafın kenarlarındaki sararma, zamanın ne kadar acımasız olduğunu haykırıyordu. Fotoğrafa baktıkça göğüs kafesimde bir cam kırığı geziniyor gibi hissettim.

"Özür dilerim baba," diye fısıldadım, sesim çatlayarak. "Senin şerefli soyadını bir kalkan gibi taşımam gerekirken, şimdi onu bir yalanın altına gömüyorum."

Kendimi bir hain gibi hissediyordum.

Haydar Ali Akın'ın kızı olarak ölmek, İlay Alkan olarak yaşamaktan çok daha onurlu geliyordu o an. Sanki o imzayı atarken babamın mezarına bir kürek toprak daha atmışım gibi, soyadını lekelemişim gibi bir utanç çöktü omuzlarıma. Gökhan'ın omuzlarındaki yükü paylaşmak değil, kendi babamın mirasını satmak gibiydi bu.

Fotoğrafı kazak cebime, kalbimin tam üzerine yerleştirdim. Evin içindeki o ölüm sessizliği, valizlerin tekerlek sesleriyle bozulurken her odada bir anım canlanıyordu. Koridordaki çatlak, mutfaktaki yanık izi... Burası sadece dört duvar değildi; Yaren Akın'ın son kalesiydi. Ve ben bugün, bu kaleyi anahtarıyla beraber karanlığa teslim ediyordum.

Gözyaşlarımı daha akmadan geri ittim. Alaca ağlamazdı. Alaca, kendi cenazesine bile dik bir omurga ve soğuk bir namluyla giderdi.

Valizleri kapının eşiğine dizdiğimde, dışarıda motoru çalışan bir aracın hırıltısını duydum. Ardından, apartman boşluğunda yankılanan o tok ve kararlı adımlar... Her biri, azrailin kapıma yaklaştığı anların habercisi gibiydi

Zil çaldı.

Keskin, kısa ve emredici iki vuruş. Tam da ondan beklendiği gibi.

Derin bir nefes aldım, omuzlarımı dikleştirdim ve kapının koluna asıldım. Kapıyı açtığımda karşımdaki görüntü, zihnimdeki tüm savunma hatlarını bir anda yerle bir etti.

Gökhan Alkan karşımdaydı. Ama alışık olduğum o tozlu kamuflajlar, barut kokulu yelekler ve postal sesleri yoktu. Üzerine tam oturan, gece mavisi renginde, jilet gibi bir takım elbise giymişti. Beyaz gömleği öylesine ütülü ve saftı ki, az sonra söyleyeceğimiz yalanların kirini kaldıramayacak kadar temiz duruyordu. Dağınık saçları özenle taranmış, o her daim sert bakan çehresi tıraşın etkisiyle iyice keskinleşmişti.

Gökhan, kollarını iki yana hafifçe açarak kapı pervazına yaslandı. Bakışları, ayağımdaki botlardan başlayıp, solgun yüzüme ve dağılmış saçlarıma kadar ağır bir denetleme mekanizması gibi tırmandı. Gözlerinde ne bir acıma ne de bir heyecan vardı; sadece operasyon öncesi hedefi analiz eden o buz gibi profesyonellik...

"Hazır mısın?" dedi, sesi sabahın serinliğinde bir metalin soğukluğuyla yankılandı.

Cevap vermedim. Bakışlarımı yerdeki valizlere indirdim. Gökhan'ın gözleri valizlere, oradan da üzerimdeki eski kazağa ve jean pantolona kaydı. Dudaklarının kenarında, alay mı yoksa öfke mi olduğunu anlayamadığım o belli belirsiz kıvrılma belirdi.

İçeriye doğru küçük bir adım atıp aradaki mesafeyi kapattı. Burnuma dolan koku artık barut değil, pahalı bir parfüm ve nane karışımıydı. Bu koku, bir askere değil, bir yabancıya aitti.

"Yaren," dedi adımı vurgulayarak, sesi bu sefer daha yakından geliyordu. Bakışlarıyla beni tekrar süzdü, kaşlarını hafifçe çatarak gözlerimin içine baktı.

"Kendi nikahına böyle mi geleceksin?"

Yutkundum. Boğazımdaki o cam kırıkları tekrar harekete geçti. "Nasıl gelmemi bekliyordun Yüzbaşı?" dedim, sesimdeki titremeyi gizlemek için her kelimeye bir mermi ağırlığı yükleyerek. "Beyazlar içinde, çiçekli bir taçla mı?"

Gökhan bir an sustu. Bakışları bir anlığına yumuşayacak gibi oldu ama hemen ardından o maske tekrar yüzüne oturdu. Elini cebine atıp saatine baktı.

"Bu bir tören değil, biliyorum," dedi, sesi bu sefer garip bir şekilde boğuklaşmıştı. "Ama dışarıda bekleyenlerin, bu yalanın içine düşmesi için en azından yaşadığına dair bir işaret görmeleri gerekiyor. Bu halinle ancak bir suç mahalline gidiyor gibi duruyorsun."

"Öyle değil mi zaten?" diye fısıldadım, kapının kolunu daha sıkı kavrayarak. "Yaren Akın'ın cinayet mahalli burası. Katili de kapımda duruyor."

Gökhan'ın yüzünde, az önce bir zırh gibi kuşandığı o sahte nezaket bir anda dağıldı. Gözlerindeki yeşil hareler, sert bir rüzgarın önündeki yapraklar gibi dalgalandı. Söylediğim "katil" yakıştırması, muhtemelen göğüs kafesinin ardında bir yerlere isabet etmişti ama o, bunu belli etmeyecek kadar iyi bir aktördü.

"Yaren, bak..." diyerek söze girdi Gökhan. Sesinde, dün geceki o kavgadan kalma yorgun bir tını vardı. Sanki bir şeyi açıklamak, belki de bu sabahın ağırlığını biraz olsun hafifletmek istiyordu.

"Neyse ne!" diyerek sözünü bir tokat gibi kestim. Bakışlarımı gözlerinden ayırmadan, sesimdeki her bir zerreyi buzla kapladım. "Bana masal anlatma Gökhan. Sen görevini yapıyorsun, ben de hayatta kalmaya çalışıyorum. Aradaki o duygusal boşlukları doldurmaya kalkma, sırıtır. Şimdi, çekil de şu valizleri indirelim."

Eğilip valizlerden birinin kulpunu kavradım. Gitmek istiyordum. Bir an önce bu evden, bu hatıralardan ve en çok da onun o jilet gibi görüntüsünün bende yarattığı o tanımlanamaz huzursuzluktan kaçmak istiyordum.

Ancak daha ilk adımı atamadan, Gökhan'ın geniş gölgesi üzerime devrildi.

Bir anda ne olduğunu anlamadım. Gökhan, büyük ve sıcak elini belime dolayıp beni tek bir hamleyle içeriye, evin loş koridoruna doğru çekti. Hareketleri o kadar seri ve profesyoneldi ki, reflekslerim devreye girmeye vakit bulamadan sırtım antredeki duvara yaslanmıştı bile. Diğer eliyle kapının koluna uzandı ve kapıyı arkamızdan sertçe kapattı.

GÜM.

Apartman boşluğunda yankılanan o ses, dış dünyayla olan son bağımı da kopardı.

"Ne yapıyorsun sen?" diye tısladım. Kalbim, az önce söylediğim tüm o "Alaca ağlamaz, Alaca korkmaz" yeminlerine inat, göğüs kafesimi delmek istercesine çarpmaya başladı. Ellerimi göğsüne dayayıp onu itmeye çalıştım ama takım elbisesinin altındaki o sert beden, bir kaya parçası kadar hareketsizdi.

"Yaren," dedi, sesi bu sefer fısıltı ile emir arasında gidip gelen o tehlikeli tondaydı. Aramızdaki mesafe o kadar azalmıştı ki, beyaz gömleğinin manşetlerinden yayılan o keskin parfüm kokusu genzimi yaktı. Başını hafifçe eğip gözlerimi hapsetti.

"Bu şekilde gelemezsin."

"Sana ne!" diye çıkıştım, sesim titremesin diye tırnaklarımı avuç içlerime geçirdim. "Üstüm başım temiz işte. Nikah dairesine gidiyoruz, podyuma değil! Ha, beni bu şekilde yanına yakıştırmıyorsan o başka. Belki forsunu söndürüyorumdur?"

Gökhan'ın gözleri, o alaycı cümlemle birlikte bir anlığına kısıldı. Elini başımın hemen yanındaki duvara yasladı; hapsolmuştum. Bu seferki kuşatma dağda değil, kendi evimin antresinde, bir çift yeşil göz tarafından gerçekleştiriliyordu.

"Forsu mu?" diye fısıldadı. Sesi, az önce tartıştığımız o buz gibi komutan sesinden fersah fersah uzaktı.

Bakışları yüzümde ağır ağır gezindi. Yanağımdaki o belli belirsiz yorgunluk izine, kurumuş dudaklarıma ve en çok da gözlerimdeki o sönmeyen yangına baktı.

"Mesele şu," diyerek devam etti, sesi daha da derinleşti. "Dışarıdaki dünya kurtlarla dolu. Vortex bizi izliyor. Eğer nikahtan içeri bu şekilde, sanki bir cenazeye gider gibi girersen; o adamlar aramızdaki bu 'zorunluluğu' ilk saniyeden anlarlar. Bizim ihtiyacımız olan şey, bir kalkan değil, bir yalanı gerçek kılacak kadar kusursuz bir illüzyon."

"İllüzyon mu?" diye sırıttım, ama bu sefer gülüşüm acı doluydu. "Seninle benim aramda bir 'aşk' illüzyonu yaratabileceğimizi mi sanıyorsun gerçekten? Birbirimizi boğazlamaktan vakit bulursak belki deneriz."

Gökhan durdu. Elini duvardan çekip yavaşça çeneme doğru uzattı. Parmak uçları cildime dokunmadan hemen önce duraksadı, sanki bir mayına basmaktan korkar gibiydi. Ama sonra, o sarsılmaz kararlılığıyla çenemi hafifçe kavrayıp başımı yukarı kaldırdı.

"Zorunda kalacağız," dedi. Gözlerindeki ciddiyet kalbime bir ağırlık gibi oturdu. "Bugünden itibaren sen benim karımsın. İlay Alkan'sın. İnsanlar bize baktığında birbirini öldürmek isteyen iki askeri değil, hayatını birleştirmiş iki insanı görmeli. Eğer o imzayı attığın an gözlerinden bu nefret saçılmaya devam ederse, seni koruyamam. Rica ediyorum en azından beyaz bir elbise giy."

Gökhan'ın "En azından beyaz bir elbise giy," ricası koridorun loşluğunda asılı kaldığında, yüzümdeki acı gülümseme yerini saf bir alaya bıraktı. Çenemi parmaklarının arasından sertçe kurtardım. Aramızdaki o boğucu mesafeyi korumak adına sırtımı duvara daha da yasladım.

"Beyaz bir elbise mi?" dedim, sesimdeki kinaye her bir kelimeye sinmişti. "Beyaz renkte kıyafetim bile yok benim."

Gökhan'ın kaşları çatıldı, gözleri bir anlığına evdeki boş odalara kaydı. Sanki zihninde dolabımın içini tarıyordu.

"Tek bir tane bile mi?" diye sordu hayretle.

"Yok," dedim net bir sesle.

Gökhan bir an sustu. Bakışlarındaki o sert kararlılık sönmedi, aksine daha da koyulaştı. Derin bir nefes alıp kravatını hafifçe gevşetti.

"Tamam," dedi sadece. "Halledeceğim."

Bu sefer kahkahamı tutamadım. Alaycı, kuru ve ruhsuz bir kahkaha döküldü dudaklarımdan. Kolumdaki saate sertçe vurdum.

"Halledecek misin? Gökhan, saat sabahın altısı ve nikah yedide! Farkındasın değil mi? Bu saatte açık olan tek yer fırınlar."

Gökhan bu iğnelememe cevap vermedi. Aksine, o her zamanki profesyonel sessizliğine büründü. Eğilip kapının yanındaki iki ağır valizi, sanki içleri boşmuş gibi tek hamlede kavradı. Kapıyı açıp dışarıdaki serin havayı içeri davet ederken bana son bir kez baktı.

"Farkındayım Yaren. Ben her şeyin farkındayım," dedi buz gibi bir sesle. "Ben valizleri indiriyorum, sen de in aşağıya."

Valizlerin tekerlek sesleri apartman boşluğunda yankılanarak uzaklaşırken, ben olduğum yerde, o karanlık antrede öylece kalakaldım. Bir saat sonra kimliğim, soyadım ve geçmişim ellerimden alınacaktı.

Ve ben, hayatımın en büyük yalanına, üzerimdeki siyahlarla yürüyordum.

Hakkari'nin sabah ayazı, açık kapıdan içeri süzülüp kemiklerime kadar işlerken, Gökhan'ın gidişini izledim. Apartman boşluğunda yankılanan valiz sesleri, aslında Yaren Akın'ın cenaze marşıydı. Aynaya son bir kez bile bakmadan, o karanlık antreden dışarı adımımı attım. Evin anahtarını kilide soktuğumda elim titredi. Bir tur, iki tur... Bitti.

Aşağı indiğimde, Gökhan siyah, lüks bir aracın kapısına yaslanmış beni bekliyordu. Ancak dikkatimi çeken şey bu arabanın o gecekiyle aynı olmamasıydı. Üzerindeki o jilet gibi takım elbiseyle bu sokağa, bu şehre, hatta bu hayata ait değil gibiydi. Ben ise yanına yaklaştıkça, siyah kazak ve jean pantolonumla onun yanındaki bir gölge gibi kalıyordum.

Beni gördüğünde doğruldu, hiçbir şey söylemeden yolcu koltuğunun kapısını açtı. Bindim. Araca dolan o pahalı koku, zihnimi bulandıracak kadar yoğundu. Gökhan şoför koltuğuna geçti, motoru çalıştırdı. Şehir henüz uyanmamıştı; sokak lambaları son bir gayretle parlıyor, çöp kamyonlarının gürültüsü uzaktan uyunuyordu.

"Nereye gidiyoruz?" dedim, camdan dışarıyı izleyerek. "Nikah dairesi bu yönde değil."

Gökhan direksiyonu kırarken dikiz aynasından bana kısa bir bakış attı. "Söyledim ya Yaren, halledeceğim dedim."

Yarım saat sonra, şehrin en bilindik butiklerinden birinin önünde durduğumuzda kaşlarım çatıldı. Kepenkler kapalıydı, içerisi karanlıktı. "Gökhan, dalga mı geçiyorsun? Kapalı burası."

Gökhan cevap vermedi, telefonunu çıkarıp bir numarayı tuşladı. Sadece on saniye sonra karşı tarafa, "Aşağıdayım," dedi ve kapattı. Beş dakika geçmeden, üzerinde pijamalarıyla genç bir kadın dükkanın kepengini gürültüyle açtı. Gökhan arabadan inip bana kapıyı açtığında, şaşkınlıktan donup kalmıştım.

"İn hadi," dedi. Sesi, bir emirden ziyade, bitirmek zorunda olduğumuz bir işin yorgunluğunu taşıyordu.

Hakkari'nin ıssız bir sokağında, sabahın altısında bir butiğin önündeydik. Arabanın içinde donup kalmıştım. Gökhan'a öylece, ne yapacağını bilemeyen, şaşkın ve biraz da öfkeli bakışlar fırlatırken o, kapımı açmış bekliyordu.

"Bakma şöyle melül melül," dedi Gökhan, sesindeki o otoriter tınıyı hafif bir alayla süsleyerek. "Mağaza bir tanıdığın. Söyledim ya, halledeceğim diye."

Arabadan indiğimde ayaklarım geri geri gidiyordu. Kepengi açan kadın bizi içeri davet ederken Gökhan'ın sıcak ve geniş elini belimde hissettim. Bu temas, sanki bir elektrik akımı gibi sırtımdan yukarı tırmandı. Kasılıp kaldım. Bana doğru eğildi, nefesi kulağımı teğet geçerken o can alıcı kelime döküldü dudaklarından:

"Geçelim mi hayatım?"

Dişlerimi sıktım. "Hayatım" mı? Bu adam bu yalanı yaşamaya şimdiden başlamıştı ve görünen o ki, benden çok daha yetenekliydi. Mağazanın loş ışıkları birer birer yanarken, içerideki o tül, ipek ve dantel kokusu genzimi yaktı. Hayatım boyunca içinde rahat hissettiğim tek kumaş asker kamuflajıyken, şimdi bu yumuşak dokuların arasında kendimi bir düşman hattında kuşatılmış gibi hissediyordum.

Çalışan kadın, üzerindeki mahmurluğu çabuk atlatmış, profesyonel bir gülümsemeyle bize döndü. Bakışları önce Gökhan'ın şıklığında, sonra benim siyahlar içindeki sönük halimde gezindi.

"Hoş geldiniz," dedi kadın, sesindeki nezaketle. Ardından doğrudan bana bakarak sordu: "Nasıl bir şey istiyorsunuz efendim? Kafanızda bir model var mı?"

Cevap veremedim. Kafamda tek bir model vardı: Üzerinde mermi izleri olan bir çelik yelek. Ama burada, aynaların ve şık elbiselerin ortasında, kelimelerim boğazıma dizildi.

Gökhan belimdeki elini hafifçe sıkarak beni kendine doğru çekti. Bu bir sahiplenme değil, bir uyarıydı; "Rolünü yap," diyordu sessizce.

Mağazanın içindeki o yumuşak, ipeksi sessizlik, dışarıdaki Hakkari ayazından daha fazla üşütüyordu beni. Çalışan kadının sorusu boşlukta asılı kaldığında, aynadaki yansımama baktım; sivil ama her an tetik çekmeye hazır o sert kadına.

"Kafamda bir model... yok," dedim buz gibi bir sesle. "Mümkünse en sadesi olsun."

Kadın, sesimdeki o askeri tondan biraz irkilse de nezaketini bozmadı. Gökhan'ın yanındaki duruşuma, yüzümdeki ifadeye bakıp durumu anlamaya çalışıyordu muhtemelen.

"Tabii efendim, anlıyorum," dedi kadın, elindeki askıları düzelterek. "Bedeniniz nedir? Ona göre seçenekleri daraltalım."

"Otuz altı," dedim kısa ve net.

Kadın hafifçe gülümsedi. "Harika, tam numunelik bir fizik. Lütfen peşimden gelin, üst katta daha özel ve sade parçalarımız var. Orada daha rahat deneriz."

Kadın merdivenlere doğru yöneldiğinde, Yaren olarak içimdeki o isyancı ruhu dizginlemeye çalışıyordum. Adımlarımı bilerek yavaşlattım, kadının üst katın virajını dönmesini bekledim. Gökhan hemen yanımdaydı, o jilet gibi haliyle sanki bu tiyatronun başrolü olmaktan büyük keyif alıyormuş gibi duruyordu.

Aramızdaki mesafe bir santime düştüğünde, başımı ona doğru hafifçe çevirdim. Gözlerimdeki o öldürücü parıltıyla, sadece onun duyabileceği, bir bıçak kadar keskin o fısıltıyı bıraktım:

"Bir daha bana 'hayatım' dersen," dedim, sesimdeki her harf bir tehdit barındırıyordu. "Nikah masasına oturmadan seni bu mağazada gebertirim Gökhan. Anladın mı beni? Gebertirim!"

Gökhan'ın dudakları hafifçe kıvrıldı; bu bir meydan okumaydı. Bakışlarını benden ayırmadan, sanki çok romantik bir şey söylüyormuşçasına daha da yaklaştı. Nefesi şakağımı yakıp geçerken, o alaycı ama bir o kadar da tehlikeli sesi duyuldu:

"Beğenmedin mi?" dedi, sesinde oyunbaz bir tınıyla. "O zaman daha yaratıcı olabilirim. Ne dersin... 'Aşkım' mı demeliyim? Ya da belki daha yumuşak bir şeyler... 'Tatlım' nasıl?"

Dişlerimi birbirine öyle bir bastırdım ki çenemin çatırdayacağını sandım. Gözlerimi kısıp parmağımı göğsüne, o jilet gibi ütülü gömleğinin tam kalbinin üzerine sapladım.

"Döverim seni," dedim, sesim bir yılanın tıslaması kadar alçak ama bir o kadar ölümcüldü. "Yemin ederim seni burada, şu kadının yanı falan demem evire çevire döverim Gökhan!"

Gökhan, göğsündeki parmağıma rağmen santim geri adım atmadı. Aksine, o her zamanki sarsılmaz ve sinir bozucu özgüveniyle hafifçe sırıttı. Gözlerinde, Yaren olarak beni delirtmekten aldığı o gizli hazzın parıltısı vardı.

"Ona ne şüphe..." diye mırıldandı, sesi bir itiraftan çok meydan okuma gibiydi. "Yaparsın. Alaca'nın elinden bir de dayak yemek varmış kaderde, ne yapalım? Ama şimdi..." Eliyle üst kata çıkan merdivenleri işaret etti. "Hadi 'hayatım', vaktimiz daralıyor. Git ve o elbiseyi giy."

Öfkeyle arkamı dönüp merdivenlere yönelirken, arkamdan kısık sesle güldüğünü duyabiliyordum. O an anladım; bu nikah sadece düşmana karşı bir savaş değil, bizim aramızdaki o bitmek bilmeyen güç savaşının da başlangıcıydı.

Gökhan'ın arkamdan gelen o sinir bozucu, alçak sesli gülüşü merdivenlerin her basamağında beynimin içinde yankılandı. "Hayatım" kelimesini bilerek, altını çizerek, her harfini ruhuma bir iğne gibi batırarak söylüyordu. Üst kata çıktığımızda, çalışan kadın çoktan birkaç mankenin üzerindeki örtüleri açmış, spot ışıklarını yakmıştı.

İçerisi bir anda bembeyaz bir bulutun içine düşmüşüm gibi aydınlandı. Hayatım boyunca sadece şehitlerimizin tabutuna sarılan o kutsal beyazı görmeye alışık olan gözlerim, bu şifonların, satenlerin ve dantellerin arasında kendini yabancı bir diyarda hissetti.

Kadın, profesyonel bir çeviklikle yan yana dizilmiş üç askıyı öne çıkardı.
"Size yakışacağını düşündüğüm, sadeliğiyle ön plana çıkan modellerimiz bunlar efendim," dedi kadın, elindeki kumaşları incitmekten korkar gibi tutarak. "Hem asil hem de sizin o güçlü duruşunuzu gölgelemeyecek tasarımlar."

Bakışlarım askılarda isteksizce gezindi. En sağdaki fazla kabarık, ortadaki ise her yerinden boncuklar fışkıran bir rüküşlük abidesiydi. Ben daha "Hayır" demeye fırsat bulamadan, hemen arkamda dikilen o jilet gibi gölge tekrar üzerime devrildi. Gökhan, ellerini ceplerine atmış, bir sanat eserini inceler gibi elbiselere bakıyordu.

Parfümünün kokusu yine burnumun direğini sızlattı. Sol tarafımdaki askıya, en sade olanına uzandı. Parmağının ucuyla kumaşa hafifçe dokundu.

"Şu en soldaki..." dedi Gökhan. Sesi bu sefer alaydan arınmış, garip bir şekilde tok ve ciddiydi. "Güzelmiş aslında... Hayatım, sana çok yakışır. Onu denesene?"

Bakışlarım gösterdiği elbiseye kaydı. İçten içe ona hak vermenin verdiği o sinir bozucu duyguyla yutkundum. Elbise, ipek krepten yapılmış, vücuda oturan ama asaletini koruyan bir modeldi. Uzun kolluydu, bileklerinde minik inci düğmeleri vardı ve sırtında zarif bir dekoltesi vardı. Ne bir pulu vardı ne de göz yoran bir danteli. Sadece saf, duru bir beyazdı. Tıpkı bir kar fırtınasının ardından dağların büründüğü o sessiz beyaz gibi...

"Dene hadi," diye yineledi Gökhan. Bakışları askıdan kopup doğrudan benim gözlerime kilitlendi. O an gözlerinde ne bir oyun ne de bir tehdit vardı; sadece o elbiseyi üzerimde görme isteğinin verdiği dürüst bir parıltı gördüm.

Üst katın o boğucu, her yeri ayna ve beyaz kumaşlarla çevrili sessizliğinde, Gökhan'ın bakışları üzerimde asılı kaldı. O "dürüst parıltı"yı gördüğüm an, içimdeki savaşçı kadının gardı ilk kez düştü. Ne bir emir ne de bir tehdit beni o elbiseye ikna edebilirdi; ama o anki sessiz beklentisi, en keskin mermiden daha etkili olmuştu.

"Peki," dedim, sesimdeki buzun hafifçe kırılmasına engel olamayarak. "Deneceğim."

Kadın, sanki bu onayı bekliyormuş gibi bir heyecanla elbiseyi askıdan kurtardı. "Harika bir seçim!" dedi neşeyle. "Bu model tam sizin asaletiniz için dikilmiş gibi. Gelin efendim, kabinimiz şu tarafta."

Gökhan'ın yanından geçerken ona bakmadım; ama omuzlarımız birbirine sürttüğünde kalbimin ritminin yine o komandolara has "hızlı ama kontrollü" ritmi bozup çocuksu bir telaşa kapıldığını hissettim. Kabine girdiğimde, kadının yardımıyla üzerimdeki o yorgun siyahları sıyırdım. Siyah jean ve kazak, yerdeki o beyaz halının üzerinde sanki Yaren Akın'dan geriye kalan son kalıntılarmış gibi duruyordu.

Kadın, ipek krep kumaşı tenimle buluşturduğunda irkildim. Soğuktu, narindi ve en önemlisi... çok temizdi.

"Kollarınızı uzatır mısınız?" dedi kadın yumuşak bir sesle.

İşaret ettiğinde, kollarımı uzattım. Bileklerimdeki o minik inci düğmeleri tek tek iliklerken, kadının elleri nasırlı ve yara bere içindeki ellerime takıldı. Bir an duraksadı, bakışları ellerimdeki tetik nasırlarına ve eklem yerlerimdeki ufak yara izlerine kaydı. Ama hiçbir şey sormadı; sadece daha saygılı, daha derin bir bakışla düğmeleri iliklemeye devam etti.

Elbisenin fermuarı yukarı doğru kayarken, kumaş vücudumu bir zırh gibi ama bu sefer çok daha yumuşak bir şekilde sardı. Aynanın karşısına geçtiğimde, nefesim kesildi.

Karşımda duran kadın... Bu ben miydim? Beyazlar içinde, o sert hatları bile bu yumuşak kumaşın altında törpülenmiş, saçları omuzlarına dökülmüş bu yabancı kimdi? Aynadaki yansımamda, boynumdaki o görünmez zincirin halkaları sanki bu beyazlıkta eriyip gidiyordu. Ama gözlerim... Gözlerim hala aynıydı. O dağların, o pusuların, o kaybedilenlerin gölgesini taşıyan Alaca'nın gözleri.

Mağazanın o loş ve ipek kokulu kabininde, aynadaki yansımamla baş başa kalmıştım. Kadın, elbisenin son dokunuşlarını yaparken gözleri ellerimdeki tetik nasırlarından, bileğimdeki eski bir yaraya kaydı. Bir an duraksadı, sanki tenimdeki bu "savaş izleri" ile üzerimdeki bu zarif ipeği zihninde birleştiremiyordu.

"Eşiniz gerçekten çok şanslı bir adam," dedi kadın, sesi samimi bir hayranlıkla titreyerek. "Bunca yıldır bu işi yaparım, bu elbiseyi bu kadar... bu kadar 'güzel' taşıyan bir gelin görmedim."

Sustum. Gözlerimi aynadaki o yabancı kadından kaçırdım. "Eşim" kelimesi, Gökhan için kullanıldığında içimde bir yerlerde bir fay hattı kırılıyor gibi oluyordu. Kadın, merakına yenik düşerek, sanki kutsal bir sırrı soruyormuş gibi fısıldadı:

"Affedersiniz, kendimi durduramıyorum ama... Mesleğiniz neydi acaba? Duruşunuz, elleriniz... Çok farklı."

Aynadaki yansımamın gözlerinin içine baktım. Oraya, o derinliğe sakladığım Alaca'ya. "Askerim," dedim, sesimdeki netlik kabinin dar duvarlarında yankılandı.

Kadın kısa bir an donup kaldı, ardından saygıyla karışık bir şaşkınlıkla geri çekildi. "Anlıyorum... Şimdi tüm taşlar yerine oturdu," diye mırıldandı.

Kabinden çıktığımızda koridorun o sessizliği üzerimize çöktü. Hiçbir şey konuşmadan, sadece kumaşın hışırtısı eşliğinde merdivenlerin başına geldik. Gökhan, alt kattaki bekleme koltuğunda oturmuş, telefonuna bakıyordu. Bizim sesimizi duyduğu an başını kaldırdı.

O an, zaman Hakkari'nin o dumanlı sabahında asılı kaldı.

Gökhan yavaşça ayağa kalktı. O her zamanki alaycı, her şeyi bilen, her duruma bir cevabı olan adam gitmiş; yerine dili tutulmuş, bakışları yüzümde ve üzerimdeki beyazlıkta hapsolmuş bir yabancı gelmişti. Gözleri, elbisenin ipek krep kumaşından başlayıp, belimin kıvrımına, oradan da açıkta kalan omuzlarıma ve en son gözlerime tırmandı.

Mağaza sahibi kadın sessizliği bozarak hayranlıkla araya girdi: "Fiziği gerçekten mükemmel... Elbise sanki üzerine mühürlenmiş gibi oturdu. Hiçbir tadilata gerek yok."

Gökhan hiçbir şey söyleyemedi. Öylece bakıyordu; ne bir "güzel olmuşsun" ne de bir "yalanımız için yeterli" cümlesi çıktı dudaklarından. Onun bu alışılmadık sessizliği, içimdeki o her an tetikte bekleyen Yaren'i bir anlığına tereddütte bıraktı. Ellerimi elbisenin eteğinde huzursuzca birleştirdim.

"Olmamış mı?" diye sordum, sesimdeki o nadir görülen savunmasızlık kırıntısına ben bile şaşırarak.

Gökhan, sorduğum soruyla birlikte sanki derin bir uykudan uyanmış gibi gözlerini birkaç kez kırptı. O sarsılmaz özgüveni, o her duruma hazır profesyonelliği ilk kez bu kadar açık bir gedik vermişti. Boğazını temizledi, elini ensesine atıp saçlarını hafifçe karıştırdı. Bakışlarını bir anlığına yerdeki kar beyazı halıya indirdi, sonra tekrar bana çevirdi; bu sefer gözlerindeki o hiddetli yeşil, yerini hayranlığın en çıplak haline bırakmıştı.

"Olmuş..." dedi Gökhan, sesi her zamankinden daha derinden, daha boğuk geliyordu. "Olmuş, çok güzel olmuş hem de..."

Kelimesini bitirdiğinde aramızdaki o birkaç adımlık mesafeyi ağır ağır kapattı. Yanıma kadar sokulduğunda, takım elbisesinin kumaşından yayılan o nane ve pahalı parfüm kokusu, beyaz ipeğin temiz kokusuyla birleşti. Mağaza sahibi kadın, ellerini önünde birleştirmiş, sanki bir film sahnesini izliyormuşçasına gözleri parlayarak bize gülümsüyordu. Hakkari'nin bu sapa sokağında, sabahın kör karanlığında, bu sahte peri masalının en inandırıcı anını yaşıyorduk.

Gökhan, elini yavaşça uzatıp omzumdaki o ince, beyaz kumaşın üzerinden tenime dokunur gibi yaptı ama tam temas etmeden elini havada tuttu. "Harika görünüyorsun İlay,"
diye mırıldandı. İsmi kullanırken sesi bu sefer alaycı değildi; sanki bu yalanı ilk kez kalbiyle söylüyordu.

Onun bu beklenmedik yumuşaklığı ve üzerimdeki bu yabancı kumaşın verdiği savunmasızlık hissi, göğüs kafesimi daraltmaya başladı. Ben Alaca'ydım; ben çelik yeleklerin, ağır botların ve buz gibi namluların kadınıydım. Bu zariflik, bu hayran dolu bakışlar benim dünyama fazlaydı. Kalbim, nizamiyedeki bir alarm gibi hızla çarpmaya başladığında, gardımı tekrar toplamak için derin bir nefes aldım.

"Vaktimiz azalıyor," dedim, sesimdeki o askeri otoriteyi tekrar kuşanarak. Bakışlarımı Gökhan'ın gözlerinden kaçırıp duvardaki saate sabitledim. "Hadi, şu işi bitirelim artık. Kaybedecek tek bir dakikamız bile yok."

Mağaza sahibi kadına dönüp hafifçe başımla selam verdim. "Paketlemeseniz de olur, üzerimde kalsın," dedim, Gökhan'ın az önce yarattığı o büyülü atmosferi tek bir hamleyle dağıtarak. "Zaten yarım saat sonra bu elbiseyle o masada olmam gerekiyor."

Gökhan, bu ani çıkışımla birlikte hafifçe gülümsedi. Az önceki o dilsiz adam gitmiş, yerini yine o her şeyi kontrol eden Yüzbaşı'ya bırakmıştı. Cebinden cüzdanını çıkarıp ödemeyi yaparken, ben çoktan mağazanın kapısına yönelmiştim bile.

"Haklısın hayatım," dedi arkamdan, o sinir bozucu alayı tekrar sesine ekleyerek.

Gökhan ödemeyi yapmak için kasanın olduğu bölüme geçerken, mağaza sahibi kadın elinde ince bantlı, zarif beyaz bir topuklu ayakkabı ile yanıma geldi. Eğilip ayakkabıları önüme bıraktığında, hayatım boyunca postalların içinde sertleşmiş ayaklarımın bu incecik bantların arasında ne yapacağını düşünmeden edemedim.

Ayakkabıları giydiğimde boyum Gökhan'ınkine biraz daha yaklaşmıştı ama dengem hala yerinde değildi; sanki buzun üzerinde yürüyormuşum gibi bir güvensizlik hissi vardı içimde.
Kadın doğrulup beni bir kez daha süzdü, ardından bakışları belime kadar dökülen, düz siyah saçlarıma takıldı.

"Peki saçlarınıza ne yapacaksınız efendim?" diye sordu kadın, elini hafifçe saçlarıma doğru uzatarak. "Bu asil elbiseye bu kadar düz ve sade saçlar... Belki bir topuz ya da hafif dalgalar?"

Elimi refleksle saçlarıma götürdüm. Parmaklarımın ucunda o tanıdık sertlik vardı. "Böyle kalacak," dedim, sesimdeki itiraz kabul etmez tonla. "Zaten vaktimiz yok."

"Olmaz!" dedi kadın, bir anda profesyonel bir titizlikle kaşlarını çatarak. "Böyle bir zarafetin tamamlanması gerekir. En azından yüzünüzün aydınlığını kapatmasınlar."

Kadın, cevabımı beklemeden hızla arka tarafa, cam bölmeli çekmecelerin olduğu kısma doğru ilerledi. Birkaç saniye içinde elinde, üzerinde küçük, zarif bir inci detayı olan gümüş rengi minik bir tokayla geri döndü.

"En azından bunu takalım," dedi, itiraz etmeme fırsat vermeden saçlarımın önünden bir tutam alıp kulağımın hemen arkasına, o zarif tokayla sabitledi. "Bakın, bakışlarınızdaki o sertlik şimdi daha bir anlam kazandı."

Aynaya baktım. O küçük inci detayı, saçlarımın karanlığında bir mermi çekirdeği kadar parlak ama bir o kadar yabancı duruyordu.

Gökhan, elinde ödeme makbuzuyla yanımıza yaklaştığında duraksadı. Bakışları ayakkabılarımdan başlayıp, tokayla açılan yüzümde ve saçlarımdaki o küçük ışıltıda durdu. Hafifçe gülümsedi; bu seferki gülümsemesi alaydan uzaktı.

Gökhan'ın o sessiz ama derin hayranlığı, mağazanın ipeksi havasında bir sis bulutu gibi yayılırken, bileğimdeki saate baktım. Zaman, Hakkari'nin o dumanlı sabahında bir kum saati gibi değil, bir bombanın geri sayımı gibi işliyordu.

"Hadi," dedim, sesimdeki o askeri disiplini bu beyaz ipeğin içinden süzerek. "Kendi nikahımıza geç kalacağız. Ve ben, hayatımda hiçbir operasyona bir saniye bile geç kalmadım."

Gökhan'ın dudakları yukarı kıvrıldı, bakışlarında "İşte benim tanıdığım Alaca" dercesine bir parıltı belirdi. "Emredersiniz Üsteğmenim," diye mırıldandı, kapıyı benim için açarken.

Topuklu ayakkabıların o incecik bantları ayağımı sıkıyordu ama mağaza sahibi kadının beklediği o sendeleyiş gerçekleşmedi. Aksine, o yüksek topukların üzerinde, sanki engebeli bir arazide tam teçhizatlı yürüyormuşum gibi ustalıkla ve dik bir omurgayla ilerledim. Kadın hayretle arkamdan bakarken, Gökhan'ın da şaşırdığını yan profilinden görebiliyordum.

İstihbarat görevlerinde, o "şık ve tehlikeli kadın" rolünü oynamak zorunda kaldığım gecelerde, bu ayakkabıların üzerinde saatlerce nöbet tutmuş, yeri geldiğinde bu topuklarla nefes kesmiştim. Bu benim için bir moda değil, bir kamuflaj biçimiydi.

Mağazadan çıktığımızda, Hakkari'nin buz gibi havası yüzüme çarptı. Gökhan arabayı çalıştırırken, ben yolcu koltuğunda bembeyaz bir yabancı gibi oturuyordum. Şehir yavaş yavaş uyanıyor, esnaf kepenklerini indiriyor, insanlar ekmek derdine düşüyordu. Kimse, bu siyah camlı aracın içinde, iki askerin kendi kimliklerini bir imza ile gömmeye gittiğini bilmiyordu.

Direksiyonu sıkıca kavrayan Gökhan, vitese atarken kısa bir an elime baktı. "Topuklularla aran iyiymiş," dedi, sesindeki o gizli takdirle. "Seni sarsar sanmıştım."

Gökhan'ın "Topuklularla aran iyiymiş," diyerek attığı o takdir dolu pası, sadece tek bir göz devirmeyle havada bıraktım. Kelimelerle bu yalanın içine daha fazla çekilmeye niyetim yoktu. Hakkari'nin o meşhur, keskin güneşi binaların arasından bir anda fırlayıp gözlerimi kamaştırınca, arka koltuğa doğru uzandım.

Siyah, askeri tipteki sırt çantamın ön gözünden kemik çerçeveli güneş gözlüklerimi çıkarıp taktım. Artık o "gelin" görüntüsünün altında, bakışlarımı gizleyen bir kalkanım daha vardı.

Gökhan, göz ucuyla bana baktı ve vites kolunun üzerindeki elini sertçe sıktı. Şehrin merkezine, o küçük nikah dairesine giden yola girmek yerine direksiyonu aksi yöne kırdığında kaşlarımı çattım.

"Planda ufak bir değişiklik oldu," dedi Gökhan, sesi bir brifing verircesine düz ve ciddiydi.

"Ne oldu?" diye sordum, gözlüklerimin ardından ona dönerek. "Vortex binayı mı havaya uçurdu?"

"Keşke öyle olsaydı, o durumla baş etmek daha kolay," dedi ve derin bir nefes aldı. "Time gerçeği söylemeyeceğiz Yaren. Yani tam gerçeği... Onlara, bizim aslında çok eskiden beri tanıştığımızı, hatta gizli bir uzak mesafe ilişkisi yürüttüğümüzü söyleyeceğiz. Benim senin için buraya tayin istediğimi, ilişkimiz artık çok uzadığı için de ani bir evlilik kararı aldığımızı bilecekler."

Duyduklarım karşısında buz kestim. Arabanın içindeki o yoğun parfüm kokusu bir anda boğucu gelmeye başladı. "İmkansız," dedim, sesimdeki o itiraz kabul etmez tonla. "Tolga inanmaz Gökhan. Çocuk her şeyi seziyor, her detayda bir bit yeniği arıyor. Kimi kandırıyorsun?"
Gökhan direksiyonu bir elofreni manevrası yapacakmış gibi sertçe kırdı ve gözlerini yoldan ayırmadan cevap verdi:

"Tolga ve Pars'a gerçeği söyledik. Yani timin o iki çekirdek ismine... Mecburduk. Nikah şahitlerimiz de onlar zaten. Ama geri kalan herkes; karargahtaki askerler, istihbaratçılar ve en önemlisi dışarıdaki gözler... Onlar bu aşk masalına inanmak zorunda. Eğer timin içinde bile 'formalite' olduğu konuşulursa, bu haber Vortex'in kulağına üç saatte gider."

Gökhan sustu, bir anlığına bakışlarını yoldan çekip güneş gözlüklerimin ardındaki gözlerimi bulmaya çalıştı.

Hakkari'nin sarsıntılı yollarında ilerlerken, Gökhan elini vites kolundan çekip ceketinin iç cebine dondurdu. Hareketleri o kadar sakindi ki, sanki cebinden bir şarjör değil de hayatımızın geri kalanını mühürleyecek o metal parçalarını çıkarıyormuş gibi hissettim. İki tane lacivert kadife kutu, vites konsolunun üzerine, aramızdaki o uçuruma bırakıldı.

Gökhan, kutulardan birini alıp bana doğru uzattı. "Aç bakalım," dedi. Sesi bu sefer her zamankinden daha yumuşak, sanki içindeki o sert asker kabuğunu bir anlığına aralamış gibiydi.

Güneş gözlüklerimi alnıma kaldırıp kutuyu aldım. Kapağı hafifçe araladığımda, sabah güneşinin yansımasıyla parlayan zarif bir yüzükle karşılaştım. Beyaz altın bir alyansın üzerine, ince bir işçilikle nilüfer çiçeği işlenmişti. O kadar zarif, o kadar kırılgandı ki; parmaklarımın arasındaki o tetik nasırlarının yanında bir yabancı gibi duruyordu.

"Annem seçti," dedi Gökhan. Bakışlarını yoldan ayırmıyordu ama yüzünde ilk kez gördüğüm, hüzünle karışık minik bir tebessüm belirdi. "Bazı hastalıklarla mücadele ediyor... Aslında Hakkari'ye gelmelerini çok istedim, gelmeyi de çok istediler ama sağlık durumları el vermedi. Telefonda bana, 'Madem gelemiyorum, bari gelinimin yüzüğünü ben seçeyim' dedi. Kıramadım."

Duraksadı, sanki yanlış bir şey yapmış olmanın verdiği o hafif tereddütle ekledi: "Eğer beğenmediysen, yani tarzın değilse yarın gidip değiştirebiliriz. Sorun olmaz."

Kutudaki nilüfer motifine bakarken mideme bir kramp girdi. Zihnimin karanlık köşelerinden annem olacak o kadının sesi yükseldi; o tiz, o nefret dolu haykırışı kulaklarımda çınladı:

"Nilüfersin sen Yaren!"

Nilüferleri sevmezdim. Onlar bana hep o kadını, o geçmişi ve köklerimin ne kadar kirli bir toprakta olduğunu hatırlatırdı. Ama şu an, karşımda annesi için çabalayan bir adam vardı. Bu yalanın içine bir yalan daha eklemek, her sabah başka bir gerçekle uyanmak kuralımız değil miydi?

"Çok geçmiş olsun. Ayrıca sıkıntı yok," dedim, sesimdeki o anlık titremeyi bastırarak. Yüzüğü kutusundan çıkarıp parmağıma geçirdim. "Kalabilir. Zaten... nilüfer çiçeklerini severim."

Yalanı söylerken boğazımdaki o cam kırıkları bir kez daha battı. Gökhan'ın yüzündeki o rahatlama ifadesini gördüğümde, bir yalanın bazen bir gerçeği iyileştirebileceğine ilk kez şahit oldum. Ama parmağımdaki o zarif çiçek, artık sadece bir yüzük değil; mürekkebi kanla kurumuş bir imzanın ilk halkasıydı.

Gökhan, siyah aracın motorunu nikah dairesinin önünde susturduğunda, aramızdaki o gergin sessizlik yerini dışarıdan gelen neşeli ama bir o kadar da disiplinli bir uğultuya bıraktı. Güneş gözlüklerimi tekrar gözüme indirip dışarı baktığımda, gördüğüm manzara karşısında bir an nefesim kesildi.

Karşıda, nizamiyede görmeye alışık olduğum o sert, kamuflajlı adamlar yoktu. Tolga, Pars, Yaman, Cengiz ve Levent abi ve yanındaki kadın... Her biri jilet gibi ütülü gömlekleri ve kumaş pantolonlarıyla, sanki bir operasyona değil de hayatlarının en mutlu gününe hazırlanmış gibi dizilmişlerdi. Ama gözlerindeki o keskinlik, duruşlarındaki o milimetrik nizam, üzerlerindeki sivil kıyafetlerin bile gizleyemediği birer "asker" olduklarını haykırıyordu.

Gökhan, kontağı kapattığında arabanın içindeki o yoğun parfüm ve yeni kıyafet kokusu son kez ciğerlerime doldu. Dışarıdaki o sivil kalabalığın içindeki asker disiplinini seçebiliyordum. Gökhan, derin bir nefes alıp kapısını açtı. Araçtan inişindeki o vakur duruş, üzerindeki takım elbiseyle birleşince ortaya çıkan görüntü, Hakkari'nin tozlu sokaklarına fazla gelen bir asalet barındırıyordu.

Arabanın önünden dolanıp yolcu kapısına ulaştığında, kalbimin göğüs kafesime vurduğu o ritmik sesi bastırmaya çalıştım. Kapıyı açtı. Dışarıdaki keskin ayaz ve bekleyenlerin heyecanı bir dalga gibi içeri sızdı. Gökhan, büyük ve sıcak elini bana doğru uzattı. Avucu yukarı bakıyordu; bu bir davetti, bu geri dönüşü olmayan o yola girişin ilk fiziksel temasıydı.

Uzanıp elini tuttum. Parmaklarımın tetik nasırları, onun avucunun sıcaklığına değdiği an, Gökhan elimi sıkıca, sanki bir daha asla bırakmayacakmış gibi kavradı. Beni araçtan indirirken, bakışlarını güneş gözlüklerimin ardından bile hissedebileceğim bir yoğunlukla üzerime dikti. Artık kaçış yoktu. Artık Üsteğmen Yaren Akın, aracın içinde kalmış; İlay Alkan kapıdan dışarı adımını atmıştı.

Daha ayağım yere değer değmez, nizamiyenin o gri havasını dağıtan, neşe dolu ama bir o kadar da gür bir ıslık sesi sokağı inletti.

"Ooooo ooo!"

Tolga, elinde tuttuğu küçük çiçek buketiyle en önde duruyordu. Yanındaki Pars, her zamanki ağırbaşlılığına tezat bir şekilde sırıtırken; Yaman, Cengiz ve Levent abi de nizamı bozmadan ama yüzlerindeki o gururlu ifadeyle bize bakıyorlardı.

"Birileri Hakkari Alayının en mutteşik çifti mi dedi?" diye bağırdı Tolga, sesi tüm meydanda yankılanırken. Birkaç adım öne çıkıp, sanki bir devlet törenini sunuyormuşçasına elini bize doğru uzattı. "Buyrunuz Alkan Çifti! Pist sizin!"

Pars, Tolga'nın omzuna hafifçe vurup "Sus lan, kızı utandıracaksın," diye mırıldansa da, gözleri Gökhan'la birleştiğinde o sessiz "Hayırlı olsun komutanım" mesajını vermişti bile.

Gökhan'ın eli elimi bir çelik kelepçe gibi ama kadifemsi bir sıcaklıkla kavramıştı. Arabadan indiğim o an, bembeyaz ipek elbisem Hakkari'nin sert rüzgarıyla havalandı. Karşımızdaki o sivil ama ruhu üniformalı kalabalık, sanki bir pusuyu değil de bir mucizeyi bekler gibi gözlerimizin içine bakıyordu.

Yaman, her zamanki o vakur ve ağırbaşlı tavrıyla bir adım öne çıktı. Başını hafifçe eğip, "Hayırlı olsun komutanlarım," dedi. Sesindeki o derin saygı, sivil kıyafetlerinin içinden bile bir nişan gibi parlıyordu. "Rabbim bir yastıkta kocatsın, vatan gibi aziz bir ömrünüz olsun."

Cengiz ise Yaman'ın aksine, şaşkınlığını hala üzerinden atamamış gibi kaşlarını yukarı kaldırmıştı. "Vallahi ne yalan söyleyeyim komutanım, hiç beklemiyorduk," dedi, ensesini kaşıyarak sırıtırken. "Siz öyle askeriyede her gün birbirinizi yiyince, biz 'Bu ikisi birbirini operasyonda yanlışlıkla vurmasa bari' diye iddiaya giriyorduk. Meğer asıl savaş içerideymiş!"

Gökhan, Cengiz'in bu patavatsız ama samimi yorumuna hafifçe gülümserken, elimi biraz daha sıkı kavradı. Ben ise güneş gözlüklerimin ardından takındığım o maskeyi bir an bile düşürmedim.

"İşimle aşkı karıştırmayı sevmem," dedim, sesimdeki o buz gibi otoriteyi koruyarak. Bakışlarımı Gökhan'a çevirdim; o an gözlerimdeki o sahte öfkeyi en inandırıcı haliyle sergiledim. "Ayrıca Gökhan askeriyede beni o kadar sinir etmeseydi, belki bu kadar çabuk ikna olmazdım. Damarıma basmayı görev bildiği için, ben de teslim bayrağını başka türlü çektim."

"Hadi oradan," diye mırıldandı Gökhan, sesi sadece bizim duyabileceğimiz kadar kısık ama eğlenen bir tondaydı. "Kimin kimi sinir ettiği tartışılır müstakbel karım."

Levent abi, timin en büyüğü ve tecrübelisi olarak araya girdi. Yanında duran, güleç yüzlü ve asil duruşlu kadının elini sevgiyle avucuna alıp, "Olur öyle şeyler, olur," dedi, babacan bir tavırla. "Ben Nurcan'ımın peşinden az mı koştum sanıyorsunuz? Asker adamın sevdasının imtihanı da sert olur. Bizimki de nizamiyede başladı, şimdi bir ömür nizam oldu."

Eğilip yanındaki kadının elini zarifçe öptü. Bu hareket o kadar doğal ve içtendi ki, bir anlığına içinde bulunduğumuz yalanın ağırlığı omuzlarımda iki katına çıktı. Levent abinin eşi, Nurcan abla, öne çıkıp elini nazikçe bana uzattı.

"Merhaba canım, tanışamadık," dedi Nurcan abla. Sesi, bir askerin bekleyeni olmanın verdiği o vakur ve yumuşak tınıyı taşıyıyordu. "Ben Nurcan, Levent'in eşiyim. Hoş geldin aramıza İlay. Asker eşi olmak zordur ama bir askerin kalbine girmek daha zordur. Sen zoru başarmışsın belli ki."

Nurcan ablanın o sıcak, anaç bakışları üzerimde gezinirken, Gökhan'ın elini sanki tek sığınağım oymuş gibi biraz daha sıkı kavradım. Üzerimdeki ipek elbisenin zarafeti ile ruhumdaki barut kokusu arasındaki o devasa uçurumu sadece ben biliyordum.

"Memnun oldum Nurcan abla," dedim, sesimi en yumuşak tınısına çekmeye çalışarak. "Hoş buldum. Ama asker eşi olmak kısmına gelince..." Hafifçe gülümsedim, bu seferki gülümsemem biraz daha gerçek, biraz daha gururluydu. "Biz de o kutsal üniformayı taşıyoruz. Yani zorlukları yabancıdan değil, bizzat cepheden biliyorum."

Nurcan ablanın gözleri hayretle açıldı, ardından bu şaşkınlık yerini derin bir hayranlığa bıraktı. Tekrar bana döndü, ellerimi tutup nazikçe sıktı. "Çok güzel olmuşsun maşallah," dedi, sanki kendi kızını gelin ediyormuşçasına içten bir sesle. "Kuğu gibi süzülüyorsun resmen. Nazar değmesin inşallah, Rabbim sizi kem gözlerden korusun." Elini hafifçe havada sallayıp batıl bir inançla "Tütütü!" diyerek beni kutsadı.

Gökhan, Nurcan ablanın bu içtenliğine karşılık kolunu omzuma atıp beni kendine doğru çekti. "Sağ ol Nurcan abla," dedi, sesi gururla tınlıyordu. "Güzeldir benim karım... Ama en çok da o sert duruşu güzeldir."

Nurcan abla muzip bir tavırla kaşlarını yukarı kaldırdı, gözlerinde parlayan o meraklı ışıkla sordu:
"Eee, şimdilik böyle sessiz sedasız imza atıyorsunuz ama biz öyle kuru kuruna gelin vermeyiz! Düğünümüz ne zaman? Şöyle Hakkari'yi ayağa kaldıracak, davullu zurnalı bir düğün istemez miyiz kocam bey?"

Levent abi gülerek hanımını onayladı. "İsteriz elbet! Timin ilk düğünü bu, öyle ucuza kaçamazsın Yüzbaşım!"

Gökhan'ın omzumdaki eli hafifçe kasıldı. Bu, hazırlıklı olmadığımız bir soruydu. Yalanın içine bir de düğün planı sokuşturmak, mayın tarlasında bale yapmaya benzeyecekti. Bakışlarımı Gökhan'a çevirdim, "Hadi bakalım Yüzbaşı," dedim içimden. "Bu virajı nasıl döneceksin?"

Gökhan'ın omzumdaki eli, sordukları soruyla birlikte bir anlığına kasıldı. Nurcan ablanın o beklenti dolu, neşeli gözleri üzerimizdeyken, yalanın derinleştiği o tehlikeli sularda dümene geçme sırasının bende olduğunu anladım. Derin bir nefes aldım, yüzüme hem hüzünlü hem de kararlı bir maske yerleştirerek Nurcan ablaya döndüm.

"Nurcan abla, haklısın elbet..." dedim, sesimdeki o sahte burukluğu en inandırıcı tınısıyla sergileyerek. "Hangi genç kız istemez ki sevdikleriyle şöyle omuz omuza bir düğün yapmayı? Ama bizim işimiz malum; vatan nöbeti beklemeye gelmez. Şu sıralar başımızı kaşıyacak vaktimiz yokken, bir de düğün telaşına girip asıl görevimizi aksatmak istemedik. Zaten ben öyle gösterişli, kalabalık törenleri pek sevemedim hiç."

Bakışlarımı bir anlığına yere indirdim, ardından tekrar ona dönüp asıl darbeyi vurdum:

"Bir de... Kayınvalidem... Şu sıralar sağlık durumları pek iyi değil. Görüyorsunuz, nikahımıza bile gelemediler. O orada şifa beklerken, bizim burada davul zurna çaldırmamız ne vicdanımıza sığardı ne de ailemize yakışırdı. En doğrusu böyle sade, sessizce hayatlarımızı birleştirmekti. Bizim düğünümüz, vatanın selameti olsun; bize o yeter."

Gökhan'ın omzumdaki eli, "kayınvalidem" kelimesini telaffuz ettiğim an, sanki bir elektrik akımına kapılmış gibi kaskatı kesildi. Bakışlarının üzerimde, şaşkınlık ve hayranlık arası o ince çizgide gidip geldiğini görebiliyordum. Onun annesini, daha yüzünü bile görmediğim o kadını, bu yalanın içinde bu kadar sahiplenerek savunmamı beklemiyordu. Gökhan için bu, sadece bir operasyonel hamle değil; en zayıf noktasından, ailesinden yakalanmış bir sarsıntıydı.

Nurcan abla, söylediklerimle birlikte duygulanarak elini göğsüne koydu. Gözleri hafifçe buğulanırken, uzanıp omzuma dokundu.

"Ah be güzel kızım..." dedi, sesi titreyerek. "Ne kadar ince, ne kadar asil bir düşünce bu. Levent, görüyor musun? Bu devirde böyle hayırlı, böyle görgülü gelin bulmak zor. Kendi mutluluğundan önce büyüklerinin sağlığını, huzurunu düşünen bir yürek... Gökhan, oğlum, çok doğru bir seçim yapmışsın. Vatanı emanet ettiğimiz o ellerin, bir yuvayı da nasıl zarafetle çekip çevireceği şimdiden belli oldu."

Gökhan, Nurcan ablanın bu övgüleri karşısında boğazını temizledi. Şaşkınlığını profesyonel bir hızla maskeleyip, bakışlarını bana çevirdi. O an gözlerinde gördüğüm şey sadece bir "teşekkür" değil, aynı zamanda bu yalanı bu kadar kusursuz kıldığım için duyduğu o derin takdirdi.

"Öyledir abla..." dedi Gökhan, sesi ilk kez bu kadar samimi ve alçak bir perdeden çıkarken. "İlay, beni her zaman şaşırtmayı ve her zorlukta en doğru duruşu sergilemeyi çok iyi bilir. O yüzden kalbim de, evim de emin ellerde."

Hava tam bu duygusal ağırlığın altında biraz daha ısınacakken, Tolga her zamanki o patavatsız ama hayat kurtaran neşesiyle araya girdi. Elindeki çiçek buketini havada sallayarak, bir orkestra şefi gibi hepimizi işaret etti.

Tolga, elindeki papatya buketini bir zafer bayrağı gibi havaya kaldırıp aramızdaki o yoğun ve duygusal havayı bir bıçak gibi kesti. Saatlerdir beklemekten patlamış olacak ki, her zamanki hiperaktif tavrıyla bir Gökhan'a bir bana baktı.

"Komutanlarım, vallahi gözlerim yaşardı, ciğerim soldu ama..." dedi, saatine abartılı bir hareketle vurarak. "Nikah memuru içeride evraklarla beraber ağaç oldu, biraz daha gecikirsek adam bizi evlendirmekten vazgeçip emekliliğini isteyecek! Müstakbel Alkan çifti, artık o imzaları atsak mı acep?"

Pars, Tolga'nın ensesine hafif bir tokat aşk ederek onu susturmaya çalışsa da hepimiz gülümsemeden edemedik. Gökhan, omzumdaki elini yavaşça aşağı kaydırıp parmaklarını parmaklarımın arasından geçirdi. Bu seferki tutuşu daha sıkı, daha kararlıydı.

"Haklısın Tolga," dedi Gökhan, sesi artık omuzlarındaki tüm rütbelerden sıyrılmış, sadece gideceği yoldan emin bir adamın tonuna bürünmüştü. Bakışlarını bana çevirdi. Güneş gözlüklerimin ardından bile ruhumu okuyormuş gibi hissettiren o yeşil hareler, son bir kez sordu: Hazır mısın?

Başımı hafifçe öne eğdim. "Gidelim Yüzbaşı," diye fısıldadım. "Zira Alaca, başladığı işi yarım bırakmayı sevmez."

Nikah dairesinin o soğuk, resmi kokulu koridorlarına doğru adımlarken, topuklularımın çıkardığı "tık tık" sesleri, arkamızdan gelen postalların tok ritmine karıştı. İçeride bizi bekleyen o masa, sadece iki insanın hayatını birleştirecek bir sunak değil; bir yalanın üzerine inşa edilecek yeni bir cepheydi.

Kapı açıldı. Memur, gözlüklerinin üzerinden bize bakıp gülümsedi. Tolga ve Pars, şahit koltuklarına geçerken yüzlerindeki o muzip ifade yerini ciddiyete bıraktı.

Nikah salonunun o kendine has, ağırbaşlı ve biraz da rutubetli kokusu genzimi yaktı. Gökhan'ın eli elimi öyle bir sıkıyordu ki, sanki bıraksa o an orada buhar olup uçacağımdan korkuyordu. Tam masaya yönelecekken, salonun en arka sırasında, gölgelerin arasına gizlenmiş gibi duran o heybetli karaltıyı fark ettim.

Harun Albay...

Bu yalanın başı.

Üzerinde sivil ama jilet gibi bir takım elbise vardı. Dik duruşu, kucağında birleştirdiği elleri ve o her şeyi gören, analiz eden bakışlarıyla bir misafir gibi değil, kalemizi bekleyen bir nöbetçi gibi duruyordu. Göz göze geldiğimizde, bakışlarındaki o sert babacanlık kalbime dokundu. Hafifçe, sadece askerin askere vereceği o milimetrik ve vakur baş selamını verdim. O da aynı sarsılmaz vakarla karşılık verdiğinde, operasyonun en büyük onay mührünü aldığımı hissettim.

Tim, salona bir bölük komutanı edasıyla göz gezdirirken; Tolga bir an duraksadı, Pars ise çenesini sıkıp salonun her köşesini bir pusu ihtimaline karşı taradı. Onlar için bu sadece bir nikah değil, her saniyesi korunması gereken bir mevziydi.

Sandalyeye oturduğumda, ipek elbisemin hışırtısı kulaklarımda uğuldadı. Gözüm bir an için yanımızdaki boş sandalyelere kaydı. Salon kalabalıktı; tim oradaydı, Albay oradaydı, Nurcan abla dualar mırıldanıyordu... Ama içimde, göğüs kafesimin tam ortasında devasa bir boşluk açıldı.

Keşke, diye geçirdim içimden. Keşke bu yalanın içinde tek bir gerçek payı olsaydı da, Haydar Ali Akın şu kapıdan girip 'Kızım' deseydi.

Babamın o barut ve tütün kokan ceketinin sıcaklığını omuzlarımda hissetmek için neler vermezdim... Onun o "Aferin benim kızıma" diyen gururlu sesini, bir yalanın gölgesinde değil de, gerçekten evlendiğim bir sabah duymak isterdim. Şimdi ise onun şerefli soyadını bir kağıdın üzerine son kez imzalayacak, sonra onu tarihin tozlu sayfalarına ve kalbimin en derin mezarına gömecektim.

Nikah memuru boğazını temizleyip o meşhur defteri açtı.

Nikah memuru, önündeki kalın kapaklı defteri büyük bir ciddiyetle düzeltti. Gözlüklerini burnunun ucuna düşürerek önce Gökhan'a, sonra da bana baktı. Salondaki o uğultulu neşe bir anda bıçak gibi kesildi; yerini sadece klimaların monoton hırıltısına ve timin o tetikte bekleyen nefeslerine bıraktı.
Memur, tok bir sesle o sarsıcı cümleye başladı:

"Siz Sayın İlay Akın... Hiçbir baskı altında kalmadan, kendi özgür iradenizle; hastalıkta ve sağlıkta, iyi günde ve kötü günde, bir ömür boyunca Sayın Gökhan Alkan'ın eşi olmayı kabul ediyor musunuz?"

"Kabul ediyor musunuz?" sorusu, salonun boşluğunda yankılanırken zaman benim için durdu. Zihnimde bir saniye içinde binlerce görüntü akıp geçti: Babamın üniforması, dağdaki o keskin soğuk, namlumun ucundaki Vortex militanları... Haydar Ali Akın'ın kızı Yaren olarak ölüyor, hiç var olmamış bir kadının, İlay'ın kimliğine doğuyordum.

Boğazımda bir düğüm oluştu, parmak uçlarım Gökhan'ın avucunda titredi. Bir anlık duraksamam, salondaki sessizliği daha da ağırlaştırdı. Gökhan'ın elini hafifçe sıktığını hissettim; bu bir "buradayım" mesajıydı. Kendime düşünme fırsatı vermeden, o uçurumun kenarından aşağı bırakırcasına fısıldadım:

"Evet!"

Sesim başta kısık çıksa da, kelimenin sonu bir emir kadar net ve kararlıydı. Memur, memnun bir ifadeyle başını sallayıp bu sefer yanındaki jilet gibi duran adama döndü.

"Siz Sayın Gökhan Alkan... Hiçbir baskı altında kalmadan, kendi özgür iradenizle; hastalıkta ve sağlıkta, iyi günde ve kötü günde, bir ömür boyunca Sayın İlay Akın'ı eşiniz olarak kabul ediyor musunuz?"

Gökhan'ın cevabı saniye bile gecikmedi. Bakışlarını bir an bile gözlerimden ayırmadan, sanki bir yemini kanıyla mühürlüyormuş gibi gür bir sesle konuştu:

"Evet!"

Memur gülümseyerek şahit koltuklarına, timin iki deli fişeğine döndü.

"Sizler de bu evliliğe şahitlik ediyor musunuz?"

Pars, her zamanki ağırbaşlılığıyla, "Şahidim," dedi. Ama Tolga... Tolga yerinde duramıyordu. Bir anda ayağa kalkıp elini kürsüye vura vura bağırdı:

"Evet! Evet! Evet! Şahidim hakim bey, ay pardon memur bey! Sonuna kadar şahidim!"

Tolga'nın bu aşırı heyecanlı ve şaşkın hali, salonun o gergin havasını bir anda dağıttı. Kendimi tutamayarak, omuzlarımın sarsılmasına engel olamadan kısa ama içten bir kahkaha attım. Gökhan da yan profilden dudaklarını birbirine bastırarak gülmemeye çalışıyordu.

Memur, Tolga'yı sakinleştiren bir el hareketi yapıp önündeki evrakları imzaladı.

"Ben de, belediyemizin bana verdiği yetkiye dayanarak, sizleri karı koca ilan ediyorum!"

O an salonda büyük bir alkış koptu. Nurcan ablanın sevinç gözyaşları, timin "Hayırlı olsun!" nidaları ve Albay'ın en arkadan yükselen o gururlu, tok alkış sesi birbirine karıştı.

Memur, evlilik cüzdanını bana doğru uzattığında elim titreyerek aldım. Mürekkebi henüz kurumamış o imza, artık bir yalanın değil, hayatımın en büyük operasyonunun resmen başladığının kanıtıydı.

Nikah dairesinin o resmi duvarları, alkış sesleriyle sarsılırken memur, önündeki defteri kapatıp yüzünde babacan bir tebessümle bize doğru eğildi. Gözlüklerinin üzerinden Gökhan'ın o heybetli duruşuna, sonra da benim bembeyaz ipekler içindeki halime baktı.

"Tebrik ederim çocuklar," dedi, sesi tüm salonda yankılanan bir coşkuyla. Ardından o meşhur, kaçınılmaz cümleyi kurdu:

"Beyefendi, gelini öpebilirsiniz!"

O an kalbim, nizamiyede patlayan bir baskın alarmı gibi göğüs kafesimi dövmeye başladı. Salon bir anda daha da hareketlendi. Tolga'nın "Haydi Yüzbaşım! Görelim o cengaverliği!" diye bağıran sesi, Pars'ın bıyık altından gülüşü ve Nurcan ablanın "Maşallah" nidaları birbirine karıştı.

Gökhan'la aynı anda ayağa kalktık. Topuklu ayakkabılarımın üzerinde yükselirken, aramızdaki mesafe bir el bombası piminin çekilmesi kadar tehlikeli bir yakınlığa indi. Gökhan, yavaşça bana doğru döndü. O an zaman Hakkari'nin o dumanlı sabahında asılı kaldı.

Gökhan, bir an duraksadı. Elleri yanlarında asılı kalmışken, bakışlarıyla benden sessiz bir izin istedi. O her zamanki emredici, sert komutan gitmiş; yerini attığı her adımdan çekinen, ruhumdaki o dokunulmaz sınırlara saygı duyan bir adama bırakmıştı. Bakışlarında, "Rol gereği de olsa, rızan olmadan bir santim bile yaklaşmam" diyen o sarsılmaz dürüstlüğü gördüm.
Hafifçe, neredeyse görünmez bir hareketle başımı onaylarcasına eğdim.

Gökhan, büyük ve sıcak ellerini yavaşça omuzlarıma koydu. Dokunuşu o kadar kontrollüydü ki, sanki beni değil de kristalden bir silahı tutuyordu. Bana doğru eğildiğinde, üzerine sinmiş o keskin nane ve pahalı parfüm kokusu tüm duyularımı ele geçirdi. Gözlerimi kapattım.

Dudakları alnıma değdiğinde, dünya üzerindeki tüm çatışmalar, telsiz sesleri ve barut kokusu bir anlığına silindi. Tüy kadar hafif, ipek kadar yumuşak ama bir mühür kadar ağır o öpücük, alnımın tam ortasına kondu. Bu bir tutku gösterisi değil, bir koruma yeminiydi. Bu, "Bundan sonra senin kalkanın benim" diyen sessiz bir mühürleme töreniydi.

Alnımdaki o sıcaklık, bir mermi çekirdeğinin yakıcılığı gibi tüm vücuduma yayıldı. Gökhan geri çekildiğinde, gözlerini açtığımda gördüğüm tek şey, o yeşil harelerin içinde saklı olan ve bu yalandan çok daha derinlere kök salmaya başlayan o tuhaf, isimsiz sadakatti.

Tolga'nın ıslığı salonun tavanında yankılanırken, Gökhan'ın elini tekrar elimin üzerinde hissettim. Artık sadece iki asker değil, mürekkebi kanla ve yeminle kurumuş imzaların ardındaki Alkan ailesiydik.
Operasyonun en zor safhası şimdi başlıyordu.

Tam o sırada, salonun öbür ucundan Nurcan ablanın neşeli çığlığı yükseldi. Ayak sesleri, topuklu ayakkabılarının zeminde çıkardığı o telaşlı "tık tık" sesleriyle birleşerek bize doğru yaklaşıyordu. Tim, ona yol açmak için kenara çekilirken Nurcan abla, elinde sıkıca tuttuğu telefonunu bir zafer nişanesi gibi havaya kaldırmıştı.

"Ay durun, durun! Kimselere bırakmadım, en güzel anı ben yakaladım!" diyerek nefes nefese yanımıza ulaştı.

Heyecandan yanakları pembeleşmişti. Koşarcasına yanımıza gelip, telefonunun ekranını adeta gözümüzün içine sokarcasına bize doğru uzattı.

"Ayy, şuna bakın! Çok güzel çıktınız maşallah! Nazar değecek vallahi, kırk bir kere maşallah!"

Gökhan'la ister istemez aynı anda telefona doğru eğildik. Ekrandaki karede, güneşin salonun yüksek pencerelerinden sızan o solgun ışığı, Gökhan'ın alnıma bıraktığı öpücüğün tam üzerine düşmüştü. Gökhan'ın yüzündeki o alışılmadık şefkat, benim ise o anki teslimiyet dolu, gözleri kapalı halim... Fotoğrafa bakınca, dışarıdan bir gözün burada bir "yalan" görmesi imkansızdı. Orada duranlar, birbirine mecbur bırakılmış iki asker değil; sanki fırtınalı bir denizin ardından birbirinin limanına sığınmış iki aşık gibi duruyordu.

Nurcan abla, yakaladığı o karenin verdiği zafer sarhoşluğuyla telefonunu göğsüne bastırdı, ardından bir yönetmen edasıyla ellerini iki yana açarak bizi yönlendirmeye başladı.

"Ay yok, bu yetmez! Bu sadece başlangıçtı," dedi neşeyle, gözleri heyecandan parlayarak. "Hadi bakalım çocuklar, şöyle masanın önünden çıkın da, şu ışığın en güzel vurduğu yere, yan yana geçin bakayım. Şöyle bir de tam boy, el ele, göz göze çekeyim sizi."

Gökhan'la birbirimize kısa, kararsız bir bakış attık. "Göz göze" kısmı, ikimizin de savunma hatlarını zorlayan o tehlikeli bölgeydi. Ama Nurcan ablanın o içten ısrarı ve arkada bıyık altından sırıtan timin bakışları altında geri adım atmak, pusuya düşmekten farksız olurdu.

Gökhan, "Emredersin Nurcan abla, madem başladık tam olsun," diyerek elini belime yerleştirdi. Bu seferki teması, koridorun loşluğundaki o sertlikten uzaktı; daha sahiplenici, daha "koca" rolüne uygun bir yumuşaklıktaydı. Beni nazikçe masanın önündeki boşluğa, o parlak gün ışığının vurduğu noktaya çekti.

Topuklularımın üzerinde dengemi bulmaya çalışırken, Gökhan'ın yanına geçtim. O jilet gibi takım elbisesinin kumaşı, benim beyaz ipeğime sürtündü. Nurcan abla dizlerinin üzerine hafifçe çöktü, açıyı ayarlamaya çalışırken "Hadi," dedi, "İlay kızım, sen şöyle Gökhan'ın göğsüne doğru hafifçe dön. Gökhan, sen de elini bırakma sakın, sıkıca tut karını!"

Gökhan, talimatı ikiletmedi. Sol elini belime daha sıkı sarıp beni kendine çekti, sağ eliyle de benim titreyen elimi kavrayıp tam kalbinin üzerine, o beyaz gömleğinin sertliğine yasladı. Avcumun altında, bir askerin o disiplinli ama şu an deli gibi çarpan kalp atışını hissettim.

"Bakın şimdi birbirinize," diye fısıldadı Nurcan abla, o sihirli anı bozmak istemez gibi. "Sanki dünyada başka kimse yokmuş gibi, sanki sadece bu an gerçekmiş gibi..."

Başımı yavaşça yukarı kaldırdım. Gökhan'ın yeşil hareleri, tam tepemden bana bakıyordu. O an, salonun uğultusu, Tolga'nın esprileri, Albay'ın bakışları... Hepsi silindi. Sadece onun o keskin, derin ve ilk kez bu kadar korumasız bakan gözleri kaldı. Gözlerindeki o yeşil orman, sanki "Bu bir yalan değil Yaren, bu bizim yeni gerçeğimiz" diye fısıldıyordu.

Nurcan abla deklanşöre art arda basarken, flaşların beyaz ışığı beynimin içinde çakan şimşekler gibiydi. Gökhan, bakışlarını bir saniye bile kaçırmadı. O an anladım ki; en büyük yalanlar, içinde bir damla gerçek taşıyanlarmış. Ve Gökhan'ın şu an bana bakışı, operasyon dosyasındaki hiçbir maddeye sığmayacak kadar gerçek duruyordu.

"Harika! Muhteşem!" diye bağırdı Nurcan abla, ekrana bakarak. "Vallahi Hakkari böyle sevda görmedi!"

Nurcan abla, adeta profesyonel bir düğün fotoğrafçısı edasıyla salonun içinde bir sağa bir sola gidiyor, her açıdan flaşları patlatıyordu. Gökhan'ın elini belimde hissetmek, o jilet gibi takım elbisenin dokusunu hissetmek bir yana; her flaş patlamasında "Yaren" isminden bir parça daha koptuğunu hissediyordum.

"Ayy, bir de şöyle dönün! İlay, başını hafifçe Gökhan'ın omzuna yasla bakayım... Hah, tam öyle! Gökhan oğlum, sen de bak şu kıza!"

Gökhan, Nurcan ablanın direktiflerini operasyon emri gibi harfiyen uyguluyordu. Başımı omuz çukuruna yasladığımda, boyun damarlarının seğirdiğini görebiliyordum. O da en az benim kadar gergindi ama bu gerginliği dışarıya "tutku" olarak yansıtmakta usta bir istihbaratçı kadar başarılıydı. Nurcan abla onlarca fotoğraf çektikten sonra nihayet durdu, telefonunu cebine koyarken yüzündeki o muzip gülümseme iyice yayıldı.

"Eee," dedi Nurcan abla, elini beline koyup kaşlarını imayla yukarı kaldırarak. "Düğün yok dediniz, aileler gelemiyor dediniz, boynumuzu büktünüz... Ama biz de bu kadar kolay pes etmeyiz! Levent, şunlara bir bak; bu güzellik böyle kuru kuruna eve mi gönderilir?"

Levent abi, eşinin ne demek istediğini anında anlayıp başını salladı. "Haklısın hatun. Bu kadro bir araya gelmişken, bu imzalar atılmışken dağılmak olmaz."

Nurcan abla tekrar bize döndü, gözlerinde o 'kaçamazsınız' diyen parıltıyla:

"Şöyle güzel bir kutlama yemeğine mi çıksak diyorum? Hakkari'nin o meşhur yerlerinden birinde, şöyle baş başa değil de, biz bize, timce bir kutlama yemeğine gidelim... Tabii," dedi, sesine hafif bir imayla karışık bir ağırlık katarak, "Eğer sizin o çok önemli, çok gizli 'işleriniz' yoksa... Yeni evli çiftin bugünlük bir izni olur herhalde, değil mi Yüzbaşım?"

Nurcan ablanın "işleriniz" derken attığı o imalı bakış, aslında hem mesleğimize olan saygısını hem de aramızdaki bu ani evliliğin altındaki o aceleyi sorgular gibiydi. Eğer şimdi "işimiz var" deyip kaçarsak, yalanın üzerine inşa ettiğimiz o kule ilk rüzgarda yıkılabilirdi.

Gökhan'ın belimdeki eli hafifçe sıkılaştı. Bakışlarını benden çekip Nurcan ablaya, ardından en arkada duran Albay'a çevirdi. Albay, sanki bu sahneyi bekliyormuş gibi hafifçe başını sallayarak onay verdi.

Gökhan, o her zamanki kendinden emin gülümsemesini yüzüne yerleştirdi. "Nurcan abla, senin bu teklifini geri çevirecek kadar yürek yemedik daha," dedi, sesi tüm timin duyacağı kadar gür çıkarak. "Madem düğün yapamadık, yemeğimiz bizim düğünümüz olsun. Ne dersin hayatım?" dedi bana dönerek.

Dişlerimi sıktım, gözlerimdeki o "hayatım kelimesini sana yedireceğim" bakışını profesyonel bir tebessümle maskeledim. "Elbette," dedim, sesimdeki buzları eritmek için büyük bir çaba sarf ederek. "Sizlerle bir arada olmak bizi çok mutlu eder. Hem... kutlamaya değer bir gün, değil mi?"

Tolga arkadan bir nida patlattı: "İşte bu! Komutanım, ben acıktım zaten, heyecandan şekerim düştü! Gidelim de Hakkari'nin altını üstüne getirelim!"

Pars, Tolga'yı kolundan tutup sarsarken, biz de o bembeyaz ipekler ve jilet gibi takımlarla, arkamızda koskoca bir yalanı bırakarak salonun kapısına yöneldik. Dışarıda sadece Hakkari'nin ayazı değil, Vortex'in görünmez gözleri ve hayatımın en zor akşam yemeği bizi bekliyordu.

Nikah dairesinin o resmi ve boğucu havası geride kalırken, dışarıdaki Hakkari ayazı yüzümüze bir tokat gibi çarptı. Gökhan, kapıyı benim için açtığında elbisemin ipek etekleri rüzgarda sertçe savruldu. Arabaya bindiğimiz an, kapının kapanma sesiyle birlikte dış dünyayla olan tüm o gürültülü bağımız bir anda kesildi.

Araca çöken sessizlik, az önceki alkış tufanının aksine o kadar yoğundu ki, klimanın üflediği havanın sesi bile kulaklarımda uğuldamaya başladı. Gökhan direksiyonu kavradığında, parmak boğumlarının beyazladığını gördüm. İkimiz de önümüze bakıyorduk; ne o az önceki "hayatım" hitaplarından bir eser kalmıştı ne de benim o sahte tebessümlerimden. Parmağımdaki o nilüferli yüzük, vites kolunun yanındaki metalik parıltıya çarpıp duruyordu. Şehir merkezinden çıkıp yemeğe gideceğimiz restorana doğru ilerlerken, bu sessizlik aramızdaki o devasa yalanın en dürüst anıydı.

Ancak bu ağır hava, sadece birkaç dakika sürdü.

Dikiz aynasından hızla bize yaklaşan bir araç fark ettim. Gökhan da aynı anda fark etmiş olacak ki kaşlarını çattı. Siyah, camları sonuna kadar inmiş bir jip, motorunu bağırtarak yanımızda belirdi. İçinden yükselen o tanıdık, gürültülü ve bir o kadar da absürt müzik sesi sokağı inletmeye başladı.

Tolga, yolcu koltuğunda neredeyse aracın dışına sarkmış, elinde bir peçeteyi bayrak gibi sallayarak bize bakıyordu. Pars ise direksiyonda, bir yandan yola odaklanmaya çalışıyor bir yandan da Tolga'nın bu deliliğine engel olamadığı için bıyık altından sırıtmaya devam ediyordu.

"Komutanııııım! Yengelerin bir tanesiii! Ses ver Hakkari!" diye bağırdı Tolga, sesi rüzgarın uğultusuna karışırken. Ne ara 'Yaren Abla'dan 'Yengeliğe' terfi etmiştim bilmiyorum. Müzik tam o an en yüksek perdesine ulaştı. Tolga, elini kalbine götürüp, sanki bir stadyum konserindeymişçesine kendinden geçerek haykırmaya başladı:

"Annem sakın yapma dedi, güldüm yüzünee! Çok seviyorum anne dedim, karışma bizeee!"

Gökhan'ın yan profilden yüzünün seğirdiğini, gülmemek için dudaklarını birbirine mühürlediğini görebiliyordum. Tolga, yanımızdaki araçta zıplayarak temposunu artırdı ve arkadaki araçlardaki timin diğer üyelerini de işaret ederek bağırdı:

"HADİ HEP BERABER! ŞANINA YAKIŞSIN ALKANLARIN!"

Ve o an, sanki bir koro şefi tarafından yönetiliyormuşçasına tüm araçlardan aynı nakarat yükseldi:

"Vay vay vaaay vay benim halimee, dinlemedim annecimi düştüm zalimeee! Vay vay vay vay vaaaay, vay benim halimee! Bulamadım çaresini yandım kaderimeee!"

Tolga, "zalime" kısmında Gökhan'ı parmağıyla gösterip kahkahalarla peçetesini havaya savururken, içimdeki o buz dağı bir anda tuzla buz oldu. Gökhan'ın o jilet gibi ciddiyetinin, Tolga'nın bu deli saçması enerjisi karşısında nasıl darmadağın olduğunu izlemek paha biçilemezdi.

Gözlerim dolana kadar gülmeye başladım. Başımı cama yaslayıp, dışarıda rüzgara karşı bağıran o koca yürekli, çocuk ruhlu adamlara baktım. O an her şeyi; yalanı, Vortex'i, sahte kimliğimi ve omzumdaki yükü unuttum. Yaren olarak değil, sadece o anın içinde kaybolmuş bir kadın olarak, timin bu çılgın neşesine kendimi bıraktım.

Gökhan da daha fazla dayanamadı. Direksiyonu tek eliyle tutup diğer eliyle yüzünü kapattı, omuzları sarsılarak sessiz ama derinden bir kahkaha patlattı. Bize "zalim" ve "kader kurbanı" muamelesi yapan bu adamlar, aslında bu savaşın içinde nefes alabildiğimiz tek oksijen kaynağımızdı.

Tolga'nın yan araçtaki o dizginlenemez enerjisi, Hakkari'nin sert asfaltını adeta bir düğün salonu pistine çevirmişti. Gökhan'la beraber attığımız o ilk gerçek kahkahanın yankısı araçta sönmeden, Tolga dikiz aynasından bize bakıp eliyle "Camı indir!" işareti yapmaya başladı. Yüzündeki o muzip ifade, birazdan çok daha büyük bir gürültünün kopacağının habercisiydi.

Gökhan, "Yapma Yaren, yüz bulursa bizi restorana kadar oynatır bu çocuk," dese de, gözlerindeki o eğlenen parıltı itirazını yalanlıyordu. Dayanamadım, sağ elimle kapıdaki düğmeye basıp camı sonuna kadar indirdim. İçeri dolan o keskin dağ havasıyla birlikte, sokağı inleten ritim kulaklarımı sağır edercesine yükseldi.

Tolga, jipin camından dışarı sarkar gibi oldu; bir eliyle Pars'ın omzuna tutunuyor, diğeriyle havada hayali paralar savuruyordu. Şarkının nakaratı Hakkari'nin gri binalarında yankılanırken, Tolga gırtlağını patlatırcasına bağırmaya başladı:

"PARA BİZZZDEEEE, ŞÖHRET BİZZZDEEEE! DÜŞMANLARLA YARIŞIRIZ, PARA ÇOK PARA ÇOK!"

Pars, direksiyonu zapt etmeye çalışırken bir yandan da "Oğlum düşeceğiz, otur içeri!" diye Tolga'yı çekiştiriyordu ama Tolga'yı durdurmak mümkün değildi. Tam o sırada şarkının temposu arttı ve o meşhur dizeye gelindiğinde, Tolga elini bir spot ışığı gibi bana doğru uzattı:

"MANKENLERLE YARIŞIRIZ, GÜZELİZ ÇOK ÇOK!"

Bunu söylerken bembeyaz ipek elbiseme ve saçlarımdaki o küçük inci tokaya bakıp, "Yengem be! Podyum görsün asalet görsün!" diye ekledi. Kahkaham bu sefer bir mermi hızıyla dudaklarımdan döküldü. Elimle yüzümü kapattım ama Tolga final vuruşunu henüz yapmamıştı. Şarkının gazıyla jipin içinde zıplamaya başladı:

"BÜTÜN GÖZLER ÜSTÜMÜZDE, ÇEKEMEYEN ÇOK ÇOK! FİYAKALI ARABAMIZ VAR, HAVAMIZ ÇOOOOK!"

"Havamız çok!" derken Gökhan'ın kullandığı lüks araca bakıp eliyle "Şşşt!" işareti yaptı. Gökhan, direksiyonu sıkıca kavramış, omuzları gülmekten sarsılarak başını iki yana sallıyordu.

"Ben bu timi kurarken hangi günahımın bedelini ödedim acaba?" diye mırıldandı Gökhan, ama sesinde tek bir gram öfke yoktu; sadece o devasa, gizli bir gurur ve sevgi vardı.

Yan araçtan yükselen o "Para Bizde" nakaratı, Hakkari'nin tozlu caddelerini bir geçit törenine çevirmişti. Bir yanda mürekkebi kanla kurumuş o imzalar, bir yanda bizi bekleyen karanlık Vortex gölgesi... Ama tam şu an, bu gürültülü şarkının ve Tolga'nın deliliklerinin arasında, Yaren Akın ilk kez gerçekten yaşadığını hissetti.

Hakkari'nin sessizliğine inat, kahkaham rüzgara karışıp gitti. Arkamızda bıraktığımız o resmiyet, yerini asfaltı inleten bu çocuksu ve sarsılmaz yoldaşlığa bırakmıştı.

🤍

Ayy, bölümü nasıl buldunuz?

Umarım beğenmişsinizdir, kaostan uzak bir bölüm yazmaya çalıştım biraz. Bunlar iyi günleriniz sırada daha kötü günler var sksksks.

Görüşmek üzeree🤍