9. bölüm · KAYIP YANKI

BÖLÜM 8| HER ŞEYİ ELİNDEN ALINAN ÇOCUK

Sisiyl 𓆉

Ayayayayya bomba gibi bir bölümle geldimm, umarım beğenirsiniz.

Bu eserde yer alan tüm karakterler, olaylar, kurumlar ve mekânlar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek kişi, kurum ya da olaylarla herhangi bir benzerlik bulunması durumunda bu benzerlikler tamamen tesadüfidir.

Anlatılanlar kurgu kapsamında değerlendirilmelidir.

Bu eser; vatanı, bayrağı ve inandığı değerler uğruna canını feda eden aziz askerlerin hatırasına,
sınırda nöbet tutanlara,
gece uyumayıp sabahı bekleyenlere,
ve bu topraklarda huzurla yaşanabilsin diye sessizce görev yapanlara saygıyla ithaf edilmiştir.

Bölüm şarkıları;

Sezen Aksu• Gidemem

Şebnem Ferah• Sil Baştan

Dedüblüman• Çözemezsin

Emre Aydın• Hoşçakal

Kural 9: Savaş alanında duygulara yer yoktur; çünkü duygular, kurşundan daha hızlı öldürür.

Kural 10: Bazen en büyük ceza ölmek değil, yaşamaya mahkûm edilip elinden her şeyinin alınmasıdır.

İyi okumalar...

BÖLÜM 8| HER ŞEYİ ELİNDEN ALINAN ÇOCUK

Ölüm.

Bir kelime. Dört harf, iki hece, iki ünlü ve iki ünsüz.

Çok kez duymuştum bu kelimeyi. Gerek annemden, gerek amcamdan, gerekse başkalarından. Ama hiçbiri canımı bu denli acıtmamıştı. Çünkü bunu söyleyen bir Türk askeriydi. Bir silah arkadaşım, şanlı bayrağımızı omuzlarında taşıyan birisiydi. Üstelik omuz omuza verdiğimiz, sırtımızı yasladığımız bir komutan...

Gökhan’ın o kükreyen sesi, zihnimin kuytu köşelerinde bir zehir gibi dolanıyordu. "Git öl!" demişti. Sanki o güne kadar hayata tutunmak için tırnaklarımla kazıdığım ne varsa, tek bir cümleyle uçurumdan aşağı itmişti. Gökhan Yüzbaşı sadece bir emir vermemişti; o, benim varlığımın bu karargahta, bu timde ve hatta bu dünyada bir yük olduğunu tescillemişti.

İnsanlara bir yük olduğumu zaten biliyordum. Babam şehit düştükten sonra nerede olursam olayım her yer bana gurbet gibi gelmişti. Hani canından kanından çok sevdiğin memleketinden sürgün edilirsin de, gurbete gidersin ya işte tam olarak böyle hissediyordum. Vatanım vardı; ama bir o kadar da yoktu.

Harbi çok pis koymuştu.

"KORİDORUN ORTASINDA ONCA ASKERİN İÇİNDE KAVGA ETMEK DE NE DEMEK?!" dedikten sonra elini sertçe masaya vurmuştu Albay.

Harun Albay’ın makam odasındaki hava, barut fıçısına düşmüş bir kıvılcım gibi patlamaya hazırdı. Albay, masasının arkasında bir dağ gibi dikilmiş, damarları öfkeden dışarı fırlamış bir halde bize bakıyordu. Elini sertçe masaya vurduğunda, üzerindeki kalemlik havaya fırlayıp yere çakıldı.

"SANA SORUYORUM ÜSTEĞMEN! SANA SORUYORUM!" diye kükredi, sesi duvarlarda yankılanıp göğüs kafesimi titretti. "Burası babanın çiftliği mi? Burası senin kişisel ego tatmin alanın mı? Koridorun ortasında, onca erin, erbaşın, astsubayın gözü önünde birbirinizin boğazına sarılmak ne demek lan?!"

Tam o sırada kapı yumruklanırcasına çalındı. Gökhan, içeriye bir fırtına gibi girdi. Yüzü kireç gibiydi ama gözlerindeki o inatçı pırıltı hala sönmemişti. Albay’ın karşısında hazır ola geçtiğinde, Albay masanın etrafından dolanıp bir kaplan gibi üzerine yürüdü.

"Gel Yüzbaşı, gel! Tam da senin o 'yüksek disiplininden' bahsediyorduk!" Albay, Gökhan’ın yakasına yapışıp onu sarsmaya başladı. Gökhan, bir heykel gibi kımıldamadan duruyordu ama Albay’ın öfkesi dinecek gibi değildi. "Sen bu timin komutanısın! Senin görevin bu kızı dizginlemek, ekibi bir arada tutmak değil mi? Sen kalkmış koridorda 'Git öl' diye bağırıyorsun! Sen kimsin lan? Sen Azrail misin? Sen kimin canı üzerine hüküm veriyorsun?!"

Albay, Gökhan’ı bırakıp bu sefer bana döndü. Adımları yeri göğü inletiyordu. Tam karşımda durdu, parmağını sallayarak üzerime eğildi. "Ya sen Üsteğmen? Alaca dedik, operasyonun beyni dedik, profesyonel dedik... Sen ne yaptın? Bir sokak kavgasındaymış gibi komutanına el kaldırıyorsun, nizamiyeyi ayağa kaldırıyorsun! Senin o 'başına buyrukluğun' bu orduya sığmaz Yaren Akın! Sığ-maz!"

"Komutanım, pusuya düştüm, sadece-" diyecek oldum ama Albay gürlemesiyle sözümü ağzıma dikti.

"KES! Mazeret istemiyorum! Savaş alanında mısın, çocuk parkında mı belli değil!" Albay tekrar masasına yöneldi, çekmecesinden iki tane resmi zarfı hırsla çıkarıp masanın üzerine, tam ortaya fırlattı. Odanın içine buz gibi bir sessizlik çöktü.

"İkiniz de..." dedi Albay, sesi bu sefer bağırmaktan daha ürkütücü, daha derinden geliyordu. "İkiniz de açığa alındınız!"

Gökhan’ın bakışları bir anlığına bana kaydı, gözlerinde ilk kez bir sarsıntı gördüm. Ben ise donup kalmıştım. Vatanımdan sonra tutunduğum tek dal olan üniformam, şu an omuzlarımdan kayıp gidiyordu.

"Silahlarınızı ve kimliklerinizi şimdi o masaya bırakın," dedi Albay, parmağıyla masanın üzerini işaret ederek. "Hakkınızda disiplin soruşturması başlatıldı. Ben sizi bizzat çağırana kadar bu kışlanın sınırından içeri girmeyeceksiniz. Şimdi... Çıkın dışarı ve gözüme gözükmeyin!"

Elim titreyerek belime gitti. Can yoldaşımı, her sabah öpüp başıma koyduğum o metal soğukluğu masanın üzerine bıraktım. Yanına da kimliğimi... Gökhan da aynı ağırlıkla, sanki ruhunu masaya bırakıyormuş gibi silahını bıraktı. Silahların masaya çarparken çıkardığı o tok ve soğuk ses, hayatımın en büyük sessizliğine gömüldü.

Arkamı dönüp odadan çıkarken Gökhan’la omuz omuza geldik. Bakışlarımız çarpıştı. O gözlerde nefret mi vardı, pişmanlık mı, yoksa sadece bitmişlik mi, seçemedim.
Koridora çıktığımızda artık birer subay değildik. Sadece, birbirinin celladı olmuş iki yabancıydık. Gökhan'ın o ağır "Git öl" cümlesi şimdi görevini tamamlamıştı; asker Yaren, o odada ölmüştü.

Sonunda başarmışlardı. Sonunda Yaren Akın'ı öldürmeyi başarmışlardı.

Koridordaki hava, az önceki bağırışların aksine bir mezarlık sessizliğine bürünmüştü. Postallarımızın zeminde çıkardığı o tok sesler, artık birer rütbelinin vakur adımları değil, sürgüne gönderilen iki suçlunun ayak sesleriydi. Nöbetçi askerlerin şaşkın bakışları üzerimizde dolaşıyor, kimse ne olduğunu anlamaya çalışırken göz göze gelmekten kaçınıyordu. Haklılardı; az önce karargahın orta yerinde birbirini imha etmeye çalışan iki komutan, şimdi ellerinde silahları bile olmadan, boynu bükük bir şekilde nizamiyeye doğru yürüyordu.

Gökhan’ın hemen yanımda olduğunu hissetmek, üzerime devrilen bir bina enkazının altında kalmak gibiydi. O binanın mimarı da, yıkıcısı da oydu.
"Yaren," dedi fısıltıyla. Sesi, revirdeki o kükreyen devin değil, vurduğu yerin kanadığını yeni fark eden bir adamın sesiydi.

Durdum. Bakışlarımı karşıdaki gri duvardan bir santim bile ayırmadım. "Başardın," dedim, sesimdeki her bir harfi dondurarak. "Yaren Akın'ı öldürmeyi başardın. Bravo. Bak," kollarımı iki yanıma açmıştım. "Bak, oldu istediğin. Öldüm."

Cevap vermedi. Veremedi. Çenesi kasıldı, bakışları yere düştü. Omuzlarındaki o ağır yükü ilk kez görüyordum ama bu sefer acımadım. Çünkü benim omuzlarımda artık hiçbir şey yoktu; ne bir rütbe, ne bir vatan borcu, ne de yaşama isteği.

Gökhan’ın dudakları aralandı, bir şeyler söylemek için ciğerlerine o ağır havayı çekti ama kelimeler boğazında düğümlendi. Az önce Albay’ın odasında sökülen sadece rütbelerimiz değildi; bizim birbirimize olan inancımız, o sarsılmaz asker bağımız da o masada, o soğuk silahların yanında kalmıştı.

"Ben..." diye başlayabildi sadece. "Öyle demek istemedim."

"Ya ne söylemek istedin?" diye çıkıştım ona. "Ha, söyle. Ne söylemek istemiştin. 'Öl' derken başka ne demek istemiş olabilirsin? Gerçekten çok merak ediyorum."

Gökhan, sanki bir mermi yemiş gibi sarsıldı. Gözlerindeki o yeşil ateş sönmüş, yerini dipsiz bir kuyuya, derin bir pişmanlığa bırakmıştı. Elini hafifçe bana doğru uzattı ama dokunmaya cesaret edemedi; parmakları havada asılı kaldı.

"Korktum," dedi fısıltıyla. Sesi o kadar kısıktı ki, koridorda esen hafif rüzgar bile onu alıp götürebilirdi. "Seni o halde, o kanın içinde görünce... Kontrolümü kaybettim. Gitmeni istemedim Yaren. Oraya, o pusunun içine tekrar girmenden, bir daha geri dönmemenden korktum. Sadece... durmanı istedim."

"Durdum Gökhan," dedim, acı bir tebessümle yüzüne bakarak. "Bak, durdum. Öyle bir durdurdun ki beni, artık yürüyecek bir yolum bile kalmadı. Sen beni durdurmadın, sen beni yok ettin. Düşmanın yapamadığını tek bir cümleyle sen yaptın."

Arkamı dönüp nizamiyeye doğru yürümeye devam ettim. Bacağımdaki yara zonkluyor, attığım her adımda ruhumdan bir parça asfalta dökülüyordu. Arkamdan gelmediğini, olduğu yerde çakılıp kaldığını biliyordum. Artık bir "Alaca" yoktu. Artık bir "Üsteğmen Akın" yoktu.

Ben yoktum.

Nizamiye kapısının o devasa demirleri gıcırdayarak açılırken, arkamda bıraktığım sadece bir askerlik şubesi ya da bir karargah değildi; çocukluğumdan beri sığındığım tek kaleydi. Adımlarım asfalta vurdukça çıkan ses, bir veda marşı gibi zihnimde yankılanıyordu. Gökhan’ın geride, o soğuk koridorda bir heykel gibi dikili kaldığını hissetmek artık canımı yakmıyordu.
Çünkü artık hissetmek, lügatimden çıkarılmış bir kelimeydi.

Dışarıdaki dünya... Her zamankinden daha gürültülü, daha anlamsız ve daha yabancıydı. İnsanlar yanımızdan geçip gidiyor, otobüsler duraklarda duruyor, hayat hiçbir şey olmamış gibi akıyordu. Oysa benim için zaman, Albay’ın masasına o silahı bıraktığım an durmuştu.

"Yaren!"

Pars’ın sesi nizamiyenin çıkışında, sivil dünyanın o kaotik gürültüsünü bıçak gibi yararak bana ulaştı. Koşar adım yanıma geliyordu; yüzünde her zamanki o muzip, neşeli ifadeden eser kalmamış, yerine kapkara bir endişe bulutu çökmüştü. Pars, bu timde benim sadece silah arkadaşım değil, ruhumu anlayan nadir insanlardan biriydi. Ama şu an, dünyanın en iyi tesellisi bile sırtımdaki o devasa enkazı kaldırmaya yetmezdi.

"Yaren! Dur, konuşalım!" dedi soluk soluğa yanımda durarak. Koluma dokunmak istedi ama buz gibi bakışlarımı görünce elini geri çekti. "Albayla konuştum, Gökhan Komutanla da... Yani, bu geçici bir şey. Soruşturma bitince her şey düzelecek. Sakın pes etme, biliyorsun sen Alaca'sın."

"Alaca öldü Pars," dedim. Sesim o kadar düz ve ifadesizdi ki, Pars’ın gözlerindeki umut ışığının sönüşünü izledim. "Üniformayı o masaya bıraktığım an, o kuşu da gömdüm ben. Şimdi git. Bir sivilin yanında durup başını ağrıtma."

"Yaren yapma böyle, biz bir timiz..."
Cevap vermedim. Cevap verecek tek bir hecem bile kalmamıştı. Yolun kenarından boş geçen sarı bir taksiyi gördüğümde elimi hissizce kaldırdım. Taksici önümde sert bir fren yapıp dururken Pars hâlâ arkamdan bir şeyler söylüyordu ama kulaklarım çoktan sağır olmuştu. Kapıyı açtım, kendimi o dar arka koltuğa attım.

"Nereye abla?" dedi taksici dikiz aynasından yüzümdeki sönmüş ifadeye bakarak.

Zorlukla taksiciye evimin adresini verdim.

Yol boyunca camdan dışarıyı izledim. Şehir akıyordu; insanlar ekmek alıyor, çocuklar gülüyor, sevgililer el ele yürüyordu. Benim dünyam başıma yıkılırken bu insanların bu kadar normal davranması canımı yakmıyordu, sadece şaşırtıyordu. Hayatın bu kadar basit olduğunu unutmuşum.

Apartmanımın önüne geldiğimde taksiciye ücreti ödeyip indim. Bacağım artık zonklamayı bırakmış, tamamen uyuşmuştu. Merdivenleri birer birer, ruhumun ağırlığını taşıyarak çıktım. Kendi kapımın önüne geldiğimde anahtarımı çıkarmak için çantamı yokladım ama ellerim titrediği için anahtarlığı yere düşürdüm.

Eğilip anahtarı alacakken, kapımın hemen yanındaki duvara yaslanmış, başını öne eğmiş o silüeti gördüm.

Gökhan.

O ağır, askeri postalları hâlâ ayağındaydı ama omuzları hiç olmadığı kadar çökük görünüyordu. Karargâhtan nasıl bu kadar çabuk buraya gelmişti bilmiyordum; belki de kestirme yolları zorlamış, belki de peşimden bir gölge gibi gelmişti. Duyduğu anahtar sesiyle başını yavaşça kaldırdı. Gözleri kan çanağına dönmüştü, yeşil harelerinde az önce nizamiyede gördüğüm o pişmanlık şimdi kocaman bir yıkıma dönüşmüştü.

Anahtarı yerden aldım ama kapıyı açmadım. Doğrulup tam karşısında durdum. Aramızda sadece birkaç karışlık sivil bir boşluk vardı ama ikimiz de biliyorduk; aramızdaki o uçurumu artık hiçbir köprü birleştiremezdi.

"Evimin kapısında ne işin var?" dedim, sesimdeki her kelime birer buz kütlesi gibi aramızdaki zemine düştü. "Silahın yok, kimliğin yok, emrin yok. Sen şu an kimsin Gökhan? Ve benim kapımda hangi sıfatla bekliyorsun?"

Gökhan, yaslandığı duvardan yavaşça doğruldu. Hareketleri o kadar ağırdı ki, sanki her kemiği ayrı ayrı kırılmış da onları bir arada tutmaya çalışıyormuş gibi bir hali vardı. Gözlerindeki o keskin, otoriter bakış gitmiş; yerine darmadağın olmuş, ne yapacağını bilemeyen bir adamın çaresizliği gelmişti.

"Yaren," dedi, sesi çatallanarak. "Lütfen... Sadece konuşalım. Söylemem gereken şeyler var."

Anahtarı avucumun içinde o kadar sert sıktım ki, metalin soğuk ucu etime battı. Ama hissettiğim fiziksel acı, şu an içimdeki o devasa boşluğun yanında hiçbir şeydi. Bakışlarımı gözlerine diktim; o her zaman kaçtığım, bazen sığındığım yeşil gözlerine. Şimdi o gözlerde sadece kendi yıkımımı görüyordum.

"Konuşalım mı?" dedim, acı bir gülüş dudaklarıma asılırken. "Hangi dilde konuşacağız Gökhan? Az önce karargahta kullandığın o 'ölüm' dilinde mi? Yoksa Albay'ın masasına bıraktığımız o 'ihanet' dilinde mi?"

"Yaren, yapma... O sözler... Onlar benim gerçek hislerim değildi," diye kekeledi, bir adım bana doğru atarak.

Sertçe geri çekildim. "Çekil kapımdan!" diye bağırdım. Sesim boş apartman boşluğunda yankılandı. "Seninle konuşacak hiçbir şeyim yok benim. Sen söyleyeceğini söyledin. 'Git öl' dedin Gökhan. Bir askere, bir kadına, bir dosta söylenebilecek en son cümleyi kurdun sen. Şimdi hangi yüzle gelip de 'konuşalım' diyorsun?"

"Çok pişmanım," dedi, sesi titreyerek. "Korkum öfkemin önüne geçti. Seni kaybetme düşüncesi beni delirtti, ağzımdan çıkanı kulağım duymadı. Lütfen, içeri girelim, anlatmama izin ver."

"İçeri mi?" Başımı iki yana salladım, gözlerim dolmuştu ama o yaşların akmasına izin vermeyecektim. "Bu kapıdan içeri sadece benim mahremim, benim yalnızlığım girer. Senin gibi beni bir çırpıda silip atanlar değil. Sen benim sadece rütbemi almadın Gökhan, sen benim tutunduğum son dalı da kırdın. Şimdi o enkazın altından kalkıp sana 'hoş geldin' mi diyeceğim?"

Gökhan’ın yüzünde bir acı dalgası yayıldı. Elini kapı koluna doğru uzattı, engel olmak istercesine ama dokunmadı. "Yaren, yalvarırım... Kendini kapatma böyle. Bak ben buradayım, ne olursa olsun-"

"Sen benim yanımda değilsin!" diye böldüm sözünü. Parmağımı göğsüne, kalbinin tam üzerine bastırdım. "Sen benim tam karşımdasın. Beni vuran düşman mermisinden daha derine işledin sen. Şimdi çekil o kapıdan. Benim seninle konuşacak, seninle bölüşecek tek bir kelimem bile kalmadı."

Gökhan bir şey söylemek için ağzını açtı ama bakışlarımdaki o kesin ve buz gibi kararlılığı görünce omuzları tamamen çöktü. Sanki o an, attığı o imzanın, kurduğu o cümlenin geri dönüşü olmadığını ilk kez gerçekten anlamıştı.

"Git Gökhan," dedim fısıltıyla, anahtarı kilide sokarken. "Git ve bir daha bu kapıya uğrama."

Kapıyı açıp içeri daldım ve yüzüne bile bakmadan, o devasa ahşap kanadı üzerine çarparak kapattım. Kilidi üç tur çevirdiğimde çıkan o mekanik ses, sanki aramıza çekilen son surun örülme sesiydi. Sırtımı kapıya yaslayıp yere çöktüğümde, hıçkırıklarım artık serbestti.

Dışarıda, kapının hemen ardında onun hâlâ orada beklediğini, elini kapıya yasladığını biliyordum. Ama artık ne o kapı açılacaktı, ne de o yaralar kapanacaktı.

Sırtımı soğuk kapıya yaslamış, boşluğa bakıyordum. İçerideki sessizlik, dışarıdan gelen o boğucu varlığın ağırlığıyla eziliyordu.

Gökhan’ın kapının hemen ardında olduğunu, nefes alışverişini, belki de elini ahşaba yaslayıp veda edemediği birine dokunuyormuş gibi beklediğini hissedebiliyordum. Kalbim, göğüs kafesimi döven bir mahkûm gibiydi; hem çok hızlı atıyor hem de her darbede biraz daha parçalanıyordu.

Derken, koridordan tanıdık bir ses yükseldi. Menteşelerin o kendine has gıcırtısı... Karşı dairenin, Remziye teyzenin kapısı açılmıştı.

Gözyaşlarımı elimin tersiyle sertçe silip hızla yerimden doğruldum. Vücudumdaki tüm asker refleksi bir anda uyanmıştı. Parmak uçlarımda yükselip kapı deliğine yaklaştım. Gördüğüm görüntü, bir tiyatro sahnesinin en beklenmedik anı gibiydi.

Remziye teyze, üzerinde her zamanki çiçekli entarisi ve elinde çöp poşetiyle kapıda dikiliyordu. Gözlüğünün üzerinden Gökhan’ı süzüyordu. Gökhan ise bir suçlu gibi duvardan sıyrılmış, toparlanmaya çalışıyordu.

"Hayırdır evladım?" dedi Remziye teyze, o meraklı ama anaç sesiyle. "Ne işin var senin burada? Yaren kızı mı bekliyorsun?"

Gökhan’ın omuzlarının gerildiğini, yutkunduğunu gördüm. Bakışlarını Remziye teyzeden kaçırmadan, o tok sesini biraz daha yumuşatarak cevap verdi. "Evet teyzeciğim... Kapısını çaldım da, evde yok galiba. Bekleyeyim dedim."

Remziye teyze kapıdan bir adım dışarı çıkıp Gökhan’ı tepeden tırnağa süzdü. "E evdedir o, az evvel girdi ya içeri... Hem sen nereden tanıyorsun bakayım benim kızımı? Kimsin sen?"

Nefesimi tuttum. Kalbim kulaklarımda güm güm atıyordu. Şimdi ne diyecekti? "Komutanıyım" mı diyecekti? "Açığa alınan iş arkadaşıyım" mı?

Gökhan bir an duraksadı. Bakışları benim kapıma, o deliğin tam arkasında duran bana değdi sanki. Sonra Remziye teyzeye dönüp, hayatım boyunca ondan duymayı asla ama asla beklemediğim o cümleyi kurdu.

"Sevgilisiyim teyze," dedi Gökhan. Sesi o kadar emin, o kadar sarsılmazdı ki, bir an için ben bile buna inanacaktım. "Kavga ettik biraz, gönlünü almaya geldim."

Kapının arkasında dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim. Sevgilisi mi? Az önce beni ölüme gönderen, rütbemi söktüren, "Git öl" diyen adam; şimdi mahallemizin meraklı teyzesine karşı, benim asla geçmeyecek dediğim o sınırı bir yalanla yerle bir etmişti.

Remziye teyzenin yüzündeki o şüphe dolu ifade bir anda dağılıp yerini kocaman bir gülümsemeye bıraktı. "Aman da aman! Sevgilisiymiş de kavga mı etmişler? Bak sen şu kıza, hiç de söylemiyor bana!"

Gökhan’ın yüzünde o an beliren o buruk, o sahte ama bir o kadar da iç yakan tebessümü gördüğümde, kapıyı açıp suratına bağırmakla hıçkırarak ağlamak arasında bir yerde asılı kaldım. Gökhan Alkan, oyunun kurallarını sadece savaş alanında değil, hayatın tam ortasında da bozuyordu. Ve ben, bu yalanın altında ezilmekten başka hiçbir şey yapamıyordum.

Remziye teyze, elindeki çöp poşetini yere bırakıp fistanının cebini yoklamaya başlayınca kapının arkasında buz kestim. Gökhan’a attığı o "sevgili" pasından sonra hızını alamamış, olaya el koymaya karar vermişti.

"Ayy evladım," dedi Remziye teyze heyecanla, "Dur bir de ben arayayım! İnatçıdır benim kızım, sana açmazsa bana kesin açar. Hem bakayım içeriden telefon sesi geliyor mu?"

Gökhan’ın yüzündeki o 'planım tıkandı' ifadesini kapı deliğinden bile seçebiliyordum. Bir an için paniklediğini, bakışlarını koridorun tavanına diktiğini gördüm.

"Teyzeciğim hiç zahmet etme," dedi Gökhan, sesi ilk kez bu kadar pürüzlü ve tedirgindi. "Belki uyuyordur, rahatsız etmeyelim şimdi.

"Ne uykusu ayol, bu saatte! Delirtmeyin beni, sevgilisi varmış hanımefendinin birde bize söylemiyor!" Remziye teyze çoktan o kocaman tuşlu telefonunu çıkarmış, ekrana iyice yaklaşarak numaramı aramaya başlamıştı. "Yaren kızım kıyamaz bana, açar o. Sen de burada bekle, bakarsın kapıyı aralar da girersin içeri."

Kapının arkasında olduğum yerde çömeldim. Telefonum cebimdeydi, eğer Remziye teyze ararsa melodisi bütün apartman boşluğunda yankılanacaktı. İçeride olduğumun tescillenmesi demek, Gökhan’ın o uydurduğu "sevgili" yalanının ortasına düşmem demekti.

Remziye teyze kulağına dayadığı telefona "Hadi kızım, hadi güzel yavrum," diye fısıldarken, Gökhan çaresizce benim kapıma baktı. Göz göze gelmiyorduk ama o deliğin arkasında nefesimi tuttuğumu biliyordu.

Ve o an, cebimden yükselen o tanıdık melodi, sessizliği bir bıçak gibi yardı.

Remziye teyze zafer kazanmış bir komutan edasıyla Gökhan’a döndü. "Bak! Çalıyor evladım! İçeride işte, duymuyor musun sesi?"

Gökhan yutkundu. Bakışları sertleşti ama bu sefer öfkeden değil, içine düştüğü o imkansız durumun ağırlığındandı. Remziye teyze, telefon kulağında, kapıma iyice yaklaşıp sertçe vurdu.

"Yaren! Kızım, aç şu kapıyı! Bak sevgilin gelmiş, yazık çocukcağız kapılarda kaldı. Hadi yavrum, benim hatırım için!"

Gökhan’la aramızda sadece birkaç santimlik ahşap bir kapı vardı. O, dışarıda bir yalanın kahramanı olarak duruyordu; ben ise içeride, onun yıktığı hayatımın enkazında, bir komşunun ricasıyla onun yalanına ortak olup olmamak arasında can çekişiyordum. Gökhan’ın kapının ardından, neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir sesle "Lütfen," dediğini duydum.

Artık sadece Remziye teyze değil, sanki bütün dünya bu kapının açılmasını bekliyordu.

Cebimdeki telefonumun sesi apartman boşluğunda yankılanırken, Remziye teyzenin kapıya vuruşları zihnimdeki o son direnç kırıntılarını da yerle bir etti. Daha fazla saklanmanın, bir fare gibi kapı arkasında nefesimi tutmanın bir anlamı kalmamıştı. Eğer bu kapıyı açmazsam Remziye teyze polisi arayacak kadar büyütecekti meseleyi.

Elimi titreyen dizlerimden çekip yavaşça doğruldum. Gözlerimi sildim, saçlarımı geriye doğru ittim ve o soğuk metal kilidi çevirdim.

Klik.

Kapıyı yavaşça araladığımda, koridorun parlak ışığı yüzüme çarptı. İlk gördüğüm şey Remziye teyzenin o meraklı ve sevinç dolu yüzüydü. Hemen arkasında ise duvara yaslanmış, beklediği mucize gerçekleşmiş gibi bana bakan Gökhan vardı.

"Aman kızım, şükür!" dedi Remziye teyze telefonu kulağından indirirken. "Görmüyor musun çocuğu, ne hallere gelmiş? Yazık günah, kavga dediğin nedir ki, bir tatlı dile geçer gider."

Bakışlarımı Remziye teyzeden çekip Gökhan’a diktim. Gözlerinde o kadar çok duygu vardı ki; pişmanlık, umut, korku ve o yalanın verdiği tuhaf bir sahiplenme... Dişlerimi sıktım. Eğer şu an Remziye teyze burada olmasaydı, o "sevgili" yalanını boğazına dizerdim. Ama yapamadım. Mahalledeki itibarımı, Remziye teyzenin bana olan o saf sevgisini bir çırpıda harcayamazdım.

"Gördüm teyze, sağ ol," dedim sesim buz gibi bir tonda. Bakışlarımı Gökhan'dan bir saniye bile ayırmıyordum. "Mutfaktaydım, duymamışım."

"Hadi bakalım, hadi yavrum," dedi Remziye teyze Gökhan’ı hafifçe kapıya doğru iterek. "Girin içeri de tatlıya bağlayın şu işi. Ben de size birazdan sıcak birer çay demler getiririm, hadi."

"Gerek yok teyze, sağ ol," diyecek oldum ama Gökhan benden önce davrandı.

"Çok sağ ol teyze, biz hallederiz," dedi Gökhan. Sesi o kadar yumuşak ve kibardı ki, az önce karargahta kükreyen adamın bu olduğuna inanmak imkansızdı.

Gökhan bir adım atıp eşikten içeri girdiğinde, mecburen geri çekildim. Omuzlarımız birbirine sürterek geçti. İçeri girer girmez kapıyı kapattım ve Remziye teyzenin o sevinçli mırıldanmaları koridorda uzaklaşırken sırtımı kapıya yasladım.

Evimin sessizliğinde, sadece ikimiz kalmıştık. Gökhan salonun ortasında durmuş, etrafına yabancı bir dünyaya bakıyormuş gibi bakıyordu.

"Sevgilin, öyle mi?" dedim fısıltıyla ama sesimdeki öfke bir kırbaç gibi havada şakladı. "Hangi yüzle Gökhan? Hangi yüzle bu yalanı söyledin?"

Gökhan, salonun ortasında öylece dururken omuzları çökmüş, ellerini çaresizce yanlarına bırakmıştı. Üzerindeki o sarsılmaz asker zırhı tamamen soyulmuş, geriye sadece hatasını telafi etmeye çalışan bir adam kalmıştı. Bakışlarını yerden kaldırıp gözlerimin içine sabitlediğinde, sesindeki o titremeyi gizleyemedi.

"Yaren," dedi, sesi pürüzlü ve derinden geliyordu. "Sana kendimi açıklamamın başka bir yolu yoktu. O kapının arkasında öylece durup gitmemi beklediğini biliyordum. Ne yaparsam yapayım, ne kadar dil dökersem dökeyim benimle konuşmayacaktın. Seni buna mecbur bırakmak istemezdim ama gitmene, bu sessizliğe gömülmene izin veremezdim."

Acı bir kahkaha döküldü dudaklarımdan. Sırtımı yasladığım kapıdan güç alarak ona doğru bir adım attım. Öfkem, bir lav gibi içimde fokurduyordu.

"Sen de 'sevgilisiyim' diye yalan söylemeyi mi seçtin gerçekten? Az önce karargahta hayatımı mahveden, onurumla oynayan, beni bir kağıt parçası gibi buruşturup atan adam; şimdi mahalledeki komşuma karşı benimle gönül bağı olduğunu mu iddia ediyor?"

Gökhan bir adım daha yaklaştı ama aramızdaki o görünmez sınırı geçmedi. "Yaren, o an sadece seni içeri sokmak, o kapının açılmasını sağlamak istedim. Remziye teyze seni ararken o telefonu açmasaydın, o kapı açılmasaydı... Ben buradan bir kez daha seni kaybetmiş olarak gidecektim. O yalan, benim seninle konuşabilmek için tutunduğum son daldı."

"O dal çürük Gökhan!" diye bağırdım, parmağımı kapıya doğru sallayarak.

"RÜTBEN FALAN GİTMEDİ!" diye kükredi Gökhan birden.

Sesi, salonun duvarlarında yankılanıp az önceki sivil sessizliği paramparça etti. Omuzları dikleşti, gözlerindeki o çaresiz bakış bir anda yerini karargahtaki o sarsılmaz otoriteye bıraktı. Ama bu seferki otorite beni ezmek için değil, beni içine düştüğüm o karanlık kuyudan çekip çıkarmak içindi.

Olduğum yerde çakılı kaldım. Beynim bu cümleyi kelimelere döküyor ama anlamlandırmakta zorluk çekiyordu. Az önce Albay’ın masasına bıraktığım o metal soğukluğu, söküldüğünü sandığım o şerefli üniformanın ağırlığı... Hepsi birer hayal miydi?

"Ne?" dedim, sesimin titremesini engellemeye çalışarak. Şaşkınlığım boğazıma bir yumru gibi oturmuştu ama yılların verdiği o "Alaca" refleksiyle yüzümdeki ifadeyi milim kıpırdatmadım. "Ne saçmalıyorsun sen? Albay ikimizi de açığa almadı mı? O kağıtlar..."

"Gözdağıydı Yaren! Hepsi koca bir tiyatroydu!" Gökhan bana doğru iki büyük adım attı, şimdi tam karşımdaydı. Nefesini yüzümde hissedebiliyordum. "Albay bize o dilekçeleri imzalatırken önümüze boş kağıtlar koydu. Bizim rütbemiz, kimliğimiz, onurumuz hala yerinde. Sadece... sadece birbirimizi bitirmemize engel olmak için bizi o cehennemden uzaklaştırdı."

Kalbim, göğüs kafesimi delmek istercesine çarpmaya başladı. İçimde bir yerlerde devasa bir rahatlama dalgası yükselmek istiyordu ama öfkem o dalganın önüne set çekmişti. Eğer rütbem gitmediyse, bunca acıyı, bunca yıkımı neden yaşamıştım?

Gökhan’ın söyledikleri zihnimde birer birer patlarken, her şeyin bir tiyatro sahnesinden ibaret olması ruhumu sarsmıştı. Öylece kalakalmıştım. Gökhan, bakışlarımdaki o boşluğu ve sarsıntıyı görünce derin bir nefes alıp koltuğu işaret etti.

"Otur şuraya," dedi, sesi emir kipiyle sivil bir rica arasındaydı. "Otur da adamakıllı konuşalım. Ciddiyim Yaren, tehlikedesin."

Hala duyduklarımı hazmetmeye çalışıyordum. Bacağım uyuşmuş, beynim durma noktasına gelmişti. Sadece "Tamam," diyebildim ve gösterdiği koltuğa, sanki bir yabancının evindeymişim gibi emaneten oturdum.

Gökhan karşıma geçmedi. Salonun ortasında, bir ileri bir geri yürümeye başladı. Sonra aniden durdu ve gözlerimin tam içine bakarak o bombayı patlattı.

"Evleneceğiz."

Duyduğum kelime, salonun tavanına çarpıp başıma yıkıldı. Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Az önce açığa alınmadığımı öğrenmenin şoku geçmeden, şimdi de bu... Kalbimdeki ritim bozukluğu kulaklarımda yankılanıyordu.

"Lan!" diye kükredim, yerimden bir yay gibi fırlayarak. "Sen benimle taşşak mı geçiyorsun?! Ne evlenmesi? Ne saçmalıyorsun sen?!"

Gökhan hiç istifini bozmadı. Omuzlarını dikleştirip bana doğru bir adım attı. "Dalga geçiyor olsam böyle bir konuda geçmem," dedi, sesi çelik gibi sertti. "Bir dur da anlatayım hırçın kadın, hemen parlama!"

"Parlarım!" dedim dişlerimin arasından. "Önce 'öl' diyorsun, sonra 'sevgilim' diyorsun, şimdi de 'evleneceğiz' diyorsun. Sabrımı zorlama Gökhan!"

"Deşifre oldun," dedi, bir anda ciddileşerek. Sesindeki o ton, saha görevindeki komutan tonuydu. "Artık kimliğini biliyorlar ve asıl tehlike bu. Yaren Akın yaşamaya devam ettiği sürece durmayacaklar Yaren. O pusu sadece bir başlangıçtı. Seni buldular bir kere, bırakmazlar."

Duraksadım. Pusudaki o heriflerin bakışları geldi aklıma.

"O yüzden Albay'la bir karar aldık," diye devam etti Gökhan. "Sabah nizamiyede seni beklerken her şeyi planladık. Seni bu sabahki çatışmada şehit olarak göstereceğiz. Üstteğmen Yaren Akın, vatanı için canını verdi denilecek. Ve hayatına... İlay Alkan olarak devam edeceksin."

Gökhan’ın ağzından dökülen o isim, salonun ortasına bir ceset gibi serildi.
"İlay Alkan..."

"Görevine Kıdemli Üsteğmen İlay Alkan olarak deva-"

Dünya o saniyede ekseninden kaydı. Kulaklarımda uğuldayan o ses, Gökhan’ın sesi değildi artık. Rüzgarın o uğursuz ıslığıydı; uçurumun kenarında, annemin elimi sımsıkı tuttuğu o son andaki rüzgarın sesi.

"SUS!" diye kükredim ama sesim sanki bir mezarın derinliklerinden geliyordu. Ne kadar bağırsamda sesim öfke dolu bir feryat, acı bir ağıttan farksız çıkmıştı.

Gökhan şaşkınlıkla duraksadı, cümlesini tamamlayamadı. Ama ben onu duymuyordum bile. Tüm damarlarımdaki kanın çekildiğini, tenimin buz kestiğini ve ruhumun o soğuk uçurum boşluğuna doğru yeniden yuvarlandığını hissediyordum.

İlay...

Annemin bana verdiği, babam öldükten sonra her hecesine nefretini, acısını ve çaresizliğini sığdırdığı o isim. Babamın şehitlik haberi geldiği gün, annemin gözlerindeki ışığın söndüğü ve beni o uçuruma sürüklediği o günün mirasıydı bu isim. "Yaren" benim için babamın kızı olmaktı, üniformaydı, ayakta kalmaktı. "İlay" ise o uçurumun dibiydi. Annemin kolları arasında, ölümü beklediğim o karanlık boşluktu.

Nefes alamıyordum. Ciğerlerim sanki betonla dolmuştu. Gözlerimin önüne o an geldi; annemin "Gel gidiyoruz İlay, babanın yanına gidiyoruz," deyişi... O soğuk rüzgarın yüzüme çarpışı ve ayağımızın altından kayıp giden toprak. Ben o uçurumdan sağ çıkmıştım ama annem beni o gün İlay olarak öldürmüştü. Yaren olarak yeniden doğmak için yıllarca tırnaklarımla kazımıştım hayatı.

Gökhan’ın karşısında öylece kalakaldım. Ellerim yanlarıma düştü, parmaklarım zangır zangır titriyordu. Salonun ortasında kalakaldım. Bakışlarım bin fersah ötedeki o karanlık, aşağısında ucu bucağı gözükmeyen denizle çevrili uçurumdayı. Sadece o karanlığı görüyordum. Annemin cansız bedeninin yanında, İlay olarak kaldığım o saatleri hissediyordum.

"Yaren? Yaren, iyi misin?"

Gökhan’ın sesi çok uzaktan, sanki suyun altından geliyormuş gibi boğuklaşmıştı. Adımı söylüyordu ama zihnimde sadece İlay yankılanıyordu. Bir isim insanı nasıl bu kadar parçalayabilirdi? Bir isim, insanın en büyük travmasını nasıl bir bıçak gibi deşip çıkarabilirdi?

Konuşmak istedim, "O ismi ağzına alma, o ismi mezara gömdüm ben!" diye bağırmak istedim ama dilim damağım kurumuştu. Sanki ses tellerim o uçurumda kopup gitmişti. Sadece sessizlik... Derin, boğucu ve kan kokan bir sessizlik çöktü üzerime. Gökhan’ın az önce kurduğu o 'evlilik' ve 'yeni kimlik' planı, benim için bir kurtuluş değil, annemin beni çekip attığı o uçuruma geri gönderilmekti.

Vortex’in mermileri beni öldürememişti ama Gökhan, dudaklarının arasından çıkan o dört harfli isimle beni tam kalbimden, en korumasız yerimden vurmuştu.
Sustum. Öylece sustum. Çünkü İlay, ancak susarak ölebilirdi.

Gökhan’ın ağzından dökülen o isim, odadaki oksijeni bir anda vakumlayıp çekmiş gibiydi. Nefes alamıyordum. Bakışlarım salonun ortasındaki halının desenlerine çakılıp kaldı ama ben aslında o deseni değil, uçurumun kenarındaki keskin kayaları görüyordum. Annemin parmaklarımın arasındaki soğuk tenini, rüzgarın kulaklarımdaki uğultusunu hissediyordum.

Gökhan, bendeki bu ani ve ürkütücü sessizliği fark etmişti. Bir şeylerin feci şekilde yanlış gittiğini anlamış olacak ki, o her zamanki sert ve mesafeli tavrını bir kenara bıraktı. Adımlarını duyuyordum ama tepki veremiyordum. Felç olmuş gibiydim.

Aniden, kollarını etrafımda hissettim. Beni kendine doğru çekti ve sıkıca sarıldı. Göğsü, fırtınada sığınılacak tek liman gibi sıcaktı. Başımı göğsüne bastırdığında, burnuma dolan o barut ve sert parfüm kokusu beni bir anlığına o karanlık uçurumdan çekip aldı. Ama ruhumdaki fırtına dinmiyordu.

"Yapma..." diye fısıldadım, sesim bir hıçkırığın altında eziliyordu.

Gökhan hiçbir şey söylemedi. Sadece ellerini saçlarımda gezdirdi, beni daha da sıkı sardı. O an, profesyonelliğin, rütbenin ve nefretin bittiği yerdi. Sadece iki insanın, birinin yıkımı altında kalışının sessizliğiydi.

Ellerimi kaldırıp göğsüne vurdum. Gücüm tükenmişti, yumruklarım ona zarar vermeyecek kadar cılız ve çaresizdi. Her darbede içimdeki o zehri boşaltmak istiyordum ama sadece daha çok ağlıyordum.

"Yapma... O isim olmaz..." diye sayıkladım göğsüne doğru. "O isim olmaz, Gökhan... Yalvarırım yapma."

Gökhan, yumruklarım göğsünde dermanı kesilmiş birer kuş gibi çırpınırken beni bırakmadı. Aksine, o cılız darbeleri durdurmak yerine beni daha da içine çekmek, sanki dış dünyadaki tüm o isimlerden ve acılardan korumak ister gibi sarmaladı. Çenesi başımın üzerine yaslanmıştı; düzenli nefes alışverişinin göğsünde yarattığı o ritim, benim paramparça olmuş nabzıma eşlik ediyordu.

Sarsılarak ağlıyordum. Gözyaşlarım Gökhan'ın tişörtünü ıslatırken, yıllardır içimde tuttuğum o barajın kapakları sonuna kadar açılmıştı. Annemin uçurumun kenarında beni tutuşu, "İlay" diye fısıldayışı ve sonrasındaki o sonsuz boşluk hissi... Hepsi şu an bu salonun ortasındaydı. Gökhan’ın kollarının arasında hem o küçük, çaresiz kız çocuğuydum hem de her şeyini kaybetmiş o yaralı asker.

"O isim olmaz..." diye tekrarladım, sesim artık sadece bir hırıltıdan ibaretti.

Gökhan, bu sözlerim üzerine kollarını daha da sıkılaştırdı. Sanki beni bırakırsa o uçurumdan aşağı gerçekten düşecekmişim gibi tutuyordu. Bir eli saçlarımın arasında, diğeri sırtımda sabitlenmişti. O sarsılmaz, kaya gibi sert adamın göğsünde bir kalbin bu kadar hızlı ve ritimsiz atabildiğine ilk kez şahit oluyordum.

"Şşş... Tamam," diye fısıldadı kulağıma doğru. Sesi, karargahtaki o emreden tondan fersah fersah uzaktı. "Geçti. Kimse seni bir yere itmiyor. Buradasın."

Yavaşça geri çekilmek istedim ama izin vermedi. Yüzümü iki elinin arasına aldı; parmakları gözyaşlarımı silerken dokunuşu şaşırtıcı derecede narindi. Gözlerimin tam içine, ruhumun en karanlık dehlizlerine bakıyormuş gibi baktı. O yeşil harelerdeki öfke tamamen çekilmiş, yerini derin bir keder ve daha önce hiç görmediğim bir şefkat almıştı.

"Bilmiyordum," dedi sesi titreyerek. "Yaren... O ismin sende bu kadar derin bir yara açtığını bilmiyordum. Sadece kağıt üzerindeki bir kimlik sanmıştım. Özür dilerim."

Başımı iki yana salladım, hıçkırıklarım yavaşlasa da içimdeki o titreme geçmiyordu.

"Yaren," ded bu kez, sesini bir ağıttan farksızdı. "Başka bir şansımız yok. Ölmeni istemiyorum, anlıyor musun beni? Ne kadar saçma sapan şeyler söylemiş de olsam ölmeni istemiyorum, istemem de."

"Sinirlendim," dedi bu kez. "Canını bu denli hiçe saymana sinirlendim. Belki farkına varırsın sandım. Seni kıracağımı düşünemedim."

Kimse düşünmezdi zaten. Gel, Yaren. Git, Yaren. Kalpsizsin, Yaren. Duygusuzsun, Yaren. Duvardan farksızsın, Yaren. Merhamet yoksunu, Yaren.

Gökhan’ın elleri hala yüzümdeydi. Başparmağıyla elmacık kemiğimdeki nemi silerken, bakışları sanki dağılmış bir puzzle’ın parçalarını birleştirmeye çalışır gibi yüzümde geziniyordu. O an anladım; o sadece bir komutan değil, bir enkazın başında ne yapacağını bilemeyen bir kurtarıcıydı. Ama benim enkazım o kadar derindeydi ki, kimsenin oraya inmeye nefesi yetmezdi.

İçimden geçenleri ona haykırmak istedim. Kırılıyorum, demek istedim. Benim de bir kalbim var ve bugün o kalbi önce sen, sonra o isim paramparça etti, demek istedim. Ama sustum. Babamın bana öğrettiği gibi; acını ancak sen taşırsan dik durabilirdin.

Gökhan derin bir nefes aldı, geri çekilmeme bu sefer izin verdi ama elleri hala omuzlarımdaydı, beni dengede tutuyordu.

"Yaren, dinle," dedi, sesi artık tamamen rasyonel bir düzleme çekilmeye çalışıyordu. "Vortex seni buldu. Eğer bu gece seni şehit ilan etmezsek, yarın sabah kapına dayanan sadece Remziye Teyzen olmaz. Bu evlilik, bu yeni kimlik... Bunların hepsi senin hayatta kalman için örülmüş bir duvar. Resmi kayıtlarda İlay Alkan olacaksın, evet. Benim soyadımı taşıyacaksın, evet. Ama bu sadece kağıt üzerinde, dış dünyaya karşı çekilmiş bir siper."

Gözlerimi ondan kaçırıp salonun boşluğuna diktim. İlay Alkan... Annemin bana taktığı prangayla, beni az önce mahveden adamın soyadı.

"Her şey bittikten sonra ne olacak?" diye sordum, sesim ruhsuz ve dümdüz çıkmıştı. "Vortex bittiğinde, bu operasyon kapandığında ne olacak Gökhan? Hala senin karın olarak kalmaya devam mı edeceğim? Hayatımın geri kalanını bu yalanın, bu ismin gölgesinde mi geçireceğim?"

Gökhan bir an duraksadı. Bu soruyu beklemiyordu ya da cevabı o da tam olarak bilmiyordu. Bakışları sertleşti ama bu sefer bana değil, kadere duyulan bir hiddetle.

"Günü geldiğinde..." dedi, duraksadı. "Günü geldiğinde her şeyi eski haline getirmek için elimden geleni yaparım. Ama şu an tek bir gerçek var: Eğer bu yalanı yaşamazsan, gerçeği yaşayacak bir ömrün kalmayacak. Seni korumak zorundayım Yaren. İster benden nefret et, ister yüzüme tükür... Ama seni o uçuruma, o namluların önüne bir kez daha kendi ellerimle bırakmayacağım."

Kural 10: Bazen en büyük ceza ölmek değil, yaşamaya mahkûm edilip elinden her şeyinin alınmasıdır.

Tam olarak buydu. Yaşamaya mahkûm edilmiştim ve her şeyim elimden alınmıştı. Önce abim, babam, kardeşim, çocukluğum. Ve bunlarla beraber benliğim. Şimdiyse kimliğim alınıyordu benden. Ve yaşamaya mahkûm ediliyordum.

Gökhan, omuzlarımdaki ellerini yavaşça indirdi ama aramıza o soğuk mesafeyi tekrar koymadı. Salonun içinde ağır bir hava vardı; Kural 10'un o soğuk nefesi ensemdeydi. Hayatım boyunca her şeyi tırnaklarımla kazıyarak almıştım, şimdiyse bir imza ve bir isimle her şeyim buharlaşıp uçuyordu.

"Bak Yaren," dedi Gökhan, sesi şimdi daha kontrollü, daha operasyonel bir tona bürünmüştü. "Biliyorum, şu an içinde bulunduğumuz durum hiç normal değil. Ama şunu anlaman lazım: Bu evlilik gerçek bir birliktelik değil. Aynı evde yaşamak zorunda kalacağız, dışarıda el ele tutuşmamız gerekecek, Remziye Teyze gibi meraklı gözlere karşı mutlu bir çift rolü oynamamız gerekecek yine..."

Durdu, derin bir nefes alıp gözlerimin içine baktı. "Ama bu kapı kapandığında, bu duvarların ardında yine sadece iki silah arkadaşı olacağız. Ben senin hayatına karışmayacağım, sen de benimkine. Sadece seni koruyabileceğim bir yasal zemin oluşturuyoruz. Kimse 'Gökhan Alkan'ın karısına' kolay kolay dokunamaz. Ne karargahta ne sokakta."

Acı bir gülümseme yayıldı yüzüme. "Aynı evde?" dedim, kelimenin altını çizerek. "Beni sadece ismimden değil, evimden de mi ediyorsun?"

"Seni korumam için yakınımda olman lazım," dedi Gökhan, itiraz kabul etmeyen bir tavırla. "Bu ev artık güvenli değil. Yarın sabah eşyalarını toplayacağız. Resmi nikah işlemleri hızlandırıldı, Albay her şeyi ayarladı. Yarından itibaren sen artık Yaren Akın değilsin. Sen, bu timin bir parçası ve benim eşim olarak tanınacaksın."

Sırtımı koltuğun sert arkalığına yasladım. Kendimi bir satranç tahtasındaki piyon gibi hissediyordum; hamleler önceden yapılmıştı ve ben sadece kareler arasında sürükleniyordum.

Gökhan’ın "İlay" ismini kullanırkenki o dikkatsizliği canımı ne kadar yakmışsa, şimdi beni bir mal gibi "yakınına" alması da o kadar ağır geliyordu.

"Eşim..." diye mırıldandım. Kelime ağzımda eğreti duruyordu. "Senin eşin, Vortex'in hedefi, Albay'ın oyuncağı, İlay Alkan... Tam olarak hangisi olarak yaşayacağım bu hayatı?"

Gökhan cevap vermedi. Vermedi ama gözlerinde, az önceki o şefkatli adamın kırıntıları hala vardı. Belki o da bu durumdan en az benim kadar rahatsızdı. Belki o da özgürlüğünü, düzenini ve sessizliğini feda ediyordu. Ama onun feda ettiği şey sadece bir konfordu, benimki ise ruhumun son kırıntılarıydı.

Gökhan’ın "Aynı evde" ve "Eşim" vurguları, salonun duvarlarında yankılanırken içimde bir yerlerin daha da sertleştiğini hissettim. Az önceki o savunmasız, hıçkırıklara boğulan kadın gitmiş; yerine her şeyi tepeden tırnağa analiz eden, buz gibi bir profesyonel gelmeye çalışıyordu.

Ama gözpınarlarım hâlâ yanıyordu.
Ona annemden bahsetmeyecektim. O uçurumu, rüzgarın o gün babamın kanı gibi koktuğunu, "İlay" isminin ruhuma atılmış bir dikiş değil, açılmış bir yara olduğunu bilmesine gerek yoktu. Zayıf noktalarımı düşman bilirdi, ama dost sandıklarımın bilmesi daha tehlikeliydi. Hele ki o dost, beni az önce "öldürmeye" çalışmış biriyse.

Ayağa kalktı. Aramızdaki mesafeyi biraz açtı ve salonun ortasında durup ceketini düzeltti. Yüzünde garip, tanımlanamaz bir ifade belirdi. Sanki tüm bu kaosu, bu yıkımı ve bu yalanı bir anlığına askıya almak istiyormuş gibiydi.

Bana doğru döndü. Sağ elini, sanki bir davetteymişiz ya da ilk kez karşılaşıyormuşuz gibi hafifçe uzattı.

"O zaman," dedi sesi bu sefer şaşırtıcı derecede duru ve yumuşak bir tonda. "Madem her şeye sıfırdan başlıyoruz... Madem artık Yaren Akın ve Gökhan Alkan olarak değil, başka iki insan olarak bu yolu yürüyeceğiz..."

Gözlerimin içine baktı. O yeşil bakışlarda bu kez ne öfke vardı ne de görev aşkı. Sadece, tuhaf bir tanışma isteği vardı.

"Tekrar tanışalım," dedi. "Ben Gökhan Alkan. Müstakbel kocan."

Uzattığı eline baktım. Sonra yüzüne. Bu bir teslimiyet miydi, yoksa yeni bir savaşın ilanı mı, çözemiyordum. Ama o eli tutmak, sadece bir ismi ya da bir evi değil, yeni bir kaderi kabul etmek demekti.

Gökhan elini indirmeden bekledi.

"İsminden nefret edebilirsin," diye ekledi fısıltıyla. "Ama bu hayattan nefret etmene izin vermeyeceğim. Tanışalım mı artık?"

Elim yavaşça havalandı. Titrediğini görmesin diye dişlerimi sıktım. Parmaklarım onun sıcak ve nasırlı avucuna değdiğinde, yeni hayatımın ilk yalanına, en büyük siperine imza atmış oldum.

"Ben de..." dedim, ismimi söylemeden önce boğazımdaki o son hıçkırığı yutarak. "İlay Alkan o zaman. Müstakbel karın olan."

Gökhan’ın dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı; bu bir gülümseme değildi, daha çok bir 'hoş geldin' selamıydı. Ama ikimiz de biliyorduk; bu el sıkışma, barışın değil, çok daha büyük bir fırtınanın başlangıcıydı.

Gökhan’ın elini sıktığımda parmaklarımın ucundan kalbime doğru bir soğukluğun aktığını hissettim. Bu el sıkışma, bir tanışmadan ziyade iki yaralı kurdun birbirinin yarasına basmadan yürümek için yaptığı bir ateşkes gibiydi. Elimi yavaşça geri çektim, parmaklarımın arasındaki o sıcaklık hâlâ oradaydı ama ruhum kış uykusuna yatmış gibi donuktu.

Salonun ortasındaki o gergin sessizlik, ikimizin de birbirine soramadığı onlarca soruyla doluydu. Gökhan az önce ismimle beni bir uçuruma itmişti ama bunu bilmeden yapmıştı. Ona annemi, o uçurumu, "İlay" diye fısıldayan o sesin rüyalarımda nasıl bir kâbusa dönüştüğünü anlatmayacaktım. Acı, paylaşıldığında azalmazdı; sadece karşı tarafa seni vurabileceği bir silah daha verirdi.

Gökhan’ın hayatını, geçmişini, onu bu kadar sert bir adama dönüştüren şeyin ne olduğunu merak ettim bir an. Belki o da benim gibi enkazlardan tırnaklarıyla kazıyarak çıkmıştı.

"Ailen..." dedim, sesimdeki pürüzü temizlemeye çalışarak. "Sağ mı?"

Soru havada asılı kaldı. Gökhan’ın omuzları bir anlığına kasıldı, bakışları salonun loş köşesindeki bir noktaya odaklandı. O an pişman oldum sorduğuma. Eğer onun da benim gibi bomboş bir sofrası, anlatamayacağı kadar derin bir yası varsa, yarasına tuz basmak istemezdim. Sessizlik uzadıkça içimdeki huzursuzluk arttı.

"Yani..." diye ekledim alelacele, "Birileriyle tanışmam gerekecek mi bu oyunun parçası olarak? Bilmem gereken kimse var mı?"

Gökhan derin bir nefes aldı, ellerini cebine sokup bana doğru döndü. Yüzünde az önceki o yumuşak ifadeden eser kalmamış, yerini kederli bir ciddiyet almıştı.

"Annem ve babam sağ, çok şükür." dedi, sesi düz ve mesafeliydi. "Yani illaki soracaklar nereden çıktı diye. Onlarla tanışmak zorunda kalabilirsin. Ama birden bire evlenmeme illaki bir tepki gösterirler. Ama bu sana karşı olmaz. Bende izin vermem zaten. "

"Ablam birde abim var," diye devam etti. "Ailenin en küçüğüyüm anlayacağın."

"Anladım," dedim sadece.

Gökhan’ın ailesinden bahsederken takındığı o mesafeli ama korumacı tavır, salonun ortasındaki havayı bir nebze de olsa yumuşatmıştı. "En küçükleri benim," derken sesinde çok ince, neredeyse duyulmayacak kadar hafif bir gurur kırıntısı vardı. Onların sağ olduğunu bilmek içimde tarif edemediğim bir sızıya sebep oldu; gıpta mıydı bu, yoksa kendi kimsesizliğimin yankısı mı, seçemedim.

"Ablan ve abin..." diye mırıldandım, bakışlarımı halının kenarındaki püsküllere dikerek. "Kalabalık bir aile. Rol yapması zor olacak."

"Zor olmayacak," dedi Gökhan, sesi yine o bildiğim komutan tonuna bürünerek. "Çünkü kimsenin hayatına, özelimize girmesine izin vermeyeceğiz. Bizim için asıl olan operasyonel gizlilik. Onlar sadece madalyonun diğer yüzündeki süsler olacaklar. Sen odaklanman gereken yere odaklan: Hayatta kalmaya ve Vortex'i bitirmeye."

Ayağa kalkıp pencereye doğru yürüdüm. Dışarıda sokak lambalarının cılız ışığı altında insanlar hala hiçbir şeyden habersiz hayatlarına devam ediyordu. Az önce kollarında ağladığım adam, şimdi bana yine 'görev' hatırlatması yapıyordu. Bu ani geçişler beni yoruyordu ama aslında ikimizin de hayata tutunma biçimi buydu; duyguları bir rafa kaldırıp zırhlarımızı kuşanmak.

Gökhan’ın ailesinden bahsetmesi, salonun ortasında sanki hiç var olmamış bir dünyanın kapısını aralamıştı. Anne, baba, abla, abi... Bu kelimeler benim lügatimde tozlu raflara kaldırılmış, üzeri ağır mermerlerle kapatılmış kavramlardı. Gökhan’ın sesindeki o çok uzak ama hissedilir "aitlik" duygusu, benim aidiyetsizliğime çarptı.

"Seninkiler?" dedi Gökhan.

Soru, ciğerlerime bir mızrak gibi saplandı. Bakışlarımı pencereden dışarıdaki karanlığa diktim. Sokak lambasının ışığı altında uçuşan küçük toz zerreciklerine baktım. İçimde devasa bir boşluk açıldı; hani o uçurumdan aşağı düşerken hissettiğin, mideni ağzına getiren o sonsuz yerçekimi hissi gibi.
Derin bir iç çektim. Öyle ki, sanki içimdeki tüm havayı boşaltsam da o göğüs kafesimdeki darlık geçmeyecek gibiydi.

"Benimkiler..." dedim, sesim fısıltıdan halliceydi. Kelimeyi telaffuz etmek bile dilimi yakmıştı. "Benimkileri toprak aldı."

Duraksadım. Gökhan’ın arkamda, sessizce beni izlediğini hissedebiliyordum. Ona uçurumu anlatmayacaktım. Annemin elimi tutuşundaki o hastalıklı sevgiyi, "Babanın yanına gidiyoruz İlay" deyişini, o rüzgarın kokusunu asla söylemeyecektim. Bazı sırlar, anlatıldığında seni iyileştirmezdi; sadece seni daha savunmasız kılardı.

"Babam..." dedim, sesimi sabitlemeye çalışarak. "Ben çok küçükken şehit düştü. Annem ve kardeşim de... Onlar da babamdan kısa süre sonra gittiler. Bir trafik kazası dediler geçtiler."

Yalan söylemiştim. Kaza değildi. Annemin cinnetiydi, benim kâbusumdu. Ama Gökhan’a verebileceğim tek gerçek buydu.

"Yani anlayacağın," dedim penceredeki yansımama bakarak. "Benim tarafımda rol yapacak, açıklama bekleyecek kimse yok. Bir arkadaşım var Bergüzar, o da umursamaz bir insandır. Zaten benim evlenmemi kendinden bile daha çok önemsediği için sıkıntı etmez. Birde öz abim diyebileceğim biri var. Ona da açıklarız bi şekil. Şu anlık yalnızım yani."

Acı bir tebessüm dudaklarımın kenarına yerleşti ama gözlerimde tek bir damla yaş yoktu. Artık ağlayamıyordum. Az önceki o patlama, sanki son gözyaşı rezervimi de tüketmişti.

Gökhan’ın arkamdan yaklaştığını hissettim. Tam yanımda durdu, o da dışarıdaki karanlığa baktı. "Yalnız değilsin," dedi, sesi bu sefer her zamankinden daha tok ve emindi. "Artık değilsin. Bu bir oyun da olsa, bu kapıdan dışarı çıktığında arkanda sadece bir tim değil, koca bir ordu ve... ve ben olacağım."

Ona doğru döndüm. "Seninle aynı evde yaşarken, senin isminle ve senin soyadınla yürürken bile kendimi dünyanın en yalnız insanı hissetmeyeceğimin garantisini verebilir misin?"

Gökhan’ın sessizliği, sorduğum sorunun ağırlığı altında ezilip kalmıştı. Haklıydı; kimse kimseye yalnız kalmayacağının garantisini veremezdi, hele ki ruhu çoktan bin parçaya bölünmüş bir kadına. Kafamı yavaşça salladım, yüzümdeki o buruk ama gerçekçi ifadeyi koruyarak.

"Veremezsin tabii," dedim fısıltıyla. "Çünkü yalnızlık fiziksel bir durum değil, Gökhan. Yanımda ordular olsa da, o uçurumun kenarında tek başımayım ben."

Gökhan’ın çenesi kasıldı, bir şey söylemek için dudakları aralandı ama sonra vazgeçti. Bakışlarını tekrar dışarıdaki sokağa çevirdi. Aramızdaki sivil boşluk, karargahtaki o kurşun gri sessizlikten daha ağırdı.

"Şimdi ne olacak?" diye sordum, konuyu daha fazla deşmemek için rotayı tekrar operasyona kırarak. "Yarın sabah eşyalarımı toplayacağımızı söyledin. Nereye gidiyoruz? Senin evine mi?"

"Evet," dedi Gökhan, sesi yine o görev bilinciyle sertleşmişti. "Güvenli bölge orası. Karargaha yakın, giriş çıkışları kontrol altında bir site. Senin için her şey hazırlandı. Yarın sabah erkenden Pars ve diğerleri gelecek, nakliye işini onlar halledecek. Sen sadece özel eşyalarını al. Ben seni alacağım,nikah dairesine gideceğiz."

"Pars mı?" diye sordum şaşkınlıkla. "Timin haberi var mı yani? Onlara ne dedik?"

"Onlara her şeyi olduğu gibi anlattık," dedi Gökhan gözlerimin içine bakarak. "Yani operasyonel kısmını. Senin güvenliğin için bu evliliğin şart olduğunu, şehit haberinin bir kılıf olduğunu biliyorlar. Onlar senin de ailen Yaren, onlardan bir şey saklayamazdık zaten. Ama dışarıya karşı... Dışarıya karşı biz, uzun süredir gizli yürüttüğümüz ilişkimizi bir anda resmileştirmeye karar vermiş, tutkulu bir çiftiz."

'Tutkulu bir çift' tanımı kulaklarımda tuhaf bir tınlama bıraktı. Az önce birbirini parçalamaya çalışan iki insanın bu sıfata bürünmesi, dünyanın en absürt komedisi olabilirdi.

Aklıma gelen fikirle oturduğum yerden hızla doğruldum. Gökhan’ın şaşkın bakışları altında, "Burada bekle, sakın bir yere ayrılma," dedim. Sesimdeki o eski, emir veren tını geri dönmüştü. Çalışma odama geçip masanın çekmecesinden iki tane bembeyaz A4 kağıdı ve iki tane kalem aldım. Salona geri döndüğümde Gökhan hâlâ bıraktığım yerde, pencerenin önünde dikiliyordu.

Elimdekileri sehpanın üzerine sertçe bıraktım. Gökhan kağıtlara, sonra da bana bakıp kaşlarını çattı. "Ne bunlar Yaren?" dedi, sesinde hafif bir merak ve şüphe vardı.

"Evlilik sözleşmesi yapacağız," dedim, kendimden emin bir tavırla karşısındaki tekli koltuğa otururken. "Yalan da olsa, operasyonel bir kılıf da olsa; ben kendimi sağlama almam gerek. Bu evden içeri girdiğim an, kurallar net olmalı. Kimsenin kimsenin sınırını ihlal etmeyeceği, görev dışında kimsenin kimseye müdahale etmeyeceği bir protokol bu."

Gökhan’ın dudaklarının kenarı alaycı bir şekilde kıvrıldı ama gözleri ciddiyetini koruyordu. "Protokol mü? Ciddi misin sen?"

"Hiç olmadığım kadar," dedim kalemi ona doğru uzatarak. "Şimdi... Bu evlilikten, bu aynı evde yaşama durumundan benden ne bekliyorsan, sınırların nelerse hepsini yaz. Ben de kendiminkileri yazacağım. Sonra altını imzalayacağız. Bu bizim operasyonel anayasamız olacak."

Gökhan kalemi yavaşça elimden aldı. Sehpanın üzerine eğildi, kağıdı önüne çekti. Bir süre boş kağıda baktı, sanki kelimeleri zihninde tartıyordu.
"Pekala," dedi, sesi ciddileşerek. "Madem kural istiyorsun, kurallarla oynayalım."

Salona bir anda karargah sessizliği çöktü. Sadece kalemlerin kağıt üzerinde çıkardığı o hışırtı duyuluyordu. Ben kendi maddelerimi yazarken, Gökhan’ın ne yazdığını deli gibi merak ediyordum ama kafamı kaldırıp bakmadım.

Yaren'in Maddeleri:

1. Yalnız olduğumuz yerlerde katiyyen o isimle hitap edilmeyecek.

2. Asla aynı yatakta uyunmayacak ve odalarımız ayrı olacak.

3. Operasyonel gereklilik harici kimse kimsenin özeline girmeyecek ve geçmişini sorgulamayacak.

4. Dışarıda rol icabı gereken temaslar dışında, evin içinde mesafe korunacak.

5. Kimse kimsenin hizmetçisi değil. Temizlik, yemek ve alışveriş koordineli yapılacak.

6. Evin içinde kontrolü yitirecek kadar alkol alınmayacak. Her iki taraf da her an göreve hazır ve uyanık olacak.

7. Bu bir iş akdidir. Eğer taraflardan biri bu "oyunu" gerçeğe karıştırmaya çalışırsa (yakınlaşma, ima, flört), protokol tek taraflı feshedilir.

8. Birbirimize sinirlendiğimizde veya fikir ayrılığına düştüğümüzde bu, dışarıya asla sızdırılmayacak. Kavgalar sadece dört duvar arasında kalacak.

9. Zorunlu temaslar abartılmayacak.

Kağıdın sonuna geldiğimde kalemi masaya bıraktım. Ellerim hâlâ hafifçe titriyordu ama bakışlarım buz gibiydi. Kağıdı Gökhan’a doğru ittim.

"Benimkiler bunlar," dedim. "Senin eklemek istediğin bir şey var mı, yoksa imzaya mı geçiyoruz?"

Gökhan benim maddelerimi yavaşça, her kelimenin üzerinde saniyelerce durarak okudu. Özellikle birinci maddeye geldiğinde bakışlarının sertleştiğini, dudaklarının birbirine kenetlendiğini gördüm. Bitirdiğinde kağıdı masanın ortasına bıraktı ve kendi yazdığı kağıdı bana uzattı. Onun yazısı, tıpkı karakteri gibi dik, keskin ve tavizsizdi.

Gökhan’ın Maddeleri:

1. İkimizde yüzük takacağız. Askeriye dışında yüzük kesinlikle ama kesinlikle parmağından çıkmayacak(aynı şekilde benim de).

2. Evin içinde silahlar her zaman erişilebilir ama kilitli kapıların ardında olacak.

3. Evli olduğunuz süre zarfında taraflar kesinlikle ama kesinlikle başka şahıslarla konuşmayacak veya bir ilişkiye girmeyecek. ASLA!

Gökhan’ın maddelerini okurken, özellikle üçüncü maddenin altındaki o sert ve derin kalem izi dikkatimi çekti. "Asla" kelimesinin altını öyle bir çizmişti ki, sanki kağıdı yırtmak istemişti. Bu bir sahiplenme miydi yoksa sadece operasyonel bir güvenlik takıntısı mı, ayırt edemiyordum. Ama Gökhan Alkan için sadakat, rütbeden bile önce geliyordu; bunu anlamıştım.
Kağıdı yavaşça sehpanın üzerine bıraktım. Bakışlarımı kağıttan kaldırıp onun yeşil gözlerine sabitledim. O da benim maddelerimi bitirmiş, ellerini dizlerinin üzerinde kenetlemiş bekliyordu.

"Yüzük..." dedim, sesimdeki o hafif titremeyi gizleyerek. "Pekâlâ. Madem oyunun kuralı bu, o halka parmağımda kalacak. Ama sadece dış dünya için, Gökhan. Evin içinde o metal parçasının bana kim olduğumu unutturmasına izin vermem."

Gökhan hafifçe öne eğildi. Aramızdaki mesafe azaldığında, o maddelerin sadece kağıt üzerinde kalmayacağını, bu evin içinde her gün bu sınırlarla savaşacağımızı hissettim.

"Dışarıda veya içeride olması fark etmez," dedi Gökhan, sesi pürüzsüz ve netti. "O yüzük senin koruma kalkanın. İkinci maddeye gelince; silahların erişilebilir olması şart. Vortex bu, ne zaman nereden çıkacakları belli olmaz. Uyurken bile tetikte olacağız."

Üçüncü maddeye geldiğimde duraksadım. "Başka şahıslarla ilişki..." Acı bir gülümseme yayıldı yüzüme. "Zaten ölü taklidi yapacak olan benim, Gökhan. Kimliğimi mezara gömmüşken kiminle, ne ilişkisi yaşayabilirim? Bu madde benim için değil, senin için geçerli sanırım. Sonuçta senin bir hayatın, bir çevren var."

Gökhan’ın bakışları bir anlığına karardı. "Benim hayatım bu üniformadan ve bu timden ibaret, Yaren. Bunu sen de biliyorsun. O madde, oyunun inandırıcılığı ve güvenliğimiz için her iki tarafı da kapsıyor. İstisnasız. Ayrıca evliyken başka bir kadına bakacak kadar şerefsiz, karımında başka bir adamla konuşmasına göz yumacak kadar gavat değilim."

İkimiz de kalemlerimizi aldık. O benim hazırladığım protokolün altına, ben ise onun kurallarının altına imzamızı attık. İki kağıt, iki imza ve koca bir yalan...

"Bitti o zaman," dedim kağıtları toplayarak. "Yarın sabah İlay Alkan olarak uyanacağım. Ama şunu unutma; bu imzalar seni benim kocamaz, beni de senin karın yapmaz. Sadece aynı siperde birbirini bekleyen iki askeriz biz."

Gökhan ayağa kalktı. Kapıya doğru yürürken bir an durdu ve omuzunun üzerinden bana baktı.

"Oda arkadaşı, silah arkadaşı ya da evli bir çift..." dedi, sesi bu sefer tuhaf bir şekilde yumuşaktı. "Adına ne dersen de Yaren. Yarın sabah o kapıdan çıktığımızda, artık sadece birbirimize sahibiz. Hazırlan. Sabah 06:00'da kapıdayım."

Kapı kapandığında salonun ortasında, elimde o iki kağıtla kalakaldım. Evimdeki sessizlik bu sefer daha ağırdı. Duvarlardaki babamla olan fotoğraflarıma baktım. Yarın sabah bu fotoğraflar, bu anılar, bu isim... Hepsi bu evin kapılarıyla birlikte kilitlenecekti.

Yatağıma uzandığımda gözlerimi tavana diktim. İçimde tuhaf bir his vardı; hem her şeyini kaybetmiş birinin hafifliği, hem de yeni bir kafese girmenin o boğucu ağırlığı.

Kural 10... Haklıydın baba. Yaşamaya mahkûm edilmek, ölmekten çok daha zormuş.

Hele ki nefret ettiğin o isimle yaşamak...

🤍

Ayy bölümü nasıl buldunuz ballarım???

Yaren'in Gökhan'a yaslanıp ağlaması?

Peyi ya İlay ismi?

Umarım beğenmişsinizdir. Yıldızı parlatmayı unutmayın olur mu?

Görüşmek üzere 🤍