7. bölüm · KAYIP YANKI

BÖLÜM 6| BİR ÇARESİ BULUNMUYOR

Sisiyl 𓆉

Bu eserde yer alan tüm karakterler, olaylar, kurumlar ve mekânlar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek kişi, kurum ya da olaylarla herhangi bir benzerlik bulunması durumunda bu benzerlikler tamamen tesadüfidir.

Anlatılanlar kurgu kapsamında değerlendirilmelidir.

Bu eser; vatanı, bayrağı ve inandığı değerler uğruna canını feda eden aziz askerlerin hatırasına,
sınırda nöbet tutanlara,
gece uyumayıp sabahı bekleyenlere,
ve bu topraklarda huzurla yaşanabilsin diye sessizce görev yapanlara saygıyla ithaf edilmiştir.

Bölüm şarkıları;

Sertab Erener• Bir Çaresi Bulunur

Zeki Müren• Mihriban

İyi okumalar...

BÖLÜM 6|BİR ÇARESİ BULUNMUYOR

Gecenin ayazı, bacağımdaki yaradan daha çok sızlatıyordu içimi. O eski, paslı bankın üzerinde ne kadar süredir oturduğumu bilmiyordum. Şehrin gürültüsü çoktan çekilmiş, yerini sadece uzaklardan gelen bir ambulans sirenine ve rüzgarın ağaç dallarıyla girdiği o hüzünlü kavgaya bırakmıştı.

Kelimeler zihnimde birer kurşun gibi sekiyordu. Babamın bana verdiği o feneri, çocukluğumun elma kokulu bahçelerini düşündüm. O zamanlar dünya ne kadar küçüktü. Bir ağaç dalında mahsur kalmak en büyük felaketti. Şimdi ise koca bir dünyanın nefretini omuzlarımda taşıyordum.

Gözlerimi kapattım. Karanlığın içinde babamın silueti belirdi yine. Ama bu sefer gülümsüyordu. Mezarı olmayan bir adamın hayaliyle yaşamak, dipsiz bir kuyudan su çekmeye çalışmak gibiydi. Kollarım yorulmuştu. Artık çekemiyordum.

Sanki her aldığım nefesle kaburgalarım iç organlarıma batıyordu. Gözlerimi açtığımda, babamın silueti rüzgarla birlikte dağıldı ama bıraktığı o buruk gülümseme gözkapaklarımın arkasına mühürlenmişti.

Kalkmam gerekiyordu. Bu bank, sadece bir oturak değil; pes etmenin, o dipsiz kuyunun kenarına boylu boyunca uzanmanın sessiz bir davetiydi.

Kalkamadım.

Hatta sanki mümkünmüş gibi biraz daha sindim olduğum yere. Gökhan yanılıyordu. Kolay olan yolun ölmek olduğunu düşünmüyorum. Aksine zor olan kalmaktı. Geride kalan olmaktı. Bahsi geçen ölüm benim için bir kurtuluştan başkası değildi. Esaretimden kurtulabilmek için ölmeyi göze almıştım.

Yoruldum. Hemde çok yoruldum. Sürekli yanlız başıma savaşmaktan, her şeyin üstesinden tek başıma gelmeye çalışmaktan çok yoruldum.

İnsan büyüdüğünde anlıyordu, hayatın çocukken olduğu gibi toz pembe olmadığını. Bense bunu daha çocuk yaşımda anlamıştım. Ölüm hep bir adım arkamdaydı. Daha sekiz yaşındayken büyümek zorunda kalmıştım. O giydiğim pembe, mor, mavi elbiseler gitmiş, yerine koskocaman bir siyah gelmişti. Babam şehit düştükten sonra hayat bana hiçbir zaman renkli olmamıştı. İki renk vardı.

Gri ve siyah.

Beyaz da olmamıştı. Temiz, pür, paktı beyaz. Hayatımın hiçbir yerinde beyazı görmemiştim.

Yanıma birinin oturduğunu hissettim. Etraf karanlıktı. Sadece sokak lambasının aydınlattığı kadarıyla görebiliyordum yanımdakini. Bu... Bu, küçük bir kız çocuğuydu.

Siyah saçlarını iki yandan at kuyruğu yapmıştı. Saçlarının rengi beyaz teniyle oldukça tezat bir görüntü yaratıyordu. Üstündeyse mavi, kolları beyaz bir elbise vardı. En fazla dokuz yaşındaydı. İyi de, gecenin bu saatinde ne işi vardı bu çocuğun burada? Hemde böylesine tenha bir sokakta.

Yavaşça bana döndürdü kafasını. Yeşil gözleriyle çakmak çakmak bakıyordu. Kız bir yerlerden tanıdık geliyordu bana.

"Merhaba," dedi o çocuksu sesiyle.

Bir dakika, bu... Bu, bu kız bendim. Küçük Yaren'di bu kız. Daha günahlarla kirlenmemiş, beyaz olan Yaren'di.

"Sen..." dedim zar zor çıkan sesimle. "Sen nasıl?"

"Nasılsın? Ben çok iyiyim." dedi. Bir yandan da banktan sarkan ayaklarını sallıyordu. "Bak, babam aldı üstümdeki elbiseyi."

Evet. Babam almıştı o elbiseyi. Doğum günüme yetişememişti. Bende onu affetmek adına ondan mavi bir elbise istemiştim. Hemde o elbisenin babamın kanıyla bütünleşeceğini bilmeden.

Gözleri üstümde gezindi. "Yaren, niye giydin bunları." dedi.

Üstüne baktım. Siyah bir pantalon ve siyah bir mont vardı. Her şey siyahtı.

"Biz siyah sevmeyiz ki, siyah tüm renkleri yutar. Unuttuk mu?"

"Siyah beni de yuttu."

"Olmaz öyle şey! Babamız gelir şimdi. Kalk görmesin seni böyle!"

"Babamız artık gelemez."

"Gelir! Babamız ne olursa olsun gelir bize!"

"İmkansız, babamız şehit oldu."

"Nasıl yani, babamız 12 Mart'ta ki tiyatromuzu göremeyecek mi?"

"Onu görecek, ondan bir süre sonra şehit olacak."

"Olmaz öyle şey, bırakmaz babamız bizi. Hem yarın doğum günümüz. Sen niye üzgünsün?"

"Mutlu olabileceğim bir sebep yok çünkü."

"Ee şarkı açalım Bergüzar'ı çağıralım. Hem bergüzar bize horon tepmeyi öğretecekti."

"Git." dedim bu sefer. Üstündeki elbise kana bürünüyordu yavaş yavaş.
"Git seni de kirletirim. Git."

"Niye kovuyorsun beni? Biz kimseyi kovmayız, incinirler."

"Kovmadıklarım beni incitti çünkü."

"Ben seni incittim mi? Özür dilerim Yaren. Özür dilerim..."

Birinin omzuma dokunmasıyla döndüm gerçeğe. Gördüğüm şey bir hayaldi. Ve ben bunun yeni farkına vardım.

"Yaren." dedi o ses. Gökhandı. Bir kere duyduğum sesi unutmazdım kolay kolay.

Başımı ona çevirdiğimde sokak lambasının solgun ışığı yüzünün yarısını aydınlatıyordu. Diğer yarısı karanlığın içinde kalmıştı. Sanki iki farklı adam gibi görünüyordu. Biri sert, emir veren komutan. Diğeri ise... Diğerinin kim olduğunu çözemedim.

Rüzgar bankın altından geçerken kuru yaprakları sürüklüyordu. O ses, gecenin sessizliğinde bir şeylerin kırıldığını hatırlatıyordu bana.

"Yaran," dedi. "Açılmış."

Umursamazca omuz silktim. "Önemli değil."

"Senin için hiçbir şeyin önemi yok zaten." dedi.

Güldüm. Başımı kaldırıp tekrar ona baktım. Gözleri benimkilerin içine sabitlenmişti.

"Şu an ne olarak burdasın." dedim. Kestiremiyordum çünkü. Eğer komutanın derse şu an siktir olup gidecektim buradan. Bir de bunun triplerini çekemem.

"Öylesine biri."

"Öylesine biri?" diye tekrar ettim onu.
"Emin misin öylesine biri olarak burada olduğuna?"

"Eminim." dedi normal bir şekilde.

"Komutanım değilsin yani şu an?"

"Öyle," dedi.

Sırıttım. "Siktir git o zaman, şu an seninle konuşmak gibi bir yükümlülüğüm yok." dedim.

Sonra da cebimden sigaramı çıkartıp yaktım. Çenesinin anbean kasıldığını fark ettim.

Oturduğum yerden ayaklandım. "Ne oldu, bi duruldun sanki? Hayırdır, çok mu bozuldun?" dedim.

Şu an aşırı eğleniyordum.

"Ben öylesine biriyle böyle konuşurum. İşine gelirse. Hadi eyvallah." diyip arkamı döndüm ve yürümeye başladım.

Aha, bu da sana kapak olsun kas külçesi bey.

Tam sigaramdan derin bir nefes çekerken, Gökhan sigaramı dudaklarımdan sökercesine çekip yere attı.

Bu işin tadı kaçtı muhsin.

"Manyak mısın sen? Ben sana yaran açılmış diyorum hâlâ sigara içiyorsun. Bırak şu an sigara içmeyi ayakta durmaman lazım senin!"

Yavaş yavaş patladığımı hissediyordum. Öfke beynime nüksetmişti çoktan.

"Sanane lan benim yaramdan? Sanane? Sen her sokakta gördüğün kadının yaralarıyla ilgilenir misin? Öylesine biri olarak?" dedim ima dolu sesimle.

"Lan sen sokaktan geçen bir kadın mısın?" dedi Gökhan.

"Neyim lan? Ne olacağım başka? Tepemin tasını attırma benim, yürü git şurdan." diyip ittirdim Gökhan'ı.

Çok ufak sarsılsada yerinden zerre oynamamıştı. 'Ne yapıyorsun?' der gibi baktım ona.

Aramızda kısa bir süre değişik bir bakışma geçti. Ne o geri şekilde ne ben.

Dakikalar sonra ilk konuşan o oldu. "Ne yaparsam yapayım yine inat edeceksin değil mi?" dedi.

Kısacık sürede iyi çözmüştü beni.
Sırıttım bende. "Evet," dedim yalnızca.

Sonrasındaysa hiç beklemediğim bir şey yaptı ve beni bacaklarımı kavradığı gibi omzuna attı.

Ayy, Yaren adamda da ne güç var be, diyen iç sesime 52 kilo olduğumu hatırlattım. Ayrıca şuan bundan daha önemli şeyler vardı. Gökhan'ın omzundaydım!

Gökhan beni tuttuğu gibi yürümeye başlamıştı.

"Ne yapıyorsun lan sen? İndir beni çabuk! Bana bak Yüzbaşı falan dinlemem döverim seni! İndir beni hemen!" diye bağırdım ancak nafile çabaydı. Ayrıca muhtemelen ben onu değil o beni döverdi de neyse.

"Lan indirsene beni angut! Kafan basmıyor mu indir diyorum!" diye bağırdım. Bu da etkili olmayınca sırtına dirseğimi geçirdim sertçe. Bir anlığına durdu.

"Bu kadar hırçın bir kadın olmak zorunda mısın? Ne olur azıcık söz dinlesen?" dediğinde bu sefer ona tekme atmayı düşündüm ancak bu fikirden hemen vazgeçtim. Ayağım münasip bir yerlerine gelebilirdi. Allah korusundu.

"Sikerim lan senin hırçınlığını, indir beni! Bak yemin ediyorum beni biraz daha indirmez sen asıl Yaren kimmiş o zaman göreceksin!" dedim.

Yürümeye devam etti.

"Küfretme," dedi sadece. Şuan takıldığı tek şey küfürlerim miydi?

"Şikayet edeceğim seni! Yemin ederim dilekçe yazacağım!" diye bağırdım.

Gökhan'ın omzunda, baş aşağı sallanırken öfkeden görüşüm bulanıklaşmıştı. Kan beynime toplandıkça her bir damarımın zonkladığını, bacağımdaki o taze pansumanın Gökhan'ın sert omzuna her çarpışında ruhumdan bir parçanın koptuğunu hissediyordum. Ama en çok da o çaresizlik hissi yakıyordu canımı.

"Et Yaren, et. Lütfen dene bunu." Beni kendi sözlerinden vurmasına mı sinirleneyim, yoksa şuan bulunduğumuz duruma mı karar veremiyordum.

Gökhan'ın omzunda baş aşağı sallanırken sokak lambalarının ışığı tersine dönmüş bir dünya gibi gözlerimin önünden kayıp gidiyordu. Sarı ışıklar asfaltın üstüne dökülüyor, sonra hızla geride kalıyordu. Her adımında omzu yarama değiyor, o keskin sızı kaburgalarıma kadar tırmanıyordu.

Sonunda bir arabanın önüne geldiğimizde omzundan indirdi beni. Araba oldukça lükstü. Gri bir Mercedes AMG GT Roadster bulunuyordu önümde.

Pişt Yaren bu adam zengin ben sana söyledim kayalım bu adama diye.

"Arabana bineceğimi falan mı düşünüyorsun?" dedim tek nefeste.

"Düşünmüyorum Yaren. Bineceksin." dedi. İyice sinir bozucu olmaya başlamıştı. Yok bana ne yapacağımı söylemeler falan, ne sanıyordu bu kendini?

"Hadi ya," dedim alayla.

"Bana bak sen bana ne yapacağımı söyleyemezsin. Tamam komutanımsın falan ama o kadar da uzun boylu değil!" dedim sinirle.

"Tamam ulan, tamam!" dedi burnundan soluyarak. "Tamam söylemiyorum ne yapacağını falan! Yaren hazretleri, benimle hastaneye kadar gelmeniz ve sonrasında da evinize gitmek suretiyle arabama binebilir misiniz? Lütfen rica ediyorum."

Şu haline gerçekten acımıştım. "İyi hafi bineyim bari çok yalvardın."

Gökhan, bu cevabım karşısında sabır diler gibi gözlerini gökyüzüne devirdi. Kapıyı benim için açtığında, "Yalvardım evet, dizlerim aşındı görmüyor musun?" diye mırıldandı dişlerinin arasından.

Arabanın alçak koltuğuna yerleştiğimde bacağımdaki sızı, hareket etmenin etkisiyle kendini iyice hatırlattı. Gökhan sürücü koltuğuna geçtiğinde içerisi bir anda onun o baskın, odunsu ve hafifçe barut kokan parfümüyle doldu. Motorun o tok sesi gecenin sessizliğini yırttığında, araba asfaltın üzerinde yağ gibi kaymaya başladı.

"Hastaneye gitmiyoruz," dedim sertçe. "Yaram derin değil, revirde hallettiler zaten. Boşuna tantana yapma."

Gökhan direksiyonu sıkıca kavradı, parmak boğumları beyazlamıştı. "Tamam," dedi. Benimle daha çok inatlaşamayacağını anlamıştı büyük ihtimalle.

Arabayı boş otoyolda yavaşça sağa çekti. "Bekle beni bagajdan ilk yardım çantasını alıp geliyorum."

Gökhan arabadan indiğinde, motorun rölantideki o hırıltılı sesi sessizliği dolduran tek şeydi. Başımı koltuğa yaslayıp çatlak ekranlı telefonuma baktım; Vortex'in gönderdiği o fotoğraf hala oradaydı. Alevlerin içindeki o kadın, şu an bu lüks arabanın deri koltuğunda oturan kadından daha canlı geliyordu bana.
Bagaj kapağının tok sesi duyuldu, ardından Gökhan'ın sert adımları yanıma ulaştı. Kapımı açtı ve yan koltuğa, neredeyse dizlerimin dibine çöktü. Elindeki ilk yardım çantasını vites kutusunun üzerine bıraktı.

"Uzat bacağını," dedi. Sesi artık emretmiyor, sanki yorgun bir dalganın kıyıya vurması gibi bitkin geliyordu.

"Kendim yaparım," dedim, çantaya uzanarak. Ama Gökhan elimi havada yakaladı. Parmakları sıcak ve nasırlıydı; silah tutmaktan sertleşmiş o eller, şu an bileğimi bir mengene gibi değil, kırılacak bir camı tutar gibi kavrıyordu.

"Yaren, bir kez olsun..." dedi gözlerimin içine bakarak. "Sadece bir kez olsun 'tamam' de. Kıyamet kopmaz, söz veriyorum."

Gözlerindeki o garip ifadeye yenik düştüm. Belki de yorgunluktandı, belki de bacağımdaki sızı artık mantığımı uyuşturmuştu. Bacağımı yavaşça koltuğun kenarına, onun kucağına doğru uzattım.

Pantolonumdaki kan lekesi kurumuş, siyah kumaşın üzerinde daha koyu ve sert bir tabaka oluşturmuştu.
Gökhan, cebinden çıkardığı küçük bir makasla kumaşı dikkatlice kesti. Şarapnelin girdiği yerdeki sargı bezi tamamen kanlanmıştı. O bezi yavaşça çekerken dişlerimi sıktım. Acı, bir iğne gibi sinir uçlarımda gezindi ama sesim çıkmadı.

"Derin," dedi fısıltıyla. Dezenfektanı pamuğa döküp yaranın etrafını temizlemeye başladı. "Buna en az yedi dikiş atılması gerekiyordu. Revirdeki o acemi çocuk sadece iki dikiş atıp geçmiş mi?"

"Ben istemedim," dedim, kafamı çevirip dışarıdaki karanlığa bakarak. "Zamanım yoktu."

"Neye zamanın yoktu? Kendi canını hiçe saymaya mı?" Pamuğu yaranın üzerine bastırdığında vücudum kasıldı. Refleksle koltuğun kenarını sıktım. Gökhan bir an durdu, başını kaldırıp bana baktı. Göz göze geldiğimizde, o anın içinde başka bir şey vardı. Acıma değildi bu; daha çok, aynı yangından kurtulmuş iki insanın birbirindeki yanıkları tanıması gibi bir şeydi.

"Neden yaptın?" dedi, yeni bir sargı bezi açarken. "O telefonu almak için neden kendini havaya uçuruyordun?"

"Kural 6, Gökhan Alkan." Adını ilk defa tam olarak söylemiştim. "Emanetin canın, sadakatin ise kalkanın olsun. O telefon bana vatanımın, şehidimin, milletimin intikamının emanetiydi. Şimdi bu yara acıyor sanıyorlar ya, eğer o telefonu alamasaydım işte o zaman gerçekten canım yanardı."

Gökhan'ın sargı bezini tutan elleri bir an havada asılı kaldı. Bakışları, bacağımdaki yaradan yavaşça yüzüme tırmandı. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim, belki de kimseye göstermediği o kuyu gibi derin bir sessizlik belirdi. "Kural 6..." diye fısıldadı, kelimeyi ağzında yabancı bir tadı tartar gibi evirip çevirerek.

"Kimin kuralı bu?"

"Çok sevdiğim birinin," dedim sadece. Yalan değildi. Öyleydi. Babamı canımdan kanımdan çok seviyordum, hâlen daha seviyorum.

Gökhan, sargı bezinin son ucunu sabitleyip üzerini bantlarken bakışlarını bacağımdaki sargıdan ayırmadı. "Çok sevdiğin biri..." diye mırıldandı, sesi motorun rölantideki hırıltısıyla yarışır gibi boğuk çıkmıştı. Bir an için elini yaranın hemen üzerine, sağlam derinin olduğu yere koyacak gibi oldu ama son anda duraksadı. Parmak uçları havada asılı kaldı, sonra hızla geri çekildi.

Sanki o "çok sevdiğim biri" cümlesi, arabanın içindeki havayı bir anda buz kestiği gibi ağırlaştırmıştı da.

Gökhan, dizlerinin üzerindeki ilk yardım çantasını hızla kapattı. Metal kilidin çıkardığı o keskin ses, gecenin sessizliğini bir tokat gibi yardı. Hiçbir şey söylemedi. Yerden destek alıp ayağa kalktı ve sert adımlarla arabanın önünden dolanıp sürücü koltuğuna geçti. Kapıyı kapattığında, arabanın içindeki o yoğun parfüm ve barut kokusu tekrar üzerime çöktü.

Emniyet kemerini takarken yüzü bir heykel kadar ifadesizdi. Az önceki o sorgulayan, "Sadece bir kez tamam de" diyen adam gitmiş, yerine tekrar o zırhını kuşanmış Yüzbaşı gelmişti.

Cebinden telefonunu çıkarıp kilidini açmadan bana doğru uzattı. "Adresini yaz şuraya," dedi, sesi vites kutusuna bakarken buz gibiydi. "Navigasyona gireceğim."

Uzatılan telefona bakmadım bile. Başımı cama yaslayıp dışarıdaki akıp giden karanlığı izlemeye başladım. "Gerek yok," dedim ruhsuzca. "Ben tarif ederim."

Gökhan'ın direksiyonu kavrayan parmak boğumları bir kez daha beyazladı. Telefonu sertçe orta konsola bıraktı. "Peki," dedi sadece. "Tarif et o zaman."

Araba tekrar yola koyulduğunda, aramızdaki o sessizlik artık sadece konuşmamak değil, birbirimizin dünyasına ait olmayan iki yabancının mecburiyetten paylaştığı bir boşluktu. Yol boyunca ağzımı açmadım. Sadece her dönemeçte kısa, keskin komutlar verdim.

"İleriden sağa."

"İkinci ışıktan sola dön."

"Yokuşun başındaki o gri binanın önünde dur."

Yol boyu ne Gökhan bir soru sordu, ne de ben bacağımdaki sızıyı hissettiğimi belli ettim. Şehrin ışıkları Mercedes'in ön camından süzülüp yüzümüzden geçerken, ikimiz de kendi içimizdeki o karanlık kuyuların başında bekliyorduk sanki. O benim deşifre olan kimliğimi ve "Kural 6"yı düşünüyordu; bense babamın kanlı mavi elbisesini ve o bankta gördüğüm küçük Yaren'i.

Araba, tarif ettiğim eski apartmanın önünde durduğunda motoru kapattı. Sokak lambasının cılız ışığı kapının önündeki paslı demir parmaklıkları aydınlatıyordu. Gökhan ellerini direksiyondan çekmedi. Bakışları hala karşıdaki boş yoldaydı.

"Sağol," dedim, kapı koluna uzanırken. Sesim, arabanın içindeki o ağır sessizliği parçalayan bir cam kırığı gibiydi.

Gökhan bana şaşkın şaşkın bakıyordu. Ne var anlamında başımı salladım.

"Yukarıya davet etmeyecek misin?" dedi. Bu seferse şaşıran bendim. Saat gecenin üçüncü çünkü.

"Davet etmeli miyim?"

"Bilmem." Omuz silkti. "İnsan nezaketen de olsa 'gel bi' kahvemi iç' falan der. Değişiksin."

"Lan asıl değişik olan sensin ! Gecenin bu saati ben elin adamını niye evime alayım? Ayrıca Remziye Teyze bu saatte evime bir ERKEĞİN girdiğini işitse veya görse beni terlikle kovalar herhalde." dediğimde dudakları kıvrılmıştı.

Şaka yapmıyordum. Tolganın annesiydi Remziye Teyze. Aynı zamanda da küçükken lojmanda aynı binada oturuyorduk. Tolganın babası Ferhat Amca da askeri doktordu. Ve evet, eğer evime -hele hele saat gecenin üçünde- bir erkeğin girdiğini görseler beni Remziye Teyzem, Gökhan'ı da Ferhat Amcam döverdi herhalde.

"Neyse sonra içersin kahvemi de." dedim ve arabadan indim. Asla içilmeyecekti o kahve. Camı açmıştı o da.

"Bu arada, teşekkürler." dedim.

O ise başını hafifçe eğip, "Eyvallah." dedi.

Gökhan'ın Mercedes'i gecenin karanlığında metalik bir hayalet gibi süzülüp sokaktan ayrılırken, egzozundan çıkan o tok ses apartman boşluğunda yankılanıp yavaşça silindi. Arkasından bakmadım. Bakarsam, o "öylesine biri" zırhının altında bir çatlak daha açılacakmış gibi geliyordu.

Apartmanın rutubet kokan girişinden içeri süzüldüm. Sensörlü lamba nazlı bir şekilde yanıp söndüğünde, duvardaki gölgem devasa bir dev gibi üzerime devrildi. Bacağım her basamakta "buradayım" diye bağırıyordu. İkinci kata ulaştığımda, Remziye Teyze'nin kapısının önündeki o meşhur, üzeri çiçekli ve üstünde büyük harflerle 'EVİMİZE HOŞGELDİNİZ' yazan paspasa bakıp istemsizce gülümsedim. Eğer Gökhan içeri girseydi, Remziye Teyze sabahın köründe kapıma dayanır, "Yaren kızım, o dağ gibi çocuk da kimdi? Yoksa mürüvvetini mi göreceğiz?" diye sorguya çekerdi.

Mürüvvet... Benim lügatimde karşılığı olmayan, tozlu bir kelimeydi bu.

Kendi kapımın anahtarını çevirirken parmaklarım titriyordu. İçeri girer girmez sırtımı kapıya yaslayıp karanlığın beni sarmasına izin verdim. Ev, bıraktığım gibiydi; soğuk, sessiz ve sadece bana ait. Hiçbir ışığı yakmadım. Alışmıştım karanlıkta görmeye; zaten ruhumun aydınlık kısımları çoktan sigorta atmış gibi sönmüştü.

Botlarımı zorlukla çıkarıp bir kenara fırlattım. Üzerimdeki is ve kan kokan kamuflaj ceketini çıkarırken, cebimdeki o çatlak ekranlı telefonun ağırlığını tekrar hissettim. Masanın üzerine bıraktığımda çıkan metalik ses, evdeki mutlak sessizliği bir bıçak gibi yardı.

Banyoya gidip aynanın karşısına geçtim. Musluğu açtım, suyun soğukluğu parmak uçlarımı uyuştururken yüzüme çarptığım her damla, az önce Gökhan'ın dizlerimin dibinde çöktüğü o anı silmeye çalışıyordu. Aynadaki yansımama baktım. Gözlerimin altı çökmüş, yeşil harelerim yorgunluktan solmuştu.

Elimi yüzümü yıkamak yetmedi maalesef. Acilen üzerindeki ağırlık, pislik ve yerden arınmalıydım. Gözlerim bir an bacağıma takıldı. Sonrasındaysa hızlıca üstümdekileri çıkarttım ve gökhanın az önce sardığı sargı bezini çıkarttım. Onun yerine şu geçirmez bir bandaj taktım ve kendimi suyun kollarına bıraktım.

_🤍_

Duştan çıktıktan sonra kendimi biraz da olsa hafiflemiş hissediyordum. Üstüne bir şort bir de tişört geçirdikten sonra doğruca mutfağa gittim. Kendime ufak bir sandviç hazırlayıp masaya oturdum.

Gözlerim rafların üstündeki o eski radyoya takılmıştı. Babamın radyosuydu. Görevden döndükten sonra balkona oturur, radyosunu açar ve dakikalarca türkü dinlerdi.

En sevdiği türküyse Mihriban'dı. Hele hele 'Ayrılıktan zor belleme ölümü, ölümü' kısmında dakikalarca uzaklara dalar giderdi.

Ayağa kalkıp radyoyu aldım elime. Sonra da elimle üstündeki tozları sildim. Masaya oturup hemen radyoyu açmayı denedim. Uzun zamandır açmamıştım hiç. Ama şu an açılmıştı.

Önce ufak bir cızırtı sesi geldi, sonrasındaysa bir maçı anlatan radyo sunucusunun sesi geldi. Bir süre kanallarda gezdim.

"Merhaba sayın dinleyiciler, ben Sahra Doğan, nasılsınız? Umarım iyisinizdir, gece kuşağına çok sevilen bir isimle başlıyoruz. 'Bir Çaresi Bulunur' diyecek Sertab Erener. Keyifli dinlemeler..." diyen ince, naif sesi duyduğumda elim istemsizce durdu.

Sertab Erener'in her şarkısını ayrı ayrı severdim.

"Sesimde söyleyemediğim, sözler var."

Vardı. Annem olacak kadına edecek iki çift lafım vardı.

"Gizleyemediğim gözyaşlarım."

Ne amcam olacak o adamdan yediğim dayaklardan sonra, ne abimin gidişinde, ne de kardeşim ve babam can verdiğinde.

"Silip de unutamadığım sabahlar."

Abimin gittiği, polislerin beni amcama teslim ettiği, annemin beni hiç düşünmeden uçurumdan ittiği ve kardeşimin cansız bedeniyle karşılaştıpım sabahlar.

"Kokladığım eşyaların.

Bir çaresi bulunut elbet yarın,

Yeniden yaşamanın."

Babamın ölümünün, abimin gidişinin, ve en önemlisi yaşadıklarımın ne dün, ne bugün bir çaresini bulabilmiştim. Biliyordum yarın da bulamayacaktım.

Bana bu acıları çektiren herkesin üstünde âhım vardı.

"Bir çaresi bulunur elbet, canım.

Bir uyuyup uyanalım."

Bulunmayacaktı. Bulunmamıştı da. Ben uyandığımda hiçbir sorun çözülmemişti. Aksine uykunun bana verdiği acıyı hiçbir şey veremezdi.

"Ah, bi' yolu vardır elbet yarın,

Yeniden yaşamanın.

Bi' çaresi bulunur çıkmazların.

Bi' uyuyup uyanalım."

Hiçbir çıkmazın çaresi yoktu. Benim acımın bir çaresi yoktu.

"İçinde saklayamadığım anılar."

Babamın gülüşü. Abimin 'ay parçam' diyişi. Bergüzar, lojman yani çocukluğum.

"Hiç bitmeyen yalnızlığımı.

Silip de unutamadığım geceler.

Dönüşü yok, hep kalp ağrısı.

Bir çaresi bulunur elbet, yarın.

Yeniden yaşamanın.

Bir çaresi bulunur elbet, canım.

Bir uyuyup uyanalım."

Yoktu. Hiçbir şeyin çaresi yoktu benim hayatımda. Bir çaresi bulunmuyordu.

_🤍_

Evett ballarım. Bölümü nasıl buldunuz?

Bir maruzatım daha olacaktı ballarım, takip ettiklerim zaten görmüştür. Oy sayıları çok az, atıyorum bir bölümü elli kişi okuduysa sadece en fazla yirmisi oy veriyor.

Lütfen sadece okuyup gelmeyiniz, şu alttaki yıldıza basmak çok zor olmasa gerek.

Oy ve yorumlarınızı bekliyorum.

Görüşmek üzere💕.