3. bölüm · KAYIP YANKI
BÖLÜM 2| ZEHİRLİ ZERAFET
Bu eserde yer alan tüm karakterler, olaylar, kurumlar ve mekânlar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek kişi, kurum ya da olaylarla herhangi bir benzerlik bulunması durumunda bu benzerlikler tamamen tesadüfidir.
Anlatılanlar kurgu kapsamında değerlendirilmelidir.
Bu eser; vatanı, bayrağı ve inandığı değerler uğruna canını feda eden aziz askerlerin hatırasına,
sınırda nöbet tutanlara,
gece uyumayıp sabahı bekleyenlere,
ve bu topraklarda huzurla yaşanabilsin diye sessizce görev yapanlara saygıyla ithaf edilmiştir.
Bölüm şarkıları;
Ahmet Kaya• Hani Benim Gençliğim
Müslüm Gürses•Nilüfer
Murat Kekilli• Bu Akşam Ölürüm
Kural 3 : Zayıf görünürsen ezerler! Dimdik dur.
İyi okumalar...
_🤍_
BÖLÜM 2|ZEHİRLİ ZARAFET
2005, lojman.
Lojmanın bahçesindeki çiçeklere bakıyordu Yaren. Bembeyaz, çok güzel bir çiçekti. Ancak daha önce hiç dikkatini çekmemişti bu çiçekler Yaren'in. Oysaki annesinin onlarca çiçeği vardı. Parmakları saymaya yetmiyordu. O kadar çok...
Elini uzattı dalında duran çiçeğe. Büyüleyici duruyordu çiçek. Bembeyaz tam bir elindeki parmaklarla sayabileceği kadar yaprağı vardı. Elini uzatmıştı ama koparmaya kıyamadı.
Biliyordu. O çiçek dalından koparsa bir daha nefes alamazdı. Aynı çok uzun sürmeyecek bir süre sonra ona yapılacak olanlar gibi. Tabi bundan haberi yoktu Yaren'in.
Babasını bekliyordu. Okuldan döndüğünde evde olacağım demişti ama yoktu. Aramıştı, açmamıştı babası. Şimdiyse lojmanın bahçesine oturmuş kapıyı gözlüyordu. Parka gidip arkadaşlarıyla oynayabilirdi. Ama önce babasının gelmesi lazımdı.
Bugün matematikten beş almıştı! Beş! Sınıfın en yüksek notu yine ondaydı. Ve bunu acilen babasıyla da paylaşması gerekiyordu. Ama yoktu babası. Geleceğim demişti. Neredeydi?
Askeriyede olabilirdi. Hayır. Değildi. Askeriyede olsa açardı telefonunu. Askeriyede değildi. Ya marketteyse? Yine açardı telefonu. Değildi. Markette de değildi babası. Telefonunu açamayacak kadar nerede olabilirdi ki.
Ve aklına o an, bir ihtimal daha düştü.
Şehit...
Hemen gönderdi o kötü düşünceyi.
Çiçeğe baktı tekrar.
"Çok güzelsin." dedi çiçeğe. Gerçekten çok güzel bir çiçekti. Yapraklarını okşadı çiçeğin. Ama korktu. Ya koparsa, ya zarar verirsem diye. Hızla geri çekti ellerini.
Ama geri duramadı. Eğildi çiçeğe.
"Sence babam nerdedir?" diye fısıldadı.
Biliyordu çiçeğin onunla konuşamayacağını. Belki, dedi. Belki konuşur, bana babamın yerini söyler, diye geçirdi içinden. Ama çiçek sustu.
Ve tam o anda kaldırıma başka biri daha oturdu. Arkasını döndü hızlıca. Babasıydı! Babasıydı! Gelmişti! Şehit olmamıştı babası.
Hemen boynuna atladı babasının. Sıkı sıkı sarıldı. Altı tane parmak kadar gün olmuştu babası gideli. Sevmiyordu sayıları. Altı parmak gün... Bu yeterliydi onun için. Parmaklarının yetmediği hiçbir şeyi sevmezdi zaten.
Ama babası gelmişti. Altı parmak gün sonra gelmişti. "Babammm!" dedi içindeki çocuksu sevgi ve özlemi gizlemeden.
"Güzel kızım." dedi Haydar Ali. O da çok özlemişti kızını, ailesini, özellikle de vatanını. "Baba," dedi Yaren. "Bugün matematikten beş aldım." dedi coşkuyla.
Haydar Ali kızının saçlarını okşadı ve alnından öptü. "Aferin benim Yaren kızıma," dedi. Biliyordu, zeki bir kızı vardı. Tamam, yani daha ikinci sınıfa gidiyor olabilirdi ama yine de zekiydi. Bir kere iki basamaklı iki sayıyı kafasından çarpabiliyordu onun kızı!
Bir keresinde hiç sevmediği bir erkek çocuk Yaren'e sırf dalga geçmek amaçlı, '99×99=? Hadi bunu da çarp bakalım' demişti. Kızıysa bunu anlayıp oldukça sinirlenmişti. Nefret ediyordu onun zekasının küçümsenmesinden.
"99'u seninle çarpıp o sayıyı senin götü-" derken annesinin ağzını kapatmasıyla susmak zorunda kalmıştı. Zeki olduğu kadar da espritüeldi kızı. Gurur duyuyordu onunla.
"Baba," Dedi Yaren. Naz yapacaktı belli ki. Bu ses tam olarak o sesti. Ama şuan naz yapmasından daha önemli şeyler vardı. Kızı üşümüştü. Buz gibi olmuştu pamuk teni. Biraz daha bu soğukta kalırsa elleri çatlayacaktı. Belki de kanayacaktı minik elleri. İçi acıdı Haydar Ali'nin.
"Güzel kızım," dedi. "Evimize geçelim orada konuşalım olur mu? Hem buz gibi olmuşsun."
"Olmaz!" dedi Yaren. Sonra bir önceki sesine tezat bir tonda sakinlikle, "Bu çiçeğin adı ne baba? Daha önce hiç görmedim. Annemde de yok." dedi.
Çiçeğe baktı Haydar Ali. O çiçek bir, zakkumdu. Büyük ihtimalle yeni dikilmişti. Ve kısa bir sürede de solup gidecekti. Zakkumlar kış çiçeği değildi. Bunu bu güzelim çiçeğe yapana ayrı, zakkum çiçeğine ayrı kızdı. Ölüm demekti zakkum. Ve ölümün küçük kızının yakadını bırakmasını istiyordu. Artık çıkmasındı karşısına!
"Zakkum, yaz akşamlarının sıcak rüzgârlarında usulca salınan, güzelliğini biraz da gizeminden alan bir kader çiçeği gibidir; yapraklarının zarif yeşilliği, içinde sakladığı sessiz bir uyarı fısıltısı taşır sanki." dedi Haydar Ali. Çok şey biliyordu çiçeklerle alakalı. Karısı çok severdi her türlü çiçeği. Özellikle de nergisi.
"İyi de, biz kış ayındayız baba. Yaz aylarında açar dedin?" dedi Yaren. Aklına yatmamıştı bu kısmı.
"Yaz aylarında açar zaten güzel kızım. Bu burada açamamış ki. Birisi buraya ekmiş bu çiçekleri. İki güne kalmaz solar." dedi. Sonra devam etti anlatmaya. "Güneş altında açan pembe ve beyaz taç yaprakları, hayatın hem narin hem de sert yüzünü aynı anda anlatan eski bir hikâyenin sayfaları gibidir."
"Ona bakarken insan, güzelliğin her zaman dokunulabilir olmadığını, bazen sadece uzaktan seyredilecek kadar kırılgan ve aynı zamanda tehlikeli bir büyü taşıyabileceğini hisseder; zakkum, doğanın kalbinde sakladığı hüzünlü ama gururlu bir sır gibi durur, sessizce ve vakur. Ve,"dedi.
Sunmuştur çünkü devamının gelmesini istemiyordu Haydar Ali. Kızı bu çiçeği hiç sevmesin, silsin hafızasından istedi.
"Ve?" dedi Yaren. Merak ediyordu devamını.
"Ölüm," dedi Haydar Ali. Fısıltı gibi çıkmıştı ağzından. Hani bir yılanın zehrini saldığında hızla yayılırdı ya o zehir, işte o kelime tüm bedenine böyle yayılmıştı. Ölüm ve kızı. Olamazdı. Olmamalıydı.
"Ölümle olan haşır neşirliği ise ona ayrı bir gölge güzelliği verir; sanki yaşamın sınırında durup, sessizce sonu hatırlatan eski bir bekçi gibi hem ürpertir hem de düşündürür." dedi. Çok derine inmek istemiyordu. Kızıyla konuşurken bazen karşısındakinin sekiz yaşında bir çocuk olduğunu unutuyordu.
"Zakkum, ölüm fikrini korkutucu bir son değil, doğanın döngüsünde saklı kaçınılmaz bir dönüşüm gibi fısıldar; açan her çiçek, zamanın geçiciliğine atılmış narin ama dirençli bir imza gibi kalır." dedi.
Tutamadı kendini.
"Sevme kızım bu çiçeği. Sakın sevme. Sevilecek onlarca, hatta yüzlerce çiçek var. Bu çiçeği sevme tamam mı Yaren kız?" dedi Haydar Ali. Zakkumu seven, ölümü de severdi. Aynı annesi gibi.
Ama çok geçti. Yaren kız, çoktan bu çiçeğin büyüsübe kapılmıştı.
________
Kabul. Sevmezdim çiçekleri. Hemde hiç. Nefrette ederdim hatta bağzısından. Ama söküp de atamazdım kalbimden o çiçeği. Peki neden sevmiyordun diye sorarsanız... Bir kere annem çok severdi çiçekleri. En geçerli neden buydu benim için.
Ama, zakkum çiçeğini seviyordum. Evet. Allah kahretsin ki seviyordum bu çiçeği. Çiçek bile denmezdi belki ona. Ölüm demekti zakkum. Peki çiçek?
'Toprağın sabırla beslediği küçük bir mucize gibidir çiçek, baharın nefesini göğsünde taşıyan renkli bir rüyadır; taç yaprakları sabah ışığını içip yavaşça açılırken, dünyaya sessiz bir neşe fısıldar." derdi annem çiçekler için.
Neşe. Ve evet. Zakkum bir çiçek olamazdı. Ölüm bir çiçek olamazdı, olmamalıydı!
"Çiçek, kırılgan görünse de kökleriyle hayata tutunan, umutla beslenen ve varlığıyla çevresine dinginlik saçan zarif bir doğa şiiridir; kendi halinde büyür, kimseye yük olmaz, sadece bulunduğu yeri biraz daha güzel, biraz daha yumuşak yapar." demişti yine annem.
'Kökleriyle hayata tutunan...'
Nilüfer de bir çiçek olamazdı. Kökü olurdu çiçeğin. Nilüferinse yoktu. Su nereye isterse, nereye savurursa oraya giderdi nilüfer. Dayanağı yoktu. Onu bir bataklıktan çıkartabilecek kimse yoktu. İradesi yoktu.
Belki de bende bir nilüferdim. Köklerim yoktu. Beni bu bataklıktan çıkartabilecek kimse yoktu. Hayat nereye savunursa oraya gidiyordum.
Nilüferdim ben.
'Hayır!' dedi annemin sesi derinlerden. 'Hayır Yaren. Nilüferler savaşçıdır. Pis, leş gibi bir suyun içinde bile tüm asaleti ve zarifliğiyle yüzeye çıkarlar. Kökleri olmayabilir. Ama onları ayakta tutan şey saflığı, temizliğidir.'
O zaman ben bir nilüfer de değildim. Saf, temiz, zariflik yoktu bende. Belki bir tek asillik vardı. O da damarlarımda akan Türk kanıydı.
Zakkumsun sen! dedi içimdeki ses. Zakkumsun sen Yaren. Aynı zakkum gibi ölümsün. Ölüm! Anlayabiliyor musun? Kimin kaldı senin sevdiğin? Baban? Hayır. Kardeşin? Hayır gitti. Ateş Timi? Hayır Yaren, o da gitti. Öldürüyorsun herkesi. Anla! Ölümsün se-
Zar zor susturdum iç sesimi. Haklıydı. Ve can yakan kısmı da buydu. Haklıydı. Ve benimse gözümden bir damla yaş firar etti. O da katlanamadı benim karanlığıma.
Ölümdüm ben.
Belki o gün babamı dinleyip zakkumları sevmeseydim her şey böyle olmazdı.
Olurdu. Bu sefer sen öldürürdün onları. Senin sevgin öldürürdü.
Haklısın. Ağlıyordum. Evet ağlıyordum. Ağlama derdi babam.
"Ağlama Yaren kız, bak baban geldi."
Yoksun baba. Nerdesin?
"Yaren ağlama güzel kızım. Bak burdayım ben."
Bulamıyorum baba, nerdesin?
"Tamam ağlama artık Yaren kız, Ufak bir sıyrık sadece."
Değil baba. Değil. Ufak bir sıyrık değil. Kalbimi söktüler.
"Kural 3 Yaren kız. Zayıf görünürsen ezerler. Dimdik dur!"
Duramıyorum baba. Duramıyorum baba. Kural üçü de ihlal ettim. Çok yoruldum baba. Çok. Zayıfım. Hemde çok zayıfım.
Gözyaşlarım benden bağımsız akıyordu. Elimde fotoğraf, salonun ortasına çökmüştüm. Bir elim atmayan kalbimdeydi. Yoktu. Boştu orası. Belki etten bir parça vardı ama orada bulunan uzvum çalışmıyordu.
Ağlıyordum. İçim dışıma çıkama kadar ağladım. Durdurmadım. Durdurmaya da çalışmadım. Durmayacaktı çünkü. Biliyordum.
Ağlıyordum. Ağlıyordum çünkü babam yoktu yanımda. Babam olsaydı daha çok ağlardım. Çünkü babamın göğsüne saklanıp saatlerce ağlayabilirdim. Hiçbir şey söylemeden sakinleşmemi beklerdi babam. Sonra da gözlerimden öper, bana yiyecek bir şeyler getirirdi. Midem bulanırdı çünkü ağladıktan sonra.
Ağlıyordum. Ağlıyordum çünkü beni kaldıracak kimsem yoktu. Midem bulanıyordu ama kimsem yoktu. Babam yoktu! Birde buna ağladım.
Yerde olan elim tekrar göğsüme çıktı. Sertçe yumruğumla vurdum göğsüme. Kocaman bir yara vardı orada. Hiç kapanmayan bir yara. Ama kan akmıyordu. Yara izi de değildi. Açık yaraydı. Ama kan yoktu. Kan yoktu!
Keşke kan olsaydı. Bu kadar canım yanmazdı.
Yavaşça doğruldum düştüğüm yerden. Önce elimdeki fotoğrafa baktım. Bir fotoğraf beni bu hale getirmişti. Evimi toplarken çekmecede bulduğum bir fotoğraf.
Babam ve ben vardık o fotoğrafta. Yan yana değildik. Aramız açıktı. Aramızda ise o illet zakkumlar vardı. Daha fazla bakamadım fotoğrafa. Çekmeceye geri koydum ve bir daha açmamak üzere kapattım çekmeceyi.
Feci şekilde midem bulanıyordu. Daha çok ağlamak istedim ama şuan bunu yapamazdım.
Askerisiniz siz! Ayağa kalkın! Düşeni kaldırmam, bir tekme de ben atarım! diyen albayın sesi yankılandı kulaklarımda. Yemekten gelmiştim ve evim darma dağın olduğu için biraz toplayayım demiştim. Keşke demeseymişim.
Mutfağa girip ışığı yaktım. Tuzlu bir şeyler yemem gerekiyordu mağlum midem feci durumdaydı. Aynı zamanda da deli gibi sigara içmek istiyordum. Sigarayı şimdi içersem büyük ihtimalle kusacaktım. O yüzden ağzıma kuru ekmek attım ve üstüne şu içtim. Midem zaten boştu. Yemekte herkes bir şeyler yerken ben yiyememiştim. Bir kadeh şarapla duruyordum.
Geri salona geçtim ve kafam dağılsın diye bir komedi filmi açtım. Ama adam aşırı mantıksız davranıyordu. Ayrıca komik falan da değildi. Neyin kafasını yaşıyordu bu adam? Birini güldürmek için götünü yırtmasına gerek yoktu. Sinirlendim ve hızla kapattım televizyonu.
Sonra balkonuma çıktım. Kıç kadar balkonda ama işe yarıyordu. Camı açıp ayakta dikilerek sigara içmektense burada sandalyede içerdim daha iyiydi. Kafamdaki sesler susmuyordu.
Bu mu yani? Sigara içerek mi avutuyorsun kendini?
"Ağlama Yaren kız, ağlama Yaren kızım... "
Şu haline bak, birde hala yaşıyor musun sen? Herkesi öldürdün.
"Gel güzel kızım, gel babana. "
Öl! Öl Yaren. Yaşamanın bir anlamı yok, öl.
Tam sigaramı küllüğe bastıracakken telefonuma bir bildirim düştü.
Harun Albay;
Yaren, biliyorum izindesin ama sorgu var evlat. Alaya gelmen gerekli.
Alaya yarım saate geleceğine dair mesaj atıp hızla banyoya geçtim. Aynaya baktım. Rezil gibiydim. Gözlerimin beyazı kırmızıya bürünmüş, yüzümse aşırı solgundu.
"Offf.... Of!"
Binlerce kez küfür ettim kendime. Geçmeyecekti gözlerim. Belki de sabaha kadar duracaktı bu kırmızılar. Bir süre kardeştik kırmızılarla.
Yüzümü yıkadım ve çıktım banyodan. Saat akşam dokuz buçuktu. Hızlıca üstüme siyah bir pantolon ve lacivert bir kazak geçirdim. Ayağımaysa ayrılamadığım postallarımı.
Evden çıkıp arabama atladım. On dakikanın sonunda alayın önündeydim. Telefonumu çıkartıp tekrar gözlerime baktım. Aynıydı. Neyse ki anlayacak olsalar bile sorabilecek birinin olduğunu düşünmüyordum.
Hızla girdim alaydan içeri. Sorgu odasının önüne geldiğimde ilk kapıyı açtım. İçeride Albay, Tolga, Pars ve Erdem vardı. Camın arkasındaysa elinde oyuncak gibi tuttuğu adamı hırpalayan Gökhan.
Uyuz herif. Burada bile şiddete başvuruyordu.
Sen dipçikle bir tane adamın ağzını dağıtmış insansın! Bunu sen mi söylüyorsun?
Adam değildi bir kere o pezevenk. Vatan hainine adam mı denirdi?
"Komutanım." dedim ve selam verdim.
"Gel evlat, gel. Normalde seni rahatsız etmeyecektim ama çok zorladı bu şerefsiz, belli ki eğitimli bir köpek. Hepsi sırayla dövdü, yapmadığını bırakmadı adama. Bir sen kaldın." dedi Albay.
Bu sırada da Gökhan sorgu odasından çıkmıştı. Ellerinde kan vardı, ayrıca burnundan soluyordu. Ben beş dakikaya kalmadan konuşturacağıma emindim o adamı. İsmimi duyduğunda bülbül gibi şakıyacaktı zaten.
Gökhan bir bana, bir de Albay'a baktı. "Üsteğmen?" dedi sorgularcasına. "Komutanım?" dedim. Yüzünde alaylı bir ifade belirdi.
"Benim bile konuşturamadığım adamı sen mi konuşturacaksın, albayım dalga mı geçiyorsunuz benimle?"
Senin varya yedi sülalenin, soyunu sopunu sikeyim, yavaşağa bak. Amına koyduğum pezevengi. Konuşturamadığın adam girsin götüne.
"Orada dur bakalım evlat," dedi Albay. "Kimse benim kızımla böyle konuşamaz, komutanı olsan bile. İkimizde evladımsınız sınırını aşma yüzbaşı!" dedi sert bir sesle
Harum Albay ❤ Ben. Seviliyorsun başkan.
Üstündeki ceketi çıkartıp Tolga'ya uzattım. Sorgu odasının kapısına doğru yürürken, "Kayıt açıksa kapatın." dedim. Arkamdan bir askerin kapalı komutanım, dediğini duydum. Bakışlarım yüzbaşındaydı. Tam önünde durdum.
"Kaç dakikadır uğraşıyorsunuz komutanım?"
Saate baktı." Otuz sekiz." dedi.
Güldüm. "Beş dakika," dedim elimle beş işareti yaparken. Parmaklarım yetiyordu bu sayıya. "Sadece beş dakika içinde konuşturacağım o adamı." dedim.
Yanından geçerken omzuna hafifçe çarpmayı ihmal etmemiştim tabi ki.
Sorgu odasına girdiğimde piç kurısu yerde yatıyordu. Yüzü gözü kan içindeydi. İstesem kendim kaldırırdım da, kaldıracak yerlerim ağrıyordu.
Kapıdaki askere kısa bir baş hareketi yaptım. O anlıyordu ne yapması gerektiğini. Ben tam sandalyeme kuruldum. Çayım önüme geldiğinde onu da karşıma oturtmuşlardı.
Kafasını kaldırıp alaylı bir bakış attı bana. Bense gözlerinin içine baka baka çayımı höpürdettim. Sorgulama girdiğimde ilk bunu denerdim. Bilmiyorum belki iğrenç gelecekti ama seviyordum bunu yapmayı. Tiki vardı.
İçim kahkahalarla doldu. Başını biraz daha kaldırdığında gözleri iğrenç bir şekilde üstümde gezindi.
"Ne oldu? Çok canımı yaktılar diye eğlence için mi gönderdiler seni bana?"
Güldüm. Hatta kahkaha attım. Sonra da kahkaham silindi ve yerini nefret dolu gözler aldı ve başını tuttuğum gibi masaya geçirdim. Ufak bir kırılma sesi geldi. Burnu kırılmıştı.
Acıyla inledi. "Nasıl havalar orda?" dedim. Bu sefer alay eden bendim.
"Dur!" Dedi acıyla. "Dur yalvarırım dur!" Kafasını hala kaldırmamıştım masadan. Kırık burnunun üstüne daha da bastırıyordum masaya.
Bıraktım. "Şimdi," dedim sandalyeleri geri otururken. "Bildiğin herşeyi anlatıyorsun. Ya da bir oyun oynuyoruz."
1 dakika 12 saniye.
"Sizin gibilere anlatacak hiçbir şeyim yok! Kansızlar!" Diye bağırdığında bende ipler kopmuştu. Kansız demeyecekti.
Onun Alaca'yla tanıştırma vakti gelmişti.
"O zaman oyun vakti." dediğimde masada duran eline cebimdeki bıçağı geçirdim. Acı dolu çığlıkları düştü kulağıma.
"Alaca'yı, tanıyor musun?" Diye fısıldadım kulağına bir yılan edasıyla.
Alaca'nın adını duyar duymaz soğuk soğuk terlemeye başlamıştı. Herkes Alaca'nın nasıl bir zalim, merhametsiz, kontrolsüz, acımasız, cani, en önemlisi nasıl bir manyak olduğunu bilirdi.
"Şimdi," dedim. Tam arkasındaydım. "Arkandaki kadın Alaca desem ne derdin?"
"Siktir ordan derdim!" dedi. Bıçağı elinden çıkardım ve bu sefer tam şah damarına bastırdım. Bıçağın soğukluğunu hissettiğinde tüm vücudu kasılmıştı.
"Cık cık cık, yanlış cevap." Bıçağı çok az batırdım tenine. Bu sefer gözleri dehşetle açıldı.
"Sen, sen..." Korkudan cümle kuramıyordu dangalak.
Tekrar sandalyeme oturdum. "Yaa, ben. O yüzden şimdi anlat. Anlatmazsan o bok gibi kararmış dişlerini tek tek kerpetenle söküp eline vereceğim. Aaa, ne tesadüf ki artık elini de kullanamıyorsun. Vah vah ne üzüldüm bilemezsin."
3 dakika 25 saniye.
Tam tamına 3 dakika 25 saniye sürmüştü bu pezevengi konuşturmam. Herşeyi anlattığımda çıktım odadan. Elim kanlıydı. Tolga bundan nefret ettiğimi bildiği için hemen bir ıslak mendil uzattı bana. Ellerini iyice sildim. Buradan çıkınca çitileyecektim.
Albay yoktu. Bunu bitireceğini biliyor olacakki gitmişti. Beni şaşkınlıkla izleyen Gökhan'a baktım. Yaklaştım. Yaklaştım. Ve bir adım daha attım. Artık tam karşısındaydım.
"Beş demiştik komutanım," dedim. "Üç dakika yirmi beş saniye." Tekrar ettim. "Üç dakika yirmi beş saniye, sizin otuz sekiz dakikada yapamadığınızın neredeyse on ikide biri."
DİVAAAAAAA. Oyyyy, kapat sesi buraya kadar geldi. Kıçını dön de siktir git şimdi Göthan.
Gökhan'ın yüzündeki ifadeyi çeksem net profil fotoğrafı yapardım. Öyle bir ifadeydi yani.
"Alaca?" dedi. Yüzündeki ifade ise kesinlikle görülmeye değerdi. Tanıyordu büyük ihtimalle Alaca'yı. Tanımayan yoktu zaten. Tüm ülke tanırdı beni. Ama hayır. Biz halen daha tanışmamıştık yüzbaşıyla.
_🤍_
Evett, bölümü nasıl buldunuz ballar?
Umarım beğenmişsinizdir.
Yorum bırakmayı ve oy vermeyi unutmayınız.
Görüşmek üzeree.
