4. bölüm · KAYIP YANKI
BÖLÜM 3| MASALIN ARDINDAKİ YOL
Bu eserde yer alan tüm karakterler, olaylar, kurumlar ve mekânlar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek kişi, kurum ya da olaylarla herhangi bir benzerlik bulunması durumunda bu benzerlikler tamamen tesadüfidir.
Anlatılanlar kurgu kapsamında değerlendirilmelidir.
Bu eser; vatanı, bayrağı ve inandığı değerler uğruna canını feda eden aziz askerlerin hatırasına,
sınırda nöbet tutanlara,
gece uyumayıp sabahı bekleyenlere,
ve bu topraklarda huzurla yaşanabilsin diye sessizce görev yapanlara saygıyla ithaf edilmiştir.
Bölüm şarkıları;
Melike Şahin • Pusulam Rüzgar
Şebnem Ferah • Mayın Tarlası
Sena Şener • Ölsem
Kural 4: Mantık bir danışmandır, ancak asıl kaptan sensin.
Keyifli okumalar...
_🤍_
BÖLÜM 3|MASALIN ARDINDAKİ YOL
2005, Akın Evi...
Soğuktu o gece. Yaren yatağında iyice yorganın içine saklanmış, gördüğü kötü kabusun etkisinden çıkmaya çalışıyordu. Ama bir türlü bunu başaramıyor, karanlık onu daha çok içine çekiyordu.
Gördüğü kabus gerçekten çok kötü bir kabustu.
Çok yüksek bir uçurumun kenarındaydı yaren. Aşağıda korkunç bir deniz vardı. Dalgalar kayalara çarpıyor, korkutucu bir ses çıkartıyordu. Annesiyse hiç düşünmeden itiyordu onu o uçurumdan aşağı. Gerçekten çok korkmuştu. Ama annesi tabii ki böyle bir şey yapmazdı.
Yani Yaren öyle sanıyordu.
Yavaşça doğruldu yattığı yataktan. Korkudan terlemişti. Bi' elini yüzünü yıkasa iyi olacaktı. En azından mutfaktan bir bardak su almalıydı. Babası ona, 'Eğer kabus görürsen Yaren kız, onu suya anlat, sonra da dök o suyu. İçindeki tüm sıkıntı gider.' demişti. Öyle yapacaktı.
Karanlıkta odasında yürüyerek ışığı buldu ve yaktı. Sonra da komidinin üstündeki pembe çiçekli saate baktı. Saat, uzun olan çubuk üçüncü uzun çubuktaydı. Babası ona saat okumayı öğreteceğini söylemişti.
Umarım bir an önce öğretir, diye geçirdi içinden. Sonra da odasının kapısını açıp koridora çıktı. Mutfağın ışığı yanıyordu. Hemen oraya adımladı. Cama yaslanmış sigara içiyordu babası. Onu nadiren sigara içerken görürdü.
Dertliydi Haydar Ali. Bugün iki tane silah arkadaşı ağır yaralanmıştı operasyonda. Ve birinin durumu çok iç açıcı değildi. Onun hüznünü taşıyordu. Ama küçük kızını gördüğü an yüzündeki tüm keder silindi. Yerini sonsuz bir sevgi ve büyük bir şevkat aldı. Hemen söndürdü sigarasını. Kızının bu illetin kokusunu bile solusun istemiyordu . Büyüdüğünde bile içmesindi sigara.
"Yaren kız," dedi Haydar Ali. "Napıyorsun sen bu saatte babacım. Uyumadın mı?"
Paytak adımlarla babasının yanına ulaştı Yaren. Uykusu vardı ama uyuyacak gibi değildi. Gözlerini ovuşturarak, "Kabus gördüm baba. Hani senin şu anlattığın kötü rüya varya. Ondan."
"Ne yapıyorduk kabus görünce?" dedi Haydar Ali.
"Suya anlatıyoruz," dedi Yaren.
Haydar Ali bir bardak su doldurup kızına verdi. Kabus görünce birisi olmadan uyuyamazdı nazlı kızı. "Sen bu suya anlat kabusu, ben hemen geleceğim yanına." dedi ve yareni gözlerinden öptü.
Kızı ikiletmeden gitmişti. Küçük kızının gidişini izledi bir süre. Sonra da adımları hemen banyoya yöneldi. Hızlıca dişlerini fırçalayıp bir şeyler sıktı üstüne. Kızına sigara kokmak istemiyordu.
Banyodan çıkıp kızının odadına girdi. Kızı elindeki beyaz tavşanıyla yatağına oturmuş onu bekliyordu. Pembe pijama takımı ve siyah uzun saçları oldukça tezat bir görüntü yaratsada oldukça tatlı görünüyordu. Hemen kızının yanına gidip yanına uzandı. Yaren de küçük kollarını babasına sardı.
"Hangi masalı anlatalım sana Yaren kız?"
"Kuzeyin Ötesindeki Yol." dedi Yaren. Babasının masalıydı bu. Başka hiçbir yerde, kitapta, başka hiç kimseden duymamıştı bu masalı. Oldukça güzel bir masaldı. En sevdiği masal bile olabilirdi. Babası ona bu masalı parmaklarından çok bile anlatmıştı. Ama hiç sıkılmamıştı dinlemekten. Her bir kelimesini ezbere biliyordu.
Masalı anlatmaya başladı Haydar Ali.
"Bir zamanlar, uzak diyarların en sarp dağlarını ve en derin vadilerini aşmış, dizleri aşınmış ama ruhu hep taze kalmış Ahmet adında bir gezgin yaşarmış. Nadir'in en sadık dostu, boynunda deri bir kordonla taşıdığı pirinç gövdeli, kadim bir pusulaydı. Bu pusula sıradan bir araç değildi; iğnesi som gümüşten dökülmüş, camı ise ay ışığında parlayan kristalden yapılmıştı."
"Nadir, nereye giderse gitsin önce pusulasına danışır, gümüş iğnenin titreyerek gösterdiği o değişmez noktaya, Mutlak Kuzey'e güvenirdi. Çünkü ona öğretilen şuydu: "Kuzey doğrudur, kuzey güvenlidir; pusula şaşmazsa yolcu da şaşmaz." denirdi"
"Günlerden bir gün Nadir, haritaların bile sustuğu, sislerin ağaç dallarına hırka gibi dolandığı "Fısıltı Ormanı"na varmış. Tam önünde yol ikiye ayrılıyormuş:
Kuzey/Sağdaki yol: Gri taşlarla örülü, dümdüz, binlerce yolcunun adımlarıyla sertleşmiş ve emniyetli görünen bir patikaymış. Pusulanın gümüş iğnesi, sanki bir emir verir gibi hırsla bu yolu işaret ediyormuş.
Güneybatı/Soldaki yol: Sık sarmaşıkların arasından süzülen altın rengi bir ışığa açılan, mis gibi yabani yasemin kokan ama hiçbir ayak izi barındırmayan gizemli bir geçitmiş."
Yaren her zamanki gibi büyük bir ilgiyle dinlemeye devam ediyordu babasını. Ama gözleri yavaştan kapanıyordu.
"Nadir durmuş. Kalbi, o kokulu ve ışıklı yola doğru bir kuş gibi kanat çırpıyormuş. Ancak pusulasını açtığında gümüş iğne adeta çıldırmış. Sağa sola sert darbelerle vuruyor, Nadiri o belirsiz yoldan döndürmek için camın içinde fırtınalar koparıyormuş."
"Nadir, pusulanın bu sert ısrarı karşısında ilk kez durup düşünmüş. Kendi kendine fısıldamış:
"Ey kadim dostum, sen sadece metalin mıknatısa olan aşkını biliyorsun. Peki ya benim ruhumun hangi renge aşık olduğunu biliyor musun?"
Pusula cevap vermemiş, sadece soğuk bir kararlılıkla kuzeyi göstermeye devam etmiş. O an Nadir anlamış ki; pusula dünyayı değil, sadece bir noktayı tanıyordu. Oysa dünya, kuzeyden çok daha büyüktü.
Nadir, gümüş iğnenin hırçın titreyişine inat, pusulanın kapağını yavaşça kapatmış. Onu boynundan çıkarmış ve heybesinin en derin köşesine yerleştirmiş. Artık ne bir yönü varmış ne de bir emredeni. Sadece kendi nefesi ve toprağın fısıltısı kalmış.
Soldaki, o kimsesiz yola adımını atmış. Yürüdükçe ormanın ona eşlik ettiğini hissetmiş. Kuşlar daha önce duyulmamış şarkılar söylemiş, ağaçlar ona yol açmak için dallarını kenara çekmiş. Saatler sonra, hiçbir haritada olmayan, suları gümüşten bir gölün kıyısına varmış.
Gölün kıyısında durduğunda, heybesindeki pusulayı çıkarıp son bir kez bakmış. Şaşırtıcı bir şey olmuş: Pusulanın iğnesi artık titriyormuş ama bir yönü göstermiyormuş; sanki olduğu yerde huzurla dinleniyormuş. Çünkü yolcu varması gereken yere, yani kendi kararıyla seçtiği menzile ulaşmıştı.
Nadir o gün anlamış ki; gerçek yolculuk, başkasının çizdiği "doğru"yu takip etmek değil, belirsizliğin içinde kendi doğrunu bulma cesaretidir.
O günden sonra Nadir, pusulasını asla atmadı. Onu her zaman yanında taşıdı; ama artık ona "nereye gitmeliyim?" diye sormuyordu. Sadece "kuzey neresi?" diye bakıyor, sonra gülümseyerek kendi gitmek istediği yöne sapıyordu.
Çünkü biliyordu ki; iğne sadece yönü gösterir, yolu ise ancak yürek çizer..."
Uyuya kalan kızını gözlerinden öptü Haydar Ali. Biliyordu. Ya da hissediyordu. Kızından ayrılacağı gün yakındı.
_🤍_
Babam, Kuzey'in Ötesindeki Yol masalını ilk anlattığında çok beğenmiştim. Çükü Nadir, ona dayatılanı değilde, kendi istediğini seçerek, kalbinin sesini dinlemişti.
"Kural 4 Yaren kız. Mantık danışmandır. Ancak asıl kaptan sensin." demişti. "Eğer sana dayatılan bir şey varsa ve sen onu istemiyorsan, asla yapma. Kalbimin sesini dinle güzel kızım."
Benim için çok farklı bir anlamı vardı o masalın. Babamın bana okuduğu çoğu masalı unuturdum. Ancak o masalı asla unutamamıştım. İçime işlemişti belkide.
Ve evet. Unutuyordum. Allah kahretsin ki unutuyordum. Babamı, kardeşimi, gençliğimi, geçmişini.
En önemlisi de babamın sesini ve onunla olan anılarımı. Tek tük anı vardı aklımda. Onlarda silik silikti.
Masalı bile unutuyordum.
Bir yanım 'unut, kurtul bu esaretten' diyordu. Bir yanımda, 'Sakın unutma Yaren. Eğer unutursan ölürler.' diyordu.
Bize verilen iznin sonuna gelmiştik. Şuan toplantı odasında tüm tim toplanmış, albayı bekliyorduk. Pars ve Yaman arasında sohbet ediyor, Tolga telefondan biriyle yazışıyor, cengiz ve levent abi de yine arasında sohbet ediyordu. Ortamda fena bir maç ve takım muhabbeti dönüyordu.
Yüzbaşıysa doğrudan bana bakıyordu. Büyük ihtimalle Alaca olmam onu biraz bozguna uğratmıştı. Bense sessiz sessiz oturuyordum yüzbaşının sağ yanında. Hayır yani bir insan gözlerini bir saniye mi çekmez üzerimden. Çekmemişti.
Burada asla bulunmak istemiyordum. Tam olarak masalın ardındaki yoldaydım. Yani gitmek istemediğim ama mecbur kaldıpım yolda. Kural 4'ü de çiğnemiştim. Mantıklı davranamıyordum bir süredir.
Bireysel de indirebilirdim Vortexleri. Ancak Albay neden ısrarla bir timle çalışmamı istediğini anlamıyordum. Yalnızdım ben. Yalnız çalışırdım. Önce Ateşle çalışmaya başladım.
Ateş'in sonu oldun.
Şimdi de pençeyle çalışıyordum. Ateşe bile zar zor adapte olmuştum. Şimdi birde Pençe çıkmıştı.
Sen insan sevmiyorsun Yaren. Kabul et.
Evet gerçekten sevmiyordum. Yalnız başıma gelmiştim buralara. Yanımda kimse olmamıştı. Derdimi kimseye anlatmamıştım. Şimdi de anlatmayacaktım tabii.
Sonunda Albay girmişti odaya. Hepimiz ayaklanınca, "Oturun evlatlar, Yaren sende gel anlat kızım, en ince ayrıntısına kadar." dedi. Sesi yorgun çıkıyordu.
"Emredersiniz komutanım." dedim. Ayağa kalkıp ekranın önüne geçtim. "Komutanım Vortexleri tekrar anlatmamı ister misiniz, yoksa direkt üyelere mi geçeyim?"
"Üyeleri anlat." dedi.
Ekranda sarışın, yeşil gözlü ve yapılı bir adam belirdi. "Bu adam Alexei Volkova, örgütün Rusya kolu. 35 yaşında. Siber savaş ve sızmada bu adam görevli. Örgütün tüm elektrik, elektronik sahası bu adamdan soruluyor. Evli, eşi de Anastasia Volkova. Bir de kızları var. Yuliya Volkova, beş yaşında."
Bu sefer ekranda daha yaşlı, Amerikan adamın fotoğrafı geldi. "Bu adam Armand Delacroix. 55 yaşında, örgütün Amerika temsilcisi. Soyları Kraliyet Ailesine dayanıyor, babası Klaus, babasının ona yaptığı evlenme baskıdan dolayı saraydan ayrılıyor. Ve şuankı eşi ve büyük aşkı yani, Isadore ile evleniyor. Sonra da kendi işini kurup mafya olma yolunda büyük adımlar atıyor. İki kızı birde oğlu var." dedim. " Örgütün yeraltı bağlantılarından sorumlu kişisi de bu."
Gözlerim tek tek tüm timde gezindi. En sonunda yaa Gökhan da durdu. Elindeki kalemle oynarken bana bakıyordu. Ona kısa bir bakış atıp anlatmaya devam ettim.
"Salvatore Bianchi," Kumral bir adamdı bu da. "İtalyan. Örgütün silah tedarikçisi. Ailesi ve geçmişi hakkındaysa bir bilgimiz yok. Sır gibi saklıyor." dedim.
Gökhan tam yanımda oturuyordu. "Senin gibi yani." diye mırıldandı. Hızla döndüm ona. O da bana bakıyordu zaten. Bunu sadece benim duyabileceğim şekilde söylemişti. Albay zaten masanın diğer ucunda oturuyordu. Duyması imkansıza yakındı.
Büyük ihtimalle yemek gecesinden sonra benimle ilgili bir araştırma yapmıştı. Ve hiçbir şey bulamamıştı tabii.
Ayrıca benim geçmişimi falan sakladığım yoktu. Zaten saklayabileceğim bir geçmiş yoktu ortada. Hepsini unutmuştum. Yoktu.
Aynen Yaren. Aynen. Kesin unutmuşsundur. Kesin canım kesin.
'Ne yapmaya çalışıyorsun?' der gibi baktım ona. O ise gıcık birr ifade ile, "Niye durdunuz? Aklınıza bir şey mi geldi? Lütfen devam edin üsteğmenim." dedi.
Albay ve tim bu aramızda olana değişik değişik bakıyordu. Haklıydılar. Sırf benim ile ilgili bir şey bulamadığı için kudurmuştu köpek.
"Ve Arabistanlı Hassan Al-Rashid. Orta doğu bağlantıları, petrol ve enerji karaborsasından sorumlu. Elli yaşında." dedim. "Örgüt üyeleri bu kadar. Birde bu örgütün bağlantıları var."
"Bu bağlantılardan biri ve en çok tanıdığım, Bozok. Yani kod adı bu. Asıl adı Yusuf. Soyadını bilmiyoruz. Bu adam Vortexlerin bilgi aktarımını yapıyor." Yüzünde kaşından yanağına uzanan bir yara vardı. Bizzat ben yapmıştım.
Tolga adamı görünce yerinde dikleşti. Biliyordu bu adamın ne bok olduğunu. Ayrıca bir operasyonda da den gelmişti. "Komutanım," dedi. "Bu adamın yüzünde yara yoktu." dedi. Evet yoktu. Son gittiğim operasyonlardan birinde olmuştu.
"Evet yoktu," dedim sakın bir sesle.
"Artık var," dedi Albay. "Yaren Kasım'da gittiği bireysel bir görevde yaptı, Alaca olarak."
Alaca olmak, en sevdiğim şeydir.
Albay bunu der demez tüm tim bana dönmüştü. Onlarda yeni öğreniyordu Alaca olduğumu.
Şaşırmışlardı. Haklılardı zaten, açıkçası şaşılası biriydim. "Nasıl yani? Bir dakika Yaren üsteğmen Bildiğimiz Alaca mı?" dedi Pars. En çok şaşıran da o gözüküyordu.
"Hayırdır aslan parçası? Ben Alaca olamaz mıyım?" dedim bende.
"Yok komutanım yanlış anladınız, açıkçası şaşırdım. Hiç tahmin edemezdim. Yani Alaca'nın bu alayda olduğunu duymuştum ancak siz olacağınız aklıma gelmemişti."
"Neyse konumuza dönelim, bu adamın kod adı da Hazan," dediğimde Albay ufak bir el hareketiyle susturdu beni.
"Buradan sonrasını da yüzbaşı anlatsın, otur sen üsteğmen." dedi. Yüzbaşının örgütle ilgili bir bilgisi olması şaşartmıştı beni açıkçası. Albayı ikiletmeden yerime geçmek için çekildim ekranın önünden, Gökhanda ayaklanmıştı. Yerime geçerken kısa bir bakış attım ona. Geçen gecede sinirliydim kendisine. Yok onun konuşturamadığımı ben mi konuşturacakmışım, yok bilmem ne.
Al, göt gibi kaldın mı dangala-
"Bu adamın kod adı üsteğmenin dediği gibi Hazar," dedi Gökhan. "esir alınan askerlere yaptığı acımasız işkencelerle bilinir. Zaten adı da kara listeye alınmış bir terörist, ilk görevimiz bu adamı yakalamak,"
Kara liste. Bu kara liste denilen listede görüldüğü an öldürülmesi gereken yavşakların olduğu listeydi. Yani bu onu istediğim gibi öldürebileceğimi gösterirdi. Dudaklarım istemsizce kıvrıldı. Bu adamla ilgili oldukça güzel planlarım vardı.
"Aklından geçen o işkence sahnelerini sil Yaren," dedi Albay, beni bu kadar iyi tanıyor olmasından nefret ediyordum. "O adamı bana canlı getireceksiniz, duydun mu Yaren? Asla öldürmeyeceksiniz onu!"
Albay sözlerini resmen gülüşüme sokmuştu. Oysaki onun organlarını çıkartmak gibi planlarım vardı benim.
Fantaziye bak amına koyayım ya, benim de ağzımı bozdun ya Yaren, ben sana hiçbir şey demiyorum.
"Emredersiniz komutanım." dedim isteksiz bir şekilde.
Bu kara listenin bir alt tabakası, kırmızı listeydi. Orada da gördüğün an ya yakalayacağın, ya da birliğe haber vereceğin kişiler vardı.
Birde hepsinin üstü vardı. Zifir liste.
"Bu adamın son görüldüğü yer," dedi yüzbaşı. "İstihbarattan geldi. Sınırdan iki buçuk saat uzaklıkta olan bir kulübe. Pençe olarak ilk görevimiz bu. Yarım saat içinde çıkacağız, hızlı olun."
Albay ayağa kalkınca hepimiz ayağa kalktık.
"Hakkım hepinize helaldir evlatlar. Yolunuz açık olsun. Çıkabilirsiniz." dedi albay. "Yüzbaşı sen benimle odama kadar gel evlat."
Yüzbaşıyla ne konuşacaklarını bilmiyordum ama deli gibi merak ediyordum. Ama mecbur çıktım.
_🤍_
Korkmuyor, endişe duyuyordu Albay. Yarenin içindeki intikam duygusuyla hareket edipte mesleğini yakmasından. Zaten Vortexlerle alakalı bir şey duyduğunda bile gözü dönüyordu. Onlarca tutanak yemişlerdi üstlerden. Hatta bu yüzden askeri lojmanda kalma hakkından muaf tutulmuştu.
Kara liste tabirini duyduğu andaki ifadesi bir o kadar mutlu, bir o kadar da öfkeliydi. Anlayaniliyordu bir yere kadar. Yarenin babasının şehit olması da hepsinin parmağı vardı. Çocukluğunu bilirdi Yarenin. O zamanlar deli dolu, güzel huylu bir kızdı yaren. Silah nedir bilmez, arkadaşlarıyla evcilik oynardı.
Şimdiyse intikam ateşiyle yanıp kavrulan bir kadındı.
"Komutanım," dedi Gökhan. Neden albayın onu çağırdığını pek tabiî merak ediyordu.
"Evlat, senden bir şey isteyeceğim." dedi Albay, sesi endişeli çıkıyordu.
"Buyrun komutanım. Ne isteyeceksiniz?" sesi albayınkine tezat bir biçimde sakin çıkmıştı.
"Yaren'i dizginlemeni." dedi Albay. Gökhan oldukça şaşırmıştı. Ayrıca Üsteğmenin hiç de dizginlenebilecek bir kadın olduğunu düşünmüyordu. Manyağın tekiydi onun kafasında. Ayrıca onunla ilgili hiçbirşey bulamamasına hala sinirliydi.
"Evet evlat, senden istediğim şey oldukça zor. Yaren dizginlenebilecek, sakinleştirilebilecek bir kadın değil. Niyetim aslında bu timin başına Yaren'i geçirmekti. Yanlış anlama sende onun gibi çok bilgili ve kıdemli bir askersin ancak... Ancak belli ki intikamı onun sonu olacak."
"Ne intikamı komutanım, ayrıca bu konu hakkında sizinle bende konuşacaktım. Yarenle alâkalı hiçbir şey bulamadım. Sonuçta timimde olan bir asker. Onunla alakalı tek bir hastane raporu bile yok. Geçmişini neden bu denli saklıyor?"
Albay, masanın üzerindeki eski bir fotoğraf karesine daldı bir an. Gökhan’ın sorusu odadaki havayı daha da ağırlaştırmıştı. Bir askerin geçmişinin bu denli "temiz" olması, aslında en büyük kirlenmişliğin veya gizliliğin işaretiydi. Albay derin bir iç çekerek bakışlarını fotoğraftan çekip Gökhan’ın gözlerinin içine dikti.
"Bazı yaralar vardır evlat," dedi sesi pürüzlü bir tonda. "Üzerine ne kadar pansuman yaparsan yap, kanamayı sadece sahibi durdurabilir. Yaren'in dosyası... O dosyayı ben bile tam olarak göremiyorum bazen. Devletin 'hayalet' dediği cinsten bir geçmişi var onun."
Gökhan kaşlarını çattı. "Ama komutanım, aynı timde can vereceğiz. Sırtımı yasladığım kadının kim olduğunu, neden gözünün bu kadar karardığını bilmeye hakkım yok mu?"
Albay yavaşça ayağa kalktı, pencereye doğru ilerleyip dışarıdaki talim alanına baktı. "Haklısın. Ama bu bilgiyi benden alamazsın Gökhan. Sana anlatacaklarım sadece kağıt üzerindeki veriler olur. Onun neden her Vortex adını duyduğunda ruhunu ateşe attığını ben sana anlatamam."
Arkasını dönüp Gökhan’a yaklaştı ve elini omzuna koydu.
"Yaren'in geçmişi bir mayın tarlasıdır. Eğer o tarlaya girmek istiyorsan, yolu sana ancak o gösterebilir. Onun buzlarını eritmeden, o zırhın ardındaki küçük kız çocuğunu görmeden gerçeği öğrenemezsin. Şunu bil yeter; o gördüğün öfke, aslında çok büyük bir çaresizliğin dışa vurumu."
Albayın sesi bu kez bir emirden ziyade bir rica gibiydi:
"Senden tek isteğim, Yaren'in geri dönüşü olmayacak bir hata yapmasını engellemen. Ve Yaren'in hikayesini ancak Yaren anlatırsa gerçekten öğrenmiş olursun. Ve inan bana, o gün geldiğinde keşke hiç bilmeseydim diyeceksin."
Gökhan duyduklarını sindirmeye çalışırken Albay masasına geri döndü. "Şimdi çıkabilirsin Yüzbaşı."
Gökhan tam kapıdan çıkacakken Albay:" Ha şunu da unutma, o kadın Alaca. Ve sen sakın Alaca'yı hafife alayım deme."
_🤍_
Evet ballar, bölümü nasıl buldunuz?
Sizce Albay ne söylemek istedi?
Umarım beğenmişsinizdir, oy ve yorumlarınızı bekliyorum.
Görüşmek üzere.
