9. bölüm · KAYIP MEKTUP

9.BÖLÜM ( BİR ÖMRE SIĞAN BAKIŞ)

Handan Taş

Akşamın serinliği, İstanbul'un eski sokaklarına yavaş yavaş inmeye başlamıştı.

Konağın bahçesinde servi ağaçları hafif rüzgârla salınıyor, havuza düşen su damlalarının sesi gecenin sessizliğine karışıyordu.

Âsım, ağır adımlarla bahçeye girdi.

Yüzünde alışılmadık bir durgunluk vardı.

Elindeki heybeyi kulübeye bıraktıktan sonra bahçedeki gülleri sulamaya koyuldu.

Tam o sırada arkasından tanıdık bir ses işitildi.

— Âsım...

Delikanlı dönüp başını eğdi.

— Buyurunuz efendim.

Gülizar etrafı süzdü.

Bahçede ikisinden başka kimse görünmüyordu.

Yavaşça yaklaştı.

— Söylediğim işi araştırabildin mi?

Âsım bir an sustu.

Sanki söyleyeceği sözleri seçiyordu.

— Araştırdım efendim.

Gülizar'ın bakışları merakla derinleşti.

— Söyle bakalım.

Âsım ağır ağır konuştu.

— Hekim Ömer, Eminönü tarafına gidiyor.

Gülizar'ın kalbi bir an hızlandı.

— Sonra?

— Orada çiçek satan genç bir hanımla görüşüyor.

Gülizar'ın yüzündeki tebessüm yavaşça silindi.

Fakat sesindeki sükûneti muhafaza etti.

— Demek doğruymuş...

Âsım devam etti.

— Lâkin müsaadenizle bir şey arz edeyim.

— Söyle.

— Gördüğüm kadarıyla ortada yakışıksız bir hâl yok.

Hekim Ömer, o hanımın hasta kardeşiyle yakından alâkadar oluyor.

İlâç götürüyor.

Muayene ediyor.

Hepsi bundan ibaret görünmektedir.

Gülizar, bir müddet cevap vermedi.

Nazarı bahçedeki beyaz güllere takılmıştı.

İçinden geçenleri belli etmemeye çalışıyordu.

Nihayet usulca konuştu.

— O hanımın adını öğrendin mi?

— Fidan...

Bu isim, Gülizar'ın zihnine sessizce yerleşti.

Fidan...

Hiç tanımadığı bir isim...

Fakat nedense gönlünde ağır bir iz bırakmıştı.

— Peki.

Şimdilik bu kadar kâfi.

Âsım başını eğdi.

— Müsaadenizi isterim.

Delikanlı uzaklaşırken, Gülizar olduğu yerde kaldı.

Rüzgâr, sarı saçlarını omuzlarına savuruyordu.

Kendi kendine fısıldadı.

— Fidan...

Demek seni buldum...

Lâkin bu sözde öfke yoktu.

Daha ziyade, hakikati öğrenme arzusu vardı.
O sırada...
Fidan'ın mütevazı evinde bambaşka bir hava hüküm sürüyordu..., Mehmet sedirin üzerine oturmuş, Ömer'in getirdiği küçük resimli hikâye kitabını dikkatle inceliyordu.
Ömer, çocuğun yüzündeki neşeyi görünce memnun oldu.
— Bakıyorum da kuvvetin yerine geliyor.
Murat gülerek cevap verdi.
— Eskisi kadar çabuk yorulmuyorum.
Ömer, nabzını yeniden yokladı.
Sonra Fidan'a döndü.
— Şükürler olsun.
Hastalığın en müşkül günlerini geride bırakıyoruz.
Lâkin ilâçlarını aksatmayacağız.
Fidan'ın gözleri sevinçle doldu.
— İnşallah...
Ömer çantasını kapatırken Mehmet ansızın konuştu.

— Hekim abi...

Bir isteğim olacak.

Ömer gülümseyerek eğildi.

— Söyle bakalım.

Küçük çocuk mahcup bir edayla ablasına baktı.

Sonra usulca,

— Bir gün...

İkinizle birlikte Boğaz'ı görmek istiyorum.

Ben hiç vapura binmedim.

Odanın içinde kısa bir sessizlik oldu.

Fidan, kardeşinin bu masum dileği karşısında gözlerini yere indirdi.

Ömer ise çocuğun başını şefkatle okşadı.

— Evvelâ tamamen iyileşeceksin.

Sonra sana söz veriyorum...

Hep birlikte Boğaz'ı seyredeceğiz.

Mehmet'ın yüzü sevinçle aydınlandı.

Fidan ise fark ettirmemeye çalışsa da, bu verilen sözün yalnız Mehmet'ı değil...

Kendi gönlünü de tarifsiz bir ümitle doldurduğunu hissediyordu.
Derken birkaç gün geçti, şifahane herzaman ki gibi kalabalıktı, Ömer işini bitirip hemen fidanı görmek istiyordu.
Gece, eski İstanbul'un dar sokaklarını sessizce kucaklamıştı.

Pencerenin önündeki gaz lambasının titrek ışığı, mütevazı odanın duvarlarına usul usul vuruyordu.

Mehmet, sedirin üzerinde doğrulmuştu.

Rengi, evvelki günlere nispetle biraz daha yerine gelmiş görünüyordu.

Ömer, çantasından küçük bir şişe çıkararak ilâcın ölçüsünü hazırladı.

— Haydi bakalım... Bunu da içelim.

Mehmet yüzünü buruşturdu.

— Pek acı...

Ömer gülümseyerek diz çöktü.

— Bazen şifa, biraz sabır ister.

Mehmet ilâcı tek nefeste içti.

Ardından yüzünü buruşturunca Ömer cebinden küçük bir akide şekeri çıkardı.

— İşte, bunun hakkı da bu.

Mehmet'ın gözleri parladı.

Şekeri alırken çocukça bir sevinçle gülümsedi.

— Sağ ol, abi...

Bu söz odanın içinde yankılanınca Ömer bir an durdu.

Yüzünde fark edilmeyecek kadar ince bir tebessüm belirdi.

Başını eğerek Mehmet'ın saçlarını okşadı.

— Sağ olasın, yiğidim.

Fidan, kapının yanında durmuş bu manzarayı seyrediyordu.

Kardeşinin uzun zamandır böyle içten güldüğünü görmemişti.

Kalbinin en derin yerinde bir düğüm çözüldü sanki.

Çaydanlıktan yükselen buhar mutfağı doldururken, usulca fincanları hazırladı.

Birini Ömer'in önüne bıraktı.

— Buyurun...

Ömer teşekkür ederek fincanı eline aldı.

İkisi de aynı anda konuşacak gibi oldular.

Sonra ikisi de sustu.

Bu hâl, istemsizce yüzlerine tebessüm kondurdu.

Mehmett, şekeri ağzında çevirirken usulca doğruldu.

— Ben biraz uzanacağım.

Fidan üzerini örttü.

Küçük çocuk kısa müddet sonra derin bir uykuya daldı.

Odanın içine tatlı bir sükût çöktü.

Dışarıdan yalnızca rüzgârın ahşap pencereye dokunan sesi geliyordu.

Ömer fincanını masaya bıraktı.

Tam o sırada Fidan da başını kaldırdı.

Göz göze geldiler.

Bu defa ikisi de bakışlarını hemen kaçırmadı.

Fidan'ın yeşil gözlerinde hem mahcubiyet, hem minnettarlık, hem de tarif edemediği bir huzur vardı.

Ömer'in bakışlarında ise alışılmış vakarı duruyordu.

Lâkin o vakarın ardında, günbegün büyüyen sessiz bir alâka gizlenmişti.

Ne bir kelime söylediler...

Ne de bu sessizliği bozacak bir harekette bulundular.

Sanki zaman durmuştu.

Gaz lambasının titrek ışığı, Fidan'ın siyah saçlarının üzerine düşüyor; Ömer ise ilk defa, bir insanın gözlerinde bu kadar uzun müddet kalabildiğini fark ediyordu.

Nihayet Fidan, mahcup bir edayla gözlerini yere indirdi.

İnce bir tebessüm dudaklarına ilişti.

— Çayınız soğuyacak...

Ömer, dalgınlığından sıyrılır gibi oldu.

Fincanını eline aldı.

— Galiba öyle...

Sesindeki yumuşaklık, kendisinin bile alışık olmadığı cinstendi.

Kısa bir sessizlik daha oldu.

Sonra Ömer ağır ağır ayağa kalktı.

— Artık müsaademi isteyeyim.

Sabah erkenden şifahanede olmam icap eder.

Fidan kapıya kadar refakat etti.

Kapının eşiğinde durduklarında gece serinlemişti.

Gökyüzünde sayısız yıldız parlıyor, uzaktan bir vapurun düdüğü duyuluyordu.

Ömer tam ayrılacakken dönüp Fidan'a baktı.

— Mehmet artık yalnızca benim hastam değildir.

Bu söz üzerine Fidan şaşkınlıkla başını kaldırdı.

Ömer, sakin bir edayla sözünü tamamladı.

— O, benim de küçük kardeşim sayılır.

Fidan'ın gözleri yeniden doldu.

Konuşmak istedi.

Lâkin boğazındaki düğüm buna mâni oldu.

Yalnızca usulca başını eğebildi.

Ömer ağır adımlarla sokağın sonuna doğru yürürken, Fidan kapının eşiğinde uzun müddet ardından baktı.

Ömer de sokağın köşesine vardığında, farkında olmadan bir kez daha arkasına döndü.

Kapının önünde duran Fidan hâlâ oradaydı.

Gözleri yeniden buluştu.

Bu kısa bakış, hiçbir sözün ifade edemeyeceği kadar derin bir mânâ taşıyordu.

Henüz ne Ömer bunu aşka yorabiliyordu...

Ne de Fidan.

Fakat kader, iki gönlü birbirine sessizce yaklaştırmaya devam ediyordu.