Bölümler 10Şu an: 10. BÖLÜM (MÜREKKEBE SIĞMAYAN SEVDA)
- 1 1 BÖLÜM "GİRDAPTA İKİ HAYAT"1.226 kelime
- 2 2. BÖLÜM..."BİR KARANFİLİN HATIRI"1.404 kelime
- 3 3. Bölüm " SÜKUT İÇİNDE BÜYÜYEN HİSLER"2.450 kelime
- 4 4.BÖLÜM ( Mehmet)916 kelime
- 5 5. Bölüm ( Bir hanım Efendi'nin Hülyası")930 kelime
- 6 6. Bölüm (KALBE DÜŞEN KARANFİL)1.400 kelime
- 7 7. BÖLÜM ( KADERİN İLK NEFESİ)1.441 kelime
- 8 8. BÖLÜM ( İHTİRASIN GÖLGESİ)1.466 kelime
- 9 9.BÖLÜM ( BİR ÖMRE SIĞAN BAKIŞ)930 kelime
- 10 10. BÖLÜM (MÜREKKEBE SIĞMAYAN SEVDA)1.773 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gece hayli ilerlemişti.
Ömer konağın büyük kapısından içeri girdiğinde, hizmetkârlar çoktan odalarına çekilmişti. Koridorlarda yalnızca birkaç kandilin titrek ziyası vardı.
Ömer, sessizce merdivenleri çıkmak üzereyken salondan gelen sesi işitti.
— Ömer!
Adımlarını durdurdu.
Mustafa Ali Bey, salonun kapısında dimdik duruyordu.
Yüzündeki ifade, oğlunu beklediğini açıkça belli ediyordu.
— Bu saatte nereden geliyorsun?
Ömer sakinliğini muhafaza ederek cevap verdi.
— Şifahaneden çıktım baba.
— Şifahaneden mi?
Mustafa Ali Bey'in sesi sertleşti.
— Ben seni hekimlik vazifeni yapasın diye yetiştirdim. Lâkin son zamanlarda başka işlerle meşgul olduğunu işitiyorum.
Ömer'in kaşları hafifçe çatıldı.
— Kimden ne işittiğinizi bilmiyorum. Ben yalnızca hastalarımla meşgulüm.
— Hastalarınla mı?
Mustafa Ali Bey bastonunu yere vurdu.
— Eminönü'nde çiçek satan bir genç kızın evine kadar gidip gelmek de hekimlik vazifen mi?
Ömer'in yüzü bir anda ciddileşti.
Demek Âsım'ın gördükleri konağa kadar ulaşmıştı.
— O genç kızın kardeşi hastadır.
Ben de onu tedavi ediyorum.
— Senin şifahanen yok mu?
— Var.
— O hâlde niçin o eve gidiyorsun?
Ömer derin bir nefes aldı.
— Çünkü çocuk hastadır ve yardıma muhtaçtır.
Mustafa Ali Bey'in öfkesi daha da arttı.
— Bu bahaneleri bana anlatma!
Sen Mustafa Ali Bey'in oğlusun!
Her önüne gelen insanın hayatına karışamazsın.
Ömer'in sesi ilk defa sertleşti.
— İnsanların zengin veya fakir oluşuna göre hekimlik yapılmaz baba.
Mustafa Ali Bey bir an sustu.
Ömer devam etti:
— Bir çocuk hastaysa, onun ailesinin kim olduğuna bakmam.
Bu benim vazifemdir.
— Vazifen!
Mustafa Ali Bey acı bir tebessüm etti.
— Senin asıl vazifen, ailene karşı olan mesuliyetlerini bilmektir.
Gülizar'ın ailesi yarın yine buraya gelecek.
Ve ben artık bu meseleyi uzatmak istemiyorum.
Ömer'in gözleri sertleşti.
— Ben de uzatmak istemiyorum.
O hâlde bir kere daha söylüyorum:
Gülizar Hanım'la izdivaç etmeyeceğim.
Mustafa Ali Bey'in yüzü kızardı.
— Bu sözünü bir daha işitmeyeceğim!
— İşitseniz de hakikat değişmeyecek.
Salonda ağır bir sessizlik oldu.
Zerrin Hanım, koridorun ucunda görünmüş fakat konuşulanları duyduğu için sessizce durmuştu.
Ömer, annesinin mahzun nazarını görünce daha fazla konuşmadı.
Başını eğerek odasına çekildi.
---
Ertesi sabah konakta bambaşka bir telaş vardı.
Müjgan Hanım, Selim Bey ve Gülizar kahvaltı için konağa teşrif etmişlerdi.
Uzun sofraya türlü reçeller, peynirler, sıcak ekmekler ve ince belli çay bardakları dizilmişti.
Zerrin Hanım misafirleriyle yakından ilgileniyor, Mustafa Ali Bey ise her zamanki ağırbaşlı tavrıyla sohbet ediyordu.
Ömer, sofraya sonradan geldi.
Gülizar onu görür görmez yüzünde zarif bir tebessüm belirdi.
— Günaydın.
Ömer başıyla selâm verdi.
— Günaydın.
Kahvaltı boyunca Gülizar sık sık Ömer'e nazar etti.
Ömer ise mümkün mertebe ölçülü davranıyordu.
Bir müddet sonra Selim Bey, Mustafa Ali Bey'le ticaretten konuşmaya başladı.
Gülizar bu fırsattan istifade ederek usulca ayağa kalktı.
— Hava pek güzel...
Bahçeye çıkmak ister misiniz?
Ömer, babasının kendisine baktığını fark etti.
Zerrin Hanım'ın da mahcup bir tebessümü vardı.
Bu sebeple teklifi reddetmedi.
— Buyurunuz.
İkisi birlikte bahçeye çıktılar.
Sabah güneşi güllerin üzerine düşüyor, ağaçların arasından kuş sesleri yükseliyordu.
Gülizar, bir süre sessizce yürüdü.
Sonra bahçedeki mermer sedire oturdu.
Ömer de karşı tarafa geçti.
Gülizar ona dikkatle baktı.
— Benden neden uzak duruyorsunuz?
Ömer'in yüzünde hafif bir şaşkınlık belirdi.
— Böyle bir şey yaptığımı düşünmüyorum.
— Yapıyorsunuz.
Sesindeki kırgınlık gizlenemiyordu.
— Size karşı ne kadar nazik davranırsam davranayım, aramızda görünmez bir mesafe bırakıyorsunuz.
Ömer cevap vermedi.
Gülizar, bu sessizlikten cesaret alarak elini yavaşça uzattı.
Parmakları Ömer'in eline dokundu.
— Belki zamanla...
Ömer bir an dondu.
Sonra elini sakince geri çekti.
Gülizar'ın yüzündeki tebessüm kayboldu.
Ömer'in sesi yumuşaktı fakat kesin bir kararlılık taşıyordu.
— Gülizar Hanım...
Size karşı hürmetsizlik etmek istemem.
Lâkin gönlümde olmayan bir yakınlığı varmış gibi göstermek de size karşı daha büyük bir haksızlık olur.
Gülizar'ın mavi gözlerinde incinmişlik belirdi.
— Demek gönlünüzde hiç mi yerim yok?
Ömer birkaç saniye sustu.
Sonra başını hafifçe eğdi.
— Sizi incitmek istemem.
Lâkin size yalan da söyleyemem.
Gülizar gözlerini başka tarafa çevirdi.
Bahçenin ortasındaki güllerden birine baktı.
Yüzündeki zarif tebessüm geri gelmişti.
Fakat bu tebessümün altında artık başka bir şey vardı.
Kırılmış bir gurur...
Ve sessizce büyümeye başlayan bir hırs.
Ömer ise bahçenin diğer ucuna baktı.
İstanbul'un uzak siluetini seyrederken zihninde yine siyah saçlı, yeşil gözlü bir genç kızın yüzü belirdi.
Fidan...
Ve o an, gönlünün hangi tarafa meylettiğini artık kendisinden saklamanın eskisi kadar kolay olmadığını anladı.
Gülizar Ömer'i ne olursa olsun elde edecegine karar vermişti. Ömer orda daha fazla kalamayip sifahanenin yolunu tuttu. Bu sırada Mustafa Ali bey ve selim bey kendi aralarinda iki gencin izdivacini konuşuyorlardı.
-- Ömer pek mutlu değil sanki!
Mustafa Ali bey Selim beyin sözü ile araya girdi.
-- Olacak Selim bey! Olacak! Olmak zorunda.
Ömer ancak karanlık çökünce döndü konağa, ağır adimlarla odasına çıktı. Artık Nefes almak bile ona eziyetti. Ama bir karar vermişti. Dugyularini artık saklamayacaktı.
O gece konağın bütün odaları sessizliğe gömülmüştü.
Duvar saatinin ağır tik takları, gecenin derinliğinde daha ziyade işitiliyordu.
Ömer odasında, masasının başında oturuyordu.
Önünde açık duran kâğıt bembeyazdı.
Kalem parmaklarının arasında hareketsiz duruyordu.
Saatlerdir aynı hâlde bekliyordu.
Ne yazacağını biliyordu.
Lâkin kelimeleri bir türlü kâğıda dökemiyordu.
Çünkü ilk defa...
Bir hekimin değil, bir adamın kalbi konuşacaktı.
Gözlerini kapattı.
Fidan'ın yağmur altında üşüyen hâli geldi gözlerinin önüne.
Ellerine sıcak nefesini üfleyişi...
Sepetindeki kırmızı karanfiller...
Kendisinden çekinerek "Fidan" deyişi...
Murat'ın ona "Abi" diye seslenişi...
Ve o gece...
Gaz lambasının titrek ışığı altında uzun uzun birbirlerine baktıkları an...
Ömer derin bir nefes aldı.
Kalemi kâğıda dokundurdu.
İlk kelimeyi yazdı.
Sonra durdu.
Bir müddet mürekkebin kâğıt üzerinde kurumasını seyretti.
Ardından yeniden yazmaya başladı.
"Fidan..."
Yalnızca ismini yazmak bile kalbinin süratini artırmaya yetmişti.
Kalemi bir an havada kaldı.
Sonra devam etti.
"Bu satırları yazarken dahi, söylemeye cesaret edemediğim sözleri kâğıda emanet etmekte olduğumu bilmeni isterim."
Ömer durdu.
Bu sözleri yüksek sesle okumaya cesaret edemedi.
Fakat devam etti.
"Seni ilk gördüğüm o yağmurlu geceden beri zihnimde senden başka bir sima taşımadığımı inkâr edemem."
"Evvelâ seni yalnızca merhamet edilmesi gereken bir genç kız zannettim."
"Sonra seni tanıdıkça bunun merhametten çok daha başka bir his olduğunu anladım."
Ömer'in eli titredi.
Kalemi masaya bırakacak gibi oldu.
Fakat yazmaya devam etti.
"Senin kardeşine gösterdiğin sabrı gördükçe, gönlündeki temizliğe şahit oldukça, sana karşı duyduğum hürmet başka bir hâle büründü."
"Bugün sana baktığımda yalnızca Fidan'ı görmüyorum."
"Hayatımın içinde görmek istediğim birini görüyorum."
Ömer bir müddet gözlerini kapattı.
Sonra en zor cümleyi yazdı.
"Fidan, seni seviyorum."
Kalem parmaklarının arasında hareketsiz kaldı.
Bu üç kelime...
Bütün bir geceyi dolduracak kadar ağırdı.
Ömer başını geriye yasladı.
Sanki yıllardır içinde sakladığı bir sır nihayet kâğıda dökülmüş ve şimdi odanın içinde yankılanmaya başlamıştı.
Fakat mektup henüz bitmemişti.
Yeniden kalemi eline aldı.
"Bu sevgiyi senden hiçbir karşılık bekleyerek söylemiyorum."
"Belki bu satırları okuduğunda bana kızacaksın."
"Belki aramızdaki mesafeyi hatırlayıp bu sözleri kendine yakıştıramayacaksın."
"Lâkin gönlümde sakladığım bir hakikati senden gizlemek artık bana ağır geliyor."
"Ben seni incitmekten korktuğum kadar, seni kaybetmekten de korkuyorum."
"Eğer gönlünde bana ait küçücük bir yer dahi varsa, bunu senden bir işaret olarak bekleyeceğim."
"Yoksa..."
Ömer uzun müddet yazamadı.
Sonunda son satırı tamamladı.
"Yine de seni sevmiş olmaktan asla nedamet duymayacağım."
Kalemi bıraktı.
Mektubu baştan sona okudu.
Son satıra geldiğinde gözleri bir müddet kâğıt üzerinde kaldı.
Sonra mektubu dikkatle katladı.
Zarfın üzerine yalnızca tek bir isim yazdı:
Fidan
Ömer zarfı elinde tutarak pencerenin önüne yürüdü.
İstanbul gecesi sessizdi.
Uzakta birkaç kandilin ışığı görünüyordu.
Mektubu göğsünün üzerine bastırdı.
İçinden yalnızca bir cümle geçti:
"Yarın... bu mektup onun ellerinde olacak."
Fakat Ömer henüz bilmiyordu...
Bu mektubun, iki gönlü birbirine kavuşturacak mı...
Yoksa onları birbirinden ayıracak bir fırtınanın ilk habercisi mi olacağını.
Gece ilerledi.
Kandilin alevi küçüldü.
Ve Ömer, hayatında ilk defa bir mektubun sabah olmasını bekledi.
Sabah, İstanbul'a ağır ağır doğdu.
Gecenin koyu laciverti, Boğaz'ın üzerinde usulca açılırken gökyüzünün kenarında solgun bir aydınlık belirdi. Minarelerin arasından yükselen sabah ezanı, henüz uykudan tam uyanmamış şehrin üzerine ince bir örtü gibi serildi.
Ömer, o gece neredeyse hiç uyumamıştı.
Masanın üzerinde duran mektuba defalarca bakmış, bir ara zarfı eline alıp göndermekten vazgeçmişti.
Sonra yeniden yerine bırakmıştı.
Kalbi, bir yandan "Gönder." diyor, diğer yandan "Ya onu mahcup edersen?" diye soruyordu.
Ömer, insan hayatının en müşkül anlarında dahi bu derece tereddüt etmemişti.
Bir hastanın başında karar vermek...
Bir tedaviyi değiştirmek...
Gece yarısı bir hastanın evine gitmek...
Bunların hiçbirisi onu bu kadar düşündürmemişti.
Çünkü bunların hepsinde akıl vardı.
Bu defa ise...
Kalbi konuşuyordu.
Pencerenin önüne yürüdü.
İstanbul henüz yeni uyanıyordu.
Çatılardan ince dumanlar yükseliyor, sokaklarda birkaç erken yolcu görünüyordu.
Ömer zarfı yeniden eline aldı.
Üzerinde yalnızca bir isim vardı:
Fidan.
Parmaklarını zarfın üzerinde gezdirdi.
Sonra derin bir nefes aldı.
— Ne olacaksa olsun...
diye fısıldadı.
---
Şifahaneye vardığında her zamanki vazifesini yerine getirmeye çalıştı.
Lâkin o sabah ne kadar meşgul olursa olsun zihninin bir köşesinde hep aynı düşünce vardı.
Mektup...
Mektup ne zaman Fidan'ın eline geçecekti?
Onu kim götürecekti?
Fidan okuyunca ne düşünecekti?
Ömer bu düşünceleri zihninden uzaklaştırmak için kendisini hastalarına verdi.
Bir ihtiyarın nabzını tuttu.
Bir çocuğun boğazını muayene etti.
Reçeteler yazdı.
Hastaların hâlini hatırını sordu.
Lâkin bütün bunların arasında zaman, ona her zamankinden daha yavaş ilerliyor gibi geliyordu.
Öğleye doğru, şifahanenin hademelerinden İlyas'ı yanına çağırdı.
Mektubu cebinden çıkardı.
Bir müddet zarfı elinde tuttu.
Sonra uzattı.
— İlyas...
— Buyurunuz Hekim Efendi.
— Bunu bugün Eminönü'ne götürmeni istiyorum.
İlyas zarfı aldı.
Üzerindeki ismi görünce gözlerini kaldırdı.
— Kime teslim edeyim?
Ömer bir an sustu.
— Çiçek satan genç kıza...
Fidan'a.
İlyas başını eğdi.
— Elbette.
— Lâkin...
Ömer'in sesi ciddileşti.
— Kimseye vermeyeceksin.
Doğrudan kendi eline teslim edeceksin.
— Baş üstüne.
İlyas çıktı.
Kapı kapandığında Ömer sandalyesine yaslandı.
Artık yapabileceği hiçbir şey kalmamıştı.
---
Eminönü'nde ise Fidan, her zamanki yerinde çiçeklerini diziyordu.
Sabah serinliği henüz dağılmamıştı.
Kırmızı karanfillerin üzerine düşen çiğ damlaları, güneş ışığında küçük inciler gibi parlıyordu.
Fidan bir karanfilin eğilmiş sapını düzeltti.
Tam o sırada Murat'ın ilâçlarını düşündü.
Ömer'in söylediği sözler zihninde yeniden canlandı.
"İnşallah her gün daha iyi olacaksın."
Fidan'ın dudaklarında istemsiz bir tebessüm belirdi.
Sonra kendi hâline şaşırdı.
Bir insanı düşünürken neden yüzü gülerdi?
Bu sualin cevabını henüz kendisine vermiyordu.
Belki de korkuyordu.
Çünkü hayatı boyunca gönlünü böyle bir şeye açmamıştı.
Tam o sırada karşısında genç bir adam durdu.
— Fidan?
Fidan başını kaldırdı.
— Buyurunuz?
İlyas, elindeki zarfı uzattı.
— Bu sizin için.
Fidan şaşkınlıkla zarfa baktı.
Adını görünce kalbi bir an duracak gibi oldu.
Zarfın üzerinde kendi ismi yazıyordu.
Fidan.
Parmakları titremeye başladı.
— Kimden?
İlyas yalnızca,
— Hekim Ömer'den.
dedi.
Fidan'ın gözleri zarfın üzerinde kaldı.
Dünyanın bütün sesleri bir anda uzaklaşmış gibiydi.
Vapur düdükleri...
Satıcıların nidaları...
İnsanların konuşmaları...
Hepsi sanki çok uzaktan geliyordu.
Fidan zarfı iki eliyle tuttu.
— Teşekkür ederim.
İlyas başını eğerek uzaklaştı.
Fidan ise uzun müddet yerinden kıpırdayamadı.
Kalbinin içinde garip bir heyecan vardı.
Mektubun içinde ne olduğunu bilmiyordu.
Lâkin bir şeyi biliyordu.
Bu mektup sıradan bir mektup değildi.
Zarfı göğsüne yakın tuttu.
Sonra etrafına baktı.
Kimsenin kendisine bakmadığından emin olduktan sonra mektubu sepetinin altına yerleştirdi.
Bugün çiçek satmak için değil...
Bu zarfın içindeki birkaç satırı okumak için sabırsızlanıyordu.
Ve ilk defa...
Fidan'ın gönlünde Ömer'in ismi, yalnızca bir hekimin ismi olarak değil...
Başka bir mânâ ile yankılanmaya başlamıştı.
Bölüm etkileşimi
