3. bölüm · KAYIP MEKTUP
3. Bölüm " SÜKUT İÇİNDE BÜYÜYEN HİSLER"
Salonda ağır bir sessizlik hüküm sürüyordu.
Duvar saatinin tik takları dahi işitilecek kadar...
Mustafa Ali Bey, oğlunun yüzüne sert nazarlarla bakarken, Ömer Bey de nihayet yıllardır içine attığı sözlerden birini söylemeye karar verdi.
— Baba...
Mustafa Ali Bey kaşlarını kaldırdı.
— Söyle.
Ömer Bey derin bir nefes aldı.
— Ben bu izdivacı arzu etmiyorum.
Bu sözlerin ardından salondaki hava âdeta dondu.
Mustafa Ali Bey'in yüzü bir anda gerildi.
Elindeki bastonu mermer zemine sertçe vurdu.
— Ne dedin sen?
— Gülizar Hanım'a karşı bir hürmetsizliğim yoktur. Lâkin kendisiyle evlenmek istemiyorum.
Mustafa Ali Bey'in sesi yükseldi.
— İstemiyorum mu?
Baston yeniden yere vuruldu.
— Bu yaşa gelmişsin hâlâ çocuk gibi konuşuyorsun!
Ömer Bey suskunluğunu muhafaza etti.
Lâkin bakışlarını da kaçırmadı.
Mustafa Ali Bey birkaç adım yürüdü.
— Senin ne istediğinden evvel bu ailenin itibarı gelir!
— İtibar zorla kurulan bir yuva ile muhafaza edilmez baba.
Bu söz Mustafa Ali Bey'i daha da öfkelendirdi.
— Kâfi!
Sesi konağın yüksek tavanlarında yankılandı.
— Bu izdivaç olacaktır!
İster kabul et, ister etme!
Ben söz verdim!
Semih Bey'e de söz verdim!
Bu mesele burada kapanmıştır!
Zerrin Hanım ürkekçe yerinden doğruldu.
Yıllardır eşinin öfkesini tanıyordu.
Ömer Bey'in daha fazla üzerine gitmesini istemiyordu.
Mustafa Ali Bey birkaç nefes aldıktan sonra daha sert bir sesle devam etti:
— Hem yarın akşam misafirlerimiz var.
Ömer Bey kaşlarını çattı.
— Misafirlerimiz mi?
— Evet.
Gülizar Hanım gelecek.
Annesi Müjgan Hanım da yanında olacak.
Babası Selim Bey de teşrif edecek.
Akşam yemeğini burada yiyeceğiz.
Ömer Bey'in sabrı tükenmeye başlamıştı.
— Benim yarın nöbetim var.
Mustafa Ali Bey alaycı bir tebessüm etti.
— Nöbetini değiştirirsin.
— Değiştiremem.
— Değiştirirsin!
Ömer Bey cevap vermedi.
Salonda yeniden sessizlik hâsıl oldu.
Tam o sırada Zerrin Hanım yavaşça oğluna yaklaştı.
Yüzünde her zamanki mahzun şefkat vardı.
İnce ellerini Ömer Bey'in koluna koydu.
— Oğlum...
Ömer Bey annesine döndü.
Zerrin Hanım'ın sesi her zamanki gibi yumuşaktı.
— Babanı üzme evladım.
Ömer Bey sustu.
Annesinin gözlerinde yıllardır biriken yorgunluğu görüyordu.
— Bir akşamlık yemekten ne çıkar?
Zerrin Hanım devam etti:
— Hiç olmazsa sofraya otur.
Kimse senden hemen karar vermeni istemiyor.
Yalnızca misafirlerimizi ağırlayalım.
Ömer Bey başını eğdi.
Mustafa Ali Bey'e karşı direnebilirdi.
Lâkin annesinin kırılmasına gönlü razı olmuyordu.
Bir müddet düşündü.
Sonunda yavaşça konuştu.
— Madem siz istiyorsunuz anne...
Zerrin Hanım'ın yüzünde hafif bir rahatlama belirdi.
— Katılırım.
Mustafa Ali Bey memnuniyetle başını salladı.
— Olması gereken de budur.
Ömer Bey ise cevap vermedi.
İzin isteyerek salondan ayrıldı.
Odasına çıktığında gece iyice ilerlemişti.
Penceresinin önüne geçti.
İstanbul'un ışıkları uzakta titriyordu.
Yağmur ise hâlâ ince ince yağmaktaydı.
Ceketini çıkarmak üzereyken cebinde bir şey hissetti.
Elini uzatıp çıkardı.
Kırmızı karanfil...
Bir an durdu.
Çiçeğe baktı.
Sonra farkında olmadan tebessüm etti.
Akşam boyunca babasının söyledikleri, Gülizar Hanım, yarınki yemek...
Hepsi zihninden silinmişti.
Yerine yalnızca yağmur altında duran bir çift mahzun göz kalmıştı.
Ve kulağında hâlâ o sakin ses yankılanıyordu:
— "Fidan..."
Ömer Bey pencerenin önünde uzun müddet kaldı.
Henüz bilmiyordu...
Ertesi günün, kaderin onları yeniden birbirine yaklaştıracağı ilk adım olacağını...
Gece yarısı çoktan geçmişti.
Konağın yüksek tavanlı odalarında sessizlik hüküm sürüyor, yalnızca koridorun nihayetindeki büyük saatin muntazam tik takları işitiliyordu.
Ömer Bey pencerenin önünde duruyordu.
Elindeki kırmızı karanfil hâlâ tazeliğini muhafaza etmekteydi.
Aradan saatler geçmiş olmasına rağmen onu masaya bırakmaya gönlü razı olmamıştı.
Karanfilin yapraklarına baktıkça nedense yağmur altında duran genç kızın yüzü zihninde canlanıyordu.
Bu hâle kendi dahi hayret etmekteydi.
Zira hayatı boyunca hiçbir hanımefendi zihnini bu derece meşgul etmemişti.
Kendisine talip gösterilen nice genç kız olmuştu.
İstanbul'un ileri gelen aileleri, kızlarını Mustafa Ali Bey'in oğluyla evlendirebilmek için fırsat kollardı.
Lâkin Ömer Bey hiçbirine gönlünü kaptırmamıştı.
Şimdi ise adını yalnızca birkaç saat evvel öğrendiği bir çiçekçi kızın bakışları zihninden çıkmıyordu.
Başını hafifçe salladı.
— Olacak şey değil...
diye mırıldandı.
Sonra karanfili masasının üzerine bıraktı.
Fakat yatağa uzandığında dahi gözlerinin önünde yine aynı yüz vardı.
Yağmur altında üşüyen bir genç kız...
Ve mahzun gözler...
Aynı saatlerde...
İstanbul'un mütevazı mahallelerinden birinde bulunan küçük evde de ışık henüz sönmemişti.
Fidan eve yeni dönmüştü.
Ayakkabılarından süzülen yağmur damlaları kapının önünde küçük bir gölcük meydana getirmişti.
Sessizce içeri girdi.
Murat çoktan uyumuştu.
Küçük çocuğun yüzü ay ışığında daha da solgun görünüyordu.
Fidan usulca yanına yaklaştı.
Saçlarını okşadı.
Murat hafifçe kıpırdandı.
Lâkin uyanmadı.
Fidan'ın gözleri doldu.
Bugün sattığı çiçekler sayesinde birkaç gün yetecek kadar para kazanmıştı.
Hem de beklediğinden fazla.
Aklına Ömer Bey geldi.
Siyah paltosu hâlâ omuzlarındaydı.
Genç kız paltosuna baktı.
Böylesine kaliteli bir kumaşı daha evvel hiç yakından görmemişti.
Paltonun üzerinde hafif bir limon kolonyası rayihası vardı.
Nedense bu koku ona huzur veriyordu.
Bir müddet öylece durdu.
Sonra başını eğdi.
— Allah razı olsun...
diye fısıldadı.
Çünkü o yabancı beyefendinin gösterdiği nezaket uzun zamandır karşılaştığı bir şey değildi.
Ertesi sabah...
İstanbul güneşli bir havaya uyandı.
Yağmur dinmişti.
Gökyüzünde beyaz bulutlar süzülüyor, martılar Boğaz üzerinde daireler çiziyordu.
Ömer Bey erkenden şifahaneye gitmişti.
Lâkin bütün sabah boyunca zihni dağınıktı.
Muayene ettiği hastaları dikkatle dinliyor, vazifesini eksiksiz yerine getiriyordu.
Fakat fırsat buldukça aklı başka yerlere kayıyordu.
Öğleye doğru genç bir hekim yardımcısı dikkatle ona baktı.
— Hekim Bey, iyi misiniz?
Ömer Bey irkildi.
— Elbette.
— Bugün biraz dalgın görünüyorsunuz.
Ömer Bey hafifçe tebessüm etti.
— Yorulmuş olmalıyım.
Fakat bunun yorgunluk olmadığını kendisi de biliyordu.
Akşam vakti yaklaştığında konağın içerisinde hummalı bir hazırlık başlamıştı.
Hizmetçiler yemek masasını hazırlıyor, gümüş takımlar itinayla yerleştiriliyordu.
Mustafa Ali Bey her zamanki gibi kusursuz bir davet arzu ediyordu.
Zerrin Hanım ise misafirlerin rahat etmesi için bizzat her işle meşgul oluyordu.
Ömer Bey şifahaneden döndüğünde hava kararmaya başlamıştı.
Kapıdan içeri girerken derin bir nefes aldı.
Canı hiç istemese de annesine verdiği söz aklına geldi.
Salona geçti.
Bir müddet sonra kapıdaki görevli yüksek sesle misafirlerin geldiğini haber verdi.
Mustafa Ali Bey memnuniyetle ayağa kalktı.
Büyük kapılar açıldı.
İçeri önce Selim Bey girdi.
Ardından Müjgan Hanım...
Ve onların hemen arkasından Gülizar Hanım...
Genç kız gerçekten güzeldi.
Uzun boylu, zarif ve bakımlıydı.
Üzerindeki lacivert elbise dönemin modasına uygundu.
Lâkin Ömer Bey'in dikkatini çeken şey güzelliği olmadı.
Çünkü onun zihninde istemsizce başka bir yüz vardı.
Yağmur altında duran siyah saçlı bir genç kız...
Misafirler sofraya buyur edildi.
Yemek boyunca Selim Bey ticaretten bahsetti.
Mustafa Ali Bey memnuniyetle onu dinledi.
Müjgan Hanım ise zaman zaman Gülizar Hanım'ın meziyetlerinden söz açıyordu.
Ömer Bey ise nezaketen konuşuyor, fakat mümkün olduğunca sessiz kalıyordu.
Bir ara Gülizar Hanım ona döndü.
— Hekimlik mesleği pek müşkül olsa gerektir.
— Vakti vakitince öyledir hanımefendi.
— İnsan hayatını kurtarmak nasıl bir histir?
Ömer Bey birkaç saniye düşündü.
— Bir insanın acısını hafifletebilmek her türlü yorgunluğa değer.
Bu cevabın ardından sofrada kısa bir sessizlik oldu.
Gülizar Hanım gülümsedi.
Fakat Ömer Bey'in bakışlarının sık sık dalıp gittiğini fark etmişti.
Yemekten sonra kahveler içilirken Mustafa Ali Bey'in zihninde başka hesaplar vardı.
Nihayet beklediği fırsatı buldu.
— Gençler biraz bahçede dolaşsınlar isterseniz.
Bu söz üzerine Ömer Bey'in yüzü gerildi.
Zerrin Hanım oğluna baktı.
Sessizce rica eder gibi...
Ömer Bey annesini kırmamak için ayağa kalktı.
— Buyurunuz hanımefendi.
Gülizar Hanım da ayağa kalktı.
Beraberce konağın bahçesine çıktılar.
Hava serindi.
Ay ışığı ağaçların üzerine düşüyordu.
Bir müddet sessizce yürüdüler.
Sonra Gülizar Hanım durdu.
Ömer Bey'e dikkatle baktı.
— Bir şey sorabilir miyim?
— Elbette.
— Bu akşam burada olmak istemediğiniz doğru mu?
Ömer Bey şaşırdı.
Gülizar Hanım hafifçe gülümsedi.
— İnsanların yüzlerini okumakta maharetliyimdir.
Ömer Bey birkaç saniye sustu.
Sonra dürüstçe cevap verdi.
— Size karşı bir hürmetsizliğim yoktur.
Lâkin...
— Lâkin gönlünüz burada değil.
Ömer Bey cevap vermedi.
Bu sessizlik her şeyi anlatıyordu.
Gülizar Hanım başını eğdi.
Ve o gece ilk defa iki genç insan, ailelerinin kurmaya çalıştığı bu izdivacın sanıldığı kadar kolay olmayacağını anlamaya başladı.
O sırada...
Eminönü'nün dar sokaklarında Fidan, ertesi gün satacağı çiçekleri hazırlıyordu.
Ve kader, farkında olmadan iki ayrı hayatı aynı istikamete doğru yürütmeye devam ediyordu...
O gece misafirler konağın büyük kapısından ayrılırken saat hayli ilerlemişti.
Mustafa Ali Bey, Selim Bey'i kapıya kadar uğurlamış; Zerrin Hanım ise her zamanki nezaketiyle misafirlerine iyi geceler dilemişti.
Gülizar Hanım faytona binerken son bir defa konağa baktı.
Yüksek pencerelerden süzülen ışıklar gecenin karanlığında parlıyordu.
Lâkin onun nazarı konağa değil, bir müddet evvel vedalaştığı Ömer Bey'e takılı kalmıştı.
Fayton hareket ettiğinde Müjgan Hanım kızına döndü.
— Pek sessizsin bu gece.
Gülizar Hanım hafifçe tebessüm etti.
— Düşünüyorum validem.
Müjgan Hanım dikkatle kızına baktı.
— Neyi?
Gülizar Hanım pencereye yöneldi.
Sokak lambalarının ışıkları sarı saçlarına vuruyordu.
Mavi gözlerinde ise alışılmadık bir parıltı vardı.
— Ömer Bey'i...
Müjgan Hanım'ın dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi.
— Ben de öyle tahmin etmiştim.
Gülizar Hanım birkaç saniye sustu.
Sonra yavaşça konuştu.
— Pek vakur bir beyefendi.
— Evet.
— Konuşması ölçülü...
— Evet.
— Ve pek ziyade yakışıklı.
Bu söz üzerine Müjgan Hanım hafifçe güldü.
— Demek gönlüne hitap etti.
Gülizar Hanım başını eğdi.
Mahcup görünmeye çalışıyordu.
— Böyle söylemek münasip düşmez belki...
Lâkin evet.
Müjgan Hanım kızının elini tuttu.
— Bundan utanacak ne var?
Her genç hanım gönlüne münasip bir eş ister.
Gülizar Hanım'ın yüzü aydınlandı.
— Validem...
— Söyle kızım.
— Bu izdivacı isterim.
Faytonun içinde kısa bir sessizlik oldu.
Müjgan Hanım kızının gözlerine baktı.
Orada sıradan bir beğeniden fazlasını görüyordu.
Gülizar Hanım kararını vermiş gibiydi.
— Ömer Bey iyi bir namzet.
Ailesi belli.
Tahsili belli.
İtibarı belli.
Hem doğrusu ben de bu izdivacı münasip görüyorum.
Gülizar Hanım memnuniyetle tebessüm etti.
Lâkin fark etmediği bir şey vardı.
O gece boyunca Ömer Bey kendisine karşı son derece nazik davranmış olsa da...
Bir kez olsun ona özel bir nazarla bakmamıştı.
Aynı saatlerde...
Konağın üst katındaki odasında Ömer Bey uyuyamamaktaydı.
Penceresinin önünde durmuş, İstanbul gecesini seyrediyordu.
Ay ışığı odanın içine vuruyordu.
Masasının üzerinde ise kırmızı karanfil duruyordu.
Ömer Bey farkında olmadan yeniden çiçeğe baktı.
Sonra kendi kendine gülümsedi.
Bu hâline şaşırıyordu.
Bir insan yalnızca birkaç dakika konuştuğu birini neden düşünürdü?
Neden gözlerini kapattığında hep aynı yüz belirirdi?
Neden yağmur altında üşüyen o genç kızın sesi kulağında yankılanırdı?
Cevabını bilmiyordu.
Belki de bilmek istemiyordu.
Ertesi sabah...
Şifahane her zamanki gibi kalabalıktı.
Ömer Bey sabahın erken saatlerinden itibaren hastalarla meşguldü.
Lâkin gün boyunca zihni garip bir huzursuzluk içindeydi.
Öğle vakti yaklaştığında pencereden dışarı baktı.
Gökyüzü açıktı.
Yağmur dinmişti.
İçinde tarif edemediği bir his vardı.
Sanki gitmesi gereken bir yer vardı.
Sanki birisi onu bekliyordu.
Bu düşünce üzerine kendi kendine güldü.
— Ne saçma...
diye mırıldandı.
Fakat kalbi aynı fikirde değildi.
Akşamüstü nöbeti sona erdiğinde şifahanenin merdivenlerinden ağır ağır indi.
Kapıda bekleyen arabacıya seslendi.
— Konağa mı gidiyoruz efendim?
Ömer Bey bir an durdu.
Sonra hiç düşünmeden cevap verdi.
— Hayır...
Arabacı şaşkınlıkla baktı.
— Nereye buyurursunuz?
Ömer Bey gözlerini uzaklara çevirdi.
Kendi cevabına kendisi dahi hayret ederek konuştu:
— Eminönü'ne...
Arabacı başını salladı.
Fayton hareket etti.
İstanbul sokakları geride kalırken Ömer Bey pencereden dışarı bakıyordu.
Lâkin zihnindeki hakikati artık inkâr edemiyordu.
Bugün Eminönü'ne hava almak için gitmiyordu.
Ne de şehri seyretmek için...
Kalbi onu başka bir sebeple oraya götürüyordu.
Ve bu sebebin adı...
Fidan'dı.
Henüz kendisine itiraf etmese de...
Kader, Hekim Ömer Bey'i adım adım o yağmurlu akşam karşılaştığı genç kıza doğru çekiyordu.
Fayton, taş döşeli sokaklardan ağır ağır ilerlerken İstanbul'un akşam telaşı etrafı sarmıştı.
Dükkânlar yavaş yavaş kapanıyor, esnaflar mallarını topluyor, vapur iskelelerinden yükselen sesler denizin uğultusuna karışıyordu.
Ömer Bey ise faytonun penceresinden dışarı bakıyor görünse de hakikatte gördüğü şey İstanbul değildi.
Zihninde yalnızca bir çift mahzun göz vardı.
Kendi kendine kızıyordu.
Bir hekimdi o...
Mantığıyla hareket etmeye alışmıştı.
Lâkin şimdi kalbi, aklının sözünü dinlemiyordu.
Nihayet fayton Eminönü Meydanı'na ulaştı.
Ömer Bey aşağı indi.
Cebinden ücretini çıkarıp arabacıya verdi.
Ardından etrafa göz gezdirdi.
Meydan her zamanki gibi kalabalıktı.
Balıkçılar...
Simitçiler...
Seyyar satıcılar...
Çiçekçiler...
Ömer Bey'in kalbi farkında olmadan süratle çarpmaya başladı.
Kendisini bu hâle düşüren genç kıza rastlayamamak ihtimali birdenbire canını sıkmıştı.
Bir müddet meydanda dolaştı.
Sonra iskele tarafına yürüdü.
Fakat Fidan görünmüyordu.
Ömer Bey içten içe hayal kırıklığına uğradığını hissedince kendi kendine güldü.
— Ne bekliyordun Ömer? dedi alçak sesle.
— İstanbul'da bir insanı bulmak bu kadar kolay mı?
Tam dönüp gitmeye niyetleniyordu ki...
Karşı kaldırımda tanıdık bir siluet gördü.
Elindeki çiçek sepeti...
Siyah örgülü saçları...
Ve narin duruşu...
Ömer Bey'in adımları birden durdu.
Kalbi öyle kuvvetli çarptı ki bunu kendisi dahi hissedebiliyordu.
Fidan'dı...
Genç kız bir müşteriye çiçek uzatıyor, ardından teşekkür ederek tekrar yerinde duruyordu.
Ömer Bey istemsizce tebessüm etti.
Neden tebessüm ettiğini bilmiyordu.
Lâkin onu sağ salim görmek gönlüne tarifsiz bir ferahlık vermişti.
Fidan ise o sırada başını kaldırınca karşı kaldırımda duran uzun boylu beyefendiyi gördü.
Bir an gözlerine inanamadı.
Bu, yağmurlu akşam karşılaştığı hekim beydi.
Üstelik yanında ne bir dost vardı ne de başka bir işi...
Sanki doğrudan buraya gelmiş gibiydi.
Fidan'ın yüzünde istemsiz bir şaşkınlık belirdi.
Ömer Bey karşıya geçti.
Yaklaştıkça genç kızın kalbi de sebepsiz yere hızlanıyordu.
Ömer Bey nazikçe başını eğdi.
— Selamünaleyküm Fidan Hanım.
Fidan da mahcup bir edayla mukabele etti.
— Ve aleykümselâm Hekim Bey.
Ömer Bey bunu işitince hafifçe gülümsedi.
— Demek mesleğimi hatırlıyorsunuz.
— Unutulacak gibi değildi efendim.
Bu söz üzerine ikisinin de yüzünde belli belirsiz bir tebessüm doğdu.
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra Fidan çekinerek konuştu.
— Paltonuzu getirdim.
Sepetin yanından itinayla katlanmış siyah paltoyu çıkardı.
Ömer Bey paltoya baktı.
Aslında geri almayı hiç düşünmemişti.
Belki de onu tekrar görebilmek için bilinçsizce bir bahane bırakmıştı.
Lâkin bunu kendisine bile itiraf etmiyordu.
— Üşümediniz ya?
Fidan başını salladı.
— Sayenizde üşümedim.
— O hâlde vazifesini yapmış.
Fidan'ın gözlerinde kısa süreli bir sıcaklık belirdi.
Uzun zamandır kimse ona bu kadar ince davranmamıştı.
Tam o sırada uzaktan gelen sert bir öksürük sesi Fidan'ın dikkatini dağıttı.
Meydandaki kalabalığın arasından küçük bir çocuk görünüyordu.
Çocuk birkaç adım yürüdü.
Sonra yeniden öksürdü.
Fidan'ın yüzü birden değişti.
Endişeyle ona baktı.
Ömer Bey bunu fark etti.
— Bir şey mi oldu?
Fidan hemen toparlandı.
— Hayır efendim.
Lâkin sesi biraz titremişti.
Ömer Bey hekimlik alışkanlığıyla bunu sezdi.
— Emin misiniz?
Fidan birkaç saniye sustu.
Sonra gözlerini yere indirdi.
— Kardeşim biraz rahatsızdır.
Bu, Ömer Bey'in ilk defa onun ailesi hakkında işittiği şeydi.
— Kardeşiniz mi?
Fidan başını salladı.
— Murat...
İsmini söylerken yüzündeki ifade değişmişti.
Dünyadaki en kıymetli şeyden bahsediyor gibiydi.
Ömer Bey dikkatle dinledi.
— Hastalığı nedir?
Fidan cevap vermekte tereddüt etti.
Yardım istemeyi seven biri değildi.
Yıllardır her yükü tek başına taşımaya alışmıştı.
Lâkin Ömer Bey'in bakışlarında meraktan ziyade samimi bir alâka vardı.
Bu yüzden yavaşça konuştu.
— Uzun zamandır hasta efendim.
Günden güne zayıflıyor.
Bazı geceler sabaha kadar öksürüyor.
Ömer Bey'in yüzü ciddileşti.
Hekim tarafı derhâl devreye girmişti.
— Bir hekim gördü mü?
Fidan başını eğdi.
Bu sessizlik cevaptan daha açıktı.
Çünkü fakirlik bazen insanı hastalıktan evvel yakalardı.
Ömer Bey derin bir nefes aldı.
Sonra sakin bir sesle konuştu:
— Müsadeniz olursa kardeşinizi görmek isterim.
Fidan şaşkınlıkla başını kaldırdı.
— Efendim?
— Muayene etmek isterim.
Belki yardımım dokunur.
Genç kız ne diyeceğini bilemedi.
Çünkü karşısındaki adam yalnızca çiçek satın alan bir müşteri gibi davranmıyordu.
Sanki onun derdiyle gerçekten ilgileniyordu.
Ve bu, Fidan'ın uzun zamandır alışık olmadığı bir şeydi.
Akşam güneşi İstanbul'un üzerine yavaş yavaş inerken, kader iki yabancıyı biraz daha birbirine yaklaştırıyordu.
Ne Fidan bunun farkındaydı...
Ne de Ömer Bey...
Lâkin ikisinin de hayatı artık eski hayatı olmayacaktı.
BÖLÜM SONU.....:))
