4. bölüm · KAYIP MEKTUP

4.BÖLÜM ( Mehmet)

Handan Taş

Fidan, iki eliyle kardeşini tutmaya çalışıyordu.

Ancak Murat’ın dizleri çözülmüş, ayakta duracak hâli kalmamıştı.

İşte o an...

Ömer Bey bir an bile tereddüt etmedi.

Süratle yanlarına geldi.

Yere diz çökerek Murat’ın nabzını tuttu.

Çocuğun alnına eliyle dokundu.

Sonra cebinden çıkardığı küçük saatini açıp nabzını dikkatle saydı.

Murat’ın nefes alışlarını dinlerken, yüzündeki vakur ifade yavaş yavaş ciddileşti.

Fidan, korkuyla Ömer Bey’in yüzüne bakıyordu.

Titreyen bir sesle sordu:

— Efendim...

Kardeşim...

Pek fenâ mıdır?

Ömer Bey, genç kızın endişesini artırmamak için sesini yumuşattı.

— Telaş buyurmayınız.

Lâkin küçük beyefendinin bu hâli ihmal olunacak gibi değildir.

Soğuk havada daha fazla kalması münasip olmaz.

Murat yeniden öksürdü.

Bu defa öksürük daha uzun sürdü.

Küçük bedeni titriyordu.

Ömer Bey usulca ayağa kalktı.

Sonra Fidan Hanım’a döndü.

— Müsaadeniz olursa hânenize kadar refakat etmek isterim.

Fidan hemen başını iki yana salladı.

Mahcubiyet yüzünden okunuyordu.

— Estağfurullah efendim...

Zât-ı âlinizi daha ziyade meşgul edemem.

Biz gideriz.

Ömer Bey’in sesi bu defa daha kararlıydı.

— Bu bir lütuf değildir hanımefendi...

Bir hekimin vazifesidir.

Fidan sustu.

Ömrü boyunca yardım istememeye alışmıştı.

Yoklukla mücadeleyi tek başına vermişti.

Fakat karşısındaki adamın gözlerinde ne acıma vardı...

Ne de kibir...

Yalnızca samimiyet...

Ve mesuliyet...

Murat’ın yeniden sendelediğini görünce, Fidan’ın gözleri doldu.

Başını usulca eğdi.

— Hakkınızı helâl ediniz...

Ve...

Allah razı olsun efendim.

Ömer Bey cevap vermedi.

Yalnızca hafifçe başını eğdi.

Sonra Murat’a döndü.

— Müsaaden var mı küçük bey?

Murat güçlükle tebessüm etti.

— Var efendim...

Ömer Bey iki kolunu uzattı.

Küçük çocuğu büyük bir itinayla kucağına aldı.

İçinden tarifsiz bir sızı geçti.

Bu çocuk...

Yaşına göre pek hafifti.

Bir hekimin eli bunu hemen anlardı.

Fidan, kardeşinin yere düşmemesi için peşlerinden yürürken gözleri istemsizce Ömer Bey’e takıldı.

Bu kadar asil giyimli...

Bu kadar itibarlı görünen bir beyefendi...

Kirlenmesinden çekinmeden kardeşini kucağına almıştı.

Ne yüzünü buruşturmuş...

Ne de bir an olsun rahatsızlık göstermişti.

Faytonun kapısı açıldı.

Ömer Bey evvelâ Murat’ı dikkatle içeri yerleştirdi.

Sonra Fidan’ın binmesini bekledi.

Genç kız faytona adım atarken mahcup bir eda ile konuştu.

— Bugün size ne kadar teşekkür etsem azdır.

Ömer Bey hafifçe tebessüm etti.

— Teşekkür bana değil...

Şifâyı ihsan edene edilir.

Bizler yalnızca vesileyiz.

Fayton ağır ağır hareket etti.

Taş kaldırımların üzerinden geçen tekerleklerin sesi, akşamın sessizliğine karışırken İstanbul sokakları geride kalıyordu.

Ömer Bey, karşısında oturan iki kardeşe bakıyordu.

Murat, yorgunluktan başını ablasının dizine koymuştu.

Fidan ise bir eliyle kardeşinin saçlarını okşuyor, diğer eliyle gözyaşlarını belli etmemeye çalışıyordu.

O an...

Ömer Bey’in kalbinden tek bir cümle geçti:

“Bir insan, kendi kederini unutup bir başkası için bu kadar yaşayabilir miydi?”

Ve ilk defa...

Fidan Hanım’a duyduğu hissin yalnızca bir hayranlıktan ibaret olmadığını hissetti.

Fayton, İstanbul'un dar ve taş döşeli sokaklarında ağır ağır ilerliyordu.

Akşamın serinliği, cam aralıklarından içeri süzülüyor; uzaktan işitilen vapur düdükleri şehrin üzerine çöken sükûta hüzünlü bir nağme katıyordu.

Murat, bitkin düşmüş bedenini ablasının dizlerine yaslamıştı.

Öksürüğü ara sıra yeniden yükseliyor, her defasında Fidan Hanım'ın yüreği biraz daha sıkışıyordu.

Ömer Bey, gözlerini küçük çocuktan ayırmıyordu.

Bir hekimin nazarıyla hastasını tetkik ediyor; bir insanın kalbiyle ise iki kardeşin hâline üzülüyordu.

Bir müddet sonra sükûtu Fidan bozdu.

Sesi mahcup, bakışları ise yerdeydi.

— Hekim Bey...

Ömer Bey başını kaldırdı.

— Buyurunuz Fidan Hanım.

— Bugün yaptığınız bu iyiliği ömrüm oldukça unutamam.

Ömer Bey hafifçe başını salladı.

— İyilik demeyiniz.

Eğer küçük beyefendi sıhhatine kavuşursa, asıl bahtiyar olacak olan benim.

Fidan sustu.

Bu sözler, uzun zamandır kimsenin kendisine söylemediği kadar samimiydi.

Bir müddet sonra Ömer Bey yeniden konuştu.

— Murat Bey ne vakitten beri bu hâldedir?

Fidan derin bir nefes aldı.

Sanki yıllardır içine hapsettiği bir yükü ilk defa dile getirecekti.

— Takriben bir senedir efendim...

Evvelâ hafif bir öksürük idi.

Sonra geceleri artmaya başladı.

Şimdi ise bazen nefes almakta dahi müşkülât çekiyor.

Ömer Bey'in çehresi ağırlaştı.

— Daha evvel bir hekime götürmediniz mi?

Fidan mahcup bir eda ile başını eğdi.

Bir müddet sustu.

Sonra güçlükle konuşabildi.

— Arzu etmez miydim efendim...

Lâkin...

Sözünün gerisini getiremedi.

Ömer Bey cevap beklemedi.

O eksik kalan cümleyi tamamlamak için kelimelere lüzum yoktu.

Yokluk...

Bazen en ağır hastalıktan dahi acımasızdı.

Fidan gözlerini pencereden dışarı çevirdi.

İstanbul'un sokakları birer birer geride kalıyordu.

— Babamı kaybedeli dört sene oldu.

Annem de onun ardından fazla yaşayamadı.

O günden beri Murat bana emanettir.

Onun hem ablasıyım...

Hem annesi...

Hem de babası...

Bu sözleri söylerken sesi titremişti.

Lâkin gözyaşlarını yine de göstermemeye gayret ediyordu.

Ömer Bey, genç kızın yüzüne uzun uzun baktı.

Henüz yirmi yaşlarında bir hanımefendi...

Lâkin omuzlarında bir ömre yetecek kadar yük vardı.

İçinden derin bir hüzün geçti.

Kendi çocukluğunu düşündü.

Her türlü imkânın içinde büyümüştü.

Hiçbir vakit aç kalmamış...

Hiçbir vakit bir lokma ekmeğin hesabını yapmamıştı.

Karşısında oturan genç kız ise çocuk denecek yaşta hayata meydan okumak mecburiyetinde kalmıştı.

Ömer Bey usulca cebinden mendilini çıkardı.

Murat'ın alnında biriken terleri dikkatle sildi.

Sonra küçük çocuğun nabzını yeniden yokladı.

İçinden sessizce dua etti.

"İnşallah geç kalınmamıştır..."

Tam o esnada fayton yavaşladı.

Arabacı geriye dönerek seslendi.

— Efendim... Tarif buyurduğunuz sokak burası olsa gerektir.

Fidan camdan dışarı baktı.

Mütevazı, ahşap evlerin sıralandığı dar bir sokaktaydılar.

Gaz lambalarının cılız ışıkları kaldırım taşlarını güçlükle aydınlatıyordu.

Fidan mahcup bir tebessüm etti.

— Geldik efendim.

Ömer Bey faytondan evvel indi.

Ardından yine büyük bir itinayla Murat'ı kucağına aldı.

Fidan kapıyı açarken bir an durdu.

İçeriye girmeden evvel utangaç bir sesle konuştu.

— Evimiz pek mütevazıdır efendim...

Kusurumuza bakmayınız.

Ömer Bey, genç kıza vakur bir nazarla baktı.

— Bir hâneye kıymet veren duvarları değil...

İçindeki güzel insanlardır, Fidan Hanım.

Bu söz üzerine Fidan'ın gözleri doldu.

Başını eğmekten başka bir şey yapamadı.

Ve üçü birlikte, kaderin yeni bir sayfa açacağı o mütevazı evin kapısından içeri girdiler.

Bölüm Sonu .......