8. bölüm · KAYIP MEKTUP
8. BÖLÜM ( İHTİRASIN GÖLGESİ)
Akşamın son ışıkları, İstanbul'un eski ahşap evlerinin üzerine usulca serilmişti.
Dar sokaklardan geçen çocuk sesleri yavaş yavaş kesiliyor, dükkânların kepenkleri birer birer kapanıyordu. Ufukta ezanın hazin sedâsı yükselirken şehir, geceye hazırlanıyordu.
Ömer ile Fidan, ağır adımlarla mahallenin dar sokaklarına girdiler.
İkisi de konuşmuyor, yalnızca aynı istikamette yürüyordu.
Aralarında doğan sükût, artık yabancılığın değil; birbirlerine duydukları emniyetin sessizliğiydi.
Fidan, yol boyunca birkaç defa Ömer'e bakmak istedi.
Lâkin her seferinde gözlerini kaçırdı.
Sebebini kendisi de bilmiyordu.
Kalbi, alışık olmadığı bir huzurla çarpıyordu.
Bir müddet sonra küçük ev göründü.
Kapının önündeki fesleğen saksıları, akşam rüzgârıyla hafifçe sallanıyordu.
Fidan kapıyı açtı.
İçeri girer girmez Murat'ın sesi duyuldu.
— Abla...
Fidan hemen yanına koştu.
— Buradayım kuzum.
Murat, sedirin üzerinde doğrulmaya çalışıyordu.
Ömer'i görünce yüzünde belli belirsiz bir sevinç doğdu.
— Hekim Bey... Geldiniz.
Ömer gülümseyerek çantasını masaya bıraktı.
— Söz vermiştim.
Verilen söz unutulmaz.
Murat çocukça bir sevinçle güldü.
Bu gülüş, günler sonra ilk defa bu kadar içtendi.
Ömer, küçük çocuğun yanına oturdu.
Nabzını yokladı.
Ateşini kontrol etti.
Sonra göğsünü dikkatle dinledi.
Uzun süren muayenenin ardından yüzündeki ciddiyet biraz olsun hafifledi.
Fidan, birkaç adım ötede nefesini tutmuş bekliyordu.
Nihayet dayanamadı.
— Nasıl?
Ömer çantasını kapatırken yumuşak bir sesle cevap verdi.
— Şükür...
Ateşi düşmeye başlamış.
Ciğerlerindeki hırıltı da dünkünden daha hafif.
İlâçlara devam ederse kısa zamanda kuvvet kazanacaktır.
Fidan'ın gözleri doldu.
Başını göğe kaldırıp derin bir nefes aldı.
Sanki günlerdir omuzlarında taşıdığı yükün bir parçası hafiflemişti.
— Allah sizden razı olsun...
Ömer, bu duayı işitince mahcup oldu.
— Şifa veren ben değilim Fidan.
Biz yalnızca vesileyiz.
Şifayı ihsan eden Cenâb-ı Hak'tır.
Fidan, bu söz üzerine bir kez daha hayranlıkla baktı ona.
İlim sahibi olduğu kadar mütevazıydı.
Belki de onu farklı kılan buydu.
Tam o sırada Murat usulca doğruldu.
— Abla...
Çay yapmayacak mısın?
Fidan gülümsedi.
— Yaparım kuzum.
Sonra Ömer'e döndü.
— Bir bardak çay içer misiniz?
Ömer önce nazikçe reddetmek istedi.
Lâkin Fidan'ın gözlerinde ilk defa gördüğü samimi davet, onu durdurdu.
— Memnuniyetle.
Fidan küçük mutfağa geçti.
Bakır çaydanlığı ocağın üzerine koydu.
Kaynayan suyun sesi, evin sessizliğine sıcak bir ahenk katıyordu.
Ömer ise Murat ile konuşmaya başladı.
Çocuğa okulunu, sevdiği oyunları, büyüyünce ne olmak istediğini soruyor; Murat da her soruya çocukça bir heyecanla cevap veriyordu.
Kapının aralığından onları seyreden Fidan'ın dudaklarında farkında olmadan ince bir tebessüm belirdi.
İçinden şu sözler geçti:
"Bu ev, ne zamandır ilk defa bu kadar huzurlu..."
Ve o an...
Hiçbiri farkında değildi.
Bu küçücük hâne, yalnızca Murat'ın sıhhatine değil...
Üç yaralı kalbin yavaş yavaş iyileşmesine de şahitlik ediyordu.
Gece, İstanbul'un üzerine kadife bir örtü gibi serilmişti.
Konakta kandiller birer birer yakılmış, bahçedeki yaseminlerin rayihası rüzgârla birlikte avluya yayılmıştı.
Bahçenin en tenha köşesinde, asırlık çınarın altında genç bir delikanlı kuru dalları toplamaktaydı.
Bu, konağın bahçıvanı İsmail Ağa'nın oğlu Âsım idi.
Henüz yirmi iki yaşlarında...
Çalışkan, sessiz ve babası gibi konağa sadık bir delikanlı...
Elindeki budama makasını bırakacağı sırada arkasından ince bir ses işitildi.
— Âsım...
Delikanlı irkilerek arkasına döndü.
Karşısında Gülizar duruyordu.
Hemen edeple başını eğdi.
— Buyurunuz efendim.
Gülizar etrafına göz gezdirdi.
Bahçede kendilerinden başka kimse yoktu.
Birkaç adım yaklaştı.
Sesi alçaktı.
— Senden küçük bir ricam olacak.
Âsım mahcup bir eda ile konuştu.
— Emriniz olur.
Gülizar bir müddet sustu.
Sanki söyleyeceği şeyi tartıyordu.
Nihayet yavaşça konuştu.
— Hekim Ömer'in...
Son günlerde görüştüğü kimseleri öğrenmeni istiyorum.
Âsım şaşkınlıkla başını kaldırdı.
— Affınıza sığınırım...
Tam anlayamadım.
Gülizar, sesini daha da alçalttı.
— Yanlış düşünme.
Merakımdan soruyorum.
Kiminle görüştüğünü...
Vakit buldukça nerelere uğradığını öğrenmeni isterim.
Âsım'ın yüzü mahcup bir hâl aldı.
— Efendim...
Hekim Bey pek muhterem bir zattır.
Arkasından iş çevirmek doğru olur mu bilmem...
Gülizar derin bir nefes aldı.
Sesini yumuşattı.
— Kimseye zarar vermeni istemiyorum.
Yalnızca hakikati öğrenmek isterim.
Hepsi bu kadar.
Âsım, bir müddet başını önüne eğdi.
Konağın ekmeğini yiyordu.
Hanımının ricasını geri çevirmek de kolay değildi.
Nihayet usulca konuştu.
— Madem arzu buyurdunuz...
Elimden geldiğince öğrenmeye çalışırım.
Gülizar'ın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.
— Sağ ol Âsım.
Lâkin bunu kimse bilmeyecek.
Bilhassa babamın ve annemin kulağına gitmesini istemem.
— Merak buyurmayınız.
Gülizar başını salladı.
Sonra ağır adımlarla konağa doğru yürüdü.
Âsım ise olduğu yerde kaldı.
İçine bir sıkıntı çökmüştü.
Ne hikmetse...
Bu küçük ricanın ileride büyük hâdiselere vesile olacağını hissediyordu.
Lâkin kader, bazen en büyük fırtınaları en sessiz gecelerde başlatırdı.
O gece de, kimsenin ehemmiyet vermediği kısa bir konuşma, ileride birçok kalbin imtihanına sebep olacakt.
Ertesi sabah...
İstanbul, güneşin ilk ziyasını Boğaz'ın sularına serperken şehrin sokakları yeniden canlanmaya başlamıştı.
Fırınlardan yeni pişen ekmeklerin rayihası yükseliyor, dükkânlar birer birer açılıyor, kayıkçılar iskelelerde ilk yolcularını bekliyordu.
Fidan da her sabah olduğu gibi erkenden uyanmıştı.
Evvelâ Murat'ın yanına gitti.
Küçük çocuk, evvelki günlere nispetle daha rahat nefes alıyordu.
Yüzündeki solgunluk henüz kaybolmamıştı; lâkin gözlerinde yeniden çocukluğun o masum parıltısı görünmeye başlamıştı.
Fidan, elini kardeşinin alnına koydu.
Ateşi neredeyse tamamen düşmüştü.
Şükürle tebessüm etti.
— Elhamdülillah...
Murat gözlerini açıp ablasına baktı.
— Bugün kendimi daha iyi hissediyorum.
Fidan, saçlarını okşadı.
— İnşallah her gün daha iyi olacaksın.
Küçük çocuk, çocukça bir merakla sordu:
— Hekim Bey bugün de gelir mi?
Fidan, istemsizce durakladı.
Bu sual, kendi gönlünden geçenleri de uyandırmıştı.
Usulca cevap verdi.
— Bilmem...
Şifahanedeki işleri müsaade ederse gelir.
Murat, gülümseyerek başını salladı.
— Gelirse ona teşekkür edeceğim.
Fidan'ın gözleri doldu.
Kardeşinin bu sözleri, yüreğine dokunmuştu.
---
Öte tarafta...
Ömer, şifahanedeki sabah muayenelerini tamamlamak üzereydi.
Masasının üzerinde birkaç reçete, muayene defteri ve Murat için hazırladığı yeni ilâçlar duruyordu.
Tam çantasını kapatacağı sırada yaşlı hademe kapıyı araladı.
— Hekim Efendi...
Bir çocuk sizi görmek ister.
— Buyursun.
İçeri, on iki yaşlarında, zayıf bir çocuk girdi.
Elinde küçük bir kâğıt bohça vardı.
Çekinerek yaklaştı.
— Ağabeyim dün burada tedavi oldu.
Annem bunu size göndermemi istedi.
Bohçanın içinde iki küçük çörek vardı.
Ömer'in gözleri yumuşadı.
— Zahmet etmişler.
Çocuk başını eğdi.
— Paramız yoktu...
Annem, "Hiç değilse emeğine dua ile birlikte bunu götür." dedi.
Ömer, çörekleri alırken mahcup oldu.
İnsanların gönülden gelen teşekkürleri, onun için dünyadaki en büyük servetti.
Çocuk çıktıktan sonra bir müddet bohçaya baktı.
Sonra kendi kendine fısıldadı:
— İşte hekimliğin hakiki mükâfatı budur...
---
Aynı saatlerde...
Âsım da konağın arka kapısından sessizce ayrılıyordu.
Omzunda eski bir heybe vardı.
Babasına, çarşıdan bahçe için tohum alacağını söylemişti.
Lâkin gönlünde başka bir vazife vardı.
Gülizar'ın kendisinden istediği şeyi yerine getirecekti.
Yavaş adımlarla Eminönü tarafına yürüdü.
Kalabalığın arasına karıştı.
Ne aradığını tam bilmiyordu.
Yalnızca, Hekim Ömer'in yolunun düştüğü yerleri öğrenmeye çalışacaktı.
O ise farkında değildi...
Aradığı hakikat, onu hiç ummadığı kimselerle karşılaştıracaktı.
Ve kader, sessiz adımlarla düğümlerini biraz daha sıkı bağlamaya devam ediyordu..
Öğle vakti yaklaşırken, şifahanenin avlusundaki kalabalık yavaş yavaş seyrelmeye başlamıştı.
Ömer, son hastasının da reçetesini yazdıktan sonra derin bir nefes aldı.
Pencereden dışarı baktı.
Gökyüzü berraktı.
Boğaz'ın üzerinden geçen beyaz martılar, masmavi semada süzülüyordu.
Masasının üzerinde duran küçük cam şişeyi eline aldı.
Bu, Murat'ın kullanacağı ilâçtı.
Yanına birkaç kutu daha koydu.
Tam çantasını kapatacağı sırada genç hekimlerden Nihat içeri girdi.
— Ömer, bugün de erkenden çıkıyorsun galiba.
Ömer tebessüm etti.
— Bir hastamı ziyaret edeceğim.
Nihat, dostça gülümseyerek omzuna dokundu.
— O küçük çocuk değil mi?
— Evet.
Hâlini merak ediyorum.
Nihat başını salladı.
— Cenâb-ı Hak şifa versin.
— Âmin.
---
Ömer, şifahaneden ayrıldıktan sonra doğruca Eminönü'ne gitti.
Meydan her zamanki gibi hareketliydi.
Çiçek sepetleriyle bekleyen kadınlar, balıkçılar, seyyar satıcılar...
Kalabalığın arasında Fidan'ı görmek artık eskisi kadar güç gelmiyordu.
Çünkü gözleri, onu istemsizce buluyordu.
Fidan da uzaktan Ömer'i görünce yüzü aydınlandı.
O tebessüm artık saklanabilecek gibi değildi.
Ömer yanına vardığında, sepette yalnız birkaç kırmızı karanfil kalmıştı.
— Bugün işler nasıl geçti?
Fidan, hafifçe gülümsedi.
— Şükür...
Bugün nasibimiz dünkünden daha bereketliydi.
Ömer, sepetten bir karanfil aldı.
Çiçeğin yapraklarını usulca düzeltti.
— Demek ki Murat'ın ilâçlarını almak daha kolay olacak.
Fidan başını eğdi.
— Sizin sayenizde...
Ömer sözünü nazikçe kesti.
— Hayır.
Bunu bir daha söylemeyelim.
Ben yalnız vazifemi yapıyorum.
Rızkı veren de, şifayı veren de Allah'tır.
Fidan, onun bu sözlerine her defasında yeniden hayran oluyordu.
Servet sahibi bir aileden gelmesine rağmen, gönlünde zerre kadar kibir yoktu.
---
Biraz ileride...
Kalabalığın arasında sade kıyafetli genç bir delikanlı onları uzaktan seyrediyordu.
Bu, Âsım'dı.
Bahçıvanın oğlu...
Kimseye görünmemeye gayret ediyor, yalnızca olan biteni anlamaya çalışıyordu.
Ömer ile Fidan'ın konuşmalarını işitemiyordu.
Lâkin bakışlarındaki samimiyeti fark etmemek mümkün değildi.
Âsım kendi kendine mırıldandı.
— Demek aradığı kimse bu hanım...
Ne vakit Ömer çantasını eline alıp Fidan'la birlikte dar sokağa doğru yürümeye başladı, Âsım da aralarındaki mesafeyi bozmadan arkalarından ilerledi.
Onların vardığı mütevazı evi uzaktan gördü.
Kapının önündeki fesleğen saksılarını, eski ahşap kapıyı ve küçük pencereleri dikkatle aklına nakşetti.
Lâkin kapıya yaklaşmadı.
"Bu kadarı kâfidir." diye düşündü.
Sessizce arkasını döndü.
İçinde tuhaf bir mahcubiyet vardı.
Çünkü ilk defa, takip ettiği insanların kötülük peşinde olmadığını anlamıştı.
Bilâkis...
Bir hekim, hasta bir çocuğa şifa olmaya çalışıyordu.
Bir abla da kardeşini hayatta tutabilmek için bütün ömrünü tüketiyordu.
Âsım derin bir nefes aldı.
— Allah ikisine de yardım etsin...
diye fısıldadı.
Sonra ağır adımlarla konağın yolunu tuttu.
Henüz Gülizar'a ne söyleyeceğine karar vermemişti.
Hakikati anlatacaktı...
Lâkin bu hakikat, genç kızın gönlünü hiç de ferahlatmayacaktı.
