4. bölüm / 5
Kaybolmuş RenklerKırılgan Gri Parçalar
Bölümler 5Şu an: Kırılgan Gri Parçalar
- 1 Küçük Kara Balık3.082 kelime
- 2 Şarafatlı Sarı4.249 kelime
- 3 ...2.471 kelime
- 4 Kırılgan Gri Parçalar3.363 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 Renksiz Yara Bandı3.067 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Hepimizin sorumlulukları var. Herkesin sizin için beklentileri var. Ne yapacağınız sadece size kalmış. Kadere karşı koyup kendi hikayeni yazmakta hakkın, senin için yazılan her bir cümleyi ezbere okumakta...
Tüm hatalarınla yüzleşmek, onlarla baş etmek, parçalanacağını bilerek sırtlanmakta var. Korkarak hepsini birinin üzerine yıkıp kaçmakta... Sevmek, sevilmek, nefret etmek hatta yas tutmak gibi güçlü bir duygunun bile kendi başına sorumlulukları var. Kazanmak veya kaybetmek yalnızca size kalmış. Ben hataların en büyüğünü yapmıştım. Kalp kırmıştım. Şimdi hesap sorsalar bana. O bilindik soruyu sorsalar, "Pişman mısın?" deseler küçücük akıllarıyla yapsalar bunu. "Hayır derim. Asla pişman değilim. Belki başka bir çözüm yolu vardır ama benim yolumda buydu. Yanlışları ve doğruları ile asla pişman değilim. Peki aynı soruyu O sorsa bana "Pişman mısın Sevgilim. Çektiğimiz tüm acılara değer miydi sahiden bensizlikle terbiye olmana değer miydi? İşte o zaman buna verebilecek güzel bir cevabım yoktu. Dilim, aklım ve kalbim onun karşısında lal olur susardı çünkü onun gözleri de benim gibi acı ile yoğrulmuştu. Aynı kararları vermemiştik ama farklı yollardan geçmiştik...
🌃
On beş dakika boyunca kimse konuşamadı belki de onunla konuşacak pek konum kalmadığı içindir oysa eskiden uzun sohbetlerle eğlenirdik. Hikayeler uydurmaya bayılırdı bende yalanlarını dinlemeye can atardım. Yüzüme bakmadan muhatap olabileceği bir garson aradı. Bu sessizliğinin altına yatan nedenler canımı yaksa da değiştirebileceğim anılar azalmıştı.
"Bize iki çay biri şekersiz olsun."
Normal bir zamanda olsak siparişlerine müdahale ederdim. Yağmur'unda üzerinde durduğu gibi çay içmekten nefret ederim ama karşımdaki adam bunu hatırlamayacak kadar mazide kalmıştı. Garson gelene kadar birbirimize baktık kim gözlerini kaçırırsa kaybedeceği bir oyuna tutulmuş gibiydik. İlk kaybeden elbette ben oldum. Yağmur'un gözlerine uzun uzun bakabilsem de karşımdaki asla Yağmur olamazdı. Hatta bunu ona söylesem eminim benden bir kez daha nefret ederdi. Gözleri babasından aldığı tek gen değildi fakat o öyle olmasını dilerdi bunu biliyordum.
"Beni buraya neden çağırdın, dünkü eğlence size yetmedi mi?"
Bülent amca korktuğumun farkında sesim, duruşum, gözlerim bunun aksini söylese bile korkuyorum. O mesaj geldiği andan itibaren küçük bir kız çocuğu gibi tir tir titriyorum. Bülent amca korkumun farkında kan kokusu alan tek kişi ben değilim. Tıpkı bir köpek balığı gibi etrafımda daireler çiziyor, o bunu hep yapıyor.
"Buraya neden geldiğini ikimizde biliyoruz. Formaliteden cümleler kurmak istersen, biz sen gelene kadar iyi, ne yaptığımızı bilemeyecek kadar uzaktaydın."
Dışardan bakıldığında 'nasılsınız, neler yapıyorsunuz' demişim gibi sorularına kendi cevaplarını yapıştırdı. Dün geceden beri harap olan sinirlerime baskı yaptı. Garson çaylarla geldiğinde birini yollamak zorunda kalarak özür diledim. Uzun uzun çay içmediğimden bahsetmedim. Tekrar konuştu o anlatır, biz dinlerdik. Bülent amca da anılar, hikayeler bitmezdi ama ben sadece tek bir kişinin masalını dinlemeye gelmiştim ve o kişi burada değildi.
"Buradan gideceksin."
"Nasıl olacakmış bu iş, daha yeni geldim. Dün gece gördüm ki annemle iyice dostluğu ilerletmişsiniz. Bu arkadaşlığınıza neden bende dahil olamıyorum param yok diye dışlanıyorsam kırılırım(!) annemin hepimize yetecek kadar parası yok mu?"
Alayla süslediğim cümleleri duyduğunda rengi kızardı galiba bam telini bulmuştum. Hepsini tanıyordum. Hepsi ailemdi. Bir zamanlar aynı sofraya oturmuş aynı ekmekten bölüşmüştük. Suçum nankörlük etmek olunca kutsal masadan aforoz edilmem kaçınılmaz olmuştu.
"Bak kızım sizin gibi laf cambazlıkları yapamam düz adamım ben. Oğlumu pençelerinden zor ayırdım, tekrar gidebilirsin Yağmur'un kırılmasından sana tavır almasından hatta parçalanmasından bu kadar korkuyorsan bulunmaz Hint kumaşı olmasan da unuttururum seni."
Ceplerini yokladı ve bir zarf çıkardı. Zarfı masaya uzattığında suratına doğru kahkaha atmak istedim çünkü içinde ne olduğunu biliyordum. Uçak biletleri ve sıfırı bol çek. Gülümsedim.
"Annem bu sefer kesenin ağzını açmış olmalı elçi bile göndermiş sana ne kadar verdi Bülent amca, Buraya gelip sadece çay içebildiğine göre kızına sınırsız olanakları sana pek işlemiyor gibi."
"Sınırı aşma Gece. İki günün var, iki gün sonunda buradan da oğlumun yakasından da çekip gideceksin. Bunu zarfla mı yaparsın yoksa teknoloji kullanıp mesaj mı atarsın beni pek ilgilendirmez aklındakileri yapmana izin vermem. Tekrar birlikte olmanıza asla razı gelmem."
Bunlar annemin cümleleriydi. Bu kelimeleri, duruşu ve bakışları elçiden başkası değildi. Karşımda kırmızı ojeyle süslü zarif parmaklar yerine nasırlı sert parmaklar vardı.
"Yeni geldim ve gitmeye de hiç niyetim yok. Bu sefer engel olabilirim."
Boğazımı sıkan prangalardan kurtulmuştum. Artık kimseye minnet etmezdim. Duruşumu dikleştirdim düşüncelerimin farkına vardı mı anlamadım ama gözleri parladı.
"Kendine neden bu kadar güveniyorsun bilmiyorum kızım ama aklını başına al, aranız şimdi iyi olabilir peki ya kuruntuları onu iştahla yerken ne yapabileceksin?"
Konuşamadım haklıydı. Bugün susmuş olması yarın merak etmeyeceği anlamına gelmiyordu. Sorular soracaktı ve cevaplar bende yoktu. O zamanda terk eden değil terk edilen olacaktım. Bülent amca tereddüt ettiğimi fark etti ve sinsi bir yılan gibi zehrini akıtmaya devam etti.
"Hadi ama Yağmur'u kandırdığını ikimizde biliyoruz. Sen vicdanını temizlemek için suçun yokmuş gibi davranıyorsun ama benim gibi sende günaha battın. Oğlumu sonsuza kadar kaybettiğimi biliyorum ama sende kaybettin. Eğer doğruları söylersen seni affetmez Gece. Affetme ihtimali olsa bile bu ona bir yük olacak."
Benimle zorunda olduğu için birlikte olacak. Tutsak bir köle gibi. Belki şu an bir hayatı, bensiz bir düzeni hatta sağlıklı bir ilişkisi bile olabilir. Birden geldim. Beni sevdiğine dair bir işaret yoktu. Yük olacak, aşkı da nefreti de hepsi ona külfet olacak. Düşün aptal düşün, bir çıkış yolu bul. Sadece onu, sevgisini istiyordum. Belki de başkasına ait bir kalbi istiyorsun sen.
Satılık sevgisini...
Masanın üzerine damlamaya başlayan göz yaşlarım. Karşı tarafın zafer çığlıkları gibi görünebilirdi tabi ben bittiğini söyleseydim. Bunu fark edemeyecek kadar sarhoş olması onun ayıbıydı. Masaya bozukluklar bırakıp gitti. Masanın üzerinde zarfı çantama atıp bende kalktım.
Eve gidemeyecek kadar uyuşmuştum. Bedenime izin verdim. Bir çıkış yolu bulabilirim. Onun elini bırakma düşüncesi mi daha kötüydü yoksa beni terk etmesi mi?
Hayır en kötü senaryo sahte sevgiydi. Ödüm kopuyordu o hisse mahkum edilmekten o yüzden gitmedim mi?
Şimdi gitsem ne değişebilirdi. Bana birlikte olduğumuza dair bir işareti veya sözü olmadı. Kafamda kurup büyüttüğüm bir ilişki içerisindeyim belki de boşuna kürek çekmiştim. En mantıklısı gitmem olacak çünkü bana sevgisi bitti.
Ayaklarım beni küçük bir parka götürdü. Çalan telefonumu umursamadım, yurt içinde kullandığım hattımda sadece üç kişinin telefon numarası vardı. Birincisi büyük bir göz gibi her adımımı takip eden annem, ikincisi telefonlarımı açamayacak kadar meşgul babam ve son olarakta seneler önce numarasını değiştiren Yağmur.
Bu üç kişi de bana yardım edemezdi. Tek başıma savaşamayacak kadar yorgundum. Tek başıma olamayacak kadar haksız ve hüzün doluydum. Dün akşam yaşananlar onları kışkırtmaya yeterli bir sebep olmuş olmalıydı gerçi benim Yağmuru bulmam bile onlar için yeterli değil miydi?
Haksızlıktı. Buraya gelirken hepsini hesap edip göz önünde bulundurmama rağmen bu kadar korkak olmak canımı yakıyordu. Tüm gemileri yakmaya göze almışken ilk engelde pes edemezdim. Bunu yapacaklarını bilmeden bilet bulmam aşık bana bile fazlaydı. Şimdilik izin verdim. Onlara, kendime ve Yağmura hepsine izin verdim. Giydiğim cekete biraz daha sarıldım.
Onun kokusu olmadan her şey anlamını yitiriyor. Onsuz bunca sene nasıl yaşamıştım? Bir kez daha kendime kızdım. O zamanlar çok toydum başka bir çıkış yolu bulamamış çaresiz ve acılı bir gençtim. Acılar mı yoksa Onsuzluk mu bilmiyorum ama olgunlaşmıştım.
Uyuşan ayaklarımı açmak için eve yürüdüm. Aklıma gelmeyen ev kelimesi ürpermeme sebep oldu. Havanın karardığını da bir bekleyenim olduğunu da sanki o zaman fark etmiştim.
Ağlamaktan gözlerim, düşünmekten başım çatlıyordu. Derin bir nefes çektim, kolumdaki çanta bana bir yüktü. Merdivenleri teker teker çıkarken ismim küflü apartman dairesinde yankılandı.
"Gece Abla!
Allah'ım şükürler olsun. Başına bir şey geldi sandık. Ne oldu sana, neden ağlıyorsun?"
Murat'ın şefkatli sesi daha çok ağlamama sebep oldu. Kendi hayatımdan çok onlar için ağladım. Bana sarılıp salona kadar yürümemi sağladı. Yağmur'un gözlerinde korku, endişe ve merak vardı. Eski bir yorgunluğun yanında bunlar gözlerimi ondan kaçırmama neden oldu, sanki ona uzun uzun bakarsam dilim çözülür tüm yaşadıklarımı ona anlatırdım. Alıştığım soğuk sesinin arasında endişe tohumlarını fark edemeyecek kadar bitkindim.
"Neredeydin?"
"Sizi endişelendirdiğim için üzgünüm, Biraz yalnız kalmaya ihtiyacım vardı."
"Bundan sonra evden sessizce sıvışmak yerine beni uyandırıp haber verebilirsin. Ya da aklını kullanıp bir kağıda not yazabilirsin çok kullandığın bir yöntem neden aklına gelmedi ki?"
"Bir dahaki sefere aklımda tutarım(!). Biraz uyusam iyi olur, akıl vermek yerine odanın kapısını yaptır."
Karanlık oda da tek başıma kaldığımda salondan gelen cılız ışığı seyrettim. Göz yaşlarım görüşümü bulanıklaştırdı içerden gelen seslere aldırış etmeden ağlamaya devam ettim.
" Büyüdükçe huylarımızı ödünç almışız."
"Ne söyleyeceksen çabuk söyle Yağmur."
"Yaramazlıklarını diyorum. Benim rollerimi çalıyorsun ve bu senin gibi hissetmeme sebep oluyor."
"Benim gibi hissetmekte ne var uslu bir çocuk olmaktan neden bu kadar korkuyorsun?"
Uslu olmak tıpkı doksanlarda satılan seramik bebekler gibiydi. Her hatan, her yanlışın biraz daha çizilmeye ve yıpranmaya yol açardı. Büyüklerin saçını okşaması, 'maşallah ne kadar uslu bir kız çocuğu demeleri' ve bu yönden takdir görmek o zamanlar benim için oldukça önemliydi. Ne kadar uslu olursam o kadar çok sevilirdim. Bu saçma ve acınası tezimi iki olay çürüttü. Birincisi Yağmur'un evrenin en yaramaz çocuk olmasına rağmen annesi tarafından sonsuz sevgisi ve anne babamın boşanması...
Yemeklerimi zamanında yemem, derslerimi eksiksiz yapmam ve oyunlarda kurallara uymam, her sınavdan yüksek not almam bile beni ailem tarafından sevilen bir kız çocuğu yapmamıştı. O yüzden Yağmur'un bu korkusuna anlam veremiyordum. Aşık olduğum gözlerini yüzümden yatağın uyumsuz örtülerine çevirdi.
"Bugün gitmenin sebebi yemekte birlikte olduğumuzu söylemem miydi, bu seni rahatsız mı etti?"
Neler hissettiğimi, neler düşündüğümü, bana neler yaptırmak istediklerini öğrensen bu cümlen oldukça yersiz kaçardı. Sadece yalnız kalmak istememi bile bir veda olarak algılamış endişe etmişti. Geldiğim günden beri gözlerinde ilk defa öfke dışında başka duyguları da görebiliyordum.
"Hayır, akşam çok eğlendim. Annemin surat ifadesi, sarhoş olmam ve sürekli hesap ödetmem aslında bakarsan en iyi aile yemeğimiz diyebilirim. Gerçi bazı yerler silik ve baş ağrılı ama hatırladıklarım zevkliydi."
Duygularımı ona karşı ifade edersem geriden geldiğim bir oyunda hükmen mağlup edilecektim.
" Seni eğlendirdiğimize sevindik(!) Karnın aç mı, Murat yemek söyledi o gelene kadar uyuyabilirsin."
Hak etmiyorum. Kalbim sevgi kırıntısına bile muhtaçken ondan gelecek nimetleri hak etmiyordum. Damarlarımda öfke gezdiğini ve göz yaşlarımdan damla damla aktığını hissettim. Anlamıyorum bakışlarında ifade edemediğim duygular vardı hepsinden önemlisi soruları çığ gibi büyümüş olmalıydı.
"Gözlerin ateş gibi yanarken öfken hala yeşilken kelimelerin neden bu kadar sakin anlamadım ama bana acımana gerek yok Yağmur."
Yaklaştı. Gözleri gözlerimde gezindi. Ne yaparsam yapayım sadece ama sadece sinirlenince eski Yağmur gibi bakıyordu. Geri kalan zamanlarda bir yabancıdan farksızdı bakışları...
İnce dudakları kıvrılıp gülümsedi, nefesimi tuttum.
"Sana acımıyorum neden biliyor musun çünkü kendinden başkasını yakamıyorsun. Ateş bile olamıyorsun."
Geri çekildi. Bu cümlesini bir gün ona kanıtlamak için ateşle oynuyorum. Üstündeki pijamaları çıkarıp dolabına döndü.
Yağmur haklıydı. Biz eski iki dost olamayacak kadar çok şey yaşamış, yabancı kalacak kadar da değişmiştik. Onunla tekrar etmek yeni bir keşif demekti ve ben bunu kaldıramayacak kadar uzaktım. Telefonu çaldığında açmadan hazırlanmaya devam etti.
"Nereye gidiyorsun?"
"Çalışmaya. İnsanların para kazanması, faturalar ve yetişkin işleri ile ilgilenmesi gerekiyor sen anlamazsın."
"Bende Yağmur nereye gitti diyordum, işte tam karşımdaymış."
Alaycı yeşil gözlerine takılı kaldım. Cevap vermesini, ukala tavırlarını ve suçlayıcı cümlelerini bekledim. Hiçbirini gerçekleştirmedi bana tepki vermeden salona ilerledi. Peşinden gitsem de arkasından cümle kurmayacak kadar haksızdım. Kapı sesi kalbimde yankılandı, kendimi toparlayıp yemek kokularının peşinden bende hareketlendim.
Masanın üzerindeki açılmamış kutulara baktım, çok acıkmış olsam da yiyebileceğimi sanmıyorum. Murat'ın karşısındaki koltuğa oturup düşüncelerimi bastırmak için rastgele bir soru sormak istedim. "Okul nasıl gidiyor?, Babanın annemle iş birliği içinde olduğunu biliyor musun?, Yemekleri beğendin mi?" gibi basit ve günlük sorular(!) sormak için ağzımı açtığımda çıkan soru kalıbı beni bile şaşırttı. Çünkü aklımda o yoktu.
"Çok sinirlendi mi?"
Murat ciddi olup olmadığımı görmek için gözlerini kısıp suratıma baktı.
"Hayır sinirlenmedi, endişelendi. Sana sinirlenmekte haklıydı haber verebilirdin Gece abla."
"Ben düşünemedim. Sadece yalnız kalmaya ihtiyacım vardı, annemle karşılaşmak düşündüğümden daha kötüydü Murat."
"Yemekten haberim var abim bahsetti biraz. Tekrar birlikte olmanıza çok sevindim."
Kaşlarımı çatıp Murat'a döndüm. Onun olayı nasıl anlattığını hiç düşünmemiştim. Gerçekten birlikte olmadığımızı söylemek neden bu kadar zordu ki?
"Biz birlikte falan değiliz kuyruğu kıstırmak istemediği için küçük bir yalan söyledi o kadar."
"Bana hiç yalan gibi gelmedi, abim
anlatırken oldukça ciddiydi."
Umut etmek yok Gece. Onun da aklında böyle bir düşünce varsa eğer dile getirmeden iki günümü iyi değerlendirmem gerekiyor. Burada kalıcı olduğumu onlara nasıl kanıtlayabilirim, Yağmurla yaşıyor olmak bile gözlerini korkutuyorsa fazlasını yapmam gerekir.
"Abinin ne dediği umurumda değil!
Bu konuları onunla hiç konuşamadık, bana fikrimi sormadan alınmış bir kararla gelin güvey olabilir."
"Buraya onun için gelmedin mi, hayatına birini alabileceğini hiç düşünmedin mi, bu kapıdan girdiğinde kapıyı abim yerine bir kadın açsaydı o zaman ne olacaktı?"
Bugün yeterince üzüldüğümü düşünürken bir de bu soruya göz yaşı dökemezdim. Kapıdan ilk girdiğimde ona sormam gereken soruyu kardeşine sordum.
"Hayatında biri olsaydı şu an burada oturuyor olmazdım değil mi?"
Sahi bu oturduğum koltukta, yattığım yatağında, bana olan bakışlarında veya düşüncelerinde birinin kalıntıları olabilir miydi, bize böyle bir şey yapar mıydı?
Murat 'aptal, ben hepinizin farkındayım.' bakışlarını benden çekip çalan telefonuna döndü. Sanki çok umurumdaymış gibi ağzını oynatıp abisinin aradığını söyledi. Onu ve düşüncelerimi umursamadan soğuyan yemeğimi yemek için masaya geçtim.
Evet Yağmuru terk etmiştim. Vicdanımla baş edemeyeceğim kadar ağır bir yüke onu da sürükleyemezdim ve evet tekrar çekip gitmemi istiyorlardı. Önceden sunulan imkanları tekrar sunamayacakları için korkmuş olmalılar. Geçmişimde yaptığım hataları fark edemeyecek kadar aşık değildim. Şimdi geriye sadece sevgim mi kalmıştı?
"Abim sabah kahvaltıya dışarı çıkacağınızı söyledi. Galiba buzları eritmek istiyor. Bugün sana fazla yüklendiğini düşünüyor olabilir?"
"Ben olsam bu kadar iyimser olmazdım."
"Abimle kala kala sende fazla karamsar oldun. Uyu hadi yarın sabah erken kalkman gerekebilir."
İyimser olmadığımı söylesem de gülümsememi saklamayacak kadar mutluydum. Murat'a salonda uyuması için yastık verirken gülümsemeyi de ihmal etmiyordu. Bu kahvaltının sebebini bilmesem de içimde kurumaya yüz tutmuş filizler tekrar kök vermeye başlamıştı...
Mor elbise, beyaz gömlek, siyah tulum...
Hiçbirini Murat'a beğendiremiyordum. Tek bir bavulla İtalya gibi moda ülkesinden kalkıp gelmiş olmam bile ona yetmiyordu. En sonunda sabrım taştı ve parmağımı ona doğru uzatıp salladım.
"Bu değiştirdiğim üçüncü elbise derini yüzüp onu giymemi istemiyorsan seç artık, abin gelirse bekletmek istemiyorum."
Abartılı korkusunu kendine saklayıp beni yalnız bıraktı. Yağmur'un tişörtlerinden birini giymem sorun olmazdı. Yatak odasında çantamı ararken içeriye seslendim.
"Murat çantamı gördün mü?"
"Banyoda bırakmışsın."
Arkamı dönmemle Yağmurla burun buruna geldim.
"Ne zaman geldin sen?"
Bu saçma sorumu es geçip yatağa oturdu.
"Hazırsan çantanı da al çıkalım, geç gidersek yer bulamayabiliriz."
Yağmur'u daha fazla bekletmek istemediğim için banyodan çantamı alıp kapıya yürüdüm. Dün yaşanılanlar yüzünden mi böyle davranıyordu bilmiyorum ama geçmişimden bir kareyi oynuyor gibiydik. Kendimi ölmek üzere olan bir hasta gibi hissettim. O bir ölüm meleğiydi ve son günlerimi huzurlu geçirmemi sağlıyordu. Silah, mermi, kontrol hepsi benim elimdeydi. İntihar mı yoksa cinayet mi işleyecektim? Tüm bu karmaşayla yanında yürümek beni huzursuz ediyordu.
"Sana sormadım ama kahvaltı etmek istemezsen başka bir yere de gidebiliriz."
"Benim için fark etmez. Bu ani ruh değişiminin bir sebebi var mı?"
" Sen o pembe aşk dolu kafanda neler kuruyorsun bilmemem ama biz buna medeniyet diyoruz."
"Yağmur buraya eskisi gibi oturup sohbet etmeye geldiğimizi düşünmüyorum."
Önündeki peçetelerle oynamaya başladı. Katlanmış peçeteleri açıp kat yerlerinden tekrar düzeltiyordu. Bunu öyle bir ciddiyetle yapıyordu ki asıl işinin bu olduğunu düşünebilirdiniz. Benimse sadece sabrımı taşırıyordu.
"Neden gittiğini neden birden geri döndüğünü deli gibi merak etsem de bunu sormaya artık hakkım yokmuş gibi hissediyorum."
En çok senin hakkın var. Sadece sana hesap verebilirim. Yapmaya cesaretim olmasa da doğruları söyleyip kendimi ve seni bu eziyetten kurtarmak isterdim. Çok farklı tercihlerle sonumuzu değiştirmeyi dilerdim ama gücüm yetmedi sevgilim. Şu an bu durumdaysak tek suçlusu benim o yüzden cevaplanmamış her soruyu sormaya hakkın var.
"Sorabilirsin, neden geldiğimi sorabilirsin, buna hakkın var tabi ki sadece sana duymak istediklerini söyleyebilirim ve incinirsin..."
Bakışlarını ürkekçe bana çevirdi.
"Duymak istediklerimi mi?"
"Evet, sadece duymak istediklerini..."
Kahvaltılıklar geldiğinde ortamın garipliğinin farkında olan sadece bizdik. Derin bir nefes alıp uzun zamandır ezberimdr olan repliklerimi söyledim.
"Esrarengiz bir şekilde kaybolmuşum gibi davranmayı kes lütfen. Tüm dünyamız toz pembeydi de bir sabah canım sıkılmış ve çekip gitmişim gibi beni suçluyorsun."
Bir yalanı karşı tarafa inandırmak isterseniz arasını doğrularla karıştırın, ne kadar sahici olduğuna kendiniz bile inanmazsınız. Evet hayatımız günlük gülistanlık değildi her ilişkide olduğu gibi sorunlarımız vardı ve karşı tarafın çocukluğuna bile şahit olduysanız o zaman işler biraz karmaşık bir hal alıyor. Gözlerini nana dikip dikenlerinden ilkini önüöe fırlattı.
"İçine attın bu bize ilk ihanetin değildi anlaşılan..."
"İhanet mi, ne saçmalıyorsun sen?
Canım sıkıldı ve gittim, sorumluluk yüklenemeyecek kadar çocuktuk. Seni uyardım Yağmur. İstersen birlikte aşabiliriz dedim ama yok sen her zaman ki gibi içine atmaya, tüm sorunlarımızı kendine yüklenmeye hazırdın. Gittiğim için beni suçlayabilirsin ama kararımı bir gecede vermedim."
Yorum yapmadı. Söylediklerimin üstüne ne konuşabilirdik bende bilmiyorum. Sessiz ve huysuz bir şekilde kahvaltısını yaptı bende onu izledim. Aramızdaki tatsız konuşmanın üzerine ne kadar reçelli ekmek yiyebilirdi onu hesapladım. Tabağıma bir dilim reçelli ekmek bıraktığında gözlerimi ona diktim ama o kahvaltısına devam etti. Yaptığı küçük jesti aç midem kabul etse de kendi kabul etmezdi. Bende pek umursamadan minik kahvaltımı yaptım.
Bazen onun yanında ne kadar kalırsam kalayım yetmiyormuş gibi hissederdim. Çocukken tanışmasak tesadüfen karşılaşır mıydık?
Kader tekrar bize bir yol çizer miydi ya da birbirimizden haberimiz dahi olur muydu?
O bir adım önde ben arkasında bunları düşünürken küçük bir kırtasiye dükkanın önünden geçtik. Ona durmasını söylemeden içeri girdim çok istiyorsa peşimden gelebilirdi.
Kitapların arasından ince kapaklı bir kaç kitap seçip kalemlerin olduğu alana geçtim. Çizim için ihtiyacım olan hamur silgi, dereceli bir kaç karakalem ve kalın gramajlı bir resim defteri alıp kasaya ilerledim. Yağmur kasanın önünde beni bekleyip neler aldığıma bakıyordu.
Kırtasiyeden çıkıp eve doğru yürürken onu kitaplık almaya ikna etmeye çalıştım. Bu konuda o kadar inatçıydı ki.
"Evim küçük, kitaplık kuracak bir odam ve kitap okuyacak vaktim bile yok."
"Bunların hepsi bahane! O kitapları koltukların altında çürümesine izin vermen çok kötü, koltukları farklı konuma getirirsek fazladan yerimiz olabilir. Duvara sabit kitaplıklar var onlardan alırız. Bence yatak odasına da dolap almalıyız."
"Burada benimle mi kalacaksın?"
Bu sorusu sendelememe sebep olsa da ona kendimi inandırmak için hızlı yürüdüm şimdi aynı adımları atıyorduk.
"Buraya senin için geldim. Sen buna pek inanmasan da gitmek gibi bir niyetim yok ama beni evinde istemiyorsan kırda kalabilirim. "
"Kır uzun zamandır kapalı bir kişi için evi açmamıza gerek yok. İstersen benimle kalırsın canın sıkılırsa bir kâğıt kalemle tekrar gidersin. Seni burada zorla tutmuyorum."
"Küçük iğneleyici laflar yok mu?"
"Bugün keyfim yerinde o yüzden şansını zorlama istersen."
Ona cevap veremeden telefonum çaldı. Huzurlu anlarımı bozmaya yemin etmiş bir annem varken nasıl şansım olabilirdi ki. Telefonu kapatıp çantama geri attım, Yağmur bakışlarını telefonumdan ayırıp bana çevirdi.
"Önemli değil banka aramış olmalı, kredi muhabbetleri falan işte."
Eve vardığımızda şansımın ayağıma takıldığını fark etmemiştim. Kapıyı çalmakla uğraşmayıp anahtarla açtı. Murat salonda telefonuyla meşguldü. Ben elimdeki eşyaları yatak odasına bırakırken Yağmur anahtarı koltuğa atıp Muratla konuştu;
"Sen niye hala gitmedin?"
"Arkadaşlarla plan yaptım ama görüldüğü üzere dışarı çıkamadım. Bebek bakıcılığı yapıyorum."
"Murat kimse sana başımızda dikil, birbirimizi keseriz biçeriz demiyor. Gideceksen git özledim bahane arıyorum diyorsan uslu uslu yat orda."
Abi kardeşin atışmalarını görmezden gelip üstümü değiştirmek için bavulumu açtım. Yere attığım çanta varlığını yeni yeni fark ettirmiş gibiydi. Sen ne yaptığını sanıyorsun?
Gitmek zorundasın, parçalamak ateşe vermek yok etmek zorundasın. Sen Gecesin ve Yağmur bulutlarını dağıtmak zorundasın.
Rahat pijama takımını seçip giyinmek için hazırlandım. Arkamdan gelen sesle durmak zorunda kaldım.
"Hala savurgansın."
Yerdeki çantamı alıp bana gösterdi. Boğazım kurudu. Korkularımdan habersiz çantamı yatağa bıraktı. Bozuntuya vermeden titreyen ellerimle üstümü değiştirdim.
"Sanırım huylarımız hala aynı kalmış benim savurganlığım senin de..."
Cümlemi yutmak zorunda kaldım. Sıcak nefesi ensemde tüylerimi diken diken ediyordu. Soğuk parmakları boynumdan omzuma kaydı.
"Benim de ne?"
Senin hangi özelliğin aynı kalmış olabilir Yağmur?
Seneler geçmişti, sana dokunmayalı, seni hissetmeyeli seneler doldurmuştum ama seni düşünmediğim tek bir günüm bile yoktu. Kaç göz yaşı silebilirdi aradaki zamanı, kaç kez aşkla çarpması gerekirdi kalbimin, Bunu saymanın bir yolu var mıydı?
Yağmur'un soğuk elleri bu sefer saçlarıma dokundu. Kumaşın altında kalan saçlarımı özgür bırakıp nefes almasını sağladı. Benim nefesimi kestiğinden habersiz...
Ne tepki vermem gerektiğini bilmiyordum. İki küçük yapboz parçası gibi beni kendine çevirdi ve yaklaştı. Doğrularım yanlışlarıma savaş açtı. Bana yaklaştı. Okyanus kokusu ciğerlerimi temizliyor irademi saf dışı bırakıyordu. Tüm yaşadıklarımı anlatmak için deli bir istek duyuyordum. Şu an beni anlardı. Başka bir zaman diliminde değil, geçmişimde ve geleceğimde değil tam şu an yaşadığım çaresizliği görürdü. Gözlerimi kapatıp gelecek hamleyi bir kıvılcım gibi bekledim. Dudaklarıma kuş tüyü kadar yumuşak bir öpücük bıraktı. O kadar hafifti ki, hastalıklı bir zihin oyunu olduğunu düşündüm. Elleri belimden ayrıldığında boşluğa düştüm. Birazdan beni iteceğini bilmeden gözlerimi açıp ona baktım. Titrek ellerime zarfı bıraktı...
Çantamda olması gereken kâğıt parçalarını ellerimin arasına bıraktı ve yaklaştı.
"Saat dokuzu geçti. At araban balkabağına dönüşüp seni yarı yolda bıraktı. Uçağını kaçırdın sevgilim. Bize bir açıklama yapmayacak mısın?"
Bu kâğıt Bülent Amcanın bana verdiği zarftan geriye kalanlardı. Mutluluktan havalanan ayaklarım gerçeğin sert zeminine çakıldı. Ayaklarımın tutmadığını fark edemeden karanlıkta Yağmur'un gözlerindeki ışıltının hayal kırıklığına dönüşünü izledim. Beni öylece kanlar içinde bırakıp salona ilerledi...
Bölüm etkileşimi
