2. bölüm · KARANLIK NABIZ

2. BÖLÜM : KIRIK GEÇMİŞ

Nissy .

Motoru park ettiğimde gece iyice ağırlaşmıştı.

Kaskımı çıkardım. Saçlarım omuzlarıma dökülürken derin bir nefes aldım. Soğuk hava yüzüme vurdu ama içimdeki karmaşayı dağıtmaya yetmedi.

Serbay.

O kara gözler.

O sessiz duruş.

O cümle.

“Demek sonunda seni buldum… Nare Kara.”

Kapıyı açıp eve girdim. Ev sessizdi. Salonun loş ışığı yerde uzun gölgeler oluşturuyordu.
Aynı evi paylaştığımız en yakın arkadaşım Duru çoktan uyumuştu.

Ayakkabılarımı çıkardım.

Ceketimi sandalyeye attım.

Ama zihnim hâlâ sokaktaydı.

Hâlâ onun bakışlarında.

Duşa girdim. Sıcak su omuzlarıma dökülürken gözlerimi kapattım.

Normalde su bana iyi gelirdi. Ringden sonra kaslarımı gevşetirdi. Kafamı boşaltırdı.

Ama bu gece olmadı.

Gözlerimi kapattığım anda yine onu gördüm.

Serbay.

Kara gözleri, sert yüzü, asker gibi duruşu.

“Hayat düşündüğün kadar basit değil.”

Dişlerimi sıktım.

“Lan siktir git…” diye mırıldandım kendi kendime.

Ama ne kadar kızarsam kızayım… merakım öfkemi bastırıyordu.

Duştan çıkıp odama geçtim. Yatağa uzandım.

Tavana baktım.

Uyuyamıyordum.

Zaten uyku uzun zamandır bana kolay gelmezdi.

Babam öldüğünden beri.

Babam…

Boğazım düğümlendi.

Ben sekizinci sınıftayken akciğer kanserinden vefat etmişti.

O zamanlar 14 yaşındaydım.

Hayatımın en güvenli insanıydı babam. Sakin, güçlü ve koruyucu.

Onu hastane yatağında zayıflarken görmek…

İçimden bir parçayı koparıyor gibiydi.

Babam öldüğünde dünya bir anda sessizleşmişti.

Ama o sessizlik uzun sürmedi.

Annem yeniden evlendi.

Başta sorun yok gibiydi.

Ama zamanla… her şey değişti.

Üvey babam.

Adını bile düşünmek istemiyordum.

Önce bağırmalar başladı.

Sonra kırılan eşyalar.

Sonra…

Eller.

Yumruklar.

Kapılar.

16 yaşına geldiğimde artık dayanamaz hale gelmiştim.

Bir gece yine bağırışlar vardı.

Ve o gece karar verdim.

Artık yeterdi.

En yakın arkadaşıma gittim.

O da benim gibiydi.

Hayatın sert tarafını erken öğrenmiş biriydi.

Birlikte küçük bir eve çıktık.

O günden sonra kendi hayatımı kendim kurmaya başladım.

Ring de o zaman hayatıma girdi.

Boks.

Yumruk atmak…

Acıyı dışarı atmanın en iyi yolu gibi gelmişti.

Her yumruk geçmişe gidiyordu.

Her darbe içimdeki öfkeyi biraz daha boşaltıyordu.

Ama bazı yaralar…

Kolay kapanmıyor.

Tavana bakarken içimdeki o tanıdık his tekrar yükseldi.

Karanlık nabız.

Tak.

Tak.

Tak.

Gözlerimi kapattım.

Ama yine o görüntü geldi.

Serbay.

“Demek sonunda seni buldum… Nare Kara.”

Bir anda gözlerimi açtım.

“Sen kimsin lan?” diye fısıldadım karanlığa.

Sessizlik.

Ama beynim susmuyordu.

O adam kimdi?

Neden ismimi biliyordu?

Ve neden bakışları…

Sanki beni yıllardır tanıyormuş gibiydi?

Yatağın içinde döndüm.

Uyku hâlâ gelmiyordu.

Bir süre sonra saate baktım.

01:43

“Harika…” diye mırıldandım.

Uyku yoktu.

Sadece düşünceler vardı.

Ve o düşüncelerin ortasında tek bir yüz.

Serbay.

Ve içimde bir his vardı.

Bu karşılaşma…

Bir tesadüf değildi.

...

Sabah alarmın sesiyle uyandım.

Uyandım demek pek doğru değildi aslında… çünkü zaten doğru düzgün uyuyamamıştım. Gece boyunca zihnimde aynı şey dönüp durmuştu.

Serbay.

Gözlerimi açtım. Tavana baktım.

Bir an için nerede olduğumu hatırlamam birkaç saniye sürdü. Sonra odamdaki tanıdık detaylar yerine oturdu. Küçük oda, açık gri duvarlar, pencerenin yanındaki masa…

Ve kapının arkasından gelen ses.

“Tost yapıyorum! Yanacak birazdan!”

Duru

İşte o an içimde küçük bir rahatlama oluştu.

Yataktan kalktım.

Saçlarım darmadağındı. Aynaya bakınca gözlerimin altındaki hafif morlukları fark ettim.

“Harika…” diye mırıldandım.

Uyku yine bana uğramamıştı.

Mutfağa doğru yürüdüm.

Duru ocakta tost makinesiyle uğraşıyordu.Saçlarını gelişigüzel toplamıştı, üzerinde bol bir sweatshirt vardı.

Beni görünce kaşlarını kaldırdı.

“Uyumadın değil mi?”

Sandalyeye oturdum.

“Nasıl anladın?”

Duru gözlerini devirdi.

“Nare, göz altların ringde dayak yemiş gibi.”

“Komiksin.”

“Ciddiyim.”

Tostu tabağa koydu ve önüme bıraktı.

“Anlat bakalım. Dün gece ne oldu?”

Bir an durdum.

Serbay’ın yüzü gözlerimin önüne geldi.

O kara gözler.

“Bir adamla karşılaştım,” dedim.

Duru hemen sandalyeyi çekip karşıma oturdu.

“Ne demek bir adamla karşılaştım?”

“Bilmiyorum… garipti.”

“Garip nasıl?”

Tosttan bir ısırık aldım ama aslında aç değildim.

“İsmimi biliyordu.”

Duru' nun kaşları çatıldı.

“Ne?”

“Evet.”

“Senin adını söyledi yani?”

Başımı salladım.

“‘Demek sonunda seni buldum Nare Kara’ dedi.”

Duru birkaç saniye bana baktı.

“Tamam bu hiç normal değil.”

“Biliyorum.”

“Sonra?”

“Bir şey demedi.”

“Nasıl yani?”

“Yani… neredeyse hiç konuşmadı.”

“Adını söyledi sadece.”

“Serbay.”

Duru dudaklarını büzdü.

“Serbay ha…”

Bir süre sessizlik oldu.

Sonra Duru geriye yaslandı.

“Tam film sahnesi gibi.”

“Dalga geçme.”

“Dalga geçmiyorum. Cidden tuhaf.”

Ben de tuhaf olduğunu biliyordum zaten.

Ama tuhaf olan sadece bu değildi.

Onun bakışlarıydı.

Sanki beni gerçekten tanıyormuş gibi bakıyordu.

Duru tekrar konuştu.

“Peki sana zarar verecek gibi miydi?”

Bir an düşündüm.

Aslında…

Hayır.

Tehlikeli görünüyordu ama aynı zamanda garip bir sakinlik vardı.

“Bilmiyorum,” dedim sonunda.

bir süre bana baktı.

Sonra omuz silkti.

“Belki de manyağın biridir.”

“Teşekkürler.”

“Ciddiyim. Bu şehirde çok garip insan var.”

Haklıydı.

Ama içimde bir ses bunun o kadar basit olmadığını söylüyordu.

Sonra bir anda heyecanlı bir şekilde bana döndü.

“Bu arada sana bir şey söyleyeceğim.”

Kaşımı kaldırdım.

“Ne yaptın?”

“Birini tanıştıracağım seninle.”

Bir saniye durdum.

“Hayır.”

Duru kaşlarını çattı.

“Daha söylemeden hayır diyorsun.”

“Evet.”

“Niye?”

“Çünkü genelde senin planların başıma bela oluyor.”

Duru kollarını bağladı.

“Bu sefer değil.”

“Kim?”

Duru yüzünde kocaman bir gülümseme ile söyledi.

“Sevgilim.”

Bir an sustum.

“Senin… neyin?”

“Sevgilim.”

“Duru senin sevgilin mi var?!”

“Evet?!”

“Ne zamandır?!”

“İki aydır.”

Sandalyede geriye yaslandım.

“İki ay mı?”

Duru başını salladı.

“Adı Furkan.”

“Ve bana şimdi mi söylüyorsun?”

“Çünkü seni bugün tanıştıracağım.”

Başımı ellerimin arasına aldım.

“Bu çok kötü bir fikir.”

“Hayır değil.”

“Duru…”

“Çok eğlenceli biri.”

“Bundan korkuyorum zaten.”

Duru güldü.

“Cidden çok komik biri.”

“Harika.”

“Ciddiyim Nare, sen de seveceksin.”

Derin bir nefes aldım.

“Peki nerede tanışacağız bu mucizeyle?”

“Pastanede.”

“Çalıştığın yerde mi?”

“Evet.”

“Bu daha da kötü.”

Duru masaya hafifçe vurdu.

“Drama kraliçesi olma.”

“Ben gerçekçiyim.”

“Hayır, sen asabisin.”

Haklıydı.

Ama yine de…

Bilmiyorum.

İçimde garip bir huzursuzluk vardı.

Belki de hâlâ dün gece yüzündendi.

Serbay.

O kara gözler yine zihnimin bir köşesinde duruyordu.

Duru beni izliyordu.

“Yine mi düşünüyosun?"

“Hayır.”

“Yalan söylüyorsun.”

“Belki.”

Duru iç çekti.

“Boş ver onu.”

Keşke o kadar kolay olsaydı.

Bir süre sonra hazırlandık ve dışarı çıktık.

Pastane sokağın köşesindeydi.

Küçük ama sıcak bir yerdi.

Camdan içeri baktığımda içeride biri vardı.

Duru hemen gülümsedi.

“İşte o.”

Kapıyı açtık.

İçeri girdiğimiz anda bir ses duyuldu.

“Duruuu!”

Bir adam tezgâhın arkasından çıktı.

Uzun boylu, enerjik ve sürekli gülümseyen biriydi.

Bizi görünce kollarını açtı.

“Hoş geldiniz hanımlar!”

Duru güldü.

“Furkan, bu Nare.”

Furkan bana baktı.

Bir saniye durdu.

Sonra dramatik bir şekilde elini kalbine koydu.

“Efsane Nare Kara?”

Kaşımı kaldırdım.

“Efsane mi?”

Furkan başını salladı.

“Duru bana senden bahsetti. Boksör kız.”

Duru güldü.

“Abartma.”

Furkan bana elini uzattı.

“Memnun oldum. Ben Furkan. Bu evrendeki en sempatik insan.”

Elini sıktım.

“Bundan emin misin?”

“%80.”

“En azından dürüstsün.”

Furkan güldü.

“Ben hep dürüstümdür.”

Duru bana göz kırptı.