10. bölüm · KARANLIK NABIZ

10. BÖLÜM: ÖFKENİN DANSI

Nissy .

21 Haziran. Takvimdeki o lanetli tarih, sabahın ilk ışıklarıyla odama sızdığında göğsümdeki sızının bacağımdaki yaradan daha fazla olduğunu biliyordum. Bugün Duru’nun 19. yaş günüydü. Normal bir hayatta şu an onunla en sevdiği kafede oturup, üniversite sınavlarından veya saçma sapan çocuklardan bahsediyor olmalıydık. Ama biz, şehrin uzağında, her köşesinde bir namlu saklı olan o derme çatma bağ evindeydik.

Aynadaki yansımama baktım. 19 yaşındaydım ama gözlerimdeki o karanlık nabız, sanki bu dünyada bin yıldır savaşıyormuşum gibi yorgun bakıyordu.

"Günaydın şampiyon," dedi Serbay, kapının eşiğinde belirerek. 24 yaşındaydı, sadece beş yaş büyüğümüzdü ama omuzlarındaki o görünmez yük, onu hepimizden daha yaşlı kılıyordu. Gözleri kan çanağıydı; belli ki Şahin’in o korkunç videosundan sonra hiç uyumamıştı.

"Duru nerede?" diye sordum, sesim uykusuzluktan çatallanarak.

"Bahçede. Ailesinden bir telefon bekliyor," dedi Serbay, sesi bir bıçak kadar soğuktu.

Duru içeri girdiğinde, yüzündeki o umut kırıntısı her saniye biraz daha sönüyordu.

"Kimse aramadı mı?" diye sordum, onu neşeyle karşılamaya çalışarak.

Duru , masaya oturdu. Telefonunu ekranı aşağı gelecek şekilde bıraktı. "Annem mesaj atmış. Abim Emre’nin tenis kulübünde töreni varmış, babam da onunla gitmiş. 'Hediyeni akşam bir ara şoförle göndeririz' yazmış."

Duru’nun sesi titrediğinde Serbay’ın yumruklarını sıktığını gördüm. Duru, o lüks malikanenin "yedek parçası" gibiydi. Erkek kardeşleri el üstünde tutulurken, o sadece bir fazlalıktı. Serbay’ın en yakın arkadaşı, Duru’yu ona emanet ederken "Onu bu canavarlardan koru" demişti. Ama öz ailesi, Alaz'dan daha büyük bir canavara dönüşüyordu.

kapının altından o siyah zarf itildi. Hepimiz buz kestik. Serbay hızla kapıya fırladı ama dışarıda sadece uzaklaşan bir egzoz sesi vardı. Zarfın içinden çıkan USB belleği bilgisayara taktığımızda, Alaz’ın o yanık yüzü dev ekranda belirdi.

"Mutlu yıllar Duru," dedi Alaz, sesi iğrenç bir samimiyetle. "Ailenle küçük bir anlaşma yaptık. Baban, seni bana 'teslim etmeye' karar verdi. Karşılığında abin Emre’nin o kirli kumar borçlarını sildim. Serbay seni koruyabileceğini sanıyor ama o sadece 24 yaşında bir kaçak. Gel ve gerçek ailene katıl."

Duru olduğu yere çöktü. 19. yaş gününde, öz babası onu abisinin kumar borçları için Alaz’a satmıştı.

"Bu bir yalan!" diye bağırdım, bacağımdaki sargıyı umursamadan ayağa kalkarak. "Serbay, bir şey söyle!"

Serbay cevap veremedi. Çünkü o an evin önünde üç tane siyah, zırhlı araç durdu. İçinden inen Alaz değildi. Duru’nun öz abisi, o "altın çocuk" Emre’ydi. Yanında tepeden tırnağa silahlı adamlarla içeri daldı.

"Hadi Duru, vakit tamam," dedi Emre, sanki bir malı teslim almaya gelmiş gibi. "Babamın emri kesin. Alaz ile akşam yemeğine yetişmen lazım."

"O hiçbir yere gitmiyor!" diyerek önüne geçtim. Emre bana tiksinerek baktı. "Çekil yolumdan boksör bozuntusu. Babamın emriyle senin o lisansını tek gecede yaktık. Artık ringe bile çıkamazsın. Duru gelmezse, Serbay’ı bu gece polise teslim ederiz. Seçim sizin."

Duru, Serbay’ın gözlerine baktı. Serbay’ın o çaresizliğini, bizi korumak için nasıl kıvrandığını gördü. En yakın arkadaşım, hayatı boyunca ilk kez kendi kararıyla ayağa kalktı.

"Gidiyorum," dedi Duru. Sesi ölü gibiydi. "Serbay’ı ve Nare’yi rahat bırakın, geliyorum."

Gözlerimin önünde Duru’yu sürükleyerek o siyah araca bindirdiler. Serbay , hayatında ilk kez birine engel olamadı; çünkü etrafımızı saran onca namlu varken yapacağı tek bir hareket hepimizin ölümü demekti. Araçlar toz çıkararak uzaklaşırken, dizlerimin üzerine çöktüm.

Sessizce ağlamıyordum. Dişlerimi öyle bir sıkıyordum ki, ağzıma metalik bir kan tadı geliyordu. Serbay yanıma gelip elini omzuna koydu.

"Nare, özür dilerim..."

"Özür dileme Serbay," dedim, başımı kaldırıp ona bakarken. Gözlerimdeki o karanlık nabız artık bir yangına dönüşmüştü. "O malikaneye gideceğiz. O abisinin suratını dağıtacağım, o babasının diz çökmesini izleyeceğim. Alaz’ın o yanık yüzünü tamamen kazıyacağım."

Bileğimdeki bandajı çözüp yere attım. Yara kanıyordu ama umurumda değildi.

ayağa kalkarak. "Ve bugün, o malikaneyi başlarına yıkmak için çok güzel bir gün."

Serbay’ın gözlerinde ilk kez korku değil, saf bir yıkım gördüm.

Gece yarısı, gökyüzü kurşun rengi bulutlarla kaplıyken malikanenin devasa bahçe duvarlarının dibindeydik. Yağmur, tenime vuran soğuk iğneler gibiydi ama içimdeki yangını söndürmeye yetmiyordu. Serbay , hemen yanımda, gölgelerin bir parçası gibi duruyordu. 19 yaşındaydım ve şu an hayatımın en büyük kumarını oynuyordum: En yakın arkadaşımı, onu satan ailesinin elinden çekip almak.

"Delilik bu," diye fısıldadı Furkan kulaklığımdan. "Güvenlik kameralarını sadece 60 saniyeliğine döngüye alabilirim. O sürede havalandırma boşluğuna ulaşmanız lazım. Yakalanırsanız sizi oradan ben bile çıkaramam."

Serbay bana baktı. Gözlerindeki o kararlı, sert ifade bir anlığına yumuşadı. "Nare, bacağın..."

"Bacağımı unut," dedim dişlerimin arasından. "Duru o masada Alaz’la otururken benim bacağım sızlamaz Serbay. Girelim artık."

Serbay’ın işaretiyle duvardan süzüldük. Furkan’ın dediği o 60 saniye, hayatımın en uzun dakikasıydı. Bahçedeki devriye gezen korumaların arasından, adeta birer hayalet gibi geçip malikanenin arka tarafındaki servis girişine ulaştık. Serbay, profesyonel bir çeviklikle havalandırma kapağını sessizce açtı.

İçerisi dar, tozlu ve nefes almayı zorlaştıracak kadar basıktı. Metalin soğukluğu dizlerime geçerken, her santimetrede bacağımdaki yara zonkluyordu. Ama yukarıdan gelen sesleri duyduğumda acı sustu.

Duru’nun babasının o otoriter, soğuk sesi tam altımızdaki yemek salonundan geliyordu:

"...ve Alaz, bu ortaklık sadece iş dünyasında değil, ailemizin içinde de bir bağ kuracak. Duru, kızımız olarak bu anlaşmanın en güzel teminatıdır."

Bir cam kırılma sesi geldi. Ardından Duru’nun o titreyen ama gururlu sesi: "Ben bir teminat değilim baba! Ben senin kızınım, beni nasıl o herife verebilirsin?"

"Kes sesini Duru!" Bu abisi Emre’ydi. "Ailemiz için bir kere işe yara. Alaz gibi bir adamla tanışmak senin için bir onurdur."

Havalandırma ızgarasından aşağı baktım. Alaz, o yanık yüzündeki çarpık gülümsemeyle masanın başında oturuyordu. Tam karşısında Duru, bembeyaz bir yüzle tir tir titriyordu. Babası ve abisi ise sanki bir mülk satıyorlarmış gibi kadeh kaldırıyorlardı.

Serbay yanımda kaskatı kesildi. Elini silahına attı ama ben onun elini tuttum. "Sessizce," diye fısıldadım. "Önce Duru’yu alacağız."

Havalandırma kapağını milim milim araladık. Serbay önce aşağı süzüldü, ardından ben. Kütüphane odasına sessizce indik. Yemek salonuyla aramızda sadece devasa bir meşe kapı vardı.

Serbay kapıya yaslandı, kulağını dayadı. "Alaz’ın iki koruması kapıda. Diğerleri dışarıda. İçeride sadece aile ve Alaz var."

"Kapıyı ben açacağım," dedim, elimdeki bıçağı sıkıca kavrayarak. "Abisi Emre’nin o kibirli suratını dağıtmadan buradan çıkmam."