14. bölüm · KARANLIK NABIZ
14. BÖLÜM: KİLİT NOKTASI
Serbay’ın dudaklarındaki o sıcak ve mühürleyici yemin geri çekildiğinde, deponun loş ışığı altındaki o bir saniyelik büyü yerini yeniden kaçınılmaz gerçeklere bıraktı. Elimi göğsünden yavaşça çekerken parmaklarımın titremesini gizlemeye çalışmadım. 19 yaşındaydım, hayatım darmadağındı ama Serbay’ın gözlerindeki o sarsılmaz inanç, bana ringdeki en ağır unvan maçındaymışım gibi bir direnç veriyordu.
"Komutanım! Zeynep abla! Hemen buraya bakın!"
Furkan’ın sesi hangarın yüksek tavanında yankılandığında, Serbay’la aynı anda masaya doğru yöneldik. Zeynep çoktan Furkan’ın tepesine dikilmiş, kollarını göğsünde kavuşturmuş ekrandaki yeşil kod akışını izliyordu. Duru ise hemen yanlarında, az önce Serbay’ın ona verdiği o mat siyah 9mm tabancayı belindeki kılıfa sokmuş, gözlerini bir saniye bile kırpmadan ekrana kilitlenmişti. O masum kız gitmiş, yerine intikam için bilenen bir çelik gelmişti.
"Ne buldun Furkan?" diye sordu Serbay, sesindeki o profesyonel askeri ton saniyeler içinde geri gelmişti.
"Alaz’ın babası Vural’ın eski arşivindeki o kriptolu sunucunun orijinal yerini tespit ettim," dedi Furkan, heyecanla klavyeye vururken. "Alaz’ın az önce arabada bahsettiği, 'ben ölürsem basına sızar' dediği o otomatik şantaj sistemi... Aslında bulut tabanlı bir veri merkezinde değil. İstanbul Boğazı’nın altındaki o eski, terkedilmiş metro tüneli inşaatının sığınağında. Fiziksel bir ana sunucuya bağlı."
Zeynep’in bakışları keskinleşti. "Yani o sunucuyu fiziksel olarak çökertirsek veya verileri ele geçirirsek, Alaz’ın elindeki tüm şantaj gücü sıfırlanır."
"Aynen öyle Savcı abla," dedi Furkan başını sallayarak. "Ama bir sorun var. Sunucu odasının kapısı biyometrik kilitli. Yani sadece Alaz’ın göz taraması ve sağ el parmak iziyle açılıyor. Alaz olmadan o kapıdan içeri girmemiz imkansız."
Hepimizin bakışları deponun ortasındaki sandalyeye zincirlenmiş olan Alaz’a döndü. Çeneme indirdiğim o sert kroşeden sonra yüzünün yanık tarafı iyice morarmış, dudaklarının kenarındaki kan kurumuştu. Ama bizi izlerken gözlerinde hala o kibirli, narsist pırıltı duruyordu.
"Beni oraya götürmek zorundasınız sevgililer," diye hırıldadı Alaz, zincirlerini hafifçe işleterek. "Ama o tünele girdiğiniz an, benim bölgeme girmiş olacaksınız. Benim sistemim sizi canlı canlı yutar."
Serbay, Alaz’ın önüne kadar yürüdü. Çöküp adamın gözlerinin tam içine baktı. "Sen o tünelde bizim esirimizsin Alaz. Sistemin ne kadar akıllı olursa olsun, benim arkamda bir savcı, bir siber dahi ve iki boksör kadın var. Senin o lağım faren turniken bu gece kapanıyor."
Serbay ayağa kalkıp bana döndü. Gözlerindeki o korumacı hayranlık hala oradaydı. "Nare, bacağın gerçekten iyi mi? Orası dar ve tehlikeli olacak."
"Söyledim ya komutan," dedim, elimdeki bandajları son kez sıkıca bağlayarak. "Ben bitti demeden bu maç bitmez. O sunucuyu Alaz'ın kafasına yıkmaya hazırım."
Zeynep belindeki rozetini ceketinin cebine koydu, ardından kendi silahının şarjörünü oturttu. "Duru, sen Furkan’la birlikte burada kalıp siber destek vereceksiniz. Biz Alaz’ı da alıp o tünele giriyoruz."
Duru öne doğru bir adım attı. Belindeki silahın kabzasına eli gitti ama bu sefer titremedi. "Hayır Zeynep abla. Ben de geliyorum. O tüneldeki verilerin içinde benim babamın, beni bir mal gibi satan o adamın da hesapları var. Kendi geçmişimi kendi gözlerimle silmek istiyorum."
Zeynep, Duru’nun gözlerindeki o kırılmaz çeliği gördüğünde itiraz etmedi. Sadece hafifçe gülümsedi. "Güzel. Demir dövüldü, şimdi kesme vakti."
Gece yarısını çoktan geçmişti. İstanbul’un o nemli, karanlık yer altı tünellerinden birinin paslı demir kapısının önündeydik. Dışarıdaki yağmurun uğultusu yukarıda kalmıştı; burada sadece damlayan suların ve Alaz’ın ayaklarındaki zincirlerin çıkardığı o tekinsiz metal sesleri yankılanıyordu.
Serbay, Alaz’ın ensesinden tutarak onu öne doğru itti. Devasa dijital kapının önüne geldik. Kapının üzerindeki kırmızı lazer, Alaz'ın yüzünü ve sağ elini taradığında bir bip sesi yükseldi ve mekanik dişliler büyük bir gürültüyle dönmeye başladı. Kapı aralandığında içerideki devasa sunucu odasının mavi ışıkları yüzümüze vurdu.
Ama kapı tamamen açıldığı an, odanın tavanındaki hoparlörlerden mekanik bir ses yükseldi:
"Biyometrik doğrulama tamamlandı. Ancak sistem, Alaz’ın nabız hızının normalin altında (esaret altında) olduğunu algıladı. Otomatik imha protokolü başlatıldı. Kalan süre: 04:00 dakika."
Alaz o yanık yüzüyle kahkahayı patlattı. "Söylemiştim sevgililer! Benim kalbim hızlı atmıyorsa, bu sunucu hepimizi havaya uçurur!"
Serbay silahını Alaz'ın şakağına dayadı ama Alaz artık ölümü bile umursamayacak kadar delirmisti. Sunucu odasının cam kapıları arkamızdan büyük bir gürültüyle kilitlendi. Dört dakikamız vardı ve içeride kapana kısılmıştık.
