12.BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: 𝐳𝐞𝐡𝐫𝐚 𝐬𝐚𝐧𝐜𝐚𝐤

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 13Şu an: 12.BÖLÜM

Güneş, bahçedeki heybetli çam ağaçlarının dalları arasından süzülerek malikânenin yüksek pencerelerine vuruyordu. Işık, geniş yemek odasının ahşap zemininde soluk altın lekeler bırakıyor; masanın üzerindeki cam bardaklarda, gümüş çatal bıçaklarda parlıyordu. Kahvaltı sofrası her zamanki gibi özenle hazırlanmıştı. Taze ekmeklerin kokusu, yeni demlenmiş çayın buharına karışıyor; mutfaktan arada bir tabak sesleri duyuluyordu.

Karan, masanın başındaki yerinde oturuyordu. Gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamış, bir eliyle kahvesini tutarken diğerinde bulunan tabletten gelen raporları inceliyordu. Yüzündeki sert ifade sabah ışığında biraz yumuşamış görünse de bakışlarındaki dikkat ve çevresine hâkim tavrı değişmemişti.

Önündeki satırlardan birini okurken kahvesinden ağır bir yudum aldı. Tam yeniden ekrana dönecekti ki merdivenlerden gelen ayak sesleriyle başını hafifçe kaldırdı.

Mert, yemek odasına uykusuyla hâlâ vedalaşamamış bir adamın bütün hâlleriyle girdi. Saçları dağınıktı, gözlerinin altında hafif gölgeler vardı. Bir eliyle ensesini ovuştururken diğer eliyle esnemesini bastırmaya çalışıyor, bunu da pek başarılı bir şekilde yapamıyordu.

Masaya ulaştığında kendisine en yakın sandalyeyi çekti ve kendini üzerine bıraktı.

“Günaydın,” diye mırıldandı. Ardından önündeki ekmek sepetine bakıp iç çekti. “Gerçi bu saatte günün aydın olması, benim açımdan tartışmaya açık bir konu.”

Karan gözlerini yeniden tabletine indirdi.

“Saat dokuz, Mert.”

“Biliyorum. Saatin bana bunu her sabah hatırlatmasına gerek yok.”

“Güneş de doğuyor. Ona da mı itiraz edeceksin?”

Mert, kahvaltı tabağına uzanırken başını kaldırıp Karan’a baktı.

“Güneşle kişisel bir sorunum yok. Beni ilgilendiren, herkesin bu saatte çalışabilecek durumda olduğumu varsayması.”

“İşe yarar bir mazeretin varsa dinliyorum.”

“Uykusuzluk.”

“Dün gece kaçta yattın?”

Mert bir an durdu. Ardından tabağına iki dilim ekmek koydu.

“Bu sorunun cevabı, savunma hakkımı ihlal edebilir.”

Karan’ın dudaklarının kenarında belli belirsiz bir kıpırtı oldu. Gülümseme denemeyecek kadar küçük, Mert’in bunu fark edip kendine pay çıkarmasına yetecek kadar belirgindi.

“Anladım,” dedi Karan. “Yani yine geç yattın.”

“Bana karşı bu kadar önyargılı olman üzücü.”

“Tecrübeye dayalı bir değerlendirme.”

Mert cevap vermek için ağzını açmıştı ki yemek odasının kapısında Mira göründü.

Üzerinde rahat ev kıyafetleri vardı. Saçlarını gelişigüzel toplamış, yüzüne yerleşen uykusuzluk izlerini gizlemeye de uğraşmamıştı. Bir an kapının eşiğinde durup masaya baktı. Sonra bakışları Karan’a ilişti; adamın yeniden tabletine dönmüş olduğunu görünce omuzlarındaki hafif gerginlik azaldı.

Masaya yaklaşıp Mert’in çaprazındaki sandalyeyi çekti.

“Günaydın,” dedi usulca.

Mert, ekmeğine uzanmış elini durdurup ona döndü.

"Vay canına. Bu evde sabahları insan gibi görünebilen biri daha varmış."

Mira kaşlarını hafifçe kaldırdı.

"Ne anlamda?"

"Karan dokuzda rapor okuyor, yüzünde tek bir uyku izi yok." Mert gözlerini kıstı. "Üstelik sen benden daha geç geldin ama benden daha dinç görünüyorsun. Bunu nasıl yapıyorsun?"

Mira, önündeki peçeteyi düzeltirken hafifçe gülümsedi.

"Belki de sorun sendedir."

“Bunu duymak için mi sabahın köründe kalktım?”

“Senin için sabahın körü sayılır tabii.”

Mert elini göğsüne götürüp incinmiş gibi geriye yaslandı.

“Güzel. Daha kahvaltıya başlayalı iki dakika oldu ve bu evdeki saygınlığım tamamen bitti.”

“Bir saygınlığın olduğunu kim söyledi?” diye sordu Karan, gözlerini ekrandan ayırmadan.

Mira bu kez gülümsemesini saklayamadı. Mert, ikisine sırayla baktıktan sonra başını iki yana salladı.

“İnsan bazen dostlarını yanlış seçtiğini böyle anlarda anlıyor.”

“Senin dost seçiminle ilgili daha ciddi sorunların var,” dedi Karan.

“Bunu kahvaltıda konuşmasak olur mu? En azından bir şeyler yiyene kadar bana biraz saygı gösterin.”

Mira önündeki tabağa zeytin koyarken masadaki konuşmaların arasına karışan o hafifliği fark etti. Son günlerde zihnini meşgul eden düşüncelerin arasında, böyle sıradan bir sabahın içinde oturmak ona tuhaf geliyordu. Her şey olması gerektiği kadar normaldi. Çayın kokusu, tabakların sesi, Mert'in bitmek bilmeyen yakınmaları…

Yine de bu rahatlığın içinde kendini bütünüyle bırakabileceğini söyleyemezdi.

Karan, tabletini masanın üzerine bıraktığında Mira'nın önündeki tabağa henüz pek dokunmadığını fark etti. Bir şey söylemeden önce kendi fincanına bakıp kısa bir an durdu.

"Kahve ister misin?"

Mira başını kaldırdı. Soruyu beklemiyordu.

"Çay içiyorum şimdilik," dedi. "Ama teşekkür ederim."

Karan başını hafifçe salladı, ısrar etmedi. Tam o sırada Mert, ağzındaki lokmayı yutup araya girdi.

"Karan'ın verdiği kahveden içersen uyanmakla kalmazsın, hayatındaki bütün kararları da sorgulamaya başlarsın."

Karan ona baktı.

"Senin benim kahvemi içtiğini hatırlamıyorum."

"İçmedim zaten. Kokusu bile yeterince tehditkâr."

Mira bu kez çayından bir yudum alırken güldü. Mert'in yüzünde memnun bir ifade belirdi; belli ki sabahın ilk başarısını elde etmişti.

Sohbet, kahvaltının doğal akışı içinde sürüp giderken dışarıdan gelen bir kapı sesi duyuldu. Ardından koridorda ayak sesleri işitildi. Birkaç saniye sonra yemek odasının kapısında Deniz belirdi. Elinde çantası vardı; içeri girerken yüzünde her zamanki sıcak gülümsemesi bulunuyordu.

“Günaydın herkese.”

Mert’in yüzü bir anda aydınlandı.

“İşte aradığım insan! Deniz, sonunda geldin. Bu evde bir tek seninle anlaşabiliyorum.”

Deniz çantasını kapının yanındaki büfeye bırakırken ona kuşkuyla baktı.

“Daha içeri gireli beş saniye olmadı. Ne istiyorsun?”

Mert elini göğsüne götürüp incinmiş gibi bir ifade takındı.

"Hiçbir şey istemiyorum. Yalnızca seni gördüğüme sevindim." Derin bir iç çekti. "Normal bir insan şimdi 'Merhaba Mert, ben de seni çok özledim, bu evde bir tek sen varsın bana iyi gelen' der."

"Ben de seni özledim Mert."

"Alaycı söyledin ama."

Deniz omuz silkti.

Karan, kahvesini eline alıp Deniz’e baktı.

“Bugün mü gelecektin?” sesinde Deniz'i beklemediğini belli eden bir tını vardı.

“Evet. Çalışanların rutin sağlık kontrolleri için uğradım. Birkaç kişinin kontrolü gecikmişti, onları da aradan çıkarayım dedim.”

Deniz masaya doğru ilerlerken Mert’in önündeki tabağa göz attı.

“Sen de buradayken seni de kontrol edelim. Uzun zamandır kendini muayene ettirmiyorsun.”

Mert, elindeki çatalı hemen göğsünün önüne kaldırdı.

“Bir dakika. Ben buraya kahvaltı yapmaya geldim, sağlık taramasına değil.”

“İkisi aynı anda yapılabilir.”

“Yapılamaz. Ben yemek yerken son derece hassasım.”

Deniz güldü. “Bunu da dosyana yazalım.”

“Dosyam falan yok.”

“Olacak.”

Mert, çaresizce Karan’a döndü.

“Karan, evinde çalışanların haklarını koruyan bir düzenleme yok mu?”

Karan kahvesinden bir yudum aldı.

“Sağlık kontrolünden kaçan çalışanların haklarıyla ilgili özel bir maddemiz bulunmuyor.”

“İnsan kaynakları politikanız korkunç.”

“İnsan kaynaklarımız da senden şikâyetçi.”

Deniz kahkaha atarken Mert başını iki yana salladı. Sonunda pes etmiş gibi elini salladı.

“Pekâlâ. Ama önce kahvaltı. Bir insanın son yemeğini bile huzur içinde yemesine izin vermiyorsunuz.”

“Son yemeğin değil, rutin kontrolün,” diye düzeltti Deniz.

“Şimdilik.”

Deniz boş sandalyelerden birine otururken mutfağa doğru seslendi. Kısa süre sonra bir görevli önüne taze çay bıraktı. Deniz bardağı eline alıp masadakilere göz gezdirdi.

“Ben yokken neler oldu bakalım? Bir süredir ortalık sakin görünüyor ama sizin yanınızda sessizliğin pek uzun sürmediğini biliyorum.”

Mert hemen konuşmaya hazırlanır gibi doğruldu.

“Anlatacak çok şey var. Öncelikle bu evde kahvaltı saatlerinin insan haklarına aykırı olduğunu düşünüyorum…”

“Bunu zaten az önce anlattın,” dedi Mira.

“Bu, büyük resmin yalnızca küçük bir parçası.”

“Büyük resimde başka ne var?” diye sordu Deniz, eğlenerek.

Mert ağzına bir lokma ekmek attı. Çiğnerken bir yandan anlatmaya hazırlanıyor, bir yandan da neyi önce söyleyeceğine karar vermeye çalışıyordu.

“Şey… Geçen gün…”

Karan, masanın üzerine bıraktığı tabletin ekranına son kez göz attıktan sonra araya girdi.

“Deniz, kontrol listesini Yalçın’dan alabilirsin. Birazdan aşağı indirir.”

“Tamam. Zaten önce personelle başlayacağım.”

Konuşma yeniden gündelik konulara döndü. Deniz, klinikteki yoğunluktan ve son günlerde tamamlamaya çalıştığı evraklardan söz etti. Mert her fırsatta araya girip işlerin ne kadar yorucu olduğuyla ilgili abartılı yorumlar yaptı. Mira ise çoğunlukla dinlemekle yetindi; ara sıra sorulan sorulara cevap veriyor, bazen de kendini sohbetin içinde bulduğunda farkında olmadan gülümsüyordu.

Bir süre sonra Deniz, Mira’ya döndü.

"Sen nasılsın peki? Biraz yorgun görünüyorsun."

Mira elindeki çay bardağını tabağına bıraktı.

"Biraz uykusuzum. Başka bir şey yok."

Deniz onu birkaç saniye inceledi.

"Pekâlâ," dedi yumuşak bir sesle. "Ama bir sorun olursa bana gelebilirsin."

Mira bu kez içtenlikle gülümsedi.

"Tamam. Teşekkür ederim, Deniz."

Mert, Deniz'in bu kez kendisine dönmesinden çekinirmiş gibi tabağını önüne çekti.

“Benim kontrol işini unutmadık, değil mi?”

“Unutmadım.”

“Keşke unutsaydın.”

Karan başını hafifçe kaldırdı.

“Mert, bir kez olsun bir işi sorun çıkarmadan halletmeyi deneyebilirsin.”

“Deneyebilirim. Başarılı olur muyum, orası ayrı.”

Deniz gülerek çayından bir yudum aldı. Yemek odasında yeniden rahat bir uğultu oluşmuştu. Çatal bıçak sesleri konuşmaların arasına karışıyor, mutfaktan gelen hafif hareketlilik bu sabahın sıradanlığını tamamlıyordu.

Tam o sırada koridordan gelen ayak sesleri duyuldu.

Bu kez adımlar daha hızlıydı.

Efe, yemek odasının kapısında belirdiğinde yüzündeki ifade, az önceki rahat sohbetin arasına ince bir çizgi çekti. İçeri girmeden önce kısa bir an durdu; bakışları doğrudan Karan’ı buldu.

“Patron, bir hanımefendi geldi.”

Karan başını kaldırdı.

“Kim?”

“Avukat olduğunu söylüyor. Mira Hanım için geldiğini belirtti.”

Mira’nın elindeki çatal tabağın kenarına çarptı. Çıkan ince ses, masadaki konuşmaları bir anda kesti.

Mira önce Efe’ye, ardından Karan’a baktı.

“Ben avukat çağırmadım.”

Sesi beklediğinden daha hızlı çıkmıştı. Kendini açıklama ihtiyacıyla doğruldu.

“Gerçekten çağırmadım. Kimseyle konuşmadım, kimseye de buraya geleceğimi söylemedim.”

Karan’ın bakışları Mira’nın yüzünde kısa bir süre kaldı. Ardından Efe’ye döndü.

“İsmini söyledi mi?”

“Zeynep olduğunu söyledi. Mira Hanım’ın kişisel avukatıymış.”

Mira’nın yüzündeki renk yavaşça çekildi.

Zeynep.

Bu ismi duyduğu anda aklına cevaplamadığı aramalar, geçiştirdiği mesajlar ve her defasında biraz daha ertelediği açıklamalar geldi. İyi olduğunu söylemiş, meşgul olduğunu yazmış, sonra da bir sonraki aramayı görmezden gelmişti.

Ama Zeynep’in onu burada bulacağını düşünmemişti.

“Zeynep benim yakın arkadaşım,” dedi sonunda. Sesi bu kez daha alçaktı. “Muhtemelen bana ulaşamayınca endişelendi ama… Burayı nasıl bulduğunu bilmiyorum.”

Karan’ın yüzünde belirgin bir ifade değişikliği olmadı. Yalnızca Mira’nın huzursuzluğunu fark etmiş gibi bakışlarını bir an üzerinde tuttu.

Mert ise az önceki neşeli hâlinden sıyrılmış, elindeki çatalı tabağın kenarına bırakmıştı. “Zeynep” ismi ona bir şey çağrıştırmıştı ama emin olmak istiyordu.

“Bir dakika,” dedi, Mira’ya dönerek. “Arkadaşının soyadı ne?”

Mira kaşlarını çattı. Mert’in yüzündeki ani değişimi anlamamıştı.

“Kara. Zeynep Kara.”

Mert’in gözleri bir anlığına kapandı. Başını geriye yaslayıp derin bir nefes verdi; sanki güne başladığından beri başına gelen bütün talihsizlikler nihayet bir araya gelmişti.

“İnanmıyorum,” diye mırıldandı. “Adliyede peşimi bırakmadığı yetmiyordu, şimdi buraya da mı geldi?”

Deniz’in dudaklarında meraklı bir gülümseme belirdi.

“Zeynep'i tanıyor musun?”

Mert ona baktı.

“Tanımak kelimesi biraz hafif kalıyor. Bu kadınla aynı ortamda bulunduğum her seferinde mesleğimi neden seçtiğimi sorguluyorum.”

“Demek o kadar iyi anlaşıyorsunuz.”

“Deniz, senin hekimlik eğitimin sırasında mantık dersini atladığını düşünüyorum.”

Deniz güldü. Mira ise bu konuşmaya katılamıyordu. Zeynep’in neden geldiğini tahmin edebiliyordu; belki de onu bu kadar korkutan şey, arkadaşının karşısında artık hiçbir bahanenin işe yaramayacağını bilmesiydi.

Karan, Mert’in yakınmalarını görmezden gelerek Efe’ye döndü.

“İçeri al.”

Efe başını sallayıp odadan çıktı.

Mira ellerini kucağında birleştirdi. Parmakları birbirine dolanmıştı. Birkaç saniye boyunca masadaki hiçbir şeye bakmadı. Zeynep’in karşısına çıktığında ne söyleyeceğini düşünmeye çalışıyor ama aklına gelen her cümle bir başkasının gölgesinde kalıyordu.

Karan bunu fark etmişti. Yine de ona soru sormadı; Mira'nın kendisi de ne olduğunu henüz anlamamışken ondan açıklama beklemenin anlamı yoktu.

Mert de alışılmadık biçimde sessizleşmişti. Zeynep'le karşılaşmak istemediği açıktı; elindeki çatalı tabağın kenarına bırakmış, bakışlarını kapıya dikmişti.

Birkaç dakika sonra koridordan topuklu ayakkabı sesleri duyuldu.

Adımlar kararlıydı; ne tereddütlü ne de yavaştı.

Mira başını kapıya çevirdi.

Zeynep içeri adımını attı. Şık ceket-pantolon takımı, keskin bakışları ve tavizsiz duruşuyla odadaki lüks mobilyaları ya da zengin kahvaltı sofrasını zerre umursamadı. Gözleri doğrudan Mira’yı buldu. Hızlı adımlarla masanın etrafından dolanıp Mira’nın yanına ulaştı.Mira daha ne olduğunu anlayamadan Zeynep onun elini tuttu, ardından iki elini Mira'nın yanaklarına koyup yüzünü avuçlarının içine aldı. Kızgın ama derin bir endişeyle süzdü onu.

“İyi misin sen?” diye sordu, sesindeki endişeyi saklayamayarak. “Bir şey oldu mu? Neden aramalarıma cevap vermiyorsun, Mira? Günlerdir sana ulaşmaya çalışıyorum!”

Mira dudaklarını araladı ama söyleyeceklerini toparlayamadı. Zeynep’in yüzündeki öfkeyi gördükçe içindeki suçluluk daha da ağırlaşıyordu. Ne söyleyeceğini biliyordu aslında; yalnızca nereden başlayacağını bilmiyordu.

Zeynep, arkadaşının yüzünde bir cevap arar gibi birkaç saniye daha bekledi. Sonra ellerini yavaşça indirdi. Mira’nın karşısında sağlıklı, ayakta ve görünürde iyi olduğunu görmek içini bir nebze rahatlatmıştı ama bu, günlerdir içinde biriken korkuyu ya da öfkesini silmeye yetmiyordu.

Bakışları Mira’nın üzerinden kayıp masanın başına, Karan’a yöneldi. Çenesini hafifçe kaldırdı. Belli ki buraya gelirken kafasında biriktirdiği soruları artık sormaya hazırdı.

Fakat Karan'a seslenemeden önce gözleri masanın diğer tarafına ilişti.

Başını çevirdiğinde Mert'le göz göze geldiler.

Bakışları bir anlığına birbirine kenetlendi.

Zeynep’in kaşlarıysa yavaşça çatıldı. Önce Mert’e, sonra Karan'a ardından yeniden Mert’e baktı; sanki gözlerinin kendisini yanılttığından emin olmak istiyordu.

Aralarında birkaç saniyelik sessizlik oldu.

Zeynep’in yüzündeki şaşkınlık yerini tanıdık bir huzursuzluğa bırakırken dudaklarından tek bir söz döküldü.

“Uyuz Savcı?!”

Mert, alışık olduğu bu hitap karşısında dudaklarının kenarını hafifçe yukarı kıvırdı.

“Sana da günaydın, adliye faresi.”

Sesindeki sakinlik, Zeynep’in şaşkınlığının aksine, karşılaşmayı büyütmeye hiç niyeti olmadığını gösteriyordu.

Zeynep gözünü Mert'ten ayırmadan birkaç saniye öylece baktı. Alnındaki çizgiler derinleşti; yanlış gördüğünden emin olmak istiyor gibiydi. Zihninde birbirinden bağımsız duran parçaları birleştirmeye çalışıyor, ama her denemede karşısına yeni bir soru çıkıyordu.

“Sen… Bir dakika.” Eliyle Mert’i işaret etti, sonra ne diyeceğini unutmuş gibi elini indirdi. “Sen burada ne… Yani, burası…”

Cümlesi yarıda kaldı. Gözleri bir kez daha masanın etrafında dolaştı. Mert’in burada oluşunu anlamlandırmaya çalışırken asıl geliş nedenini de unutmamak için kendini toparlamaya uğraşıyordu. Yüzündeki ifade, söyleyecek çok şeyi olduğu hâlde hangisinden başlayacağını bilemeyen birinin ifadesiydi.

Deniz, Zeynep’in bu hâlini görünce gülümsemesini gizleyemedi. Mert ise ona kısa bir bakış attıktan sonra omuzlarını belli belirsiz kaldırdı.

“Ne oldu?” dedi sakince. “Bir şey mi soracaktın?”

Zeynep gözlerini kıstı.

“Seninle şu an uğraşamayacağım.”

“Ne büyük kayıp.”

Mert bunu söyler söylemez yeniden tabağına yöneldi. Ne tartışmayı uzatmaya çalışıyordu ne de Zeynep’in dikkatini üzerine çekmek istiyordu. Belli ki onunla atışmanın sırası değildi; en azından kendisi için.

Deniz artık kahkahasını tutamıyordu. Mert ona sitemkâr bir bakış atarken Zeynep, bütün bu olanları görmezden gelmeye karar vermiş gibi derin bir nefes aldı.

Ardından yüzünü yeniden Karan’a çevirdi.

Tam konuşmak için ağzını açmıştı ki Mira sandalyesini geriye itti. Sandalyenin zeminde çıkardığı tiz ses, masadaki dikkatleri yeniden ona çevirdi.

Mira ayağa kalktı. Bir an Zeynep’e baktı; arkadaşının yüzündeki öfkenin altında saklanan korkuyu görebiliyordu. Onu daha fazla herkesin önünde bırakmak istemiyordu. Üstelik burada konuşulacak şeyler, başkalarının duymasını isteyeceği türden değildi.

Sonra gözlerini Karan’a çevirdi.

“Karan…” dedi, sesi biraz tereddütlü çıkmıştı. “Zeynep’le özel olarak konuşabilir miyim?”

Karan, Mira’nın yüzündeki gerginliği fark etti. Bakışlarını önce ona, ardından Zeynep’e çevirdi. Bir şey sormadı, kararını sorgulamadı. Sadece sakince başını sallayıp koridora açılan kapıyı işaret etti.

“Elbette.”

Mira, bu kısa cevabın ardından Zeynep’e döndü. Zeynep’in yüzündeki sert ifade hâlâ yerindeydi ama gözlerinde, sonunda arkadaşının kendisine anlatacaklarını dinleyebileceğine dair sabırsız bir beklenti vardı.

Mira kapıya doğru ilerlediğinde Zeynep de hemen peşinden gitti.

İkisi kapıdan çıkıp gözden kaybolduğunda Deniz, hâlâ gülümseyerek Mert’e döndü.

“Adliye faresi, ha?”

Mert çatalını eline aldı.

“Kahvaltını yap, Deniz.”

Ama dudaklarının kenarındaki belli belirsiz gülümseme, Deniz’in konuyu burada kapatmaya pek niyeti olmadığını gösteriyordu.

---

Zeynep birkaç adım boyunca itiraz etmeden yürüdü ama yemek odasının kapısı arkalarından kapanır kapanmaz durdu.

Koridor sessizdi. İçeriden gelen çatal bıçak sesleri kapının ardında kaldı. Uzun pencerelerden süzülen ışık mermer zemine vuruyor, duvardaki tabloların üstüne soluk gölgeler düşürüyordu. Zeynep döndü ve Mira'ya baktı. Karşısında ayakta duruyordu, sağlamdı, konuşabiliyordu. Beş gündür kafasında kurduğu bütün kötü ihtimallerden sonra bu görüntü onu rahatlatmadı. Öfkesini kabarttı.

"Sen ne yaptığının farkında mısın?"

Sesi sakindi. Mira, çenesinin nasıl gerildiğini ve parmaklarını yumruk yapmamak için birbirine bastırdığını görünce bunun fırtınadan önceki sessizlik olduğunu anladı.

"Zeynep, ben..."

"Önce ben konuşacağım." Zeynep elini kaldırdı. "Beş gün önce buluşacaktık. Hatırlıyor musun? Kafede bir buçuk saat bekledim. Önce yolda sandım, sonra trafiğe verdim, sonra telefona bakmaktan çay bardağını devirdim. Sen gelmedin. Haber de vermedin."

Mira'nın dudakları aralandı, sonra kapandı.

"İki gün boyunca telefonun kapalıydı. İki gün, Mira. Sen hayatında telefonunu iki saat kapalı tutmamışsın. İlk gece gözüme uyku girmedi kaç kere aradım seni haddi hesabı yok. İkinci gece uyuyakalmışım, elimde telefon, ekranda senin adın açık. Sabah duruşmaya girdim, dosyayı ters tuttum. Hâkim bana bakıyordu, ben ise saçma sapan hatalar yapıyordum. Davayı neredeyse kaybediyordum."

Nefes aldı. Gözlerini Mira'dan ayırmadı.

"Sonra mesaj geldi. 'Şirkete girdim, çalışıyorum, telefon da bozulmuştu, çok özür dilerim.' Gülücük de var. Okudum ve içime sinmedi. Telefonu bozulan insan başka bir telefondan yazar, bir şekilde ulaşır. Ama ısrar etmedim, çünkü bunun doğru olmasını istedim. Ne kadar istesemde şüphelerim yine de geçmedi. En sonunda evine gittim. Kapıyı Şebnem açtı."

Mira'nın başı birden kalktı.

"Evet. Seni bulmak için gittim, karşıma o çıktı." Zeynep'in sesi sertleşti. "Anlattıklarının hiçbiri senin mesajınla tutmuyordu. Ne bir şirket vardı ne bir iş. Bir şeyler söyledi, bir şeyler ima etti, ben de anladım ki bana yalan söylüyormuşsun. Bana, Mira. Ve o gün kesin, 'kötü bir şey oldu da söyleyemiyor' diye düşündüm."

Mira bakışlarını yere indirdi. Şebnem'in ne diyebileceğini tahmin ediyordu. Ama Zeynep'in o kadınla kapıda karşılaşmak zorunda kalmış olması, tahmin etmediği bir yerinden acıttı.

Mira, "Telefonu defalarca elime aldım," dedi kısık sesle. "Her seferinde arayacaktım. Ama sesini duyarsam her şeyi anlatmam gerekecekti. Nerede olduğumu. Neden burda olduğumu... Seni de içine çekerim diye korktum. İlk mesajı attım, yalan oldu, sonra o yalanı sürdürmek zorunda kaldım. Sana yalan söylemek istemedim, Zeynep."

"Bana 'iyi değilim, anlatamıyorum ama güvendeyim' yazman yeterdi." Zeynep'in sesi yumuşadı. Yumuşadığını fark edince kaşlarını çattı. "Ben de başka çare bırakmadığın için bu sabah kalkıp buraya geldim."

Mira'nın üzerindeki suçluluk bir anda dağıldı. Yüzündeki ifade sertleşti, kaşları çatıldı; gözlerinde korkuyla karışık bir öfke belirdi.

"Buraya geldin," dedi. "Buraya."

"Evet, buraya."

"Zeynep, bu adamın adı nelerin içinde geçiyor, sen benden iyi biliyorsun. Haberleri okuyorsun, dosyaları görüyorsun. Nasıl elini kolunu sallaya sallaya buraya gelirsin?" Mira bir adım geri çekildi, eli havada bir şey arıyor gibiydi. "Avukatsın sen, kızım! Yanına bir meslektaş almadın, kimseye haber vermedin, ne bir güvence ne bir plan... Ya kapıdan içeri girdikten sonra bir daha çıkamasaydın? Ben burda olmasaydım Zeynep. O zaman ne yapacaktın?"

Sesi koridorda yankılandı. Mira bunu kendisi de fark etti ama duramadı. Sesinin altında öfke yoktu, korku vardı.

Zeynep bir an baktı ona. Bu, onu öfkelendirmedi. Yüzü tuhaf biçimde çözüldü.

"Bilmiyorum," dedi. "O an aklımda senden başka hiçbir şey yoktu Mira."

Mira bir şey söylemek için ağzını açtı, söyleyemedi.

"Korktum," diye devam etti Zeynep, bu kez gözlerini Mira'dan kaçırarak. "Hem de çok. Buraya gelirken her şeyin farkındaydım. Kapıda koruma vardı, bahçede koruma vardı, her yerde koruma. Bu adamın evine, tek başıma, kimseye haber vermeden gidiyordum." Yutkundu. "Aklım 'dön, geri git' diyordu. Taksiden inmeden önce bile uzun uzun düşündüm. Ama olmadı. Seni görmeden vazgeçemezdim."

Elini kaldırıp Mira'nın önüne tuttu.

"Bak."

Mira baktı. Zeynep'in parmakları gerçekten titriyordu. Çok hafif, neredeyse görünmez bir titreme. Ama oradaydı.

"Cezaevinde müvekkillerle yüz yüze otururken bile elim titremez," dedi Zeynep, elini indirirken. "Bugün bu kapıdan girerken titredi."

Mira'nın gözlerinde bir şey değişti.

Önce yalnızca parladı. Sonra sol gözünden tek bir damla taştı ve yanağından aşağı süzüldü. Mira bunu hemen fark etmedi. Damla çenesine ulaşana kadar kıpırdamadan durdu. Zeynep'in bakışları o damlayı takip etti. Bir şey söylemedi.

Mira elinin tersiyle yanağını sildi. Toparlanmak için nefes aldı ama nefes yarıda takıldı. İkinci damla geldi, ardından üçüncüsü.

Çünkü mesele yalnızca Zeynep'in titreyen eli değildi. O el, bu eve girdiği günden beri sıkıp sıkıp içine attığı her şeyin kapağını aralamıştı. Babasının borcu, sözleşme, D-17, geceleri tavana bakarak geçirdiği saatler, kimseye söyleyemediği korkular, yüzüne taktığı sakin maske... Hepsi o küçük titremenin arkasından teker teker çıkıp geliyordu. Ve bütün bunların ortasında, onu bulmak için bu eve tek başına gelmiş biri duruyordu.

Mira ağzını eliyle kapattı. Sesi çıkmasın diye. Ama omuzları ona sormadan çöktü.

"Ben..." dedi, kelime kırıldı. "Ben istemedim. Hiçbirini istemedim, Zeynep."

Bacaklarındaki derman bir anda çekildi. Duvara doğru bir adım gitti, sırtını dayayamadan eğildi. Nefesi hıçkırığa dönüştü, sonra hıçkırık nefesin önüne geçti. Gözyaşları yüzünden sicim gibi akıyor, bir yandan da "özür dilerim, özür dilerim" diyordu; kime, neye dediğini kendisi de bilmeden.

Zeynep'in içindeki öfke, tuttuğu her şey, tek bir nefeste çekildi gitti.

Mira'yı bu hâlde hiç görmemişti. Annesinin cenazesinde bile... Mira ağlamazdı. Ağlayacak gibi olduğunda bile çenesini kaldırır, konuyu değiştirir, bir şaka yapıp çekilirdi. Şimdi karşısında dizleri çözülen, nefesi kesilen bir kızın durduğunu görmek Zeynep'i bir an olduğu yere mıhladı.

Sonra tek adımda aradaki mesafeyi kapattı. Mira'nın dizleri tam yere varmadan kollarını sırtına doladı ve ayakta tuttu. Mira yüzünü onun omzuna gömdü, parmakları Zeynep'in ceketinin kumaşına öyle bir yapıştı ki bıraksa yere düşecekmiş gibiydi.

"Tamam," dedi Zeynep, sesi neredeyse fısıltıydı. "Tamam, buradayım. Bir yere gitmiyorum."

Mira cevap veremedi. Zeynep bir elini saçlarına koydu, diğeriyle sırtını yavaş yavaş sıvazlamaya başladı, tıpkı küçük bir çocuğu uyutur gibi. "Geçti," dedi. "Geçti, bak, ben geldim. Her neyse, hallederiz. Birlikte."

Bunu söylerken kendi sesinin nasıl titrediğini fark etti. Gözleri yanıyordu. Başını Mira'nın saçlarına yasladı ve kırpıştırdı ama işe yaramadı; bir damla, sonra bir tane daha, sessizce Mira'nın omzuna düştü. Zeynep bunu saklamaya çalışmadı. Beş gündür boğazında tuttuğu şey sonunda bir yer bulmuştu.

"Anlatmak istedim," dedi Mira. Sesi Zeynep'in omzuna gömüldüğü için boğuk çıkıyordu, kelimeler hıçkırıkların arasında kopuyordu. "Gerçekten istedim. Ama her şey birdenbire oldu, Zeynep. Birkaç günde. Daha bir şeyi kavrayamadan bir sonraki geldi, sonra bir sonraki... Nefes almaya vakit bulamadım. Bir sabah uyandım, hayatım bambaşka bir yerdeydi ve ben nasıl geldiğimi bile anlamamıştım."

Zeynep hiçbir şey söylemedi. Sırtını sıvazlamaya devam etti.

"Sana o mesajı yazdığımda kafam hâlâ aynı yerdeydi. Yalan söyledim. Sonra toparlamak, açıklamak çok daha zorlaştı. Hem seni kaybetmekten hem de seni bunun içine çekmekten korktum." Mira nefes almak için durdu, parmakları Zeynep'in ceketini biraz daha sıktı. "Ne anlatacağımı bile bilmiyordum. Hâlâ bilmiyorum."

"Hepsini anlayamam şimdi," dedi Zeynep. Sesi alçaktı, hâlâ burnundan çıkıyordu. "Bir nebze de olsa seni anlıyorum, o kadar. Ve hepsini anlatmak zorunda değilsin. Hazır olduğunda, hangi parçasını hazır hissedersen onu anlatırsın. Ben bekliyorum."

Mira başını Zeynep'in omzunda iki yana salladı, sonra bir kez daha, bu kez onaylar gibi. Gözyaşları ceketin kumaşına işliyordu. Zeynep hiç oralı olmadı.

Mira'nın hıçkırıkları yavaş yavaş seyrekleşti, nefesi düzeldi. Ama kimse geri çekilmedi.

Yemek odasından Mert'in boğuk sesi geldi, ardından Deniz'in kahkahası. Koridordaki ağırlıkla öyle tuhaf bir tezat oluşturuyordu ki Mira, ağlamasının ortasında hıçkırıkla karışık bir nefes verdi; bu neredeyse bir gülüş oldu.

"Ne?" dedi Zeynep, başını kaldırmadan, sesi burnunun içinden çıkarak.

"Hiç. Mert'in sesi."

Zeynep başını kaldırıp kapıya doğru baktı, kaşlarını çattı.

"Sen bu adama nasıl gülebiliyorsun, anlamıyorum."

"Alışırsın," diye mırıldandı Mira, burnunu çekerek.

Zeynep ona şüpheyle baktı ama üstelemedi. Mira'nın yüzüne yapışmış ıslak saçları kulağının arkasına attı, kendi gözlerinin kenarını parmak uçlarıyla sildi ve burnunu çekti.

"Bak, bana bir bak. Ben de ağlıyorum şimdi. Rimelim aktı mı?"

Mira ona dikkatle baktı.

"Biraz. Sol gözünün altında."

"Harika." Zeynep gözünün altını parmağıyla silmeye çalıştı. "Karşısına çıkacağım adam hakkında kafamda yüz soru var, ben de yüzüm panda gibi gireceğim."

Sonra sesi yeniden alçaldı. "Beş gün, Mira. Beş gün boyunca her telefon çaldığında kalbim durdu. Bana bir daha bunu yaşatma. Bana her şeyi bugün anlatmak zorunda değilsin ama iyiysen iyi de, değilsen değilim de, bana kızdıysan onu da söyle. Yoksa bir daha ortadan kaybolduğunda kayıp ilanı veririm. Fotoğraf olarak da o berbat saç kesimiyle çıktığın günkü halini kullanırım."

Mira, yüzü hâlâ ıslakken gülümsedi.

"Gülme. Ciddiyim."

"Gülmüyorum."

"Gayet de gülüyorsun."

Mira dudaklarını birbirine bastırdı ama gülümsemesi gitmedi. Zeynep de bir an yüzünü toparlamakta zorlandı. Sonra ceketinin yakasını düzeltti, saçlarını kulağının arkasına attı. Avukat Zeynep Kara geri dönüyordu.

"Şimdi Karan Demir'le konuşacağım."

Mira gözlerini kapattı. "Lütfen onunla kavga etme."

"Ben ne zaman kavga ettim?"

Mira ona anlamsızca baktı.

"Tamam, bu soruyu cevaplama."

Mira bu kez sesli güldü. Zeynep'in dudağının kenarı istemeden kıvrıldı, hemen düzeltti.

"Beni zorla tutmuyor," dedi Mira, sesi hâlâ biraz titrekti. "Gerçekten."

"Sana inanmak istiyorum. Ama onu tanımıyorum, hakkında duyduklarımı da bir kalemde silemem." Zeynep kapının koluna uzandı, açmadan önce omzunun üzerinden baktı. "Bir daha korktuğunda benden kaçma. Her şeyi çözmeni beklemiyorum. Yeter ki beni dışarıda bırakma."

"Tamam."

"Güzel."

Zeynep kapıyı açtı.

Kapı açıldığında yemek odasındaki uğultu bir anda kesildi.

Mert'in çatalı tabağa varmadan havada kaldı. Deniz çay bardağını dudaklarına götürürken durdu, sonra bardağı yavaşça tabağına geri bıraktı. Mira'nın gözlerinin kıpkırmızı, burnunun ucunun pembe olduğunu görmemek mümkün değildi. Zeynep ceketinin yakasını düzeltmiş, başını dik tutuyordu ama sol gözünün altında silinmeye yetmemiş ince bir gölge kalmıştı.

Karan fincanını masaya indirmeyi unuttu. Elinde yarım kalmış fincanla önce Mira'nın yüzüne, sonra Zeynep'in yüzüne baktı. Gözleri bir an Mira'nın kızarmış gözlerinde kaldı; kaşları çatılmadı ama alnında ince bir çizgi belirdi. Dudakları hafifçe aralandı, sonra bir şey söylemekten vazgeçmiş gibi kapandı. Yüzünde artık o her şeyi önceden tartmış adamın ifadesi yoktu. Beklemediği bir şeyle karşılaşmış birinin, ne yapacağına henüz karar verememiş hâli vardı.

Mert bunu fark etti. Karan'ı yıllardır tanıyordu ve onun yüzünde gerçek bir şaşkınlık görmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki neredeyse unutmuştu nasıl göründüğünü. Bir an bunun hakkında espiriye karışık bir şeyler söyleyecekti. Ama Zeynep'in kızarmış gözlerine takıldı bakışı ve şakası boğazında kaldı.

"Tek kelime etme," dedi Zeynep, ona bakmadan.

"Etmiyorum."

"Şu an bir şey söylersen bu masaya dosya fırlatırım."

"Dosyan yok yanında."

"Bulurum."

Mert ellerini havaya kaldırdı. Sonra yanındaki boş sandalyeyi ayağıyla hafifçe dışarı itti. Zeynep bunu gördü ama oturmadı. Mira sessizce kendi yerine, Deniz'in yanına geçti. Deniz ona bir bakış attı, hiçbir şey sormadı.

Zeynep masanın başına yürüdü. Karan'ın karşısında durdu.

"Birkaç sorum var, Karan Bey," dedi. Sesi hâlâ biraz kısıktı, burnundan çıkıyordu ama düzgündü. "Net cevaplar istiyorum. Şuan lafı dolandıracak hâlim kalmadı."

Karan fincanını sonunda tabağa bıraktı.

"Dinliyorum."

"Mira burada kendi isteğiyle mi kalıyor?"

"Evet."

Zeynep başını Mira'ya çevirdi.

"Zorla tutulmuyorum," dedi Mira. Sesi hâlâ boğuktu. "Gitmek istersem giderim. Biraz önce de söyledim."

Zeynep başını salladı ve yeniden Karan'a döndü.

"Mira bana mesaj attığı sürece telefonu kendisi mi kullanıyordu? Yoksa onun adına başka biri mi benimle iletişim kurdu?"

"Telefonu kendisinde. Kimseyi aramasına ya da kimsenin onu aramasına karışmıyorum. Üstelik telefonuna el konulmadı."

Zeynep bir an Mira'ya baktı. Mira başını eğdi, itiraz etmedi.

"Mira bana bir şirkette güvenlik uzmanı olarak çalıştığını söylemişti," dedi. "Ben geldiğimde sizinle aynı masada oturmuş, kahvaltı ediyor. Hangi güvenlik uzmanı patronuyla birlikte kahvaltı sofrasına oturur, Karan Bey?" Bir an durdu. "Onu neden yanınızda tutuyorsunuz?"

"Şirketim için güvenlik uzmanı olarak çalışıyor. Dediğiniz gibi," dedi Karan. Sesi hâlâ sakindi. "Ama sıradan bir pozisyon değil. Mira'nın ilgilendiği meseleler oldukça özel ve hassas. Bu yüzden şirketin içinde, standart çalışanlardan farklı, ayrıcalıklı bir konumda. Burada bulunması, bu işin gerektirdiği bir düzenin parçası." Bir an durdu. "Ayrıntılarını şimdi konuşmak doğru olmaz. Bunu Mira, hazır olduğunda size kendisi anlatır. O anlattığında ben de sorduğunuz her şeye cevap vereceğim."

Zeynep'in dudakları ince bir çizgi hâline geldi. Cevap tam tatmin etmemişti ama kaçamak da değildi ve bunu fark etmek onu rahatsız etti.

"Şu an Mira'yı alıp çıkmak istesem durdurur musunuz?"

"Hayır."

"Şart yok? Engel yok?"

"Hiçbiri."

Zeynep'in kaşları çatıldı. Beklediği cevap bu değildi.

"Bu kadar mı?"

"Nasıl bir cevap bekliyordunuz?"

"Bilmiyorum. Bir itiraz. Bir pazarlık. Bu evde kalmasının sizin için neden önemli olduğuna dair bir açıklama."

"Bir insanın burada kalmasını istemem, gitmesini engelleyebileceğim anlamına gelmez," dedi Karan. "Mira kalıyorsa kendi kararıyla kalıyor."

Zeynep birkaç saniye onu süzdü. Bir adım yaklaştı, sesi biraz daha alçaldı.

"Bir de şu var. Adınız yasaklı madde soruşturmalarında geçiyor."

Masadaki hava bir anda değişti.

Mert elindeki çatalı sessizce tabağın kenarına bıraktı. Deniz, bakışlarını Zeynep'ten alıp bir an Karan'a çevirdi. Mira'nın nefesi göğsünde takılı kaldı; parmakları masanın altında birbirine kenetlendi. Yemek odasında yalnızca duvardaki saatin tıkırtısı duyuluyordu.

Karan'ın yüzünde hiçbir şey değişmedi.

"Hakkınızda çok şey söyleniyor," dedi Zeynep. "Hepsini doğru kabul etmiyorum ama hiçbirini duymamış gibi de yapamam."

"İnsanlar hakkımda konuşur, Avukat Hanım. Söylenen her iddia suç değildir. Bunu benden iyi bilirsiniz."

"Biliyorum. O yüzden buradayım, hüküm vermeye gelmedim." Zeynep bir adım daha yaklaştı. Sesini yükseltmedi ama her kelimesini ayrı ayrı tarttı. "Ama adınız bu tür işlerde anılıyorsa, bunun bedelini en önce çevrenizdekiler öder. Mira'nın güvenliğini sağlayabilecek misiniz, Karan Bey? Bu evde başına bir şey gelirse ne olacak?"

"Başına bir şey gelmemesi için elimden geleni yaparım."

Zeynep kaşını kaldırdı.

"Ne kadar geniş kapsamlı bir cevap."

"Daha somut bir cevap mı istiyorsunuz?"

"Tercihen."

Karan fincanını bir kenara itti, dirseklerini masaya yaslayıp Zeynep'in gözlerinin içine baktı.

"Bu evin güvenliği günün yirmi dört saati kontrol altında. Kimse izinsiz giremez. En küçük şikâyette bile gidebilecekleri bir doktorumuz bile var." Karan bunu söylerken bakışını Deniz'e çevirdi. Deniz, Zeynep'in de kendisine döndüğünü görünce hafifçe gülümsedi ve başını eğdi; sanki "o doktor benim" demek için fazladan söze gerek görmemişti. "Mira'nın bundan daha güvenli bir yerde olduğunu nereden çıkardınız, Avukat Hanım? Varsa söyleyin." Karan bir an durdu. "Evimde kalan birinin güvenliği benim sorumluluğumdadır. Mira da dahil."

Zeynep bir süre cevap vermedi. Cümlelerin hiçbirinde süs yoktu, kendini savunan bir tonu da yoktu. Karan bunları bir söz gibi değil, bir gerçek gibi söylemişti ve bunu fark etmek onu rahatsız etti.

"Mira'nın haklarını ihlal eden bir şey görürsem karşımda kim olduğuna bakmam," dedi. Sesi sertleşmedi ama sağlamlaştı.

"Böyle davranmanız gerekir zaten."

Zeynep'in söyleyecekleri bir an boğazında kaldı. Bu adam neden kendini savunmuyordu? Neden tehdit etmiyor, neden öfkelenmiyordu? Karşısındakini daha tehlikeli kılan, tam da bu sakinlikti.

"Bir şey daha," dedi Karan. Sesi sakindi ama tonunda bir ağırlık vardı. "Bu sabah gösterdiğim sakinliği Mira'nın arkadaşı olduğunuza ve Mert sizi tanıdığına borçlusunuz. Bir kapıdan haber vermeden girmenin neye mal olabileceğini sizden daha iyi bilen biri yok, Avukat Hanım." Bir an durdu. "Mira'nın size ihtiyacı olduğu belli. Bir dahaki sefere haber verin. Kapı size açık."

Zeynep bir şey söylemek için ağzını açtı ama sözler çıkmadı. Karşılık verecek sert bir cümle aradı, bulamadı. Karan'ın söylediklerinde haksız olduğu bir yer bulamamak hoşuna gitmemişti.

Bakışları Mira'ya kaydı. Mira'nın gözlerinde suçlama yoktu, yalnızca yorgunluk ve bir şeyin yavaşça yerine oturduğu hissi vardı. Zeynep'in omuzları ilk kez biraz gevşedi.

"Anlaşıldı," dedi sonunda. Sesi her zamankinden alçaktı. "Bir dahaki sefere haber veririm." Çenesini hafifçe kaldırdı, gururunu toparlar gibi. "Ama bu size güvendiğim anlamına gelmiyor."

"Beklemiyorum."

"Güzel."

Bu kelimeyi söyler söylemez Zeynep'in elleri masanın kenarına gitti. Ayakta durmak için tutunur gibi değil, sadece bir yere dokunmak ister gibi. Sabahtan beri sırtında taşıdığı gerginlik, ilk kez gevşediği anda bedeninden bir şey alıp götürmüştü. Gözlerini kırpıştırdı, hafifçe sendeledi ve dengesini toparlamak için ağırlığını diğer ayağına verdi.

Mert bunu gördü.

Bir şey söylemeden önce Zeynep'in yüzüne daha dikkatli baktı. Alaycılık yüzünden silinmiş, yerini başka bir şey almıştı.

"Zeynep," dedi. "Yüzün bembeyaz olmuş. Bir şey yemeden mi geldin?"

"Sizi ilgilendirmez."

"Haklısın." Mert yanındaki sandalyeyi çekip geriye doğru açtı. "Ama otur, lütfen. Rica ediyorum."

"Sen ve rica?"

"Bu seferlik gerçekten rica, adliye faresi."

Zeynep bir şey söylemek için ağzını açtı, sonra vazgeçti. Gözlerini devirdi ama bu kez bir önceki seferden daha yorgundu. Mert'in işaret ettiği sandalyeye, onun yanına, mecbur kalmış gibi oturdu. Deniz hiçbir şey demeden önüne bir peçete bıraktı, Zeynep başıyla teşekkür etti.

"Buraya neyle geldin?" diye sordu Mert.

"Taksiyle."

"Beklemesini mi söyledin, gitmesini mi?"

"Bir şey söylemedim. Muhtemelen çoktan gitmiştir."

"O hâlde seni adliyeye ben bırakırım."

"Teşekkür ederim ama taksi çağırırım."

"Aynı yolun yolcusuyuz. Taksiye para vermekle uğraşma."

Zeynep yan gözle ona baktı. İtiraz etmek için en az üç cümlesi hazırdı ama hiçbirini söylemedi.

"Peki," dedi. "Bu seferlik kabul ediyorum."

Mert başını salladı, fazla üstüne gitmedi. Zeynep ekmek sepetinden bir dilim aldı ve küçük bir parça kopardı. Masadaki konuşmalar yavaş yavaş yeniden gündelik bir akışa döndü; Mert bir şey anlatmaya başladı, Deniz araya girdi.

Karan ise konuşmaya karışmadı. Fincanını elinde tutarken bakışları Mira'nın üzerinde kaldı. Mira'nın hâlâ kızarık olan gözlerine, hafifçe titreyen ellerine baktı. Bir şey söylemedi ama bakışı her zamankinden biraz daha uzun sürdü; sanki Mira'nın iyi olup olmadığını yalnızca gözleriyle kontrol ediyordu.

Zeynep bunu fark etti.

Ekmeğinden bir parça daha koparırken bakışlarını Mira'ya çevirdi. Mira başını eğmiş, çayına bakıyordu; Karan'ın bakışından haberi yoktu.

Zeynep kaşlarını hafifçe çattı.

Bu adam, Mira'ya bir işçisine bakar gibi bakmıyordu.

Şimdilik acele etmeyecekti. Önce kahvaltısını yapacak, sonra Mira'yla baş başa kalıp işin aslını öğrenecekti. Ama bu bakışın ne anlama geldiğini de öğrenmeden bu evden çıkmayacaktı.

✎﹏﹏﹏﹏﹏﹏﹏﹏﹏﹏﹏﹏﹏﹏﹏﹏

Bölüm böyle bitti, sizce nasıl olmuş?
𐔌՞ .ˬ.՞𐦯
Beğendiyseniz kalp ˗ˋˏ ♡ ˎˊ˗ bırakmayı unutmayın.
Bir sonraki bölümde görüşürüz! 𖤐⭒๋࣭ ⭑

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

49okunma 17beğeni 6yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18