11. bölüm / 13
Karanlık Her Şeyi Gizlemez11.BÖLÜM
Bölümler 13Şu an: 11.BÖLÜM
- 1 1.BÖLÜM3.365 kelime
- 2 2.BÖLÜM2.938 kelime
- 3 3.BÖLÜM4.343 kelime
- 4 4.BÖLÜM4.624 kelime
- 5 5.BÖLÜM4.385 kelime
- 6 6.BÖLÜM4.712 kelime
- 7 7.BÖLÜM3.630 kelime
- 8 8.BÖLÜM4.875 kelime
- 9 9.BÖLÜM4.694 kelime
- 10 10.BÖLÜM3.712 kelime
- 11 11.BÖLÜM3.911 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 12.BÖLÜM5.031 kelime
- 13 13.BÖLÜM3.617 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Adliyenin kapısından çıktığında hava çoktan kararmıştı.
Karan merdivenlerin başında durup ceketinin yakasını düzeltti. Saatlerdir aynı odada, aynı sandalyede oturmaktan sırtı tutulmuştu ama asıl yorulan, sürekli tartarak konuşmak zorunda kalan zihniydi. Her cümlesinin arkasında bir başka cümle aramış, cevabını verirken bir sonraki soruyu tahmin etmeye çalışmıştı. Şimdi o gerginlik bitmişti, geriye yalnızca ağırlığı kalmıştı.
“Karan.”
Sesin geldiği yöne baktı. Mert, merdivenlerin dibindeki duvara yaslanmış, ellerini cebine sokmuş bekliyordu. Karan’ı görünce doğruldu ve birkaç adımda yanına geldi.
“Ne oldu? Halledebildin mi?”
“Halledildi sayılır.”
“Sayılır mı?” Mert kaşlarını çattı. “Ne demek o?”
“Beni bıraktılar. Şimdilik bu kadar.”
Mert rahat bir nefes aldı ama yüzündeki gerginlik tam olarak çözülmedi. Karan’la birlikte yürümeye başladı.
“İhbar kimden gelmiş, öğrenebildin mi?”
“Söylemediler, beni boş ver. Sen söyle, ne buldun?”
“Dosya bende değil. Bunu sen de biliyorsun.” Mert kısa bir kahkaha attı ama sesi gülmeye benzemiyordu. “Yine de kendi yetkimi aşmadan elimden geleni yaptım. İhbar sabit hattan yapılmış, arayan kişi adını da söylememiş. Hat kayıtları resmî yoldan istenmiş, bir yere varırsak duyarız ama büyük bir şey beklemiyorum.”
“Polisler de bana tek kelime açıklama yapmadı.” Karan başını salladı. “Ne soracaklarını çok iyi biliyorlardı ama ne bildiklerini söylemediler.”
“Normal. Onların işi bu.”
“Biliyorum.”
Bir süre sessizce yürüdüler. Sonra Mert aniden önüne geçip yolunu kesti.
“Dur bir dakika. Gel, sahile gidelim.”
“Mert.”
“On beş dakika. Sonra istediğin yere gidersin.”
Karan karşı çıkmak için ağzını açtı, sonra vazgeçip kapattı. Eve gitmek istiyordu, bunu inkâr edemezdi. Ama bu saatten sonra eve gitse bile kafasındaki sorular peşini bırakmayacaktı. Bütün gün ağzından çıkan cümleleri, memurların bakışlarını, söylenmeyenleri düşünüp duracaktı. Bir an olsun düşünmeyi bırakmak istiyordu.
“Tamam,” dedi.
Mert'in arabasıyla sahile indiler. Denizden gelen soğuk rüzgâr yüzüne vurduğunda omuzlarındaki gerginliğin biraz olsun çözüldüğünü fark etti. Kıyıdaki bankların birine oturdular. Dalgaların taşlara çarpan sesi, uzaktan gelen araba gürültüsünün arasında kayboluyordu ve bir süre ikisi de konuşmadı.
“Ne güzel huzurla yaşıyorduk,” dedi Mert sonunda. “Son birkaç yıldır kimse kimseye bulaşmıyordu. Herkes kendi köşesinde oturuyordu. Şimdi bir anda...”
“Biri bulaştı.”
“Evet, biri bulaştı.”
Karan ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi. Öfkesi hâlâ oradaydı ama artık sakin bir sesle konuşabiliyordu.
“Bu kadar açık hareket edecek kaç düşmanım var, bilmiyorum. Ama kim olursa olsun, benimle oynadığını sanıyorsa yanılıyor. O adamı bulacağım Mert. Bu cesaretin bedelini ödeyecek.”
“Ben de peşindeyim, merak etme.” Mert omzunu Karan’ınkine çarptı. “Yalnız değilsin.”
Karan cevap vermedi. Ama bu cümle, bütün gün duyduğu soğuk ve resmî sözlerin arasında içini biraz ısıttı. Başını çevirip denize baktı. Karanlığın içinde ışıklar suya vuruyor, dalgalarla birlikte kırılıp dağılıyordu.
Bir ara aklına Mira geldi.
Önce sıradan bir düşünce gibiydi. Evden çıkarken ona bakışı, kapıya doğru yürürken yüzündeki o inatçı ifade, bir de arkasından söylediği “Haber ver,” sözü…
Karan’ın kaşları hafifçe çatıldı.
Ona haber vereceğini söylemişti.
Bir anda doğrulup cebinden telefonunu çıkardı. Ekranı açıp arama kayıtlarına baktı. Ne bir arama yapmıştı ne de mesaj atmıştı. Telefonu elinde birkaç saniye tutup ekrana baktıktan sonra kendi kendine söylendi.
“Nasıl unuttum ben bunu?”
Mert, Karan'a döndü. “Ne oldu?”
“Mira’ya haber verecektim.” Karan alnını ovuşturdu. “Evden çıkarken özellikle söyledi. Ben de tamam, dedim. Sonra aklımdan tamamen çıktı.”
Sesindeki huzursuzluk, telaştan çok kendine duyduğu kızgınlıktan kaynaklanıyordu. Mira’nın merak etmiş olabileceğini düşünüyordu ama onu asıl rahatsız eden, verdiği basit bir sözü bile unutmuş olmasıydı.
Telefonun ekranına bir kez daha baktı, ardından iç çekerek cebine koydu.
“Eve geçelim.”
Mert’in dudaklarının kenarı yavaşça kıvrıldı. Birkaç saniye Karan’ı süzdükten sonra gülümsemesi genişledi.
Karan bunu fark etmekte gecikmedi.
“Kes şu ifadeyi.”
“Hangi ifadeyi?”
“Biliyorsun hangisini.”
Mert gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.
“Daha bir şey demedim.”
“Demene gerek yok. Suratına yazıyor.”
Karan oturduğu yerden kalkıp arabanın anahtarlarını aldı. Mira’nın onu merak etmiş olabileceği düşüncesi aklından çıkmıyordu. Üstelik bunu önlemek için yapması gereken tek şey, telefonunu eline alıp iki kelime yazmaktı. İnsan bazen en basit işleri bile gereksiz yere zorlaştırabiliyordu.
Kendi hatasına sinirlenerek başını iki yana salladı.
Mert de gülümseyerek ayağa kalktı.
“Merak etme, belki henüz fark etmemiştir.”
Karan ona kısa bir bakış attı.
“Çok yardımcı oldun.”
“Her zaman.”
“Yürü, Mert.”
Mert gülerek peşinden giderken Karan bir kez daha telefonunu çıkardı. Mira’ya şimdi mesaj atabilirdi ama ne yazacağını düşünürken vazgeçti. Eve vardığında açıklamak daha kolay olacaktı.
En azından kendini buna ikna etmeye çalışıyordu.
Yol boyunca Mert hiç susmadı. Önce Karan’ın yüzündeki telaşa takıldı, sonra “ne kadar da sakinsin” diye dalga geçti, ardından savcılık odasında yaşadığı komik bir olayı anlatmaya başlayıp yarıda bırakarak başka bir konuya atladı. Karan çoğunu duymadı. Direksiyonu tutarken aklı, Mira’nın evde tek başına, gözü kapıda oturduğu bir görüntüye takılmıştı. Neden bu kadar rahatsız olduğunu kendine açıklayamıyordu. Mira bir çocuk değildi, evde yalnız kalabilirdi ve kendi derdini kendi halledecek kadar da akıllıydı. Ama bunu bilmek, içindeki huzursuzluğa hiç yardım etmiyordu.
Eve vardıklarında Mert de peşinden içeri girdi, hâlâ konuşuyordu.
“Bak, bunu bir yere yaz. Bir gün sen bir şeyleri unutmaya başlarsan ben hemen anlarım. Mesela bugün...”
Karan oturma odasının kapısında bir anda durdu. Mert neredeyse ona çarpacaktı. Ağzını açıp bir şey söylemeye hazırlanırken Karan elini hızla kaldırıp Mert’in ağzını kapattı.
“Şşş.”
Mert gözlerini devirdi ama susmak zorunda kaldı. Karan’ın bakışını takip edip içeri baktığında o da durdu.
Mira koltukta uyuyakalmıştı.
Dizlerini göğsüne çekmiş, başını koltuğun koluna yaslamıştı. Elindeki telefon parmaklarının arasından yarı yarıya kaymış, ekranı hâlâ yanıyordu. Saçlarının bir kısmı yüzüne dökülmüştü ve nefesi düzenliydi. Sehpanın üzerindeki dizüstü bilgisayarın ekranı da hâlâ açıktı; sistem, en son bıraktığı hâliyle çalışmaya devam ediyordu.
Karan o anda ne hissettiğini adlandıramadı. Rahatlama, suçluluk ve tarif edemediği başka bir şey birbirine karışmıştı. Gün boyu taşıdığı yük bir an için hafifledi ama yerine daha ağır bir şey oturdu. Bütün gün onu bekleyen biri olduğunu, yorgunluğuna rağmen telefonunu elinden bırakmadığını düşündü. Bunun için ona teşekkür etmeye hakkı olup olmadığından bile emin değildi.
Mert, Karan’ın elini yavaşça ağzından çekti ve sesini kısarak fısıldadı.
“Abi, görüyor musun? Haber bile vermedin. Telefon elinde, uyumuş kalmış. Yazık garibime.”
“Mert.”
“Ne? Doğruyu söylüyorum. Senin yüzünden çekmediği kalmadı kızın. Önce babasının borcu, sonra bu ev, şimdi de bu ihbar.”
Karan gözlerini devirdi. Mert zaten bunu bekliyordu, memnun bir ifadeyle omuz silkti.
“Tamam, tamam. Seni baş başa bırakıyorum. Ben gidip bize kahve yapayım.”
Mert ayak seslerini bastırarak mutfağa doğru uzaklaştı.
Karan oturma odasına girip Mira’nın koltuğunun önünde durdu ve ne yapacağını bilemedi. Uyandırsa belki gerçekten yorgun olan kızın uykusunu bölecekti. Uyandırmasa bu pozisyonda uyumak, sabaha boynunu ve sırtını kilitleyebilirdi. Kucağına alıp odasına çıkarsa yolda uyanma ihtimali vardı ve Mira’nın buna nasıl tepki vereceğinden emin değildi. Kızabilirdi, rahatsız olabilirdi, belki de hiç beklemediği bir şey söyleyebilirdi. Karan, bu kadar basit bir şeyi bile hesaplayamamaktan hoşlanmadı.
Üzerine bir şey örtmeyi düşündü ama Mira öyle kıvrılmış yatıyordu ki battaniye bile bu duruşu rahat hâle getirmezdi. Birkaç saniye daha öylece durdu, sonunda pes etti.
“Mira.”
Cevap gelmedi.
“Mira,” dedi bu kez biraz daha yüksek sesle.
Kız hafifçe kıpırdadı, boğuk bir şeyler mırıldandı ama gözlerini açmadı. Karan eğilip omzuna dokundu.
“Mira, uyan.”
Mira’nın kirpikleri titredi. Gözlerini aralayıp ona baktığında bakışları bulanıktı. Birkaç saniye sonra yüzü yavaş yavaş tanıdık bir ifadeye büründü.
“Karan?”
“Evet.”
“Geldin mi?” Başını koltuğa yasladı, sonra yeniden kaldırdı. “Neden aramadın? Bütün gün hiç ses yok. Ben de bir şey olmuş mudur diye...”
Cümlesini bitirmedi, eliyle gözlerini ovuşturup esnedi.
Karan yüzünün istemsizce yumuşadığını hissetti. Mira’nın uykulu hâli, dağınık saçları, yarım kalan cümleleri ona bir an gerçekten komik geldi ama gülmedi. Dudaklarını sıkıp yüzünü ciddi tutmaya çalıştı, çünkü bu kız yarı uykuda olsa bile gülerse bunu asla affetmezdi.
“Haklısın,” dedi. “Unuttum.”
Mira gözlerini kısarak ona baktı. “Unuttun mu?”
“Evet.”
“Ben de burada...” Cümlesini bölüp başını yeniden koltuğa yasladı. “Neyse. Önemli değil.”
Önemli olmadığını söylese de yüz ifadesi aksini söylüyordu. Karan bunu fark etti ama üstüne gitmedi.
O sırada kapıdan Mert’in sesi geldi.
“Biliyordum, kızı uyandıracağını!”
Mert, elinde üç kahve dolu bir tepsiyle odaya girdi. Tepsiyi sehpaya bırakırken Karan’a dönüp başını iki yana salladı.
“Zaten sen de kızı alıp prenses gibi yukarı taşıyacak performans nerede? Hiç mi kibarlık yok?”
Karan koltuğuna yaslandı.
“Kucağıma alıp niye korkutayım? Bir de yolda uyanırsa ne olacaktı?”
Mert kaşlarını kaldırdı.
“Vay be. Düşüncelere bak. Hem kızı uyandırmamak için uğraşmış hem de taşıma zahmetine girmemiş. İki tarafı da kurtarmışsın.”
“Senin kadar boş vaktim yok, Mert.”
“Belli oluyor. Kibarlığa ayıracak vaktin bile yok.”
Mira, ikisinin konuşmasını dinlerken belli belirsiz gülümsedi. Doğrulup saçlarını yüzünden çekti, ardından fincanlardan birini eline aldı.
“Zaten beni taşımanı istemezdim,” dedi Karan’a bakmadan.
Karan başını ona çevirdi.
“Neden, rahatsız mı olurdun?”
Mira fincanını dudaklarına götürmek üzereyken durdu. Başını hafifçe kaldırıp Karan’a baktı.
“Biraz şaşırırdım sanırım.”
“Neden?”
Mira dudaklarını birbirine bastırarak gülümsemesini bastırdı.
“Beni taşımak isteyeceğini düşünmemiştim.”
Mert’in eli fincanına uzanırken havada kaldı. Önce Mira’ya, sonra Karan’a baktı. Yüzündeki ifade yavaşça değişti.
“Bir dakika,” dedi. “Ben şimdi doğru mu anladım? Karan seni taşımadı diye değil, seni taşımak isteyeceğini düşünmediğin için mi şaşıracaktın?”
Mira omuz silkti.
“Ben öyle bir şey mi dedim?”
“Hayır, canım. Sen hiçbir şey demedin. Ben kendi kendime anlamlar çıkarıyorum zaten.”
Karan, Mert’e uyarıcı bir bakış attı.
“Mert.”
“Ne var? Sohbete katılıyorum.”
“Katılma.”
Mert bu kez kahvesinden bir yudum aldı. Fincanı masaya bırakırken başını salladı.
“İnanılmaz. İnsan birini taşımak istemediğini bile bu kadar ciddi savunamaz.”
“Ben kimseyi taşımak istemediğimi söylemedim.”
Cümle odada kısa bir sessizlik yarattı.
Mert’in başı yavaşça Karan’a döndü.
Mira da fincanını dudaklarından indirdi.
Karan ikisinin bakışlarını fark edince çenesini sıktı.
“Uyuyordu,” diye ekledi. “Konu bu.”
“Tabii,” dedi Mert, yüzüne yerleşen kocaman gülümsemeyle. “Konu tamamen uyku.”
Mira bu kez gülümsemesini saklayamadı. Kahvesinden bir yudum alırken bakışlarını fincanına indirdi.
Karan ikisine sırayla baktı.
“İkiniz de kahvenizi için.”
“Emredersiniz,” dedi Mert.
“Mert.”
“İçiyorum, sustum.”
Mert fincanını iki eliyle kavrayıp arkasına yaslandı. Yüzündeki sırıtışsa hâlâ yerindeydi.
Karan kahvesine uzandı. Mira’nın dudaklarının kenarındaki gülümsemeyi gördü ama bir şey söylemedi.
En azından bu kez, konuyu değiştirmek için acele etmedi.
Mira bir yudum aldı. Fincanı iki eliyle tutarken Karan’ı süzdü. Uykunun son kalıntıları yüzünden çekilirken gözleri yeniden keskinleşiyordu.
“Buraya geldiğine göre seni bırakmışlar, o açıdan çok kötü bir şey yok sanırım. Ama ne oldu? Ne sordular?”
“Bildiğin gibi, bizim adımıza bir ihbar yapılmış. Şirketin uyuşturucu sevkiyatı yapacağı, hiçbir şey saklanmadan, açıkça yazılmış.”
“Açıkça mı?”
“Evet. Polisler bile bu açıklık karşısında şaşırmış. Kimse bu kadar bariz bir şeyi sevkiyattan önce ihbar etmez. Ama yine de araştırmak zorundaydılar.” Gözlerini bir an halının desenlerine çevirdi. “Sevkiyatın şirketimizden çıkmış göründüğü için şüpheleri artmış. Ben de her şeyi anlattım. Güvenlik önlemlerimizi artıracağımızı söyledim, depolara da limanlara da bakabileceklerini, her yeri inceleyebileceklerini kabul ettim. Saklayacak bir şeyimiz yok.”
“Bu kadar kolay mı?”
“Kolay değildi. Biraz uğraştık.” Karan hafifçe omuz silkti. “Ama en azından üstümüze atılan lekeden sıyrıldık diyebiliriz.”
Mert fincanını sehpaya bıraktı. “İhbarcıyı araştırdım ama sabit hattan arandığı için bir şey çıkmadı. Karan’a da söyledim. Açıkçası bu kadar açık hareket edecek kaç düşmanı olduğunu ben de bilmiyorum.”
Mira kupasını masaya bıraktı. Parmaklarını bir an fincanın kulpunda gezdirdi.
“Ben de sen gittikten sonra biraz daha kurcaladım,” dedi. “Ama karşımızdakinin bu kadar profesyonel olması sinirimi bozuyor.”
Karan ona döndü. “Anlat.”
“Hayır, bak...” Mira kendini toparlayıp doğruldu. Sesinde bir tür savunma vardı. “Ben bu işi bilmeyen biri ya da bu tarz insanlarla ilk kez uğraşan biri değilim. Şu an kendimi yetersiz hissediyorum, çünkü bulmam gereken şeyi bulamıyorum. Size kendimi kanıtlamam bir şeyi değiştirir mi, onu da bilmiyorum. Ama ben gerçekten işimde iyiyim. Bunu böbürlenmek için söylemiyorum, sadece gerçek bu.”
Mert ve Karan ona baktı. Mira devam etti.
“Bu kişi sandığımızdan çok daha profesyonel. Arkasında iz bırakmıyor, kimseye kendini duyurmamış. Ama bu kadar yetenekli birinin bunca yıl hiçbir yerde karşımıza çıkmayıp şimdi bir anda senin başına bu kadar bela açması bana biraz absürt geliyor.”
Karan kaşlarını çattı. “Ne demek istiyorsun?”
“Sanki bu kişinin seninle kişisel bir nefreti varmış gibi.” Mira sözlerini seçerek konuştu. “Bu kadar sessiz kalmayı bilen biri, ortaya çıkmaya karar verdiğinde sıradan bir rakip gibi davranmaz. Bu sadece para ya da güç meselesi değil. Daha kişisel bir şey olmalı.”
Mert yavaşça başını salladı. “Haklısın.” Elini çenesine götürdü. “Sonuçta bu camiada adını duyduğumuz hackerlar var. Başta da Nyx geliyor.”
Mira’nın parmakları fincanın kulpunda bir an duraksadı.
Tepki vermek için bir neden yoktu. En azından dışarıdan bakıldığında. Yine de fincanı sehpaya bırakırken hareketleri her zamankinden biraz daha ölçülüydü. Bakışlarını kahvesine sabitledi, yüzündeki ifadeyi değiştirmeden konuşmayı dinlemeyi sürdürdü.
Nyx.
İsim zihninde kısa bir yankı bıraktı. Mira, belli belirsiz bir nefes alıp fincanın kenarında kalan parmağını çekti. Ardından sanki söylenenler arasında dikkatini çeken hiçbir şey yokmuş gibi koltuğuna yaslandı.
Karan’ın bakışlarının kendisine çevrilip çevrilmediğini kontrol etmedi.
Bunu merak etmediğini düşünmek daha kolaydı.
“Evet,” dedi nötr bir sesle. “O da bir ihtimal.”
Karan bir süre hiçbir şey söylemedi, sonra başını hafifçe salladı.
“Farklı bir bakış açısı. Ama haklısın. Bu açıdan bakınca, onun kim olduğunu bulmak çok daha önemli bir noktaya geldi.”
Mira başını eğdi. Karan’ın yüzünü görmedi ama sesindeki değişimi duydu. Az önce öfkeyle konuşan adam gitmiş, yerine daha dikkatli, daha hesaplı biri gelmişti. Kendi söylediği bir şeyin onu bu kadar etkilemesine şaşırdı.
“Şu an aklıma başka bir şey gelmiyor. Yeni bir şey bulursam hemen söylerim.” dedi Mira.
“Biliyorum.”
Karan’ın cevabı kısa ve düzdü. Ama Mira bu kez içine bir şey yerleştiğini fark etti. Güven miydi, yoksa sadece alışkanlık mı, çıkaramadı.
Kahveler bittiğin de evin gün boyu süren ağır sessizliği de yerini gecenin yorgun durgunluğuna bırakmıştı. Mira'nın gözleri masadaki dizüstü bilgisayara kilitliydi ama baktığı şey ekran değil, zihninde bir türlü birleştiremediği düğümlerdi. İsimsiz ihbar, şirketin sistemlerine yapılan müdahaleler, D-17 kodu ve bütün bunların ardındaki o yüzsüz silüet. Şakaklarındaki hafif sızı her düşünceyle biraz daha belirginleşiyordu. Bir parça eksikti ve Mira o parçanın bulunmadığı her dakikayı kendi yenilgisi gibi hissediyordu.
"Ben şu kayıtlara bir kez daha bakabilirim," dedi sessizliği bölerek. Sesi yorgundu ama inadı yerli yerindeydi. "Belki gözden kaçırdığımız bir ayrıntı vardır."
Karan tekli koltuğa yaslanmış, onu bir süredir sessizce izliyordu. Bakışlarında saatin geç olduğunu hatırlatan sakin bir uyarı vardı. "Yarın bakarsın."
"Şimdi bakmamla yarın bakmam arasında ne fark var?"
"Saatin kaç olduğunun farkında mısın?"
"Farkındayım."
"Güzel. O zaman bilgisayarı kapatıp dinlenmenin de bir seçenek olduğunu biliyorsundur."
Karşılarındaki kişi yalnızca şirketi hedef almıyordu. Attığı her adım ölçülüydü, bıraktığı her iz başka bir yerde bir kapının kapanmasına çıkıyordu. Böylesine hesaplı biri karşısında elleri bağlı beklemek Mira'nın doğasına aykırıydı. Beklemek, ona her zaman geri çekilmek gibi gelmişti.
"Biraz daha bakmamın zararı olmaz."
"Olur."
"Neymiş o zarar?"
Karan'ın sesi, itiraz kabul etmeyen o tanıdık tonuna döndü. "Sabah aynı satırları üç kez okuyup hâlâ anlamadığını fark etmen."
Mert fincanını sehpaya bırakırken dudaklarına yayılan alaycı gülümsemeyi saklamaya zahmet bile etmedi. Mira ona döndü.
"Siz de mi aynı fikirdesiniz?"
"Ben araya girmeyeyim," dedi Mert, ellerini teslim olur gibi havaya kaldırarak. "Ama Karan'ın birine bilgisayarı bırakıp dinlenmesini söylediğini ilk kez görüyorum."
Karan başını ağır ağır ona çevirdi. "Sen de birazdan yatacaksın."
"Ben konuyla ilgisi olmayan masum bir gözlem yaptım."
"Senin masum gözlemlerin genellikle baş ağrısıyla bitiyor."
İkisinin bu alışılmış atışmasını izlerken Mira omuzlarındaki gerginliğin çözüldüğünü fark etti ve istemsizce gülümsedi. Mert'in varlığı, Karan'ın üzerindeki o kalın zırhı biraz inceltiyordu. Karan yine mesafeli ve kontrollüydü, ama cümlelerinin arasına başkalarının yanında asla göstermediği bir rahatlık sızıyordu. Mira bunu fark edebilen az sayıda kişiden biri olduğunu düşündü ve bu düşüncenin içinde yarattığı sıcaklığı hemen bir kenara itti.
Karan ona döndüğünde yüzündeki sertlik yumuşamıştı. "Bugün yeterince uğraştın. Yarın daha dinç bir kafayla bakarız. Şimdi bir şey bulamazsan da kendini zorlamanın anlamı yok."
Mira bir an duraksayıp gözlerinin içine baktı. Karan yalnızca dosyalardan söz etmiyordu. Onun yorgunluğunu gerçekten önemsiyordu ve bunu görmek, Mira'nın içindeki inatçı direnci beklenmedik bir kolaylıkla kırdı.
"Peki," dedi sonunda. "Sabah yeniden bakarım."
Karan başını hafifçe salladı. Mira'nın bu kadar çabuk kabullenmesi onu da şaşırtmıştı. Mert ise bu ayrıntıyı elbette kaçırmadı.
"Demek ki doğru zamanda doğru şeyleri söyleyince işe yarıyormuş. Bunu bir yere not etmeliyim."
"Notlarını kendine sakla."
"İşte bu yüzden mesleğinde ilerleyemiyorsun. Yapıcı eleştiriye kapalısın."
"Sen savcısın, kişisel gelişim uzmanı değil."
"İkisini aynı anda yapamayacağımı kim söyledi?"
"Ben."
Mira bu kez sesli güldü. Odadaki tanıdık sıcaklık ona iyi gelmişti. Ayağa kalkıp boş fincanları toplamak için uzandı, ama Karan onu bir adım geçip kendi fincanını aldı. Parmakları havada kısacık bir an birbirine teğet geçti. Mira o kısacık anın neden bu kadar uzun sürdüğünü anlamaya çalışmadı.
"Bırak, ben hallederim."
"Fincanları mutfağa götürmek için yardıma ihtiyacım yok."
"Biliyorum."
"Öyleyse?"
Karan elindeki fincanlara bakıp hafifçe iç çekti, sonra doğrudan Mira'nın gözlerine baktı. "Bu gece hiçbir şeyi çözmek zorunda değilsin, Mira."
Cümle basit bir fincan meselesinden çok daha ağırdı. İçindeki savunmacı duruş bir anlığına çözüldü, çünkü kimse ona bu kadar uzun zamandır böyle bir şey söylememişti. Gözlerinde beliren yumuşamayla elini usulca geri çekti.
"İyi geceler o zaman. Sabah görüşürüz."
"İyi geceler."
Mert oturduğu yerden başıyla selam verdi. "İyi geceler Mira. Umarım bu gece D-17'yi rüyanda görmezsin. O koda da biraz izin vermek lazım."
Mira hafifçe gülümsedi. "Umarım kendisi de bu gece biraz dinlenir."
Bunu söylerken neyi kastettiğini tam olarak kendisi de bilmiyordu. Belki görünmez düşmanı anlamaya çalışmaktan yorulmuştu. Belki de ekranın öbür ucunda, kendisi kadar uykusuz ve kendisi kadar saplantılı birinin olduğunu hissediyordu. Kısa bir vedanın ardından odadan çıktı.
Karan merdivenlerden çıkan adımlar tamamen duyulmaz olana dek dinledi. Sonra bakışlarını elindeki fincana indirdi. Mira'nın ona bu kadar kolay pes etmesinin kendisini neden bu kadar etkilediğini düşünmek istemiyordu. Ev yeniden iki erkeğin sessizliğine gömülünce Mert boğazını temizledi.
"Bir şey söyleyeceğim."
"Söyleme."
"Daha ne söyleyeceğimi bilmiyorsun."
"Genellikle buna ihtiyacım olmuyor."
Mert alaycı bir neşeyle gülüp koltuğa yayıldı. "Bu gece burada kalıyorum."
Karan ona kısa, sorgulayıcı bir bakış attı. "Bunu bana mı bildiriyorsun?"
"Evet. İtirazlarını dinlemek için sabırsızlanıyorum."
Karan fincanlarla mutfağa doğru yürürken omuz silkti. "İtiraz etmiyorum. Sadece neden kendi evine gitmediğini anlamaya çalışıyorum."
"Bu saatte eve gitmekle uğraşmak istemiyorum. Hem konuşmamız gereken şeyler var."
Karan olduğu yerde durup döndüğünde yüzündeki rahat ifade silinmişti. "Dosyayla ilgili mi?"
"Bir kısmı." Mert de artık gülmüyordu. Savcı kimliği, saniyeler içinde o rahat tavırların yerini almıştı. "Şirketin adının böyle bir olayda geçmesi başlı başına sorun. Bir de kimin neyi, hangi amaçla yaptığını bilmediğimiz gerçeği var." Bir an durup Karan'ın gözlerinin içine baktı. "Elimizdeki bilgileri baştan değerlendirelim. Hukuki açıdan nelere dikkat etmen gerektiğini ben söylerim. Ama savcı olduğumu unutma Karan. Senin için kuralları esnetmemi bekleme."
"Böyle bir beklentim yok."
"Biliyorum. Yine de baştan söyleyeyim dedim."
Karan başını yavaşça salladı. Arkadaşının nerede durduğunu çok iyi biliyordu. Mert ona her koşulda yardım ederdi ama inandığı adaleti ve mesleğini kimse için tehlikeye atmazdı. Karan da ondan hiçbir zaman bundan fazlasını istememişti. Belki de bu yüzden ona bu kadar güveniyordu.
"Peki," dedi sessiz bir kabullenişle. "Konuşuruz."
Mert ciddiyetini bir çırpıda üzerinden atıp yeniden arkasına yaslandı. "Gördün mü? Bazen anlaşmak bu kadar kolay."
"Konuşmayı bitirdiğinde daha da kolaylaşıyor."
Mert güldü. "Bir gece kalıyorum , insan biraz misafirperverlik bekliyor."
"Odan olduğu gibi yerinde. Daha ne istiyorsun?"
"Biraz nezaket mesela."
"Yanlış eve gelmişsin."
Mert başını iki yana sallayarak ayağa kalktı. Bedeni günün yorgunluğunu taşıyordu ama enerjisi yerindeydi. "Yıllardır aynı adamsın. İnsan hiç mi değişmez?"
"Değişsem bu sefer de tanıyamazsın."
"Doğru. O zaman böyle kal." Merdivenlere yönelirken duraksayıp omzunun üzerinden baktı. "İyi geceler. Kahvaltıda görüşürüz."
"İyi geceler."
Birkaç basamak çıktıktan sonra Mert uyarırcasına parmağını salladı. "Bu arada, beni uyandırmak için kapıma dayanma. Kendim kalkarım."
Karan, çalışma odasına doğru yürürken sesine belli belirsiz bir alay karıştı. "Merak etme. Seni uyandırmak için o kadar zahmete girmem."
"Dostluğumuzun geldiği noktaya bak," diye söylene söylene merdivenleri tırmandı Mert.
Karan'ın yüzünde, arkadaşının bu hâllerine duyduğu içten bir gülümseme belirdi. Ama ayak sesleri tamamen kesilip yalnız kaldığında gülümseme yavaşça soldu. Gecenin karanlığı evin içine biraz daha sızarken zihnindeki çarklar yeniden dönmeye başlamıştı. Önlerinde çözülmesi gereken karanlık bir mesele vardı. Karan, bu oyunun kurallarının düşündüğünden çok daha acımasız olacağından emindi.
Aynı saatlerde şehrin başka bir yerinde, penceresiz bir odanın tek ışığı geniş bir monitörden yayılıyordu. Ekranda yan yana açılmış pencereler, aşağı doğru akıp giden kayıtlar ve durmadan değişen sayılar vardı. Masadaki adam bu soğuk mavi aydınlığın içinde kıpırdamadan oturuyor, yalnızca parmak uçlarını klavyenin kenarında huzursuzca oynatıyordu. Arkasında ise diğeri, odanın loşluğunda bir ileri bir geri yürüyor, attığı her adımla gerginliğini biraz daha büyütüyordu.
“Polisin onu bırakacağını söylememiştin.”
Masadaki adam gözlerini ekrandan ayırmadı. “Bırakamayacaklarını da söylemedim.”
“Planımız onu gözaltında tutmaları üzerine kuruluydu.” Adımları aniden durdu, sesi sabırsızlıkla keskinleşti. “Şirketin depoları, liman bağlantıları, bütün o kayıtlar... Hepsi şüpheli görünecekti. Birkaç gün içeride kalması bile bize yeterdi.”
“Ama kalmadı.”
“Bunu fark ettim.”
Masadaki adam çenesini sıktı. Karşısındakinin öfkesinin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini biliyordu, yine de o sözler içine bir taş gibi oturdu. Çünkü kendi payına düşeni eksiksiz yapmıştı. İhbar tam zamanında gitmiş, şüphe çekecek her ayrıntı bulunması gereken yere bırakılmıştı. Hesaba katmadığı tek şey, öbür uçta birinin bu izleri beklenmedik bir hızla fark edip karşılık vermesiydi.
“Ben işimi eksik yapmadım,” dedi, sesini sabit tutmaya çalışarak.
“Sonuç ortada.”
“Sonuç, karşımdaki kişinin düşündüğümden daha iyi olduğunu gösteriyor. Bu, benim kötü iş yaptığım anlamına gelmez.”
Diğer adam masaya yaklaşıp ekrandaki kod yığınına baktı. Gördüğü hiçbir şey ona bir şey anlatmıyordu; o yeşil satırlar yalnızca huzursuzluğunu büyütüyordu.
“Ne kadar iyi olabilir?”
“İşimizi bozacak kadar.”
“Bu bir cevap değil.”
“Şu an verebileceğim tek cevap bu.”
Sessizlik çöktü. Konuşma kesilince bilgisayarın fanı odanın tek canlı sesi gibi uğuldamaya başladı. Arkadaki adam kuşkuyla mırıldandı: “Karşındakinin kim olduğuna dair hiçbir fikrin yok mu?”
“Yok. Ama yöntemleri sıradan birine ait gibi durmuyor. İzleri siliyor, fakat tamamen değil. Sanki bir sonraki hamlemi görebilmek için bana bilerek yer bırakıyor.”
Bunu söylerken ekrana biraz daha eğildi. Sesinde belli belirsiz bir meydan okuma vardı, ama gözü belirli bir veri satırına takıldığı anda o güven bir nefeslik çatladı. Karşı taraf izleri yalnızca örtmemişti. O izlerin oraya hangi mantıkla bırakıldığını da çözmüştü.
İşte onu asıl rahatsız eden buydu. Birinin açıkları kapatması olağandı. Ama o açıkları kuran zihnin haritasını çıkarmaya yaklaşması bambaşka bir şeydi. Sanki biri onun kafasının içinde, ışıkları kapalı odaları tek tek geziyordu ve o, kapıyı kimin açtığını bile bilmiyordu.
“Ne oldu?”
“Bir şey yok.”
“Bana yalan söyleme.”
Parmakları klavyenin üstünde asılı kaldı. “Karşımdaki kişi benden aşağı kalmıyor, bunu kabul etmek zorundayım. Ama bu, oyunu bitiremeyeceğim anlamına gelmez.”
“Bitireceksin.” Diğeri masanın kenarına yaslandı. Sesi alçalmıştı ama daha da sertleşmişti. “Bunu neden yaptığını unutmadığını umuyorum.”
O an masadaki adamın parmakları yavaşça kapanıp yumruğa dönüştü. Göğsüne tanıdık bir ağırlık çöktü. Zihni, gitmek istemediği bir yere, o kişinin her an kötüye gidebilecek hâline kaydı. Sesini duymuyordu ama varlığını her saniye hissediyordu; kendi vermediği bir kararın bedelini ödeyen, bunu durdurmak için hiçbir şey yapamayan biri... Görüntü gözlerinin önünde belirir belirmez derin bir nefes aldı ve onu yine içine gömdü. Yüzünde tek bir çizgi bile kıpırdamadı.
“Unutmadım.”
“İyi. Sana neden burada olduğunu hatırlatmak zorunda kalmak istemem.”
Diğeri ceketinin cebinden telefonunu çıkarıp ekrana şöyle bir baktı, sonra geri koydu. “Bir sonraki adımda tek bir hataya bile tahammülüm yok. Karan'ın üzerindeki şüphe yeniden canlanacak. Bu sefer o kapıdan kendi isteğiyle çıkamayacak.”
“Bir sonraki adım daha fazla dikkat ve zaman istiyor.”
“O hâlde dikkat et.” Kapıya yöneldi, eşikte durup son bir kez arkasına baktı. “Karşındakinin kim olduğunu bul. Kim olursa olsun, bu işin önünde durmasına izin verme.”
Kapı kapandığında sessizlik yeniden odaya yayıldı, bu kez daha ağır, daha kalın. Masadaki adam uzun süre ekrandaki yeşil satırlara baktı, sonra ellerini klavyeden çekip gözlerini sıkıca yumdu. Vicdan azabıyla hırsın arasındaki o ince çizgide yürümek, her saniye biraz daha zorlaşıyordu.
Bu işe başladığında her şeyin kontrol altında olduğunu sanmıştı. Birkaç doğru hamle, birkaç temiz kayıt, özenle hazırlanmış bir plan... Hepsi bu kadardı. Oysa şimdi karşısında yalnızca Karan yoktu. Attığı her adımı önceden sezen, gölgesiyle bile onu köşeye sıkıştıran görünmez bir rakip vardı.
Bir an, yalnızca bir an, her şeyi bırakmayı düşündü. Ekranı kapatıp bu odadan çıkmayı, hiçbir şey olmamış gibi davranmayı... Ama düşünce şekillenir şekillenmez içindeki ağırlık geri geldi. Şu anda güvende olmayan biri vardı ve o güvenlik, onun bu masadan kalkmamasına bağlıydı. Bırakırsa ilk bedeli o ödeyecekti, hem de hiçbir şeyi değiştiremeden.
Gözlerini açtı.
Nefesini yavaşça verip sandalyesinde doğruldu. Ekrandaki o tek satıra bir an daha baktı, sonra pencereyi küçülttü. Yüzünde ne korku vardı ne de tereddüt; yalnızca soğuk, sabit bir kararlılık. Bu işin nereye varacağını bilmiyordu. Ama neden devam etmesi gerektiğini çok iyi biliyordu ve bu bilgi, bütün korkularından daha ağırdı.
Parmaklarını klavyenin üzerine koydu.
Satırlar yeniden akmaya başladı.
✎﹏﹏﹏﹏﹏﹏﹏﹏﹏﹏﹏﹏﹏﹏﹏﹏
Bölüm böyle bitti, sizce nasıl olmuş?𐔌՞ .ˬ.՞𐦯
Beğendiyseniz kalp ˗ˋˏ ♡ ˎˊ˗ bırakmayı unutmayın.
Bir sonraki bölümde görüşürüz! 𖤐⭒๋࣭ ⭑
Bölüm etkileşimi
