27. bölüm · Karanlığın Nefesi

27 bölüm(+18)

sevinc yunusova

Bazı aşklar Karadenizin hırçın dalgalarına benzer, bazı aşklarsa dağların o pusuna benzer.... Sevmek öyle kolay değildir. İnsanın kalbi biri için durmadan sızlamadan atar,beynin de o kişiden başkası yer edenimez hale gelir.

Artık saatler akreple yelkovanın değil, onun gelişinin ya da gidişinin hesabını tutar. Uykusuz geçen geceler, aslında bedenin değil, bitmek bilmeyen o içsel konuşmaların yorgunluğudur. Fırtına kopsa da limandan ayrılamamak, sis çökse de zirveye tırmanmaktan korkmamaktır sevda.

Çünkü sevmek; bir başkasının varlığında kendi yokluğunu kabul etmek, onun nefesiyle hayata tutunmaktır. Ne dalgaların hırçınlığı ne de dağların geçit vermez puslu havası... Gerçekten seven kişi için yolun zahmeti, yolun sonundaki o bir çift gözün ışığından daha büyük değildir.

~Karanlığın Nefesi~
"Gerçek aşk.."
(Yazarın anlatımıyla)
Karadeniz’in insanları evlerine yavaş-yavaş geri dönüyor,dükkanlar kapatılıyordu. Karadenizin dalgaları rüzgârın sesini bastırmak istercesine kıyıya vururken Aksoy malikanesinde Alin'in gelişinin şerefine büyük bir akşam yemeği hazırlanmıştı.

Herkes odasında hazırlanıyordu. Ama Kılıç daha yeni uyanmaya başlamıştı. Ne zaman Karadenize gelse rahat uyurdu. Ona Karadenizi hatırlatan tek insan Alin olduğu içinde onun yanında da deliksiz uyuyordu.

Kılıçın bakışları Alin'in üzerinde ki kısacık olan kırmızı elbiseye kaydı. İlk bir kaç saniye mal mal bir Alin'e birde elbiseye baktı, sonra her şeyi daha yeni idrak etmeye başlayan bir çocuk gibi yattığı yerden kalktı.

"Alin bu ne?" dedi Kılıç uykudan yeni uyandığı için çatallı çıkan sesiyle. Alin başını biraz eğip elbiseye baktıktan sonra yeniden Kılıça baktı.

"Elbise," dedi rahatlıkla.

"Onu bende görüyorum," dedi ellerini saçlarının arasına daldırarak.

"Eee?" dedi Alin kafasını iki yana sallayarak. Rüzgâr pencereleri kırmak istercesine dövüyo Alin de rüzgâr gibi Kılıç sustuğu için içinden onu dövmek geliyordu.

"Bu elbisenin yarısı nerde?" dedi. Sesi kendinden o kadar emin çıkmıştı ki Alin sinirlenmemek için büyük bir nefes almıştı.

"Dur gidip getirip geliyorum," dedi ellerini sinirle iki bir yana sallayarak.

"Diyorum işte böyle bir elbise olamaz," dedi. Başını yana çevirerek kendi kendine konuştu. Yatağa doğru gidip tam ucunda oturup saçlarını elleriyle yüzünden yana itti. Alin Kılıça bakarak ya sabır çekip üzerine gitti.

"Sen beni delirtmek için mi doğdun ulan!" diye Kılıçın göğsüne birini vurdu. Kılıç Aline karşı hep bu radarları kapalı tuttuğundan, yana doğru devrildi.

"Yine n'aptım?" diye masumca sordu. Alin bağırmamak için elini yumruk yapıp ağzına koydu. Alin’in bu tepkisi üzerine Kılıç, dirseklerinin üzerinde hafifçe doğrulup ona hala "dünyadan habersiz bir yavru kedi" bakışı attı. Alin ise sinirden kıpkırmızı kesilmiş, az önceki vuruşunun hırsını alamamış gibi soluyordu.

"Yine n'aptım mı?" diye tısladı Alin, elini ağzından çekerek. "Kılıç, bazen o kadar düz bir adamsın ki içimden seni sopayla saatlerce dövmek geliyor! 'Yarısı nerede' ne demek ya? Tasarımı böyle bunun, tasarımı!"

Kılıç, bakışlarını tekrar Alin’in dizlerinin epey yukarısında biten kırmızı kumaşa çevirdi. Yüzünde, sanki bir matematik problemini çözmeye çalışıyormuş ama formülü yanlış biliyormuş gibi bir ifade vardı.

"Tasarımcı kumaştan mı kaçmış Alin? Bak, dışarıda fırtına var, camlar titriyor. Sen bu... bu 'çeyrek' elbiseyle dışarı çıkarsan rüzgar seni mısır patlağı gibi havaya uçurur."

Alin sabır çekerek yatağın kenarına, Kılıç’ın tam dibine çöktü. "Kılıç, biz bahçeye yemek yemeye gidiyoruz kutuplara keşfe gitmiyoruz. Ayrıca ben günlerce böyle gitmeyeceğim bir kaç merdiven inicem sonrada bahçede ki verandaya giricem o kadar. Başka bir yere gitmeyeceğim." Sesi bir isyandan farksız çıkmıyordu.

Kılıç bir an sustu, sonra aniden ciddileşerek doğruldu ve Alin’in gözlerinin içine baktı. Sesi bu sefer çatallı değil, korumacı bir tınıdaydı.

"Mesele sadece üşümen değil ki yavrum..." dedi, elini uzatıp Alin’in açıkta kalan dizine hafifçe dokunarak. "Şimdi senin bir değil iki değil 5 erkek kuzenin artı bir kaç akraban daha gelicek. Kuzenlerini yine biliyoruz da öbür akrabaları tanımıyoruz. Ne yiyorlar ne içiyorlar belli değil."

Alin, onun bu kıskançlıkla karışık mantıksız korumacılığı karşısında hafifçe gülümsedi ama taviz vermedi. "Yani diyorsun ki; ben çok güzel oldum ve sen bunu kaldıramıyorsun?"

Kılıç pes etmiş bir şekilde sırt üstü kendini tekrar yatağa bıraktı. Kolunu gözlerinin üzerine koydu.
"Çok güzel olmuşsun Alin. Sorun da bu zaten. Bu elbise değil, bu bir 'baş belası'. Git üzerine uzun bir hırka falan al bari, yoksa ben bu uykulu halimle bile karakolluk olurum bugün."

Alin sinsice gülerek dilini ağzının içinde gezdirip ayağını ayağının üstüne attı. "Vallah hiç gerek yok," dedi harfleri uzatarak. Kılıç uzandığı yerden hızla kalkıp şaşkınlıkla ona baktı.

"Ne demek gerek yok? Alin ben o kadar şeyi taşa ya da duvara mı anlattım?" Alin omuz silkip saçlarını cilveyle arkaya attı. Bu harakete Kılıçın içi gitti.

Alin, Kılıç’ın kendisine nasıl hipnotize olmuş gibi baktığının farkındaydı. Bu bakışlardaki hayranlığı görmek hoşuna gitse de, onun bu korumacı tavırlarını biraz kaşımanın kimseye zararı olmazdı.

"Anlattın canım, çok da güzel anlattın," dedi Alin, sesindeki cilveyi iyice belirginleştirerek. Alinin 'canım' demesiyle Kılıçın aklı iyice uçtu. "Ama unuttuğun bir şey var Kılıç. Ben o kuzenlerin ve akrabaların her birini tanıyorum. Yani sen hiç endişe etme. Hem...."dedi ve yatakta Kılıç’a doğru biraz daha yaklaştı.

Kılıç, aralarındaki mesafe azaldıkça yutkundu. Alin’in yaydığı o hafif parfüm kokusu, uykusunu tamamen dağıtmıştı. "Hem ne?" diye sordu, sesi az önceki otoriter tınısını kaybetmiş, daha çok bir teslimiyete bürünmüştü.

"Sen yanımdasın. Hem de kim bana bakmaya cüret edebilir?" Alin, parmağını Kılıç’ın çenesinden göğsüne doğru yavaşça indirdi. "Sen diyemiyorsun ben diyeyim hiçkimse." Dudağını çocukça büzdü.

Kılıç, Alin’in bu oyunbaz tavrına karşı dişlerini sıktı. Bir yanı ona hak verip bu eşsiz güzelliğin tadını çıkarmak istiyor, diğer yanı ise hala o elbiseyi bir şekilde uzatmanın yollarını arıyordu.

"Bak bak, lafı nasıl da dolandırıp bana getiriyor," dedi Kılıç, Alin’in elini yakalayıp avucunun içine alarak. "Alin, bu cilveler sökmez bana. Yani söküyor da... konumuz bu değil. Biri sana bakarsa onu öldürmeyeceğim konusunda söz veremiyorum." Kılıç aniden Alin’i belinden kavrayıp kendine doğru çekti. Alin bir anda kendini onun kucağında bulurken küçük bir çığlık attı.

"Tamam," dedi Kılıç, gözlerini Alin’in gözlerine dikerek. "Gidiyoruz. Ama tek bir şartım var."

Alin kaşlarını kaldırdı. "Neymiş o?"

"Yanımdan hiç ayrılmayacağın konusunda söz verirsen," dedi Kılıç kısık bir sesle. Alinin bunu kabul etmeyeceğini az çok tahmin edebiliyordu. Ama yinede şansını deniyordu.

Alin Kılıçın kucağından inmek için göğsüne birini vurdu. Ama Kılıç bırakmak yerine laz güzelinin belinde ki ellerini daha da sıkılaştırdı. Alin başını dikleştirip kollarını göğsünde kavuşturarak ciddi bir ifadeyle duvara baktı. Kılıç Alini böyle görünce yüzüne küçük bir buse kondurdu. Alin tam gülümseyecekken Kılıçın dediği aklına gelince bakışlarını yana çevirdi.

Kılıç, derin bir nefes aldı ve Alin’in inatçı ama bir o kadar da tatlı yüzüne baktı. Karadeniz’in hırçın dalgaları dışarıda kıyıyı döverken, içeride Alin’in sessiz protestosu Kılıç’ı çoktan teslim almıştı.

"Tamam," dedi Kılıç, sesi yenilgiyi kabul etmiş bir generalin son sözleri gibiydi. "Tamam, vazgeçtim. Yanımdan ayrılmamanı şart koşmuyorum. Zaten bu inatla sen beni peşinden koşturursun, biliyorum."

Alin, duyduğu bu sözlerle birlikte zafer kazanmış bir komutan edasıyla bakışlarını duvardan çekip Kılıç’a döndü. Dudaklarının kenarında o meşhur, muzip gülümsemesi belirdi. "Sonunda doğru yolu bulmana sevindim Kılıç Bey," dedi ve kollarını gevşetip ellerini onun omuzlarına koydu.

Kılıç, onun bu değişimine karşı başını iki yana salladı. "Ben hayatım boyunca senin kadar inatçı bir kadın görmedim." Alin gülerek omuz silkti.

"Göremezsin de," dedi eliyle Kılıçın sakallarını okşarken."O gri gözlerini oyarım." Kılıç ağzından kaçan kıkırtıya engel olamadı. Gülmesinin sebebi onu hafife alması değildi. Aksine bunu yapacağı ihtimalinin çok olduğunu bildiğinden gülüyordu.

Kılıç, Alin’in parmakları sakallarının arasında dolaşırken gözlerini hafifçe yumdu. Bu kadın hem en büyük huzuru hem de en tehlikeli fırtınasıydı.
"Tamam canımın içi, tamam," dedi Kılıç, Alin’in belindeki ellerinden birini çekip onun yanağına yaslayarak."Hadi artık gidelim yoksa ikimizide bu odaya kapatıcam." Alin gülerek Kılıçın omzundan destek alarak ayağa kalktı.

"Denemekle kalırsın Akdemir uşağu," deyip boy aynasının önünde durarak elbisesini düzeltti.

"Hmmm öyle mi?" dedi Kılıç ayağa kalkarken. Alin başını sallayıp saçlarını arkaya attı.

"Nasılım?" dedi etrafında 2 kez dönerek. Kılıç Alinin bu çocukça sevincini hayran bakışlarla izliyor her anı zihnine kazıyordu. Alinin dudak uçuklatacak güzelliği herkesi büyüleyebilecek derecedeydi.

"Yavrum o nasıl soru öyle." Arkasında durup ellerinin Alinin beline sararak başını onun omzuna yasladı. Alin belinde ki elleri sıkıca tuttu ve içtenlikle gülümsedi.

Sonunda istediği hayatı kurabiliyordu,hem de imkânsız olarak gördüğü adamla.....

"Sen çuval dahi giyinsen dünyanın en güzel kadınısın." Nefesini Alinin boynuna üflediğinde Alin başını o yöne doğru eğip güldü.

"Sen diyorsan." İç çekerek düşünceli bakışlarla aynaya baktı.

"Ne düşünüyorsun?" dedi. Kılıçın sesiyle bir kez daha iç çekip sertçe yutkundu.

"Biz...." Durdu. Dişini dudağına geçirdi."Biz sence normal aileler gibi olabilecek miyiz?" Karısının sorusuyla Kılıç afalladı. Bu konu hakkında hiç düşünmemişti.

Şimdi odada yoğun ve kasvetli bir sessizlik hakimiyet sürüyordu. Dışarıda Karadenizin o fırtınalı havasının sesi artık pencerlerden sızıp odaya dahil olarak hem Alinin hem de Kılıçın içini titretti.

Kılıç, belindeki ellerini daha da sıkılaştırdı; sanki Alin’i bu sorunun ağırlığından, dışarıdaki fırtınanın soğuğundan korumak ister gibiydi. Bakışları aynadaki yansımalarında takılı kaldı. Bir yanda Karadeniz gibi hırçın, durulmak bilmeyen Alin; diğer yanda onun deniz feneri olmaya ant içmiş kendisi.

"Normal..." diye mırıldandı Kılıç, kelimeyi ağzında yabancı bir tat gibi evirip çevirerek."Biz ve normal bir hayat." Kılıç kendi dediklerine inanamadı. Çünkü böyle bir hayat ona hep yabancı olmuştu. "Canımın içi gerçek şu ki bu düşmanlık ne kadar varsa biz hep zorluklarla,kavgalarla bitmek bilmeyen çatışmalarla yüz yüze kalıcaz." Derin bir nefes aldı."Ama biz birlikte olduğumuz sürece bu düşmanlık bize dokunamayacak."

Alin’in gözlerindeki o hüzünlü pırıltı geçmemişti. Başını hafifçe geri atıp Kılıç’ın boyun girintisine yasladı. "Kavgasız olmayacağı belli." Kafasını biraz yere indirdi."Ama bu düşmanlık beni boğuyor. Her saniye kime ne olucak bizim sonumuz ne olacak diye düşünmekten uykularım haram oldu." Sertçe yutkunup kuruyan dudaklarını ıslattı.

"Kılıç biz bu düşmanlıktan en çok zarar gören kişiler değil miyiz? Söylesene." Kılıç kafasını hafifçe salladı."Ben artık başımı yastığa koyduğumda yarın ne olucak kim vurulacak diye düşünmek değil,yarın sevdiğim adamla nereye gideceğim diye düşünmek istiyorum." Alinin bu haklı isyanı karşısında Kılıç diyecek kelime bulamadı.

Sevdiği kadının fazlasıyla haklı olduğunu biliyordu. Ama o bu düşmanlığı yok edemiyordu. Çünkü düşmanlığı başlatan kimse onun izni olmadan o düşmanlık sona ermezmiş. Ve ne Ümit Akdemir ne de Şakir Aksoy ilk adım atıyordu.

Kılıç, Alin’in boynuna derin bir buse kondurdu; kokusunu ciğerlerine hapsedercesine içine çekti. Sonra yavaşça onu kendine çevirdi ve iki eliyle yüzünü avuçladı. Başparmaklarıyla elmacık kemiklerini okşarken sesi, dışarıdaki dalgaları susturacak kadar tok ve kararlıydı.

"Bak bana. Biz 'normal' bir aile olmayacağız belki. Bizim soframızda her zaman bir macera, her zaman bir tutku olacak. Ama yemin ederim ki; o kapı kapandığında, senin canını sıkan her şeyi o eşikte bırakman için dünyayı yakarım. Bizim evimiz, senin güvende olduğun tek yer olacak. Eğer normallikten kastın huzursa... Onu sana ben tırnaklarımla kazıyarak vereceğim."

Alin’in gözleri doldu ama bu sefer mutluluktandı. Kılıç’ın bu sarsılmaz duruşu, onun en büyük sığınağıydı. "Söz mü?" diye sordu, sesi titreyerek.

Kılıç gülümseyerek alnını Alin’in alnına yasladı. "Söz laz güzelim. Şimdi sil o gözlerini, aşağıda bizi bekleyen bir sürü insan var." Kılıç gözünden akan bir damla yaşı başparmağıyla yavaşça sildi.

Alin derin bir nefes alıp dikleşti. O hüzünlü hava dağılmış, yerini yine o kendine güvenen, iddialı kadına bırakmıştı. "Bir sürü insanı bilmem amaa," dedi göz kırparak, "Bu elbiseyle aşağı indiğimde kuzenlerimin tansiyonunun fırlayacağını biliyorum."

Kılıç sahte bir kızgınlıkla ofladı. "Yine başladık..." diye mırıldandı. Alinin dediği son cümle aklına gelince yüzüne sinsi bir gülümseme yerleşti. "Demek kuzenlerinde sorun ediyor öyle mii?" dedi. Bu sefer eğlenen oydu. Alin dişlerini sıkarak Kılıçın omzuna sertçe vurdu. Kılıç gülerek omzunu tutup bir kaç adım arkaya çekildi.

"Hahahaha." Alin yalandan gülerek yeniden ellerini göğsünde kavuşturdu. Dilini ısırdı,çünkü dediği cümle yüzünden pişmandı. "Çok komik!" Kılıçın kahkaha atmamak için dudaklarını birbirine sıkıca bastırdı.

Kılıçın böyle görünce sinirle arkasını ona dönüp dolaba doğru gitti. Kılıç şaşkınlıkla sevdiği kadına bakıyordu. Alin dolabı açıp içinden ayağında ki siyah botlara uygun siyah elbise aldı. Elbisenin kolları uzun ve dizden aşağıyaydı.

"Alin?" Sesi seslenmekten daha çok soru sorar gibi çıkıyordu.

"Kılıç sence ben artık bu sinirle bu elbiseyle dışarı çıkar mıyım?!" dedi Alin sinirle. Kılıç yaptığı şey için kendini gururlu hissetmeye başlamıştı. Artık Alini bir şeye nasıl ikna edeceği konusunda yolu bulmuştu.

Alin sinirle elbisesini sinirle bir o tarafa bir bu tarafa sallayıp nasıl göründüğüne bakıyordu. Ama bakmaktan çok eziyet ediyor gibiydi. Elbiseyi o kadar sallıyordu ki elbisenin dili olsa 'rahat bırak beni!' diye bağırırdı.

Alin sinirlenince artık,her şeyden sinirini çıkarıyordu......

"Emin misin karıcım?" diye mırıldandı Kılıç, sesi odadaki rüzgar sesinin altında kalmıştı. "Yani neden değişiyorsun ki? Ben öylesine demiştim." Son cümlesini öyle kısık bir sesle söylemişti ki Alin duymamıştı.

Alin, yeni elbisesini yatağın üzerine bırakıp Kılıç’a döndü. "Eminim kocacım," deyip elbiseni eliyle düzeltti."Sayende bütün isteğim kaçtı. Zaten bunu giyinsem hastalanıp yatağa düşerim. Hem de siz centilmen beyefendinin birini vurma ihtimali artar."

Kılıç, ensesini kaşıyarak Aline doğru gitti ve aralarında biraz mesafe koyarak önünde durdu. "Yavrum, sana Karadeniz rüzgarı çarptı herhalde. Hem suç bende mi? Bende senin iyiliğini düşünüyorum. Burda tek konu kıskançlık değil ki,Maazallah hasta olursun. Trabzonu gezme isteğimiz yarım kalır." Alin gözlerini devirerek elbisesini eline aldı.

"Ben üstümü değişicem,sende bana uygun şal seç." Alinin dediğiyle Kılıç kafasını sallayıp açık olan dolaba doğru gitti. Alinde banyoya girip kapıyı kapatarak üzerine geçirdiği elbiseyi çıkardı.

Kılıçın bu kadar kıskanç olabileceğini hiç düşünmemişti. Normalde Kılıç bir şeyi demek isterken hemen diyemezdi. Ama şimdi her şeyi rahatlıkla diyordu.

Onlara gerçek anlamda zamanın eli değmişti....

-------------------
Herkes veranda da toplanmış Alinin,Kılıçın ve Ayşenin gelmesini bekliyordular. Odada üç kişiden başka herkes konuşuyor gülüyordu. Anlayacağınız üzere o kişiler Kuzey,Bulut birde Ece. Üçü içinde bu aile ortamı fazlasıyla yabancıydı.

Bulut için yabancıydı çünkü onların aile üyelerinin arasında gözünü açtığından beri gördüğü tek şey rekabet olmuştu,Ece için öyleydi çünkü onun ailesinde de Akdemirlerde olduğu gibi güç savaşları vardı. Kuzeyse bir aileye sahip olmadığı için ve aile olarak gördüğü Akdemirlerde bu huzuru görmemişti.

Ece rahatsızca yerinde kıpırdandı. Bulut bunu farkedince hemen karısının kulağına doğru eğildi. "İyi misin?" dedi fısıltıyla. Aslında bunu ona normal sesle sorsaydı yine de duyulmazdı. Ama o sesini kısarak sormayı seçmişti.

"Değilim," dedi. Asık olan suratını iyice asıp ellerini göğsünde birleştirdi. Bulut derin bir nefes alıp önüne döndü,suyuna uzanıp bir yudum aldıktan sonra karısına döndü.

Ece’nin bu huysuzluğu, aslında içindeki o tanıdık olmayan 'huzur' hissine duyduğu bir savunma mekanizmasıydı. Bulut, bardağı masaya bırakıp bakışlarını sofradaki kahkahalara çevirdi.

"İnanır mısın böyle bir aile banada yabancı geliyorum. Hem...." Gri harelerini yanında ki kadının mavilerine çevirdi. "Belki bizde burdan aile olmayı öğreniriz." Ece kuruyan dudaklarını ıslatıp önüne döndü,çatalını boş tabağa batırmaya başladı.

Ecenin gönlünde sadece o ela gözlü adam vardı. Başka bir adama yer yoktu,ona göre olmayacaktı da.....

"Yakında boşanırız bence ihtiyaç yok." Ecenin duygusuzca dediklerine karşı Bulut iç çekip bakışlarını onun yüzünden çekti.

Bulut Ecenin yaptığını bilse zaten onunla bir hayat kurmak istemezdi....

Tam o dakikalarda Alin ve Kılıç el-ele gülerek odaya dahil oldular. Alinin üzerine giyindiği siyah kıyafetler ona farklı bir güzellik katmıştı. Akrabalarını görünce gülümseyerek bir kaç saniye kapıda durup onları izledi.

Eğer Alin Norveçte değilde Karadenizde büyüseydi bu aileye sahip olacaktı. Ama malesef o bazı akrabalarını sadece telefonda ve fotoğraflarda görmüştü. Belki de onun içinde ki boşluk bu yüzdendi.....

"Sonunda gelebildinuz da," dedi kuzeni Mert. Mert Vural amcasının ikiz oğullarından biriydi. Hem de Ayperinin erkek kardeşiydi.

"He gelduk da," dedi Alin alaycı bir tavırla. Mert güldü,Alin Kılıçın elini bırakıp kollarını iki yana açarak sıkıca kuzenine sarıldı."Özledum da gaybana," dedi. Mertin beline bir abla şefkatiyle vurdu. Mertte gülerek onun beline hafifçe vurdu.

"He bizde özleduk aba." Ayrıldıklarında Alin bir elini Mertin omzundan çekmedi. Gülümseyerek kafasını yavaşça salladı. Murat arkadan gelip Merti yana ittirince,ikizi sertçe Murata vurdu.

"Çekil ula!" diye yükseldi Murat. Mert sinirden kıpkırmızı olmuş şekilde ikizinin koluna sertçe çarptı. Alin buna karşılık gülerek kafasını iki yana salladı. Bu ikisi onun için en büyük sorumluluk gibiydi.....

"Amına koduğumun piçi," diye mırıldandı Mert. Kılıç başını yana çevirip sessizce güldü,sonra yeniden o normal haline geri döndü.

"Peki benu özledin mi?" dedi Murat Aline sarılırken. Gülerek Murata sıkıca sarıldı.

"Özlemez olurmuyum hiç," dedi. Muratın beline de aynı şefkatle vurup ondan ayrıldı. Mert Kılıçla görüşmek için elini uzattığın da Kılıç elini tutup sıktı ve kafasını memnun oldum dercesine salladı. Murat da uzaktan kafasıyla selam verdi Kılıç ona da karşılık verdi.

Alin sırayla öbür amcası Volkanın çocukları Bora,İsa ve Ademle görüştü. Bakışları Nehiri aradı ama onu bulamadı. Nehir Volkanın ikinci çocuğuydu. Alinin yanına en sık gelen kuzenlerden biriydi.

Kendisi bir polisti. Evet yalnış duymadınız yıllardır ailerinden en çok mafya çıkan ailede tek polisti. Alin ve Nehir bu ailenin kurallarını yıkıp geçen iki kızdı. Biri onların tutuklanmasına getirip çıkara bilecek bir mesleğe,diğeri de aileyi kendi elleriyle tutup götüre bilecek bir mesleğe sahipti.

İkisi de bu ailede ki ayrık otları gibiydi.

Alin Nehirin abisi olan Boraya döndü."Bora Nehir nerde? Görmedim onu," dedi her ihtimale karşı yine de etrafı tararken. Ama biliyordu ki eğer Nehir burda olsaydı onun yanına ilk koşan olurdu.

Bora, kardeşinin adının geçmesiyle yüzünde hafif, gururlu ama bir o kadar da yorgun bir gülümsemeyle Alin’e baktı. Elindeki su bardağını masaya bırakıp ceketinin düğmesini ilikledi.

"Nehir’i bilirsin Alin," dedi Bora, sesi Karadeniz’in sert ama güven veren rüzgarı gibiydi."O polis olmasıyla nefes alır. Gelicem demişti,ama yemekten sonra bilirsin hanımefendi bu yaşında operasyonlara koşuyor. Sanırsın ki dünyayı kurtarmak için yetiştirilmiş süpermen," diye yalancı bir kızgınlıkla anlattı.

Alin gülümseyerek kafasını salladı ve sandalyesine doğru gitti. Kılıç hemen onun sandalyesini çektiğinde gülümseyerek oturdu.

Şu an kendini bir ailedeymiş gibi hissediyordu....

--------------------
Veranda’daki yemek bittiğinde hava iyice serinlemişti. Alin ve Kılıç el ele, sessizce odalarına çıktılar. Kapı kapandığı an dış dünyanın gürültüsü kesilmiş, yerini ikisinin nefesine bırakmıştı. Kılıç, Alin’i yavaşça kendine doğru çekti; elleri siyah elbisenin belinde sahiplenici bir tavırla duruyordu.

“Akşam boyunca,” diye mırıldandı Kılıç, sesi gecenin sessizliğinde yankılanarak. “Bakışlarımı senden bir an bile kaçıramadım. Bu siyah elbise... seni benden uzak tutmaya yetmiyor.”

Alin hafifçe güldü, parmaklarını Kılıç’ın saçlarına geçirip ona eşlik etti.“Senin yüzünden o kırmızı elbiseyi giyememiştim oysa... Şimdi pişman mısın?”

Kılıç cevap vermek yerine Alin’i kucağına alarak yatağa doğru taşıdı. Onu yavaşça bırakırken gözlerindeki ifade, sözcüklerden çok daha fazlasını anlatıyordu. Elbisesinin fermuarı sessizce aşağı kayarken, Kılıç bir an durup sevdiği kadının yüzündeki her bir çizgiyi ezberlemek ister gibi baktı.

“Bazen ne kadar büyüleyici olduğunu unutuyorum,” dedi fısıltıyla. “Sonra tek bir bakışın yetiyor, dünyam altüst oluyor.”

Dudakları Alin’in boynunda ve omuzlarında nazik ama tutkulu izler bırakmaya başladı. Alin’in nefesi hızlanırken, aralarındaki çekim odadaki havayı ağırlaştırıyordu. Kılıç’ın dokunuşları, Alin’in her hücresinde birer kıvılcım uyandırıyor; ikisi de zamanın ve mekanın ötesinde bir noktaya sürükleniyordu.

Kısa süre sonra, aralarındaki son engeller de kalktığında Kılıç, Alin’in yanına uzandı. Bakışları bir an bile ayrılmıyordu. Birbirlerinin varlığında kaybolurken, hareketleri bir dansın uyumu gibi birbirini tamamlıyordu. Her dokunuş, birbirlerine duydukları özlemin ve aidiyetin bir kanıtı gibiydi.

Kılıç, Alin’in yüzünü avuçlarının arasına aldı:
“Gözlerime bak Alin,” dedi, sesi bağlılık doluydu. “Burada, bu anın içinde sadece biz varız. Benimlesin ve hep benim kalacaksın.”

Alin, onun gri gözlerinde kaybolurken hissettiği yoğun duygu seliyle titredi. Kelimeler artık yetersizdi; bedenleri ve ruhları sessiz bir anlaşmanın içinde birleşmişti. Zirveye ulaşan o yoğun anın ardından, dünya yavaşça eski hızına döndü.

İkisi de nefes nefese, ter içinde birbirlerine sarılmış halde yatıyorlardı. Oda, sadece kalplerinin atışıyla doluydu. Kılıç, Alin’in dağılmış saçlarını okşayıp alnına huzurlu bir öpücük kondurdu. Onu sıkıca göğsüne bastırırken yüzünde hafif, muzip bir gülümseme belirdi.

"Hayatıma iyiki geldin laz güzelim." Saçlarının arasına küçük bir buse kondurdu.

"Sende," diye Alin iyice Kılıçın göğsüne sokuldu.

--------------------
Güneş puslu dağların ardından yavaş-yavaş görünürken saatlerdir sadece rüzgârın ve dalgaların sesinin hakimiyet sürdüğü Karadeniz’i yine insan sesleri kaplamıştı. Alin çoktan kalkıp giyinmişti.

Karadeniz garip bir şekilde ona mutlaka çabuk uyanması gerektiğini hatırlatıyordu....

Üzerinde şalvar ve uzun kollu tişört vardı. Bu kıyafetler ona gerçekten Karadeniz’e ait olduğunu hatırlatıyordu. Trabzonlulara has olan keşanı kafasını taktı.

Gülümseyerek yatakta uyuyan Kılıça bakıp sessiz olmaya dikkat ederek odadan çıktı. Evin içinde ki sessizlik insanı içine çekmek yerine aksine huzur veriyordu. Merdivenlerden inerken eski ahşaplardan çıkan o gıcırtı sesine karşılık tebessüm etti.

Burası onun eviydi bunu hissediyordu,her taş her duvar onun evinin bir parçasıydı. Her sessizlik onun kuracağı ailenin gelecekte ki sesiydi.

Mutfağa girdiğinde burnuna dolan yemek kokularıyla gülümsedi. Halası ocağın önünde durmuş kuymak yapıyordu. Sessizce yürüyüp halasının yanağına küçük bir öpücük kondurdu.

Ayşe gülümseyerek Aline döndü."Günaydun kizum," dedi herzaman ki şefkatli sesiyle. Alin arkada ki masadan sandalyelerden birini çekip oturdu ve dirseğini masaya yaslayarak başını eline yasladı.

"Günaydun halam." Sesi yeni uyandığı için pürüzlü çıkıyordu. Ayşe Alini süzdü,yüzüne büyük bir gülümseme yerleşti. Alinin giyindiklerini de o da ona çok yakıştırmıştı.

"Hââ böyle aynu Karadeniz kizlaru gibisun," dedi kuyamağı karıştırırken. Yanda ki çayın altını kıstı. Ayşe yaşına rağmen kendi işlerini başkasının yapmasını sevmezdi.

"Sağolasun," dedi Alin düşünceli sesiyle. Bütün dikkati pencereden görünen dağlardaydı. Ayşe Alinin sesinde ki düşünceyi sezdi.

Alinin neden bu kadar düşünceli olduğunu tahmin edebiliyordu. Zaten Alini anne babası bildiği insanlardan başka herkes anlıyordu.

"Baban..." Ayşenin dediğiyle Alin hemen ona döndü."O gavur benum gardaşumun oğli,haa insan demek bile içimden gelmiyi. İnsan hiç kendi evladıni vurur mu?" dedi sinirli bir sesle.

Ayşenin dedikleriyle Alinin omzunda ki o yaranın yeri sızladı. Eli ister istemez yarasını okşadı. O yara hep orda olacaktı,Alinin hayatında ki en büyük ihanetin simgesi olarak kalacaktı.

Hayatta herkesten çok güvendiği insanın bıraktığı o iz......

"Düşmanlık konuysa," dedi Alin kafasını aşağıya indirip parmağında ki siyah yüzüğe bakarken. Ayşe kuyamağın pişdiğine emin olduktan sonra hemen ocağı kapatıp Alinin hemen yanında ki sandalyeyi çekerek oturdu.

"Senun o baban var ya,insanu öldürür ben yapmadum deyip aradan çikar." Alinin bakışları halasının kahverengi gözlerine kaydı. Ayşenin annesinin göz rengi kahverengi olduğu için onunda gözleri öyleydi. Aksoylar arasında göz rengi farklı olan sayılı kişilerden biride oydu.

Alin nefesini dışarı verip bakışlarını pencereden dışarı yöneltti."Artık onu tanıyamıyorum," dedi kısık bir sesle. En çokta ona bu koyuyordu; babasının onu hiç acımadan vurması....

"Oyy benum kınalı kuzum," dedi Ayşe Alinin ipek gibi saçlarını okşayarak. Alinin yaşadıklarının ağırlığını hissede bildiği kadar hissediyordu. Ama işte insan yaşamadan anlayamazmış.

Alin Ayşenin dediğiyle gülümsedi,saçlarını okşayan o nasırlı eller azda olsa ona şefkati hissettirdi. Alin hep bir çocuğu olursa ona nasıl anne olacağını düşünürdü. Zaten en büyük hayaliyde buydu.

Ama bazense istemezdi. İyi bir anne olamayacağını düşünüp bunalıma girerdi,çünkü gerçek bir anneyle büyümemişti. O yüzden nasıl bir anne olacağını hayal edemiyordu.

"Hââ senun o it baban buraya gelirse oni vurur öbür dünyaya gönderirum." Alin halasının sözlerine karşılık güldü. Biliyordu ki Ayşe Aksoy dediğini yapar.

Ayşe Hanım, Alin’in gülüşünü görünce iyice coştu, kollarını sıvadı ve bir hışımla ayağa kalktı. "Gülme kizum, vallahi yaparum! O Orhan denilen herif buraya adimini atsun, bak gör Karadeniz ona mezar oliyi."

Alin tam cevap verecekti ki, merdivenlerden gelen tok adım sesleri mutfaktaki konuşmayı böldü. Kılıç, üzerinde siyah tişörtü, hafif dağılmış saçları ve henüz tam açılamamış gri gözleriyle mutfağın kapısında belirdi. Alin’in üzerindeki keşanı ve şalvarı görünce bir an duraksadı. Bakışları yumuşadı, dudaklarının kenarına hayranlık dolu bir gülümseme yerleşti.

"Günaydın," dedi Kılıç, sesi sabahın ilk saatlerine has o boğuk tınıdaydı. Alin’e yaklaşırken bakışlarını ondan bir an olsun ayırmıyordu. "Umarım bölmüyorumdur."

"Yok uşağum bölmiysun. Bizde işte hala yeğen söhbet ediyidik. İyi oldi geldiğun." Ayşe ayağa kalkarken Alinde ona baktı."Hayde baa müsade bir kaç işum var sizde oturun söhbet edun." Alin kafasını yavaşça salladı. Ayşe ağır-ağır adımlarla odadan çıktı. O odadan çıktıktan sonra Alinde ayağa kalktı.

Kılıç Alinin bu halini hayranlıkla izliyor,bu güzelliğe bir kez daha hayran kalıyordu."Çok güzelsin." Karısına doğru yürüyüp ellerini beline dolayarak onu kendine doğru çekti. Alin de kollarını yukarı kaldırıp onun boynuna doladı.

Ayak uçlarına biraz kalktı,Kılıçta ona yardımcı olmak adına başını biraz eğdi. Burnunu kocasının burnuna sürttü. Kılıç Alinin bu haline karşı gülümsedi."Sence yüzde kaç ihtimal görünürüz?" dedi Kılıç kısık ve arzudan boğuklaşmış bir sesle.

"Çok yüksek," dedi Alin arzu dolu bir sesle. Alin biraz daha uzandığında aralarındaki o küçücük mesafede bir anda kapandı. Alin’in dudakları, Kılıç’ın dudaklarıyla buluştuğunda mutfaktaki kuymak kokusu ve dışarıdaki hırçın Karadeniz sesi bir anlığına silindi.

Kılıç, belindeki ellerini daha da sıkılaştırıp onu kendine mühürlemek ister gibi bastırırken, Alin parmaklarını Kılıç’ın ensesindeki kısa saçlara doladı. Bu sabah öpücüğü, içinde hem sığındıkları o limanın huzurunu hem de birbirlerine duydukları bitmek bilmeyen o yangını taşıyordu.

Ancak Karadeniz evlerinde mahremiyet, ahşap kapıların gıcırtısı kadar ince bir çizgiydi.

"Oooo! Galiba çok yanlış bir zamanda geldim."

Mert’in mutfak girişinden gelen alaycı sesiyle Alin, Kılıç’ın kucağında hafifçe sıçrayarak geri çekildi. Kılıç ise hiç istifini bozmadan, sanki dünyanın en normal işini yapıyormuş gibi Alin’i yavaşça yere bıraktı ama elini belinden çekmedi. Gri gözlerini kapıdaki Mert’e dikti.

"Mert,günaydın." Alin o kadar stres yapmıştı ki ne dediğini bile düşünmüyordu. Aklında sadece rezil olmanın utangaçlığı vardı.

"Günaydın,günaydın." Mert gülerek içeri girip onların yanlarından geçerek ocağa doğru gitti."Halam yine döktürmüş," dedi gülerek. Alin yarım bir gülümsemeyle başını salladı,göğsü heyecandan inip kalkıyordu.

İkisinin de bu içinde ki arzu başlarına belaydı...

Kılıçsa Alinin aksine sinirliydi. Sevdiği kadınla bir beş saniye bile rahat geçirmelerine izin vermiyordular. Ne Kuzeyi,ne Bulut ne de Merti bitiyordu. Aklında ki tek soru şuydu 'sırada onları bölecek kişi kimdi'.

Alin kendini toplayıp hızla kalktığı sandalyeyi düzeltti. Sonra Merti kenara iterek kuyamağı ocağın üzerinden alıp yandan da masayı yakmasın diye bir altlık alarak kuymağı masaya bıraktı. Mert şaşkınca Alini izliyordu. Şu an mutfağa geldiği için bin pişmandı.

"Hadi yardım et bana," diye sızlandı. Kılıç hemen karısının yanına gidip dolapları sinirle açmaya başladı. Mert şaşkınlıkla iki deliyi izliyordu. Şaşkınlıkla açılmış ağzını eliyle çenesinin altından bir tane vurarak kapattı. Mert kaşlarını yukarı kaldırıp derin bir nefes aldıktan sonra mutfaktan uzaklaştı.

Normalde mutfaktan çıkmayan adam şimdi mutfaktan kaçıyordu.

"Kılıç, dolap kapağını koparacaksın!" dedi Alin, sinirle karışık bir gülmeyle.

Kılıç arkasını dönüp kalçasını tezgaha yasladı. Kollarını göğsünde kavuşturduğunda, üzerindeki siyah tişört omuzlarını her zamankinden daha geniş gösteriyordu. "Yalan mı Alin? Kimsenin zamanlaması mı tutmaz arkadaş? Kuzey biter, Mert başlar. Bu insanların 'Kılıç ve Alin’i Rahatsız Etme Cemiyeti' falan mı var?"

Alin, kocasının bu huysuz çocuk tavrına dayanamayıp yanına gitti. Ellerini onun göğsüne koyup bakışlarını yukarı kaldırdı."Acaba fazla mı abartıyorsun canım?" Alinin canım demesiyle Kılıçın ayarları yine değişti.

Alinin dudaklarından çıkan o canım kelimesi için canını dahi verirdi...

Laz güzelinin soğuk ellerinin üzerine sıcak ellerini koydu."Sen bana her canım dediğinde ayarlarımın değişmesi normal mi?" Alin gülerek başını bilmem dercesine iki yana salladı.

Ellerini zorda olsa Kılıçtan kurtarıp yeniden eski yerine dönüp dolabı açarak tabak çıkarmaya başladı. Kılıçta çay bardaklarını çıkarıp demliği ve çaydanlığı alarak çay dökmeye başladı.

Şu an ikiside kendini bir ailenin içinde hissediyordu. İkisinin de en yaralı yeri olan aileyi birlikte kurmuşlardı.

Onlar birbirlerine yara olmak yerine merhem olmuşlardı.