17. bölüm · Karanlığın Nefesi

17 bölüm

sevinc yunusova

Acı hiçbir zaman dinmeyecek hir duygudur. Sen tam ondan kurtuldum derken,aslında onun dibinde olduğunu anlayamazsın. Gerçeklerse hep var olan olan birşeydir. Tam bitti bu kadar dersin,yeni bir gerçek çıka gelir. Seni ve etrafında olan herkesi darmadağın eder. Sen ise sadece onun acısıyla nefes alırsın. O yüzden bazen gerçeklerin gizli kalması iyidir.

Kılıç Akdemir/Karanlığın Nefesi

"Fikrimin İnce Gülü"
Hayat bazen bize öyle şeyler yaşatır ki,boğuluruz. Nefes alamayız,sanki bizi asıyorlar gibi gelir. İşte bu olaylar keşke olmasaydı. Çünkü bizi bu olaylar yok ediyordur.

İşte ben şu an bu olayı yaşıyordum. Hissettiğim acının tarifi yoktu. Olmayacaktı da. Zaten olamazdı. Yıllardır öldü bildiğim babaannemin yaşadığını öğrenmek üzerime bir yük daha almamı sağlamıştı. Ama yine de sessizdim. Çünkü bağırıp çağırmakla yıllarım geti gelmeyecekti. Ne de bu acı dinmeyecekti. Kelimelerin boğazıma dizildiği zaman ağzımdan tek bir cümle çıktı.

"İnşallah yaşıyordur." Sertçe yutkundum. Bu cümleni kurmak bile bana zor geliyordu. Çünkü içimde olan acı çok büyüktü. Ama bunu kimsenin üzerine dökmeye hakkım yoktu. Her zaman ki gibi yine içime atacaktım. Stresten bacağımı salladığımı hissedince elimle titreyen bacağımı durdurdum.

"Alin sen iyimisin?" dedi amcam hem korku dolu hem de stresli sesiyle. Kafamı yavaşça salladım. İyi olup olmadığımı sormasının tek sebebi vardı. İkisi'de böyle tepki vermemi beklemiyordu.

"Ben iyiyim. Sadece babaannemin yaşamasını istiyorum,o kadar. Hem tam değil dediniz. Yani yaşayıp yaşamadığı hakkında bir bikgi yok." Dedem ağır-ağır başını salladı."Mezarı açtırın," dedim titreyen sesimle. Çünkü tek yolu buydu. Amcamın yüzünde olan endişe yok olmuş yerini ifadesizlik almıştı. Dedeme baktığımda o'da amcam gibi ifadesizce bakıyordu. Benden böyle cevap beklemedikleri o kadar belliydiki.

"Ya annemin mezarıysa?" dedi amcam sinirle,sinirden sesi bile titriyordu.

"Ya değilse?" dedim amcamın tersine giderek. Çünkü eminlik yoktu. Mezarda ki babaannem bile olmaya bilirdi. Onun öldüğü gün başka biri daha ölmüştü. Her ne kadar küçük olsamda her şeyi net hatırlıyordum.

"Tamam kavga etmeyin. Alin amcan haklı. Eğer orda yatan Yağmursa...." Durdu. Derin bir nefes aldı."O kadını bulmak daha iyi olur." Sinirle gözlerimi kapayıp elimi ayağımın üstünden çektim. Yüzümü ellerimin arasına alıp,dirseklerimi dizimin üstüne koydum. Ellerimi başıma doğru kaldırdığım da saçlarım da geriye gidip gelmişti.

"O kadını aramaya zaman harcayacağınıza mezarı açarsanız daha kolay olur. Kendi işinizi kendiniz zor ediyorsunuz." Amcam düşünceye dalarken dedemin cevabı belli gibiydi. O mezarı açtırmayacağını biliyordum. Çünkü inatçı tavrım ona çekmişti.

"Alin,biliyorum sabrın yok. Ama izini bulmamıza çok az kaldı. Eğer kadını bulamazsak......" Sertçe yutkundu."Senin dediğini yaparız."

"Söz mü?" dedim ciddi bir sesle.

"Aksoy sözü." Başımı hafifçe eğdim. Bu hayatta tek güvendiğim söz Aksoy sözüydü. Çünkü biz verdiğimiz sözü hep tutardık. Aksoy sözü demişken. Dedeme Baharı desem çok iyi olurdu.

"Dede senden birşey istiyebilirmiyim?" dedim biraz çekingen tavırla. Bir Akdemire yardım edip etmeyeceğini bilmediğimden böyleydim.

"Önemli bir konu galiba," dedi çatık kaşlarıyla.

"Evet öyle. Sen yardım edecekmisin onu söyle," dedim arkama yaslanırken.

"Konudan konuya değişir."

"Bahar,Bahar Akdemir," dediğimde ikiside ciddileşti. Dedem kaşlarından biri yukarı kalktı."Yardıma ihtiyacı var." Derin bir nefes aldım."Ve bende yardım etmek konusunda söz verdim. Bana bu konuda yardım edermisin?" dedim sona doğru gözlerimi kaparken. Amcam sinirli gülmeye başladı.

"Alin sen iyi olduğuna eminsin di mi?" diye çıkıştığın da irkilmiştim.

"Fazlasıyla eminim amca," dedim amca kelimesinin üzerine basarak. 'Ya sabır' diyip dedeme döndüm.

"Kimden bahsettiğini anladım. Yeter ki sen iste yaparım," dedi istemsizce. Dedemin benim gözümde en iyi yanı buydu. Ailesinin hep arkasında durması.

"Siz ikinizde kafayı yediniz." Amcam sinirle ayağa kalkıp arkasına bile bakmadan kapıyı açtı. Ve çıktı. Ama kapıyı kapadığında oda da sanki deprem olmuştu. Her ne kadar yaşlansa da hâlâ çevik bir adamdı. Aslında lider olduğu için böyle olması normaldi. Dedem bakışlarını kapıdan çekip bana doğru döndü.

"Numaraya ihtiyaç var mı?" dedim.

"Gerek yok. Bende var." Bazen dedemin de lider olduğunu unutuyordum. Telefonu açtı. Yaşlı olsa bile teknoloji kullanmayı azdan çoktan biliyordu. Telefonu bana uzattığın da hemen aldım. Hızla 'kurtuluş' yazdım. Yine ayaklarım titriyordu. Çoğu zaman stresli ve sinirli olduğum da böyle olurdum. Küçüklükten kalma bir sorundu. Yıllar geçse de bunu değiştiremiyordum.

Cevap geldiğinde anında başımı telefona çevirdim. Tam okuyacaktım,dedemin sesini duydum. "Sesli oku," dediğinde başımı salladım. Boğazımı temizleyip okumaya başladım.

"Merhaba Alin. İlk önceden teşekkür etmek istiyorum. Yani sana eziyyet veriyorum. Ama gerçekten de güvenilir biriymişsin." Gülümsedim. "Sayende kurtuldum." Son cümleni bir kez daha okudum. Bir kez daha ve bir kez daha. Sonra dedeme döndüm.

"Sen ilk önce cevap yaz. Sonra anlatırım." Başımı sallayıp hızla 'umarım hep mutlu olursun' yazdım. Sonra telefonu kapayıp dedeme verdim. Telefona dokunmadı. Aksine bana doğru itti.

"Bu telefon artık senin. Seninle her an iletişim kurmaya ihtiyacımız var. Canın telefonu da yok." Başımı salladım. Evet Canın da telefonuna el koymuştular. Son olandan sonra ikimize de güvenmiyordular.

"Sağol. Ama Bahar konusu nasıl oldu?" dedim bariz olan şaşkınlığımla.

"Akdemirlerin arasında bir adamım var. Seninle Baharın konuşmasını duymuş. Bahara senden gönderilmiş bir mesaj yazdım. Ve bir nevi sana yardım ettim." Derin bir nefes alıp,arkasına yaslandı.

"Peki o adamın orda olmasına rağmen nasıl bana ulaşamıyorsun?" dedim. Çünkü adamı varsa illa bir yolla bana ulaşırdı.

"O seni korumak için var. Unutma Alin bu hayatta babana bile güvenmiyeceksin." Kaşlarım dedemin bu planı karşısında havalanmıştı. Her ne kadar az sevmsem de güvenilir bir adamdı. Babamdan bile...

"Ne diyeyim. Bir daha teşekkürler Şakir Aksoy." Dedem sadece gülümsedi.

"Ne demek vazifem Alin. Seni korumak aslında benim esas vazifemdi. Ama ben o işi çok ikinci plana attım. Bundan sonra elimden geldiği kadar yanında olucam."

"Aynı şey benim içinde geçerli," dedim gülerek."Artık ben gideyim." Telefonu aldım.

"Sana haber vericem. İyi günler Alin."

"Sanada dede." Ayağa kalkıp kapıya doğru yürüdüm. Kapıyı yavaşça açıp aynı yavaşlıkla da kapadım. Odada çıktıktan sonra yere düşmemek için demire tutundum.

Yaşadıklarım... Çok ağır geliyordu. Artık kaldıracak gücüm yoktu. Her gün en fazla ne olabilirki diyordum. Ve her gün daha beteriyle karşı-karşıya kalıyordum.

----------
Akdemir malikanesine ulaştığım da üzerimde olan yük sanki daha da artmışdı. Burda değilde,kendi evimde olmalıydım. Ama malesef ki burda olmak zorundaydım. Kapıyı açarak eve girdim.

Salondan konuşma ve gülüşme sesleri geliyordu. O yüzden salona hiç gitmeden direkt merdivenlere doğru yöneldim. Merdivenleri hızla çıkıp odama doğru gittim. Odanın önünde soluklanıp kapıyı yavaşça açtım. Elaranın uyuyup uyumadığını bakmak için başımı içeriye soktum. Uyuduğunu görünce eğilip topuklu ayakkabılarımı çıkardım. Sessizce içeri girip kapıyı arkadan kapadım. Çantamı koltuğa atıp topuklularımı yere bıraktım. Üstümde ki montu yere fırlatıp kendimi banyoya attım.

Kapıyı kilitleyip elimi kapıdan tutarak yere çöktüm. Elbisemin boğazını çekiştirmeye başladım. Boğuluyor gibiydim. Her şey beni boğuyordu. Gözyaşlarımın yanağımdan süzülüp banyonun soğuk fayansına düşüşünü izledim. Hıçkırıklara boğularak ağlamaya başladım. Ellerimi saçlarımın arasına geçirdim.

Parmaklarım saçlarımın arasında titrerken nefesim düzensizleşti. Göğsüm sanki daralıyordu, ciğerlerim havayı kabul etmiyordu. Kendimi toparlamaya çalıştıkça daha çok dağılıyordum.

Derin bir nefes almaya çalıştım. Olmadı. Bir tane daha. Sonunda nefesim biraz olsun düzeldi. Güçlü olmak zorundaydım. Çünkü ben Alin Aksoydum. Her acıya dayanan,yıkılması yasak olan olan Alindim. Titreyen bedenimle ayağa kalktım. Lavaboya doğru yürüyüp musluğu açtım. Yüzüme çarpan soğuk suyla bedenimden titreme geçmişti.

Başımı kaldırıp aynaya baktım. Dağılmıştım. Hem de fazlasıyla. Elimi yüzüme götürdüm. Yaşlanmış gibiydim. Sanki 23 değilde 30 yaşım vardı. Ya da bana öyle geliyordu. Çünkü ruhumun en az 40 yaşı vardı. Musluğu kapayıp duşa doğru yürüdüm.

Suyu açıp kıyafetlerimle kendimi sıcak suyun altına attım. Suyun sıcaklığı elbisemin kumaşından tenime sızarken, üzerimdeki o ağır metalik yorgunluğun biraz olsun dağıldığını hissettim. Islanan kumaş vücuduma yapışıyor, her bir damla zihnimdeki karmaşayı yıkayıp götürmek istiyormuş gibi şiddetle tepemden aşağı iniyordu. Duvarın soğuk fayansına başımı yasladım.

Dedemin o kendinden emin duruşu, amcamın öfkesi ve babaannemin mezarının açılma ihtimali... Hepsi birer hayalet gibi etrafımda dönüyordu. Eğer o mezar boşsa ya da içinde yatan bir başkasıysa, hayatımın geri kalanı bir yalanın üzerine inşa edilmiş olacaktı.
Dakikalarca suyun altında öylece kaldım. Islanan elbisem ağırlaşmıştı, tıpkı omuzlarımdaki sorumluluklar gibi.

Zaman durmuş gibiydi. Ne geçmiş vardı ne de gelecek. Sadece kalbimin kulaklarımda yankılanan sesi… Her atışta biraz daha yoruluyordu sanki. Elimi göğsüme bastırdım. Kalbim hâlâ atıyordu ama ruhum çoktan yorulmuştu.

Suyun sesine bir başka ses karıştı. Kapının önünde hafif bir tıkırtı. Önce hayal sandım. Ama sonra bir kez daha geldi. Bu sefer daha netti.

“Alin?” Kılıçın sesini duymamla hemen suyu kapadım. Bedenime yapışan elbisem haraketlerimi kısıtlıyordu. Acaba fazla ağırlaşması normalmiydi? Alin sence sorun bu mu?!

Kılıç’ın sesi, her zamanki alaycı ve otoriter tonunun aksine, bu kez içinde gizleyemediği bir endişe barındırıyordu. Bedenim sırılsıklam elbiselerimin ağırlığıyla titrerken, cevap verecek gücü kendimde bulamadım.

Kılıç, beni kaçırıp bu eve getirdiğinde ondan nefret etmem gerektiğini biliyordum. Düşmanlık bunu gerektirirdi. Ama o, bana hiçbir zaman bir düşman gibi davranmamıştı. Buysa beni hep şaşkına çeviren bir durum olmuştu.

“Alin, kapıyı açmazsan kıracağım. Ses ver!”

“İyiyim...” diye fısıldadım ama sesim boğazımdaki hıçkırık düğümüne takılıp pürüzlü çıktı. “Yalnız kalmak istiyorum, Kılıç. Git lütfen.”

Kapı kolunun sertçe aşağı indiğini duydum. Kilitli olduğunu anlayınca vurduğu yumruk banyoda yankılandı. “İyi değilsin. Sesin bile titriyor. Aç şu kapıyı, zorluk çıkartma bana.”

Tabiki yinede inat edecektim. En kötü olduğum,düştüğüm,yıkıldığım anımda bile asla inat etmeyi bırakmayacaktım. Her zamanki gibi.

"İnat etme Alin," diye gürledi Kılıç kapının ardından. Sesi şimdi daha yakındı, alnını kapıya yasladığını hissedebiliyordum. "İçeride ne kadar süredir olduğunu biliyor musun? Su sesini duyduğumdan beri yarım saat geçti." Bu insan yarım saatdir burdamıydı!

Cevap vermedim. Islak elbiselerimin ağırlığı altında başımı soğuk fayansa yasladım. Sıcak suyun etkisi geçmiş, yerini titremelere bırakan bir soğukluğa terk etmişti. Ama o kapıyı açmaya niyetim yoktu. Kimsenin beni bu halde, bir enkaz yığını gibi görmesine izin veremezdim. Özellikle de onun.

"Alin... Üçten geriye sayıyorum."

"Kılıç git!" diye bağırdım ama sesim çatallandı, hıçkırığımın son kalıntısı bir hırıltıya dönüştü.

"Üç... İki..." Bir saniye bile duraksamadı. "Bir!"
Büyük bir gürültüyle kapı pervazından ayrıldı. Kilit mekanizması pes edip yere düşerken, Kılıç içeriye bir fırtına gibi daldı. Gözleri banyonun buharlı havasında beni aradı ve sonunda köşede, sırılsıklam kıyafetlerle büzülmüş halimi görünce duraksadı. Yüzündeki öfke, yerini tarif edilemez bir dehşete bıraktı.

Hızla yanıma geldi. "Sen ne yapıyorsun?" dedi sesi titreyerek. Elleri havada kaldı, sanki dokunmaya korkuyordu. "Kıyafetlerle... Bu soğukta mı kaldın?"

"Dokunma bana," dedim buz gibi bir sesle. "Kendi başıma halledebilirim." Hâlâ inat ediyordum. Bu halde bile....

"Halledemezsin," dedi otoriter bir tavırla. Bakışları yüzüme kaydığında yüzündeolan sinirli ifade anında endişeye dönüşmüş. "Bak bana, morarmışsın soğuktan! Kafayı mı yedin sen?"

Beni kucağına aldığında itiraz edecek dermanım kalmamıştı. Islak elbiselerim onun pahalı gömleğini anında sırılsıklam yaparken başımı istemsizce omzuna yasladım. Kılıç beni banyodan çıkarıp odanın ortasına getirdiğinde, Elara'nın hala uyuduğunu görmek beni biraz olsun rahatlattı. Beni nazikçe yatağın kenarına bıraktı.

"Kuru bir şeyler giymen lazım. Hemen," dedi. Dolabıma yöneldi, saniyeler içinde kalın bir kazak ve eşofman çıkarıp yanıma döndü. "Ben arkamı döneceğim, üzerini değiştir. Yoksa zatürre olacaksın." Haklıydı. Hasta olmak isteyeceğim son şey bile değildi. Sağlık sorunlarımın olması hiç iyi birşey değildi. Özellikle de bu son günlerde.

"Üzerimi değişmek için giyinme odasına giderim. Senin arkanı dönmene gerek yok." Yatağın başlığına tutunarak ayağa kalktım.

"Tamam," dedi yenilmiş sesiyle. Benimle inatlaşmanın sonunu bildiğinden birşey diyemiyordu. Kapağı açık olan dolaba yürüyüp iç giysilerimi de aldım. Sonra yavaş-yavaş giyinme odasına gittim. Kapıyı kapadıktan sonra derin gir nefes alarak elbisemi çıkardım. Elbisemi çıkarmak bedenimin üstünde olan yükü her ne kadar yok etse de,ruhumda ki yükü yok etmiyordu.

Giyinme odasının geniş alanında, üzerimden süzülen suların zeminde küçük göletler oluşturmasını izledim. Titreyen ellerimle kuru kıyafetleri üzerime geçirdim. Kazağın yumuşak dokusu tenime değdiğinde, bedenimin ne kadar buz kestiğini o an daha iyi anladım. Ama içimdeki o yangın, dışarıdaki soğuğu bastıracak kadar büyüktü.

Aynadaki aksime bakmadım. Bakarsam, o aynanın tuzla buz olmasından korktum. Derin bir nefes alıp kapıyı açtım ve odaya geri döndüm. Kılıç koltukta oturmuş telefonuyla oynuyordu. Başını kaldırıp beni görünce kendisi de ayağa kalktı. Yanıma geldi. Ama fazla yaklaşmadı.

"Bir sorun yaşanmış gibi?" dedi hem endişeli hem de ılımlı sesiyle. Ama endişeli sesinin daha bariz olduğunun farkında değil gibiydi.

"Ailevi," deyip onu başımdan savmaya çalıştım.

"Eğer anlatmak istersen hep burdayım." Elimden tuttuğunda yine hızlı-hızlı nefesler almaya başlamıştım. Neden böyle oluyordum? Onun teması neden beni yakıyordu. Halbuki az önce soğuktan donuyordum. Elimi çekmem gerekiyordu. Neden hâlâ elimi tutmasına izin veriyordum? Neden onun her dokunuşu beni yakıp yakıyordu? Hiç sorunum yokken birde bunu düşünecektim.

Elimi hızla çektiğimde sanki o'da kendine gelmişti. Bu sefer ikimizde bir adım arkaya gittik. Ve yine bakışlarımız kesişti. Gri haraleri bu sefer yakmadı. Sadece.... Sadece içine çekti. Başımı hızla yana çevirip Elaraya bakmaya başladım. Üzerimde olan bakışlarının çekildiğini hissedince bakışlarımı Elaradan çektim.

"Akşam yemeğe gidelim diyorum." Derin bir nefes aldı."Tabi Can ve Kuzeyde gelicek. İkimiz gidince illa bir bok olduğundan dedim bu sefer başkaları da gelsin. Sana uygun mu? Yani sana sormadan karar verdiğimden." Ağzımın içini dişlerken gitmekle gitmemek arasında kalmıştım. Gitsem bir derd gitmesem bir derd.

"Alin?" dedi Kılıç başını biraz yüzüme doğru eğerek. İlk kez hayır demek içimden gelmiyordu.

"Olur,kafam dağılır biraz." Rahatlamış gibi gülümsedi.

"Tamam o zaman. Ben çıkayım sende rahatça hazırlan." Gülümseyerek başımı salladım. Umarım gece çok ama çok güzel geçerdi.

----------
(Kılıçın anlatımıyla)
Alin’ın odasından çıktığımda, sırtımı kapıya yaslayıp derin bir nefes aldım. Avuç içlerim hâlâ onun sırılsıklam olmuş elbiselerinin soğukluğunu, ama aynı zamanda teninin o yakıcı etkisini hissediyordu. Gözlerimi kapatıp kendime gelmeye çalıştım. Az önce banyoda gördüğüm o manzara… Alin’i o halde görmek, içimde bir yerlerde bir şeylerin kopup gitmesine neden olmuştu. Ama onun o inatçı ve güçlü tavrından hiç eksilme olmamıştı. Güçlü bir kadındı. Neden böyle olduğunu kendi söylemediği sürece araştırmayacaktım.

Merdivenlerden inerken kafamdaki sesleri susturmaya çalışıyordum. Aksoy ve Akdemir ailelerinin arasındaki o derin uçurum, Alin’le benim aramda aşılmaz bir duvar gibi yükseliyordu ama her geçen gün de o duvardan bir taşın daha arttığını hissediyordum. Sanki Alin hep o duvarın arkasında saklana bileceğine inanıyordu. Benimle arasında olan duvarı yıkmamak konusunda inatçıydı. Ve onun inadı hayatımda gördüğüm en kötü şeydi...

Salona girdiğimde Kuzey ve Can’ı karşılıklı koltuklarda otururken buldum. Can, her zamanki gibi huzursuzca bacağını sallıyor, Kuzey ise elindeki dosyaları inceliyordu. Diğerleri galiba yine dışarıya çıkmıştılar. Zaten başka birşey yaptıkları yoktu.

"Boş işler müdürleri." İkisi'de anında bana dönmüştü. Nasıl da kimden bahsettiğimiz anlıyordular."Hazırlanın hadi yemeğe gidiyoruz."

"Allah,Allah!" Kuzey sevinçle ayağa kalkıp,dans etmeye başladı. Elimi yüzüme vurup başımı iki yana salladım.

"Nereye?" dedi Can çatık kaşlarıyla. Her ne kadar bana güvenmemesini sevmesemde,işini sabit tutması hoşuma gidiyordu. Şakir Aksoyun neden onu Alinin yanına koyma sebebini daha iyi anlıyordum. Böyle akıllı ve güçlü olan birini bende en değerlimin yanına koyardım. Can gibi birine güvenmemek günah olurdu.

"Alinin kafası dağılsın diye akşam yemeğine götürmek istiyorum." Başını sallayıp yavaşça ayağa kalktı. Yanımdan giderken ona döndüm.

"Nereye?" dedim bende onun gibi. Durdu,ve bana doğru döndü.

"Alinin yanına." Başımı hafifçe salladım. Yeniden önüne döndü ve gitmeye devam etti. Koltuğa doğru yürüyüp oturdum. Kuzeyin hâlâ dans ettiğini görünce yüksek sesle bağırdım.

"Lan! Sende dur artık!" diye bağırdım. Kuzey sendeleyerekte durduğun da kahkaha atmaya başlamıştım.

"Lan! Lan, vallah düşücem! Yardım ettt!" diye bağırdı. Ama yere düşmüştü bile. Yere düştüğünde artık gülmekten gözümden yaş geliyordu. Ayağa kalkıp gülerek kalkmasına yardım ettim. O'da gülerek elimi tutup çevik bir haraketle ayağa kalktı. Her ne kadar gömsem de Kuzeyin hakkını yememek gerekiyordu.

-----------
(Alinin anlatımıyla)
Sessizce aynanın karşısına geçip çökmüş yüzüme baktım. Elimi yüzüme doğru götürdüm. Ama dokunmadım. Elim dakikalarca hava da kaldı. Ve bende dakikalarca solmuş tenime baktım. Elime kapatıcıyı alıp göz altımı kapattım. Kapatıcıyı yerine bırakıp aynadan uzaklaştım. Kendimi koltuğa atıp başımı arkaya yasladım. Akşam hem çıkmak istiyorumdum,hem de istiyordum. Resmen ne istediğimi bilmiyordum. Fazla kararsız bir insandım. Belkide bu yüzden bunları yaşıyordum.

Derin bir nefes alarak oflayarak ayağa kalktım. Elimi boynuma attım. Kazağım sanki beni boğuyordu. Boğazını çekiştirmeye başladım. Kendimi hemen balkona atmak istiyordum. Balkonun kapısını hızla açıp kendimi dışarı attım. Derin bir nefes alıp bıraktım. Korkuluklara sıkıca tutundum. Parmak uçlarımın soğuktan sızlaması, zihnimdeki karmaşadan daha gerçekti o an.
Aşağıda, malikanenin bahçesinde korumaların rutin turlarını, siyah lüks araçların parlamasını izledim. Bu görkemli hapishane... İçinde hem kaybolduğum hem de yavaş yavaş kendimi bulmaya başladığım bu yer. Dedemin sözleri kulaklarımda yankılanıyordu: "Babana bile güvenmeyeceksin." Kendi babamdan saklanan, ölü bildiğim bir babaannenin hayaletiyle yaşıyordum şimdi.

"Alin?" Arkamdan gelen sesle irkildim. Can'dı. Kapı eşiğinde durmuş, üzerinde her zamanki ciddi ama korumacı tavrıyla bana bakıyordu. Yanıma gelip korkuluklara yaslandı. Bir süre ikimiz de konuşmadık. Can’la aramızdaki bağ, kelimelere dökülmeyecek kadar eskiye ve derine dayanıyordu. O benim sadece korumam değil, bu dünyadaki tek gerçek sırdaşımdı. Küçüklüğümden kalan anılarımdı. Her ne kadar yıl'da 5 ay birlikte olsak bile,birbirimizin her şeyini bilirdik.

"İyimisin?" dedi şefkatli sesiyle. Yüzüme bakmak için başını hafifçe eğmişti.

"Değilim," dedim uzaklara dalarken. Ona yalan diyememekte artık ağır geliyordu.

"Noldu?" dedi endişeli sesiyle.

"Babaannemin....." Durdum,derin bir nefes aldım. "Yaşama ihtimali varmış..." Canın yüzünde şaşkınlık duygusu yer edindi.

"Bu....bu..." Şaşkınlıktan kekelemeye başlamıştı. Onu anlıyordum. Ölü bildiği birinin yaşaması ona da garip geliyordu. Nefesimi verip acılı bir şekilde tebessüm ettim.

"Mezarını açtırmak istiyorum," dedim eminlikle. Bunu yapacaktım. Neyin pahasına olursa olsun yapacaktım.

"Ve izin vermiyorlar," dedi Can. Bıkkınlıkla nefesini dışarı verdiği hissettim.

"Aynen öyle," dedim sözüne kuvvet vererek.

"Peki eğer bu mezarı açtırmayacaklarsa nasıl durumu öğrenecekler?" dedi düşünceli sesiyle. Keşke asıl bombanın şimdi geldiğini bilseydi.

"Bir kadın varmış," dedim. Sinirle başımı iki yana sallayıp devam ettim,"Babaannem olma ihtimali var..." Durdum.

"Ve onlar da işsiz gibi ellerinin altında olanı değilde,onu aramayı seçecekler?" Başımı sallamakla yetindim. Delirmiş gibi yanımdan uzaklaşıp o tarafa bu tarafa gitmeye başladı. Hiçbir şey demedim,sessizce ormana baktım. Ve o an aklıma birşey geldi. Tahminen 10 gün önce gördüğüm şey... Belki de babaannemi görmüştüm? Belki de....

Hemen korkuluktan uzaklaştım. Hızla balkondan çıktım. Hava soğuk olduğundan mantomu alıp üzerime geçirdikten sonra hızla kapıyı açtım. Odadan çıkarken sadece Canın,"Nereye?!" diye bağırdığını duymuştum.

Can’ın arkamdan bağırmasını duymazdan gelerek merdivenleri ikişer ikişer indim. Zihnimde tek bir görüntü vardı: O gün ormanın içinde olan, ağaçların gölgesine sığınmış o siluet. O zamanlar zihnimin bana oynadığı bir oyun sanmıştım, yaşadığım stresin bir yansıması olarak görüp üstünü örtmüştüm. Ama ya oysa?

Son basamağa bastığımda bedenimden titreme geçmişti. Çünkü odadan telaşla çıkarken,terliklerim balkonda kalmıştı. Ve şu an ayaklarım çırılçıplaktı. Durup etrafa baktım. Akdemirlerin evinde olduğumu hatırlayınca yere çöküp basamağın üzerine oturdum.

Güya oraya gitsem nolacaktı? Babaannemi bula bilecekmiydim? Tabikide,hayır. Eğer oysa bile ikinci kez buraya gelme tehlikesini göze almazdı. Belki de yaşamıyordu. Eğer yaşasaydı eminim ki gelirdi. 18 yıldır uzak olduğu ailesinin yanına gelirdi. Ya da gelmezdi. Bilmiyordum. Hiçbir şey bilmiyordum.

Derin bir nefes alıp ayağa kalktım. Yavaş-yavaş yukarı kalkmaya başladım. Başımı kaldırıp yukarı baktığımda Can endişeyle bana bakıyordu. İyi olduğumu göstermek için gülümsedim. O'da benim gibi gülümsedi. Ama gülümsemesi bile endişesini maskelemeye yetmemişti.

----------
Aksoy malikanesi
(Yazarın anlatımıyla)
Aksoy konağın da büyük bir kaos vardı. Durumu öğrenen ev ahalisi deli gibiydi. Bu durum işine yaramayan tek kişi Laleydi. Çünkü Yağmurdan çekiniyordu. Hem de bu kadını hiç sevmiyordu. Azra bile mutlu olmuştu. Çünkü bu kadının ölümü aileyi sarsmıştı. Geri dönüşü belki eskisi gibi yapabilirdi. Ama ona bile eminlik yoktu.

Yaşama ihtimali bile Laleyi korkuttuysa,eğer yaşadığını görürse kalp krizi geçirirdi. Orhan karısının bu halini görünce yüzünde ki sevinç yok olmuş yerini sinir bırakmıştı. Çünkü karısının mutsuz olduğu şeylerin yaşamasından nefret ederdi. Buna annesinin yaşaması bile dahildi. Sonuç olarak Alinin böyle kötü bir hayat yaşamasın da onun da eli vardı. Eğer o kızın koruyup kollasaydı her şey ama her şey farklı olabilirdi.

Aybükeyse ablasının aksine fazlasıyla mutluydu. Yağmur ona anne gibi olmuştu. Hem de onun yaşaması Aline çok iyi gelirdi. Kızının mutlu olacağı her şeye razıydı. Tabi Yağmurun yaşamasını istemesinin sebebi bu değildi. Yağmur hanımın yaşaması her türlü Aksoylar için iyi birşey olurdu.

Alinin ikizi Azraysa hatıraların da yarım yamalak hatırladığı kadının yaşamasına karşı sevinmişti. Babaannesiyle fazla zaman geçirmezdi. Bunu çok net hatırlıyordu. Sebebini de hatırlıyordu. Sorun Alin değildi,sorun annesiydi. Annesi onun babaannesiyle vakit geçirmesine izin vermezdi. Sırf bu yüzden onun için dadı tutmuştu. Ve bu dadı Azrayı o yangından kurtaran kişiydi. Belki o gün evde kalmasaydı,Alinle birlikte gitseydi. Bu gün her şey farklı olacaktı.

Belki Alin bu yaşadığı şeyleri yaşamayacaktı.....

Linaysa hatıraların da bile olmayan kadının yaşama ihtimaline ilk önce şaşırmış sonrasın da fazlasıyla sevinmişti. Çünkü herkes Alinin ona benzediğini söyleyip duruyordu. Babaannesinin sadece fotoğraflar da görmüştü. Haklı olduklarını düşünüyordu. Ama yüzden görmekle,fotoğraftan görmek arasında çok fark vardı. Yani bu yüzden onun yaşamasını istiyordu. Babaanne şefkatinin ne demek olduğunu bilmek istiyordu. Sonuç olarak o annaannesini de hiç görmemişti.

Ayperiyse Alin gibiydi. Ama içten içe mutlu olduğu belliydi. Çünkü babaannesini son kez ölümünden 1 hafta önce görmüştü. Babaannesiyle Alinin ki kadar olmasa da çok anısı vardı. Ama tabi 4 yıl onu göre bilmişti. Ve sadece 3 ve 4 yaşlarında olan anılarını hatırlıyordu. Tabi bazıları kırık kırıktı.

Kısacası Aksoy ailesinin çoğu üyesi için bu olay bir mutluluktu. Akıllar da tek soru vardı. Peki ya Yağmur yaşamıyorsa?

------------
(Alinin anlatımıyla)
Üzerime bordo renginde bir elbise giyinmiştim. Bordo elbisemin kumaşı tenimi sararken, aynadaki yansımama baktım. Az önceki o enkaz halimden eser kalmamıştı; en azından dışarıdan bakıldığında. Kapatıcı yorgun göz altlarımı örtmüş, kırmızı rujum ise solgun dudaklarıma sahte bir canlılık katmıştı. İçimdeki fırtınayı dilsiz bir duvara hapsetmiştim.

Hızla hazırlanıp odadan çıktım. Merdivenlerden inerken topuklu ayakkabılarımın mermer zeminde çıkardığı ritmik ses,beni rahatlatıyordu. Bu da benim garip huyumdu işte. Yüzüme düşen saçlarımı çekip omzumdan düşmekte olan çantamı biraz yukarı kaldırdım.

Aklıma istemsizce diğer iki ismim geliyordu. Güneş ve Sare. Kullanmazdım,yani hiçkimse de bana öyle seslenmezdi. Küçükken bir kere Can 'Sare' diye seslenmişti. O isimlerim de ,işte öylesine vardı. Aslında ikisininde güzel anlamları vardı. Biri ışığı,diğeri de asil kadın ve ya temiz saf anlamına geliyordu.

Bu isimlerimden size hiç bahsetmeme sebebim yoktu. Sadece bu kadar kaosun içinde onlar aklıma gelmemişti. Hem herkes beni Alin Akdemir Aksoy olarak biliyordu. Diğer iki ismimse sadece kimliğim de yazılıydı. Eğer onları da kullansaydım ismim Alin Güneş Sare Akdemir Aksoy olacaktı. İnsan bunu söylerken nefesi kesilirdi. Peki isimlerini kim koymuştu?

Alini dedem koymuştu. İki anlamı varmış birinci asil,soylu kadın,ikincisi ise kırmızıya çalan parlak renkmiş. Güneş ismini doğduğum saate uygun koymuşlar. Sare isminide babaannem koymuş. Aslında her ismim düşünülerek konulmuş. Sadece insan okurken yorulduğundan bir ismimi tercih ediyordum. Zaten daha çok Alin ismiyle mehşurdum. Yani diğerlerini bilmelerine ihtiyaç yoktu.

Son basmaktan da inip salona doğru gittim. Salon da sadece Kılıç vardı. Büyük heybetiyle ayakta durmuş,yanlış görmüyorsam saat takıyordu. Onu görünce kendimi topuklularla bile küçük hissediyordum. Aslında onun boyu 2 metre falan değildi. Ya da öyleydi. Ama sonuç olarak benim boyumun da uzunluğu az değildi. Ben neden bunları düşünüyordum? Bu adamın boyu benim ne işime yarıyordu? Sakinim,sakinim. Derin bir nefes aldım.

Ciğerime havayı soluduktan sonra ses çıkarmamaya çalışarak,Kılıça doğru gittim. Çok şükür fazla ses çıkmıyordu. Ama Kılıç nasıl olmuşsa da geldiği mi anlamış gibi omzunun üstünden bana baktı. Bende adımlarımı durdurdum. Tamamen yüzünü bana döndü.

"Galiba sessiz-sessiz gelmeye alışmışız. Bu arada çok güzel olmuşsun," dedi beni süzerken. Yanaklarımın yandığını hissediyordum. Ben neden bu adamın sözlerinden bu kadar etkileniyordum? Sertçe yutkundum.

"Eyvallah." Demekle yetindim.

"Yine mi eyvallah!?" diye isyan etti. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Bazen komik olabiliyordu. Galiba 'eyvallah' kelimesiyle bir alıp veremediyi vardı. O zaman bundan sonra 'eyvallah'ı sık-sık kullanacaktım. Maşallah bana. Çokta akıllıyım. İnşaallah bir işe yarar. Amin.

"Evet,yine eyvallah," dedim gülmekten kendimi alı koymayarak. O'da başını iki yana sallayarak bana katıldı. Onunla gülmek..... Çok garip hissettiriyordu. Farklı bir duyguydu.

İkimizde aynı anda gülmeyi bıraktık. Ve yine gözlerimiz kesişti. Gri haraleri bu sefer yalnızca yakmadı,hem de..... Korudu. Onun gözlerine yabancı olarak bakan ancak karanlık göre bilirdi. Ama onun içini bilerek bakan kişi gözlerinden ne dediğini anlardı. Ve bende anlıyordum. Ya da bana öyle geliyordu. Gözleri sanki 'seni seviyorum' diyordu. Hem de bağırarak. Gözlerimi çekip zemine bakmaya başladım. Gelen sesle başımı yeniden yukarı kaldırdım.

"İstersen çıkalım?" Başımı sallayıp,arkamı dönerek kapıya doğru yürüdüm. Onun da benden biraz uzakta olduğunu hissediyordum. Zaten öyleydi.

Aklımda tek soru vardı ve cevabı bulunması çok ama çok zor birşeydi. Çünkü kime sorsan hayır derdi. Kılıç bana aşık mıydı? Şu an bu konu bilmek istediğim sayılı konulardan biriydi. Bana aşık olması ikimiz içinde zor birşey olurdu. Çünkü biz düşman ailenin çocuklarıydık. Bu işin sonunda ben gidecektim. Eğer bana aşık olduysa da......

İşim zor olacaktı.

Çünkü adı üstünde bu aşktı. Aşka inanan biri miydim? Hayır fazla inanmıyordum. Aşk benim gözümde dünyanın en sikik duygusuydu. Ama on binde birde olsa gerçekleşme ihtimali vardı. Ama hiçkimse beni şu fikrimden geri döndüremezdi:

Aşk sadece bir yalandır. Nasıl yediğimiz, içtiğimiz şeylerin bir kullanma tarihi varsa, o da öyledir. Bir gün kullanım tarihi biter ve masal sona erer. Ya yıkılırsın, ya kurtulursun ya da çok fazla bağlanırsın. En fazla birinci seçenek gerçekleşir. O yüzden aşkın masallarda bile yalan olduğunu unutmayın. Bir şarkı sözü vardır:
"Aşk eski bir yalan, Âdem’le Havva’dan kalan."

Dünyanın en büyük aşıkları sayılan Romeo ve Juliet’in aşkı bile gerçek değilken, biz aşkın gerçek olduğuna inanmaya çalışıyoruz. Sonuç olarak Romeo da Juliet’in kuzenine aşıktı ve onu unutmak için Juliet’le birlikte olmuştu.

Az öncede dediğim gibi Adem ve Havva’dan sonra aşk diye birşey olmamıştır. O yüzden değerli vaktimi aşk denen duyguya harcayamazdım. Çünkü hayata sadece 1 kez geliyorum. Bu yüzden aşkı bekleyecek kadar zamanımız yoktu. Yani kısaca aşk benim gözümde hem gerçek hem de gerçek olmayan bir duyguydu. Sadece şunu diyebilirim 'Araftayım'. Eğer bir gün gerçekten aşkı bulursam,ihtimal yok ama neyse. Belki o gün bu dediğim sözden dönerdim. Tabi o'da az ihtimaldi.

-----------
(Yazarın anlatımıyla)
Alin sessizce etrafa bakarken,Kılıçta gülümseyerek onu izliyordu. Restoranın loş ışıkları insanın gözünü kamaştırıyordu. Ve Alin bu duruma nefret etmişti. Ama tek sorun da bu değildi. Restoranda dördünden başka kimse yoktu. Alin sabırsızca Kılıça döndü.

"Burayı tamamen kapattın di mi?" dedi eliyle etrafı göstererek. Kılıç yüzünde ki tebessümü koruyarak başını yavaşça salladı. "Sağol," dedi Alin derin bir nefes alırken. Şu an kendini nefes alıyor gibi hissediyordu. Kılıçla,Cansa Alinin kızmamasına şaşırmıştılar. Kılıç daha fazla Alini bekletmeden cevap verdi.

"Ne demek." Sesinde ki şaşkınlığın kendini açık bir şekilde belli ettiğinden habersizdi. Alin tebessüm ederek her hangi bir masaya oturdu. Kılıç tam Alinin yanına oturacakken Can gelip onun tuttuğu sandalyeyi tuttu. Alin yanında kaos olduğunu hissedince başını o yöne çevirdi. Sert bakışlarıyla onlara bakıyordu. Kuzeyde sanki film izliyormuş gibi bütün dikkatini kaosa vermişti.

Canın Kılıça olan bakışlarının görünce elini Kılıçın elinin üzerine koydu. "Kılıç bu taraf da boş," dedi naif sesiyle. Kılıç Alinin temasıyla donmuş gibiydi. Alinin teması onu yakıp kavurmuştu. Elini sandalyeden çekti. Ama Alinin tuttuğu elini çekmedi. Çünkü Alinin o zarif ellerinin elinin üstünde durması onun için bir mükafattı.

Alin Kılıçın sakinleştiğini anlayınca elini çekip önüne döndü. Alin elini çekmesiyle Kılıç boşluğa düşmüş gibi hissetti. Boğazını temizleyip öbür elinide sandalyeden çekerek Alinin öbür yanında ki sandalyeye kuruldu. Her türlü Alinin yanındaydı. Ama sanki orda otursaydı daha iyi olacak gibi geliyordu. Burda oturunca ondan uzaklaşmış gibi hissetti. Alinin yüzünü şu an yanlız yan profilden görüyordu. Saatlerce bakabilirdi bu yüze. Ama şu an o zaman değildi. Alini daha fazla rahatsız etmemek için yüzünü Kuzeye döndü.

Aline aşık olması onu rahatsız edeceği anlamına gelmiyordu. O zaman bu aşk değil,takıntı olurdu. Bu yüzden mesafe saklaması gerekiyordu. Sevdiği kadının iyiliği için bunu yapmalıydı.

"Ne yiyelim?" dedi en azından Alinin sesini duymak adına.

"Fark etmez," dedi,Alin yüzüne düşen saçlarını arkaya doğru atarken. Ama Kılıç Alin biraz daha konuşsun istiyordu. İki kelime değil,binlerce kelime konuşsun. Hep dinlerdi bu mavi gözlü kadını. Çünkü sesi bile melodi gibiydi. Tam garsonu çağıracakken durdu.

Kılıç adamlarından birinin Canın yanına gelip birşey verdiğini görünce garsonu çağırmaktan vazgeçti. Pür dikkat Can'ı izlemeye başladı. Can elinde ki kutunun içinden gitara çıkarttı.

"Napacaksın,onunla?" dedi Alin sanki Kılıçın aklında ki soruyu biliyormuş gibi.

"Adam öldürecem," dedi Can alaycı sesiyle. Derin bir nefes aldı. Elinde ki gitaraya bakarak gülümsedi. "Eskisinden de olduğu gibi,gitara çalıcam." Alin çocukluk yıllarını hatırlayınca gülümsedi. Can hep gitara çalar,Alinde şarkı söylerdi. Ne yıllardı ama. Hem mutluluğun olduğu,hem de hüzünle süslenmiş yıllardı.

"Ne güzel," dedi mutlu bir sesle. Can onun bu mutluluğuna karşı gülümsedi. Ama aslında aklında olan fikir çocukluk anılarını hatırlamak değildi. Kılıçın Aline aşık olup olmadığını öğrenmekti. Bunu Kılıça direkt sormayacağını bildiğinden tek yol bunu bulmuştu. Eğer Alinin dokunuşu bile onu durdurmaya yetmişdiyse,sesi Kılıçı değiştire bilirdi.

"Ama bir şartım var," dedi Can parmağıyla Alini göstererek."Sende bana katıl. O zaman okurum. Ne dersin Sare." Sare ismini fısıltıyla demişti. Ama Alin duymuştu. Yıllar sonra yine Can ona öbür isimlerinden biriyle seslenmişti. Ama bu sefer yalnızca zaman değil,onlarda farklıydı....

"Tamam,varım," dedi tebessümle.

"Ne okuyacaksın peki?" dedi Kuzey sohbete girerek.

"Fikrimin İnce Gülü," dedi Alin.

"Sormak ayıp olmasın da,neden sırf bu şarkı?" dedi Kılıça bakarak. Arayı karıştırmayı sevmezdi. Ama o'da Kılıçın Aline bağlandığının farkındaydı. Eğer Alin hala Victoru seviyorsa ve sırf onun anısına bu şarkıyı okuyorsa Kılıç yıkılırdı.

"Bende merak etmedim değil," dedi Kılıçta Kuzeyi onaylayarak. Eğer "Öylesine" derse demek ki Victorla olan anılarına ait bir şarkıydı. Bu kelimeyse Kılıçın şu an son duymak istediği kelimeydi.

"Canla ben son yıllarda bunu fazla dinlerdik. Onun şerefine," dedi zarif ellerini Canın omzuna koyarak.

"Başlayalım,o zaman." Alin başını salladı. Can gitarayı çalarken,Alin içinden 10'dan geriye doğru sayıyordu. Alin okumaya başladığında Kılıçın bütün dikkati ona yönelmişti. Can gitarayı çalarken bir tarafandan da Kılıça bakıyordu. Ve o an anladı. Kılıç Alini seviyordu.

"Fikrimin ince gülü,
Kalbimin şen bülbülü.
Fikrimin ince gülü,
Kalbimin şen bülbülü." Durdu. Ve yine devam etti.

"O günki gördüm seni,
Yaktın ah yaktın beni.
O günki gördüm seni,
Yaktın ah yaktın beni." Ama bu sefer yanlız okumuyordu. Kılıçta ona katılmıştı. Sanki Aline 'yaktın' beni diyordu. Şarkı okumuyor isyan ediyor gibiydi. Melodi kısmında Alin bakışlarını Kılıça yöneltti. Gözlerini kısarak bakıyordu ona.

"Ateşli dudakların,
Gamzeli yanakların.
Ateşli dudakların,
Gamzeli yanakların." Kılıç yine Alinle okudu. Sanki bu şarkı Alinin Kılıçı ne hale getirdiğini anlatıyordu. Alinin dudakları ruju olmadan bile kıpkırmızıydı. Gamzesi yoktu. Ama gülüşü dünyalara bedeldi. Onun gülüşünü hiçbir kadına değişmezdi.

Yaktığı konusunda da haklıydı. Alinin her mavi haralerine baktığında,sanki dünya da değilde başka bir gezegende oluyordu. Öyle ki bazen kendini denizde hissediyordu. Kahverengi saçlarıysa ona toprağı andırıyordu.

Alin mutlu biri değildi. Kılıç bunun farkındaydı. Ama kalbinin de fikrinin de gülüydü. Çünkü Alinin de güller gibi dikenleri vardı. Hem de birden fazla.... Sanki o dikenleri etrafına kalkan olarak örmüştü. Ve o kalkanı geçmek asla mümkün değildi. Alinin izni olmadan dikenleri aşamazdı. Her şey Aline bağlıydı. Alin ne zaman dikenlerini yok ederse,işte o zaman Kılıç onu daha iyi tanıya bilecekti.

Ve o gün asla gelmeyecekti.....

------------
(Alinin anlatımıyla)
Gece fazlasıyla güzel geçmişti. Bir değil birden fazla şarkı okumuş,yemek yiyip sohbet etmiştik. Tabi her güzel şeyin sonu olduğu gibi bu güzel günün de elbette bir sonu olmuştu. Yeniden tutsak olduğum eve geri dönmüştük.

Can ve Kuzey kendi odalarına çekilmişti. Kılıçsa yan odada olmalıydı. Elara da her zamanki gibi uyumuştu. Ve oda fazlasıyla sessizdi. Artık sessizlikten eskisi gibi nefret etmiyordum. Aksine sevmeye başlamıştım.

Üzerimde ki montu sonunda çıkarıp koltuğa bıraktım. Çantamı da onun üzerine atıp,üstüme şal alarak balkona çıktım. Soğuk hava yüzüme gerçekler gibi çarparken,ben sadece gülümsedim. Kollarımı göğsümde birleştirip,karanlıkla kaplanmış ormana bakmaya başladım.

Çünkü artık her zorluğa rağmen ayakta durmak zorundaydım. Gerçekler artık benim için bir kelime olmuştu. Çünkü hayatımda ki sırlar asla bitmiyordu. Sanki hayatım sırların üzerine kurulmuştu. Ben yaşadığım şu 23 yılda birşeyi fark etmiştim: "Hayat bir oyundu. Ya yaşayacaktık,ya da ölecektik."

"Fazla yanlız olmakta iyi değildir." Arkamdan duyduğum sesle irkilmiştim. Ama Kılıç olduğunu bildiğimden de rahattım. Onun sesinin beni neden rahatlattığını anlamıyordum. Başka biri olduğunda da içim rahat olacak mıydı? Ona güvenmem için bir sebep bile yoktu.

"Ben alışığım," dedim arkamı dönmeden. Eğer ona bakarsam o gözlerde kaybolurdum ve bu en won istediğim şey bile değildi.

"Çok garip alışkanlıkların var," dedi. Sesi fazla alaycı çıkıyordu.

"En azından bütün günü birilerini yok etmeye çalışmıyorum," dedim düşünceli sesimle.

"Bende en azından başkaları gibi yalan söylemiyorum." Ortaya attığı söz arkamı dönmemi sağlamıştı. Umarım telefonumdan haneri yoktur.

"Neyden bahsediyorsun?" dedim ciddi bir sesle. Kaşları havalandı. Galiba tuzağa gelmiştim. Düşünceli olduğum zamanlarda genellikle mal gibi birşey olurdum.

"Çok merak ediyorum,bana ne yalan söylediğini," dedi üzerime gelerek. Bende yerimde öylece durmuştum. Çünkü sınırını bildiğine emindim. Ama durmadı.

Kılıç, aramızdaki o görünmez ama aşılmaz sandığım sınırı bir adımda yok etmişti. Kaçmak için hamle yaptığımda kolumu kavrayan parmakları, sadece bedenimi değil, ruhumu da olduğum yere mühürledi. Nefesim, ciğerlerime hapsolmuş bir kuş gibi çırpınırken bakışlarımı ondan kaçırmak için direniyordum.

"Aksoy kızı?" dedi, sesi bir fısıltıdan farksızdı ama içimde bir çığlık etkisi yarattı. Kuruyan dudaklarımı ıslattığımda, bakışlarının oraya odaklandığını hissetmek dizlerimin bağını çözüyordu.

"Sana yalan falan söylemedim," diye fısıldadım. Sesimdeki o amansız titreme, kalbimin ona teslim ettiği ilk beyaz bayraktı. "Hem... Söylesem bile ne değişecek? Benim yalan söylemem senin için sadece küçük bir şeydir."

Sözlerim üzerine Kılıç’ın yüzünde tuhaf, buruk bir ifade belirdi. Gözlerinde, daha önce hiç görmediğim o saf hayal kırıklığı vardı. O an anladım; ben onun için sadece bir "tutsak" veya "düşman kızı" değildim. Bir insan, önemsemediği birinin yalanıyla böyle paramparça olmazdı.
"Doğru," dedi, dudaklarında acı bir tebessümle. Ama geri çekilmedi. Aksine, üzerime doğru eğildiğinde etrafımı saran o tanıdık deniz kokusu zihnimi bulandırdı.

Dünya durmuştu. Artık sadece onun nefesi ve benim hızla çarpan kalbim vardı. Dudaklarımız arasındaki mesafe, dile gelmemiş itiraflar kadar azaldığında gözlerimi kapattım. Ve sonra, o oldu.
Kılıç, sanki dünyanın en kırılgan mücevherine dokunur gibi dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Bu bir saldırı değil, bir teslimiyetti.

Aylardır beynimin içine ördüğüm o kalın nefret duvarları, bu yumuşak temasla sarsılmaya başladı. Ellerim havada asılı kaldı; onu itmem gerektiğini söyleyen mantığım, "biraz daha" diye yalvaran kalbimle çarpışıyordu. Dudaklarının sıcaklığı, balkonun ayazını bir anda yok etti. Hayatım boyunca kaçtığım o 'aşk' denilen duygu, bir anlığına karanlık ormanın içinde tek ışık kaynağımız oldu.

Ancak gerçekler, bir tokat gibi yeniden yüzüme çarptı. Biz kimiz, neredeyiz ve kime aitiz? Bu sorular zihnimde şimşek gibi çaktığında, sanki büyü bozuldu. Tüm gücümle ellerimi göğsüne koyup onu geri ittim.

Kılıç bir an sendeledi, bakışlarındaki o derin mahcubiyet ve karmaşa hala oradaydı. Aramıza giren o soğuk mesafe, az önceki sıcaklıktan daha çok canımı yaktı.

"Özür dilerim," dedi sesi boğuklaşarak. Yere bakıyordu, sanki az önce yaptığı şeyin ağırlığı omuzlarına binmiş gibiydi.

"Çık, lütfen," diyebildim sadece. Sesim sert çıkmaya çalışsa da içindeki o kırgınlığı gizleyememiştim. Başını ağır ağır salladı ve arkasını dönüp sessizce balkondan, sonra da odadan çıktı. Kapının kapanma sesiyle birlikte omuzlarım çöktü.

(Yazardan bir cümle....)

Gecenin karanlığı,iki düşman ailenin çocuklarının ışığı oldu. Ama gelecekleri içinde karanlık oldu. Çünkü ışık hep olmaz. Işığı kazanmak için bazen karanlıktan geçmeye ihtiyaç olur ve o iki çocuk karanlığın alasını yaşayacak.

Kısacası onlar aileleri yüzünden hayatları mahv olan iki kişiydi.

---------------
(Alinin anlatımıyla)
Sabah gelen mesajla apar-topar hazırlanmaya başlamıştım. Çünkü babaannem olma
Kılıç, aramızdaki o görünmez ama aşılmaz sandığım sınırı bir adımda yok etmişti.
Babaannem olma ihtimali olan kadının yeri bulunmuştu. Sadece tek bir sorunum kalmıştı. O'da Kılıçtı. Dün gece yaşananları beynimden yok etmiştim. Çünkü o olayda benimde az suçum yoktu. Yani tek suçlu o değildi. Ama Kılıça ailevi sorunlarımı da anlatmak istemiyordum.

Nasıl ben onun sadece ismini biliyorsam ve ailesinden bir kaç insanı tanıyorsam onunda benim gelişimden sonra ailemizden haberdar olmasını istemiyordum. Ben gelene kadar olan olmuştu. Ama benden sonra böyle birşeyler olmayacaktı. Kapıyı açıp odadan çıkarak,ruhuma en azından birazcıkta olsa özgürlüğü tattırdım. Tabi buna özgürlük denebilirse.

Derin bir nefes alıp her zamanki gibi merdivenlere doğru yürüdüm. Ama hızla inmeyecektim. Çünkü..... Çünkü bu gün benim için zor bir gün olabilirdi. Bu yüzden o dakikaların hemencecik başlamısını istemiyordum.

İçimden her ne kadar 'başarırsın', 'sen güçlüsün', 'sen dayanıklısın' desemde nafileydi. Dile kolay gelen ama yaşaması zor olan şeyler yaşamıştım. En esasıda hayatımın 18 yılı çalınmıştı,hem de göz göre-göre.... Bense sessizce hayatımın içine edilmesini izlemiş gibi hissediyordum.

Son basamağa basamadım. Gücüm yetmedi. Gözlerimi kapayıp cesaretimi topladım. Korkum dün gece değildi. Korkum bu gündü.

Bir sağıma,birde soluma bakıp derin bir nefes aldım. Aşağıya indikten sonra salona doğru gittim. Ama kapıdan içeri baktığımda, içeride Kılıçtan başka herkes vardı. Eğer evde değilse mecbur yine kaçacaktım.

Salona girmeden dış kapıya doğru yürüdüm. Kapıyı açıp çıktım ve sessizce kapadım. İçimden Kılıçı bahçede olmasını diliyordum. Sağıma baktığımda Kılıçı görmekle nefesimi sesli bir şekilde verdim. Yavaş-yavaş ona doğru yürüdüm.

Telefonunda biriyle konuşuyordu. Beni görsün diye hemen önüne geçtim. Beni görünce 'noldu' dercesine kafasını salladı. Hiçbir tepki vermeden konuşmasını bitirmesini beklemeye başladım.

"Tamam. Şirkete gelince anlatırsın." Telefonu kapayıp cebine attı."Birşey mi diyecektin," dedi.

"Evet," dedim,nefes alırken.

"Buyur seni dinliyorum."

"Ben hatırlıyorsan dün evime gitmiştim." Derin bir nefes aldım. Her ne kadar orası benim evim olmasada ona bunu söylememeliydim. "Bana her an iletişim kurabilmek için bir telefon verdiler." Telefon kelimesini duyduğu an ciddileşmişti.

"Eee,sonra?"

"Şimdi de önemli bir konu için beni çağırıyorlar. Gidebilirmiyim?" Gözlerine baktım. Çünkü ancak o zaman izin verip veremeyeceğini anlayabilirdim.

"Gidebilirsin," dedi. Sesi beklediğimden yumuşaktı. Aslında Kılıç bana karşı hep böyleydi. "Ama bir şartla," dediğinde kaşlarım çatılmıştı. Benimle gelmek istemezdi di mi? Ya da isterdi.

"Ne şartı?" dedim şaşkınlıkla.

"Kuzey de seninle gelecek. Can senin adamın sen ona güveniyorsun. Bende Kuzeye güveniyorum. Eğer onun gelmesini kabul edersen izin veririm. Çünkü ben işimi sağlama almayı severim. Senin ne yapacağını tahmin etmek çok zor,kaçmaya bile çalışırsın. O yüzden,bu tedbiri almak zorundayım." Lanet olsunki her dediğinde haklıydı. Ama en azından kendi gelmiyordu. Bu da büyük birşeydi.

Kabul etsem bir dertti,etmesem bir dertti. Yine arafta kalmıştım. Ben neden bu aralar şu kelimeyi fazla kullanıyorum? Galiba kelimeyi sevmiştim. Ya da hayatım bunu gerektiriyordu.

Alin sence sorun bu kelime mi?!

"Tamam," dedim derin bir nefes alırken."Eğer şartların bittiyse artık gidebilirmiyim?" dedim sinirle.

"Tabikide. Ama Canla Kuzeyi bekle." Başımı bıkkınlıkla salladım."Koray!" diye bağırdı Kılıç.

"Buyur abi," dedi Koray.

"Arabayı çıkart."

"Emrindir," dedi.

"Ben arabada oturucam. Burda beklersem sıkılırım." Tam gidecektim ki sesi beni durdurdu.

"Arabada da sıkılırsın," dedi.

"Hiçbir şey olmaz."

"Tabi sen nasıl istersen," dedi gülümseyerek. Onun yüzüne bakmayı bırakıp başımı iki yana sallayarak Kılıçtan uzaklaştım.

"Dikkatli ol!" diye bağırdı arkamdan. Bıkkınlıkla nefesimi verip,sevimsizce gülümseyerek ona döndüm.

"Sende!" diye onun gibi bağırdım. Sinirle gözlerimi devirdim. Aklımda asla cevabını bulamayacağım bir soru vardı.

Ben ona düşman gibi davranırken,o neden bana dost oluyordu? Neden nefret etmiyordu? Anlamıyordum. Ne de soramıyordum.

------------
(Yazarın anlatımıyla)
Saatler,dakikalar ve saniyeler. Hayat bu üç şeyden fazla değil mi? Ama insanlar onlara verilen hayatta bu üç şeye önem veriyor. Bu üç şey öyle güçlü rol oynuyor ki hayatımızda. Çünkü insan evladı her yerde saati merak eder. Bu yüzden hayata odaklanamaz. Aslında hayatı akışına bırakmak gerekir. Çünkü her saniye saate bakmak,ömrümüzü yer.

Alin araba durduğunda titrek bir nefes aldı. Elini kapının koluna attı,ama açmadı. Daha doğrusu açamadı. Hazır değildi,ne göreceklerine ne de duyacaklarına. Boğazına oturan yumruk yüzünden yutkunamadı.

Can Alinin inmediği görünce derin bir nefes aldı. Onu çok iyi tanıyordu. Streste olduğunu farkındaydı. Alinin neler çektiğine en çok o şahit olmuştu. O yüzden onu mecbur edemiyordu. Ama Alinin de artık inmesi gerekiyordu. Elini yavaşça uzatıp korkutmamaya çalışarak Aline dokundu.

"İnecekmisin?" dedi kadife gibi yumuşak sesiyle. Alina mavi haralerini ona bakan yeşil haralere çevirdi.

"Evet," dedi zar-zor. Aslında hayır diyecekti. Sadece geçmişten kaçmak zordu. Alin her ya da geç onunla yüzleşeceğini biliyordu ve en iyisi şu an yüzleşmesi olurdu. Kapıyı açarak indi. Daha doğrusu kendini aşağıya attı. Eğer bekleseydi inemeyecekti. Geri dönmek isteyecekti. Arkasına bakmadan büyük demir kapılardan içeriye girdi.

Etraf fazla dolu değildi. En fazla 10-15 kişi vardı ya da yoktu. Ailesini görünce ilk önce bir afalladı sonra dedesinin söyleme ihtimali aklına gelince onlara doğru gitti. Hepsinin burda olması biraz garip çıkıyordu. Öyle gelmişlerdi ki,sanki ölü birinin dirilme ihtimaliyle karşı-karşıya değildiler. Sanki her hangi bir yerden akrabaları geliyordu. Alin aklını meşgul eden fikirleri beyninden sildi. En azından bir süreliğine de olsa sessizlik iyi gelirdi.

Gördüğü şey ile durdu. Şaşkınlıkla açılan gözleriyle kadına baktı. Ormanda gördüğü kadın yani babaannesi. Gözlerini kapayıp bir kez daha açtı. Zaten buraya geldiğinde bundan korkmuyormuydu? Neden böyleydi? Sevinmesi gerekmezmiydi? Öbür torunları ona sarılırken o neden olduğu yerde duruyordu.

Yağmur Aksoy,bilerek inmişti. Zaten ailesi için geri dönmüştü. Sadece doğru zamanı kolluyordu. Neden bilmiyordu sanki doğru zaman bu günmüş gibi gelmişti. Ona sarılan torunlarına sarıldı. Ama Alini sadece bakabiliyordu. Sarılmak istiyordu,koklamak istiyordu. Özlemişti. Sesiyle babaannesine hayat veren o küçücük kızı özlemişti. Ama nerden bilebilirdi ki torununun elinden en güzel yılları çekip alınmıştı.

Alin yine ne ağladı,ne de bağırıp çağırdı. Sessizliği seçti. Bu ihtimali öğrendiği gün ki gibi davrandı. Çünkü ne ağlamak ona yıllarını geri verirdi ne de bağırmak. O yüzden yine ve yine sustu. Bir gün patlayacağını bilerek sessizce durdu.

Alin dışında herkesin mutlu olduğu o anı bir kurşun sesi bölmüştü. Etraftaki insanlar bağırarak otele kaçarken Alin hâlâ boş gözlerle ailesine bakıyordu. Onlar bile çekilmişken Alin hâlâ olduğu yerde durmuştu. Kurşun sesini çok iyi duyuyordu,sadece çekilmek istemiyordu. Belki o mermi onun acılarını dindirirdi.

Biri kolundan tutup sürüklediğinde her şeyi daha yeni idrak edebiliyordu. Kurşun ağaca saplandı. Aline isabet edecek olan mermi bir ağacı vurmuştu. Herkes o kurşunun Yağmur için olduğu düşünüyordu. Ama kurşunu atanın planı Alini öldürmekti.

Alin onu kurtaran kişiye baktı. Can,yine yetişmişti. Her zamanki gibi Alinin hayatını kurtarmıştı.