23. bölüm · Karanlığın Nefesi

23 bölüm

sevinc yunusova

Tarih.... Yıllardır durmadan devam eden,her saniye değişen bir şeydir. Bazen tarih tekerrür eder. Ama bu tekerrürün de iyi kötüsü vardır. İyisi insanın hayatını değiştirir. Kötüsü insanı yok eder. İşte tarih denince çoğu zaman bunu anlarız.

Bir söz vardır ya:'Kızlar annelerinin kaderini yaşar." İşte bu da tarihin tekerrürüdür. Çünkü annenin yaşadığını kız yaşarsa tarih tekrarlanır. Bu da annenin hayatına bakar,iyi hayatı olduysa kızının da iyi hayatı,kötü hayatı olduysa da kızının da kötü hayatı olur. İşte en büyük gerçeklerden biri de budur.

Tarih hep iyiye tekerrür etmez.....

"Tarihin tekerrür-ü"
23 yıl önce/Trabzon
(Yazarın anlatımıyla)
Güneşin şafakları denizin üzerine düşerek günün başladığını haber veriyordu. Bütün Trabzon yavaş-yavaş uyanırken artık çakal sesleri yerine köpek,koyun,kuzu ve insan sesleri almıştı. Bir anda her şey ve herkes canlanmıştı.

Saatler birbirini izlerken Akdemirlerin konağın da her zaman olduğu gibi kaos vardı. Akdemirlerin her iki kızı da Aksoylara gelin gitmişti. Bu Ümit Akdemirin delirmesi için fazlasıyla yeterli bir sebepti.

Herkes salonda oturmuş sessizliğe gömülmüştü. Bir telefon sesi bütün sessizliği bıçak gibi kesmeye yetmişti. Herkes telefonun kime ait olduğunu anlamaya çalışırken,Ümit Akdemir cebinde ki titreme sesini hissetti. Telefonu çıkarıp,kim olmadığına bakmadan kulağına götürdü.

"Baba." Ümit duyduğu sesle yerinde kaskatı kesildi. Lalenin sesini en son 3 ay önce duymuştu. Sonra bir daha duymamıştı.

"Lale," dedi Ümit titreyen sesiyle. Eğer onu arayan Aybüke olsaydı telefonu hemen kapatırdı. Ama arayan canından bile çok sevdiği kızı Laleydi....

Nalan hanım kızının ismini duyduğu an meraklı gözleriyle Ümite baktı. Sertçe yutkunduğu sırada kalbinin acıdığını hissetti,Lale onun tek kızıydı. Elbette hep önceliği Lale olacaktı çünkü Aybüke onun için sadece üvey kızdı. Başka bir şey değildi.....

"Saa bir şey diyeceğum," dedi Lale,Aybükeyi yok etmek için hazırladığı planı anlatmak için sabırsızlanırken.

"Söyle da kizum,seni dinleyrum." Ümit bütün dikkatini kızına verdi. Sanki o an onun için rüzgârın,yağan yağmurun,köpeklerin havlama,kedilerin miyavlama,insanların Akdemir konağına kadar gelen sesleri susmuştu. O an tek duymak istediği ses Lalenin sesiydi...

"Ama herkes duymalıdi da," dedi Lale sesini kısarak. Eğer Aksoylardan biri onu duysaydı her şey bitecekti. Hayalleri boşuna olurdu.....

"Sen nasi istersen kizum." Ümit telefonun hoparlörünü açıp sehpanın üzerine koydu. Kadir,Nalan,İsmayıl,Bayram ve Nazan bütün dikkatlerini telefona verdiler.

"Baba bileysun Aybüke dün doktara gittu." Ümit sanki kızı görüyormuş gibi kafasını salladı. Bir süre sessizlik oldu sonra Lale daha kısık sesle devam etti.Sanki her kelimeyi tartarak, zehrini azar azar akıtıyordu.“Baba… Aybüke hamiledi da.”

Salonda ki hava bir anda buz kesti. Sanki biri bütün havayı çekip almış, geriye sadece kalplerin çarpıntısı kalmıştı. Ümit sertçe yutkundu,öyle yutkunmuştu ki odada ki sessizlik yüzünden çalışanlar bile onun sesini duymuştu.

"Nasi oldi?" diye fısıldadı. Şaşkınlığı yüzünden belliydi,şu an tek düşündüğü şey idareyi elinden bırakmanın sorunuydu. Onun gözünde herkes sadece onu dinlemeliydi...

"Napacasun baba?" dedi Lale sinsice. Bu işin sonunda tek istediği kız kardeşinin ölümüydü....

"Aybükeyi buraya getirebilir misun?" dedi Ümit aklına gelen ilk şeyi diyerek. Lale sinsice gülümsedi,ama bunu kimse görmedi.

"Nasi istersen babacum. 1 saate ordayuz," deyip telefonu kapattı.

Telefon kapandığında odadaki sessizlik, fırtına öncesi sessizliğe benzemiyordu; bu sessizlik fırtınanın ta kendisiydi. Ümit Akdemir’in gözleri, sehpanın üzerinde sönmüş ekranıyla duran telefona çivilenmişti. "Hamile" kelimesi, Akdemir malikanesinin duvarlarında yankılanan bir idam hükmü gibiydi.

Nalan Hanım, oturduğu koltukta dikleşti. Lale’nin sesindeki o sinsi tonu yakalamıştı. Artık Lalenin,Ümitin kız versiyonu olduğuna emin olmuştu. Sertçe yutkunarak bakışlarını Ümite çevirdi. Tam ağzını açacakken Ümitin sesiyle susmak zorunda kaldı.

"Nalan,o benum kizum,kararima sakun karuşma. Yoksa tek gözyaşuna bakmam." Nalan zerre korkmadı,aksine daha da dikleşti. Nalan Ümitten onu aldattığı günden sonra hiç korkmamıştı.

"Aybüke artuk evli. Çocuğu olmasi da çok normal da,sen onun hayatunu karartarak eyi mi baba olacasun?" dedi Nalan hem şaşkın hem de sinirli bir tavırla. Evet Lale onun öz kızıydı,ama Aybükeye de kıyamazdı. Ümitin onu aldatmasının sorumlusu o değildi,hiç olmayacaktı da.....

Ümit hiçbir şey deme gerekçesi duymadan ayağa kalktı,arkasına bile bakmadan odadan çıktı. Nalan gözlerini kapatarak umutsuzca kafasını iki yana salladı. O Ümitin Aybükeye zarar verme ihtimali olduğunu çok iyi biliyordu.....

Tam bir saat sonra Aybükeyle Lale Akdemirlerin konağının önündeydiler. Aybüke şaşkınca ablasına birde konağa baktı. Lale ona çarşıya gidicez demişti,ama onlar şu an buradaydılar.

"Neden buraya gelduk?" dedi Aybüke sesi titremesin diye elinden geleni yaparken.

"Babam çağirdi," dedi hiç vicdan azabı çekmeden. Sanki kız kardeşini kendi elleriyle buraya o getirmemişti....

"Hadi hayirlisi," deyip Aybüke aşağıya indi. Lale de inip sinsice tebessüm etti.

Aybüke kapının önünde durduğunda, rüzgâr saçlarını savuruyor, denizin tuzlu kokusu genzini yakıyordu. Ama o kokudan bile daha keskin olan, içindeki korkuydu. Kalbi öyle hızlı atıyordu ki, sanki göğsünden fırlayıp taş merdivenlere düşecekti.

Lale ise yanında, kolunu kardeşinin koluna hafifçe dolamış, dışarıdan bakınca sevgi dolu bir abla gibi görünüyordu. Ama parmakları Aybüke’nin kolunu fazla sıkı tutuyordu; bir kelepçe gibi.

Tam o an Ümit Akdemir ve diğerleri göründü. O an Aybükenin korkusu daha da arttı. Eğer babası hamile olduğunu biliyorsa onu öldürecekti. Çünkü babası o hamile kalmasın diye ilaçlar veriyormuş ve bunu öğrendiği an hemen babasının verrdiği şeyleri yemeyi kesmişti.

Korkusunu bastırmak için ablasının tuttuğu elini öbür elinin etine geçirdi. Öyle sert geçirmişti ki sanki derisini yüzmek istiyordu.

"Hoş geldun kizum." Babasının sesiyle bir kez daha sertçe yutkundu. Kolunu ablasından kurtarıp bir adım arkaya gitti. Ama kaçmayacağını da biliyordu.

"B-baba...." dedi zar-zor. Nefesi kesilecekmiş gibi geliyordu. Sakin kalmak için tırnaklarını daha da koluna geçirdi. Ümit Aybükenin üzerine doğru gelirken,Aybüke nefes almaya çalışıyordu. Çünkü her saniye aldığı nefes onun için zehir gibiydi...

Ümit Aybükenin tam önünde durduğunda Aybüke bakışlarını yere çevirdi ve kuruyan dudaklarını yaladı. Ümit kızının çenesinden tutup yüzünün ona bakmasını sağladı. Çenesini öyle sert sıkıyordu ki Aybüke kaçmak istese bile kaçamazdı.

"Hamile misun!?" dedi Ümit,sesi kısık ama fazlasıyla tehditkar çıkmıştı. Babasının sözleri kulağına ulaştığında kaskatı kesildi,bir heykele dönüştü sanki,nefes almak o an ona imkânsız gibi gelmeye başladı. "Hamilesun," dedi gözlerini kısarak ona bakarken.

Aybüke’nin dudakları titredi. “B-baba… ben…” Nefesi kesik kesikti. Gözlerinden bir damla yaş süzüldü, ama ağlamadı. Ağlayamazdı. Çünkü ağlarsa zayıf görüneceğini, babasının onu kullanmaya çalışacağını biliyordu.

Ümit Aybükenin çenesini bırakıp kolundan tuttu. Aybüke tam kurtulmak için hamle yapacakken,Ümit onu sürüklemeye başladı. Aybüke kurtulmak için çırpınırken tek korktuğu çocuğuna bir şey olma ihtimaliydi...

"Ümit napaysun!?" diye feryat etti Nalan. O an Nalan Ümitin planını daha net anladı. Bayram ve Nalan hızla arkalarından giderken diğerleri sanki normal bir şey yaşanıyormuş gibi sakince yürüyordular.

"Baba nolur bırak!" diye feryat etti Aybüke. Sesi denizin ritmik dalgalarına karışıp yok oldu.

"Ümit kizi bırak!" Nalan Ümitin elini Aybükenin kolundan çekmeye çalışıyordu ama olmuyordu. Durduklarında Nalan tam Aybükeyi çekip alacaktı ki Ümit kendi kızına,kanına,canına tokat atıp yere düşürdü.

Yere düştüğünde avuç içleri sert taşlara sürtünerek kanadı, ama o acıyı hissetmiyordu bile. Tek eli gayriihtiyari karnına gitti. O küçük, henüz varlığı bile belli olmayan canı korumak ister gibi büzüldü yerdeki tozun toprağın içinde.

Nalan hanım bile atılan tokatın sesiyle sarsıldı. Lale yüzünü buruşturarak Aybükeye baktı,ama Aybükenin tek odağı bebeğiydi. Ümit Nalanın bir şey yapmasına izin vermeden Aybükenin saçlarından tutarak onu yerden kaldırdı. Babasının elinden kurtulmak için çırpınırken,Ümit Aybükeyi sertçe yere fırlattı. Son an da dengesini koruyarak karnının üzerine düşmedi.

Aybüke, avuç içlerinden sızan kanın sıcaklığını hissetse de ruhundaki o buz gibi donma hissi daha baskındı. Taşların sertliği dizlerine batıyor, her nefesi boğazında düğümleniyordu. Karadeniz’in hırçın rüzgarı, babasının öfkesiyle birleşmiş, genç kadını boğmaya ant içmiş gibiydi.

Ümit Akdemir, yere kapaklanmış kızına bakarken gözlerinde tek bir acıma kırıntısı bile yoktu. Aksine, otoritesinin sarsılmış olmasının verdiği o çiğ öfke, damarlarında bir zehir gibi dolaşıyordu.

Aybüke başını hafifçe çevirip yüzüne dağılmış saçları arasından hayal kırıklığıyla babasına baktı. Şu an Aybükeyi bu hale getiren,hayatını mahveden,annesinden alan adam şimdi de gözünü karnında ki bebeğinin canına dikmişti. Rüzgâr bir kez daha estiğinde yağmur yağmaya başladı. Yüzüne düşen yağmur damlasıyla ilk kez gülümsemedi.

Şu an çektiği fiziksel acıdan daha büyük bir acı vardı,o acı kalbinde yer edinmişti. Buna hayal kırıklığı deniyordu. Sevdiği kişi tarafından yok edilme deniyordu....

Ümit elini beline atıp silah çektiğinde Nalan ağzı açılmış inanmaz gözlerle ona bakıyordu. Bayram heme öne atılıp annesini ordan çekip aldı. "Bırakasun Bayram,kizi öldürecek!" diye feryat etti.

Aybüke silahı gördüğü an öyle bir feryat etti ki sesini konaktan uzakta ki insanlar bile duymuştu. Sesi denizin o hırçın dalgalarının sesini bile bastırmıştı. Elini karnına atarak bir atak yaparak hemen sığına bileceği tek yer olan duvara yapıştı. Elini karnına atıp nefes-nefese yalvaran gözlerle babasına baktı.

Yağmur, Karadeniz’in öfkesini yeryüzüne indirircesine hızlanmıştı. Aybüke’nin sırtı soğuk ve nemli duvara çarptığında, betonun buz gibi hissi iliklerine kadar işledi. Babasının elindeki o kara metal parçası, çocukluğundan beri yaşadığı hayatın bir göstergesiydi. Çünkü bu silah Aybüke için karartılan hayatı kadar korkunç değildi.

"Baba... Yapma..." diye feryat etti Aybüke. Sesi yağmurun gürültüsü altında eziliyor, boğazındaki hıçkırık nefesini kesiyordu.

Ümit Akdemir, silahın emniyetini açtığında çıkan o metalik 'tık' sesi, Aybüke için dünyanın sonu demekti. Artık hiçbir şansı olamadığını iliklerine kadar hissetti. Ellerini koruma iç güdüsüyle karnına sarıp,ölüm emrini beklemeye başladı.

O an bir şey oldu. Hiçkimsenin ummadığı bir şey. Bulut ve Kılıç silaha rağmen o küçücük canlarını halalarına siper etmişlerdi. Gözlerini açtığında ikisini görmesiyle titreyen dudaklarıyla gülümsedi. Gözlerini kapatıp kafasını aşağıya indirdi.

Aybüke Kılıçla Bulutu yetiştirme biçimiyle bir kez daha gurur duydu.....

"Onu vurmayacasun!" dedi Kılıç küçücük boyuna rağmen dedesine karşı çıkarak.

"Ona vurmak içun ilk önce bizu geçmelisun!" dedi Bulut da Kılıçın sözüne destek olarak.

Ümit bu olanlar karşısında affalladı ve olduğu yerde öylece kaldı. Mecbur silahını yere bıraktı. Hiçbir şey demeden yine arkasını dönerek gitti. Bayram da annesinin Aybükenin yanına gitmesine izin vermedi ve onu da götürdü.

Yağmur, artık sele dönüşmüştü. Karadeniz’in gökyüzü ağlıyordu sanki; hem Aybüke için, hem de yıllardır bu konağın duvarlarında biriken bütün sessiz çığlıklar için.

Aybüke yıkılmamak için duvara tutundu. Kılıçla Bulutun endişeyle ona baktığını görünce zar-zor gülümseyerek dizlerini yere koyup ikisine de sıkıca sarıldı. Onlarda halalarına sarıldılar. Aybüke ikisinin de boynundan öptü,sonra biraz arkaya çekilerek ellerini onların omuzlarına koydu.

"Baa verdiğinuz sözü tutun olur mi?" dedi Aybüke titreyen sesiyle. Bütün bedeni ıslanmıştı ve yara bere içindeydi.

"Tamam da!" dedi ikisi de birden. Aybüke onları bir daha böyle göremeyeceğini bildiği için acıyla gülümsedi bir kez daha onlara sarıldı. Kokularını içine çekip onlardan ayrıldı.

"Hadi eve." Başlarını sallayıp abi kardeş eve doğru koştular. Aybüke iyice yere yıkıldı. Tırnaklarını toprağa geçirip zar-zor da olsa nefes aldı. Karnında hissettiği acıyla elini karnına attı. Ayağa kalkıp yavaş-yavaş yürümeye başladı.

Demir kapılara ulaştığında araba çoktan gitmişti. Aybüke o an her şeyin planlı olduğunu daha iyi anladı. Dizleri titrerken demir kapıdan çıkıp Trabzonunun asfalt yollarında acılar içinde yürümeye başladı.

Yağmur, Trabzon’un taşlı yollarını sele çevirmişti. Aybüke’nin ayakları ıslak asfaltın üzerinde kayıyor, her adımda dizlerindeki yaralar yeniden kanıyordu. Karnındaki o keskin sızı, bebeğin varlığını hatırlatıyordu ona; hâlâ hayattaydı, hâlâ mücadele ediyordu. Ama ne kadar dayanacaktı? Bu kadar yolu ayakla yürüyerek nereye kadar gidecekti? Hem de hamile haliyle....

Birden bacaklarının arasında hissettiği acıyla inledi. Dizleri üzerine yere düştüğünde eli karnını daha da sıkı kavradı. Başını eğip ne olduğuna bakamıyordu. Korku bedenini esir almış gibiydi. Sonunda güç toplayıp yere baktı. Kanaması vardı....

Bebeğin ölüyor,diye içinden bir yerlerden gelen sesle acıyla bağırdı. Belki biri onu duyar umuduyla bağırdı,sesi Karadenizin hırçın dalgalarına karışıp feryat etti.

"Hayır,hayır!" diye bir kez daha feryat etti. Bacaklarını birbirine bastırarak kanamanı engellemeye çalıştı. Ama olmuyordu, durduramıyordu."Gidemezsun!" diye bağırdı."Sende gidemezsun!" Feryat figan ediyordu. Gözlerinden akan yaşlar yağmur damlalarına karışıp yok oluyordu.

Aybüke’nin çığlığı Karadeniz’in hırçın dalgalarında yankılanıp sönürken, yağmur sanki onun günah keçisi ilan edilişine ağlıyordu. Avuçları asfaltın soğuğuyla buz kesmiş, dizlerindeki kan yağmur suyuyla karışıp yola yayılıyordu. Bilinci yavaş yavaş bulanıklaşırken, tek hissettiği şey karnındaki o amansız sancı ve gitgide artan ıslaklıktı.

"Dayan..." diye fısıldadı çatallı bir sesle. "Dayan n’olur..."

Tam o sırada, boş yolda keskin bir fren sesi duyuldu. Farların güçlü ışığı, yağmur perdesini delip Aybüke’nin bitkin bedenini aydınlattı. Bir kapı hızla açıldı; çamurlu suya basan botların sesi yaklaştı.

"Aybüke!" Duyduğu sesle Aybükenin yüzüne o acıya rağmen bir gülümseme kondu. Aziz gelmişti,kocasının en yakın arkadaşı,ona öz kardeşlerinden bile fazla abilik yapan adam. Aybüke o an iyi olacağına inandı.

Aziz hemen Aybükeyi kucağına alıp hızla bir saniye bile beklemeden arka kapıyı açarak arabaya bindirdi. Aybüke soğuk kapmasın diye üzerinde ki ceketi çıkarıp onun üzerine serdi. Arka kapıyı hızla kapayıp,öne bindi ve arabayı sürmeye başladı. Aynadan arkada acıyla iki büklüm olan Aybükeye baktı.

"Dayan gülüm, ha gayret! Yetiştureceğum seni hastaneye." Aziz korkuyordu,çünkü kız kardeşi de böyle ölmüştü ve o buna bir kez daha şahit olup bir şey yapamamaktan korkuyordu.

Önüne gelen arabaları ustalıkla aşıyor,hastaneye hızla ulaşmaya çalışıyordu. Aybükenin cılız sesini duyduğunda az kalsın araba kaza yapacaktı. Çünkü Aziz arkaya dönmüştü ve yollar sular içindeydi. Aziz hızla önüne döndü. Aybükenin sesi o kadar yavaş geliyordu dediklerini anlamakta zorluk çekiyordu.

"İyi olacasun,dayan!" dedi sadece. Aybükenin bilinci iyice kapanırken som duyduğu sesler araba durma sesiydi. Hastaneye ulaştığını anlayınca gözlerini gönül rahatlığıyla kapattı.

Saatler geçmiş ve bütün Aksoylar hastaneye akın etmişlerdi. Şakir adamlarını Akdemir konağına yollamış haber bekliyordu. Gonca hanım bütün dikkatini sadece Yağmurla Laleye vermişti. Gonca bu işin içinde ikisinin olduğunu haber geldiği andan itibaren anlamıştı.

Gonca Aksoy artık kızını tanıyamıyordu. Sanki onun merhametli kızı gitmiş yerini sadece Ümitten intikam almak isteyen bir kadın kalmıştı. Bu intikam da Ümiti değil çocuklarının hayatını mahvediyordu. Ama farkında değildi ki mahvettiği hayatlar onun çocuklarının da hayatlarını karartıyordu.

"Ben gideyum su alayum." Lale ayağa kalkıp gittiğinde,Gonca Yağmura doğru yürüdü. Tam önünde durduğunda Yağmur kafasını kaldırıp annesine baktı.

"Benimle gelesun." Sesi itiraz istemez bir tınıyla çıkmıştı. Yağmur nefesini bıkkınlıkla verip ayağa kalktı. Gonca önden giderken Yağmurda arkasından geliyordu. Lavaboya doğru gittiklerin de annesinin hâlâ ne yapmaya çalıştığını anlamamıştı.

Lavabonun ağır dezenfektan kokusu ve fayansların soğuk beyazlığı, dışarıdaki fırtınanın aksine tekinsiz bir sessizlik vardı. Yağmur annesinin gözlerine baktığında gördüğü ifadesizlik yüzünden içini garip bir rahatsızlık yarandı.

Gonca, kızına doğru bir adım attı. Gözlerindeki o anaç şefkat gitmiş, yerini hayal kırıklığıyla karışık keskin bir öfke almıştı.

"Anlat da," dedi Gonca, sesi fısıltı gibi ama tokat kadar sertti. "Aybüke’nin oraya gideceğunden haberun var miydu?"

"Vardi," dedi Yağmur sanki iyi bir şey yapmış gibi rahatça söylerken. O an Goncanın kalbi acıdı. Kızının merhametini nasıl kaybettiğini anlamaya çalıştı. Elini kalbine attığında Yağmur ona yaklaşmak istedi ama Gonca eliyle onu durdurdu.

"Vardi," diye fısıldadı Gonca. Gonca bu yaşına çok acı çekmişti. Babasını,daha bir yıl geçmeden annesini,kocasını,24 yaşında ki oğlunu ve sonra da Yağmurun nereye gönderdiğini bile bilmediği kızını kaybetmişti. Ama hiçbir zaman kimseye kötülük yapmamıştı. Halbuki ailesinin kaybetmesinin sorumluları yanı başındaydı. Ama buna rağmen kin tutmamış,nefret etmemişti. Çünkü o sabretmeyi bilirdi.

Yağmur annesinin suskun kaldığını görünce gitmek için annesine arkasına döndüğünde annesinin sesiyle elini havada asılı kaldı. "Ne yaptun benum kizima?" dedi Gonca acıyla. Sesi kalbinde ki sızı yüzünden titremişti.

"Yaren hala yaşiyi-" Gonca Yağmurun sözünü kesti.

"Ben oni demeyrum. Ben seni diyeyrum. Nereye gittu benim o merhametli kizum? Hââ söyle anana,söyle da bana ben oni bulayim geri getireyum. Çünkü sen benum kizum Yağmur olamazsin. Benum kizum bir karıncayı bile incitmekten kaçardu."

Yağmur, annesinin bu sözleriyle bir anlığına sarsıldı. Yüzündeki o sarsılmaz maske çatırdar gibi oldu ama hemen kendini toparladı. Gözlerini kaçırıp lavabonun soğuk aynasına baktı; orada gördüğü yorgun kadın, annesinin bahsettiği o küçük, merhametli kız değildi artık.

"Öldi ana,senun o kizunu öldürdiler." Sesi kendinden emin çıkmıştı. Halbuki o kızı o yaşata bilirdi. Ama o bunu yapmamıştı. O kızı gömmüştü."Ümit Akdemir baa olan sözüni tutmadiği gün o kizu kalbimin en derinune gömdüm. Benu çoktan kaybettun." Gonca bir kez daha Yağmura dikkatlice baktı. Ama yine onun kızı olduğunu kabul edemedi. O saniyeden sonra artık Yağmur onun içinde ölü olacaktı.

Yağmur annesini bir şey demeyeceğini düşündüğü için tam arkasını dönecekken yine durmak zorunda kaldı. Çünkü her ne olursa olsun annesine arkasını dönemezdi. Eğer annesi olmasaydı bu zamana kadar gelemezdi. Düşerdi. Ve bir daha kalamazdı.

"Oni artuk bileyrum. Ama baa bir şey de,peki Yareni niye benden aldun?" dedi kanayan yarasına kendi elleriyle tuz basarken. Yağmur öylece kaldı ve kendisinkiyle aynı olan gözlere baktı. Annesinin ciddi olduğunu anladığın da konuşmak için ağzını açtığında kelimeler boğazını tırmaladı. Konuşamadı. Olmadı.

"Ben...." diye bildi sadece. Durup sertçe yutkundu. Kalbi göğsünü delmek istercesine hızlı atıyordu. Gözlerinde ki hayal kırıklığını saklamak için kafasını aşağıya indirip gözlerine kapayıp açtı.

"Ben?"diye tekrar etti Gonca. Kafasını aşağı yukarı sallayıp yaşlılığının getirdiği yorgunlukla eliyle yanında ki duvara tutundu. "Sen diyemeyusun,o zaman ben diyeyum. Yareni benden aldun çünkü sadece kendinu düşüneydun. Gardaşunun mutluluğu senin için değerli falan değuldu. Söyle baa şimdu onun acisunu paylaşa bileceğu bir anası var mi?" dedi. Goncanın sözleri Yağmurun kalbine bir hançer gibi saplandı. Bu sefer kalbi ağrıyan Gonca değil Yağmur olmuştu.

"O eyi ana. Onu seven bir aileye sahip da,daha ne istiye bilir," dedi Yağmur kendisini savunmaya geçerek. Gonca sabır çekip elini tutunduğu duvardan çekti.

"Peki söyle baa onun anasi yaninda mi?" Goncanın sorusu havada asılı kalırken Yağmur sertçe yutkundu. O kadar sessizlik vardı ki yutkunma sesi lavaboda yankı yaptı. "Ben diyeyum değul. Onun istediği zaman başuni koyup ağlaya bilecek bir anasi yok. Onun arkasında durabilecek bir ailesi yok da. Hââ şimdi söyle baa,hanginizun hayatı daha zor? Yarenin mi,senun mi?" Yağmur kafasını dikleştirip gözlerinde ki acıyı kamufule ederek konuşmaya başladı.

"En azundan o severem evlendu. Benim gibi zorla evlendirilmedu!" dedi. Gonca sakin kalmaya çalışıyordu. Ama yıllardır içine atıyordu ve bu gün patlayacaktı. Çünkü içine atmaktan yorulmuştu.

"Hââ peki söyle baa ben mi ettum? Senun evlenmende hiçkimsenun suçu yok! Sen sırf Ümite inat seçtun bu hayatı,kendun kendune ettun ama hâlâ bir suçlu ariyisun." Eliyle Yağmuru gösterdi."Bir suçlu arıyorsan dön aynaya bak. Sonra koniş. Çünkü ben senden büyük suçlu göremeyrum." Kesik kesik nefesler alırken elini aşağıya indirdi."Seven sevdiğune benzer derlerdu. Ama ben senun Ümite bu kada benzeyeceğuni hiç düşünmemiştum. Sen ona benzemekle kalmamişsun tıpkısı olmişsun." Goncanın sözleri Yağmurun kalbine bir hançer gibi durmadan saplanıyordu.

Ama Gonca haklıydı. Çünkü Yağmur kendini bu aşk denilen şey yüzünden mahvetmişti. Günahı kendinde değil etrafta arıyordu. Yağmurun kalbi kinle kaplanmış gibiydi. Gözü intikamdan başka bir şey görmüyordu.

Yağmur sustu. Çünkü diyecek bir şeyi yoktu. Annesinin onu Ümite benzetmesi onun için en ağır hakaretti. Ama içinden bir ses annesini haklı olduğunu fısıldıyordu. Bu ses onun kaybettiği vicdanıydı. Yıllar sonra ilk kez vicdanın sesine kulak vermişti,ama o da uzun sürmemişti.

Hiçbir şey demeden annesine arkasını dönüp gitti. Gerçekler herkes gibi ona da ağır gelmişti. Kapıyı kapattığında bir an ağlayacak gibi oldu,ama sonra yine toparlanıp ifadesiz tavrını tanırak hastanenin steril kokulu koridorunda yürümeye başladı.

Yağmur Aksoy çoktan ölmüştü,o şu an sadece Yağmurdu. Yıllardır olduğu gibi......

----------------
Şimdiki zaman
(Alinin anlatımıyla)
Hayatta her şey tekerrürden ibarettir. Bir olay bir kaç kez tekrarlana bilir. Bu hayatımızın en önemli bir parçalarından olmuş durumda. Bu zaman ya kaderler kesişir,ya da kaderler ayrılır. Bu tarihin eskiden yaşanan olaylardan belli olur.

Kalbimin sesinin bir kez daha baskın olduğu anlardan birindeydik. Kılıçla kolkola, yanyana, el-eleydik. O kadar hızlı nefes alıyordum ki kalbimin göğüs kafesimden çıkmasından korkuyordum.

Yanyana yürürken iç çektim. Ben onun aşık olduğunu biliyordum,ama o bilmiyordu. Ele vermek istemiyordum. Ama olmuyordu. Sanki artık demem gerekiyordu. 1 ay önce boşanma sözünü dediğim an Kılıç gitmişti. Ben o andan beri Kılıçın beni bırakmak istemediğini daha net anlamıştım.

Gelde anlama! Zaten sen salaksın ki! Sen adamı seviyorsun,adam seni seviyor. Yok ama illa düşmanlık edeceksin! Salak! İç sesim bu aralar iyice zıvanadan çıkmıştı. Resmen yaşadığı bedenle kavga ediyordu. Sabır ver Allahım!

"Hoş geldiniz." Duyduğum koruma sesiyle bütün beynimde ki sesler sustu ve bir kez daha Kılıçın yanında olduğumu hatırladım.

"Hoş bulduk," dedi Kılıç. Bense kafamla cevap vermekle yetindim. Birlikte yürürken sonunda balonun geçirildiği salona varmıştık. Bizim için ayrılan masaya doğru giderken etrafı inceliyordum. Bizden başka herkes gelmiş durumdaydı. Yani en son biz gelmiştik.

Ben böyle yerlere geç gelmeyi hiç sevmiyordum. İnsanlar anında sana bakıyor ve bütün konu sen oluyorsundur. Ama Kılıçın bu durum hiç umurunda değil gibiydi.

Umursamaz bir adam değildi,sadece insanların ondan korktuğunu bildiği için rahattı....

Masada oturduğumuzda hepimizin bardağına şarap koydular. Kılıç şarapı önünden iterken biraz daha arkasına yaslandı ve bana şarap süzen garsona döndü.

"Bana bir bardak su getir," dedi otoriter sesiyle. Bu adam neden sadece benim yanımda süt dökmüş kedi oluyordu?

Aşık olduğu için olabilir mi Alincim? İşte bu konuda salaktım ve iç sesim fazlasıyla haklıydı.

"Banada," dedim,gülümsedim ama gülümsemem uzun süre yüzümde kalmadı. Garson kafasını hafifçe sallayıp karşımızda ki bardakları alıp uzaklaştı.

"Sen iyi misin?" dedi. Hemen ona doğru döndüm. Gülümseyerek kafamı salladım. İyi olup olmadığımı ben bile bilmiyordum. Bazen iyiydim,bazense kötü. Durumum hayatın ban getirdiklerine bakıyordu. "Solgun duruyorsun." Sesi endişe çıkıyordu,bana bir şey olma korkusu onu değiştiriyordu.

Sana ait olan her şey onun için önemli Alin....

"Biraz yorgunum. Dün gece iyi uyuyamadım. Ondan solgun durmam normal. Yani endişe edecek bir durum yok." Evet bu dört ay beni onunla iyice yakınlaştırmıştı. İkimiz arasında ki bağ iyice güçlenmişti. Onun yanında hiç rahatsız hissetmiyordum,sadece heyecanlanıyordum.

"Sen diyorsan..." Önüme döndüğümde onun yakıcı bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. Ama dönüp bakmaya gücüm yetmiyordu. Çünkü bir kere bakarsam yanardım. Onun gözleri öyleydi ki bazen beni yakıyor,bazen koruyor,bazense hiçbir şey hissetmiyordu. Hiçbir şey hissettirmemesini saysak-saysak ancak 2-3 kere görmüştüm. O da ilk zamanlardı. Sonra her şey değişti. O da bende...

İki düşman çocuk birbirine aşık oldu ve tarih tekerrür etti....

Sorun şu ki onlar kavuşamamışlardı.

Peki biz kavuşa bilecek miydik?

Bilmiyordum. Çünkü tarihi anlamak mümkün değildi. Zaman her şeyi belli ederdi.

"Kılıç." Duyduğum kadın sesiyle kıskançlık radarlarım açılmıştı. Bir dişi varlık Kılıçla konuşmuştu! Benim kocamla hemde!

Vallah Kılıç senin yanında halt eder,bu performanslarını keşke Kılıçın da yanında göstersen. O kadar uzun boylu değilim canım iç sesim.

"Asuman," dedi Kılıç şaşkınca. Asuman kimdi? Allahım delirmek üzereyim. Acaba eski sevgilisi falan mıydı? Alin kötü düşünme,dedi iç sesim.

Tamam sakinim. Sonuçta o da Victoru bildiği halde sakin durmuştu. O duruyorsa ben niye durmalıydım? Ben kıskanç bir kadınımdır kocamı kimseyle paylaşmak gibi bir fikrimde hiç yok! Eğer eski sevgilisi çıkarsa da o zaman kıskançlığımı saklamak gibi bir gerekçe duymayacaktım.

"Nasılsın? Görmeyeli çok değişmişsin," dedi. Yüzüne baktığımda sarı saçları ve siyah gözleri vardı. Sarı saçlarının doğal olmadığı saç diplerinden belliydi. Sence konu bu mu?

Kadın kocana değişmişsin dedi! Sana laf soktu! Kıskançlık bedenimi yine ele geçirdi.

"Sağolasın. Sende," dedi benim herif. Sesini mesafeli tutuyor kadına bakmak yerine önünde oturan abisine bakıyordu.

"Sana da merhaba," dedi. Öyle küçümsercesine konuşmuştu ki az kalsın kalkıp saçını başını yolacaktım.

"Merhaba," dedim yalandan gülümseyerek. Rolümü iyi oynamayı severdim.

"Alin Aksoydu di mi?" dedi Asuman denen kadın. Ben sana şimdi o Aksoyu gösteririmde şükür et ki insan içindeyiz.

"Alin Akdemir Aksoy," dedim düzelterek. Beni yenebileceğini sanıyordu. Ama benim daha ne olduğumdan haberi yoktu.

Asuman’un dudakları hafifçe kıvrıldı, sanki benim düzeltmemi komik bulmuş gibi. Ama gözlerinde bir şey parlıyordu; kıskançlık mı, yoksa eski bir hesap mı, anlayamadım.

"Anladım," diye ağzının içinde geveledi. "Bende Kılıçın eski nişanlısı ve Beyzade kızı." Nişanlısı kelimesini üzerine basa-basa söylemişti, sanıyordu ki onu öneme alacaktım. Ama o benim rakibim değildi. Benden bir tane daha yoktu!

Sen gerçekten fazka egolusun kız! Ben sana nasıl 23 yıldır dayanıyorum!

"Memnun oldum." Kılıçın koluna girerek sandalyemi onun sandalyesine yakınlaştırdım. Yandan Kılıça baktığımda dudağının kenarı kıvrılmıştı. Bu işten en çok keyif alan oydu...

"Eğer izniniz olursa bir kaç dakika oturmak isterim." Yalandan gülümsüyordu,bütün dikkati benim Kılıça olan yakınlığımdı. Utanmasa aramızda otururdu. Kılıçın yakınında olan bir sandalyeye oturduğunda bu sefer Kılıç sandalyesini yana kaydırdı.

Resmen birbirimizden kaçıyorduk. Bende halimden hiç rahatsız değildim. Onun yanında olmak benim için bir lütuftu. Başımı yana eğerek kafamı onun omzuna yasladım. Asuman'ın yüzü kıskançlıktan kıpkırmızı olmuştu. Şu an fazlasıyla mutluydum. Önüme baktığımda Bulut abiyle Ece gülmemek için büyük bir çaba sarf ediyordu. İkiside kafasını yere indirmişti.

Onların yerinde olsam kahkahalarla gülerdim.....

"Buyurun." Garson ikimizinde suyunu önümüze koyup kafasını eğerek çekildi. Kafamla ona teşekkür ettim. Kılıç boşta olan eliyle suyuna uzanırken ben hâlâ kısık gözlerle Asumana bakıyordum.

Kılıça öyle bakıyordu ki üstüne atlayacak diye korkuyordum. En iyisi bu gece kocamı yalnız bırakmamaktı. Yoksa maazallah birileri ırzına falan geçerdi. Fikri bile korkunçtu...

Kılıç suyunu masaya bırakıp boşta ki elini kolunu tuttuğum elimin üzerine koydu. Sıcak teni soğuk tenime değdiği an dokunduğu yer alevlendi. İçimde ki şüphe anında yok oldu. Kılıç beni gerçekten seviyordu....

"Çok yakışıyorsunuz," dedi. Gözleri atıyordu ve bunu gizlemek zahmeti bile duymuyordu. Aman banane! Ben kocama dokunmasın yeter!

"Teşekkürler," dedim neşeyle. Maşallah Alin görende bu adamı boşamak istemediğini düşünecek. Ee zaten düşünüyorlar,dedim iç sesime cevap vererek.

"Sağolasın," dedi Kılıç zafer kazanmış gibi gülümserken. Bir zahmet zafer kazanmış gibi olsun. Taş gibi kızım ben! Beni beğenmeyipte kimi beğenecekti! Allahım sen Kılıça acı,bu acımayacak gibi...

Evet iç sesim tamamen haklıydı. Benim gibi güzel nerde bulunabilirdi! Bu yüzden bunu hep başına kakacaktım.

"Çocuğunuzun olmamasına şaşmalı," dedi burnundan gülerken. Bu insanların çocuk aşkı neydi? Anlamıyorum çocuk olmayınca evlilik olmuyor muydu?

Alincim siz hiç... İç sesim rica edersem susar mısın? O kadar küçük noktalara dokunmaya hiç gerek yok.

"Çocuk düşünmüyoruz. Ve insanlarında bu konulara karışmasına nefret ederiz." Kılıç benden önce davranarak ona haddini bildirdi. Kafasını sallayıp dudaklarını birbirine bastırarak seğiren gözlerini saklamaya çalıştı.

"Eskiden çocuğun olmasını isterdin..." dedi ve bombayı atıp arkasına yaslandı. Gözlerimi kapayıp açarak sakin kalmak için nefesimi burnumdan verdim.

"Çocuğum olursa severim,büyütürüm. Ama şu an ikimizde istemiyoruz." Gülümsedim. Hem de en içten. Teşekkür etmek istercesine Kılıçın kolunu sıktım. Gülümseyerek elimin üzerinde ki elini hafifçe elime vurdu.

Asuman bozguna uğramış gibiydi. Sertçe yutkunup elini masaya koyarak ayağa kalktı. "İyi günler," deyip yanımızdan uzaklaştın da bende Kılıçtan uzaklaşmak istedim,ama Kılıç beni daha sıkı tuttu. Eee sen şimdi naneyi yemedin mi? Kendim etmiştim,kendim de bulmuştum.

"Bırak," diye fısıldadım. Evet ben Kılıça kızmadım. Bu fazlasıyla büyük bir ilerlemeydi.

"Olmaz," dedi benim gibi fısıldayarak.

"Nedenmiş o mafya bozuntusu?" O kadar yakındık ki bizi dışarıdan izleyen öpüştüğümüzü bile sanabilirdi.

"Rica laz güzeli,rica." Öyle derin gülümsedi ki,karnımda kelebekler uçuşmaya başladı. Nefesi yüzüme değdikçe kalbimin ritmi hızlanıyordu. Halbuki az önce kalbim çok normal atıyordu.

Kılıç’ın nefesi yüzüme değdikçe içimdeki fırtına daha da şiddetleniyordu. Rica kelimesi ağzından çıktığı anda ses tonu bile değişmişti; o sert, otoriter mafya bozuntusu gitmiş, yerine sadece bana bakan, sadece beni gören bir adam gelmişti.

“Rica mı?” diye tekrarladım,sesim hafif tehditkar tonda çıkmıştı. “Bakıyorum da yeni medeni şeyler öğrenmişiz. Hââ Akdemir?" Gözümü kırptım.

Dudaklarının kenarı yine o tehlikeli kıvrımla kalktı. Eli hâlâ elimin üzerindeydi, parmakları hafifçe sıkıp bırakıyor, sanki nabzımı kontrol ediyordu. Belki de ediyordu gerçekten. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki onun da duyduğuna emindim.

"Yavaş-yavaş laz güzeli," dedi gözlerini dudaklarımdan ayırmazken. Sertçe yutkunup gözlerine baktım. Bu kadar yakın olmak ikimizinde kalbi için hayırlı değildi.

"Birbirinize iyice alıştınız," dedi Bulut abi keyifli sesiyle. İkimizde aynı anda geri çekildik. Az önce dib-dibeydik. Nefeslerimiz yüzlerimize çarpıyor,kalp atışlarımızı hissediyorduk.

Kılıçın aşkı kalbimi öyle ele almıştı ki onu istesem bile kalbimden söküp atamazdım. Onun gözleri,sözleri,her şeyi benim için değerliydi. Bu işin sonu yanmaktı ve ben yanardım. Evet Kılıça itiraf edecektim. Bu gün değilse de yarın,yarın değilse de ondan sonra ki gün ve ben bunu illa bu hafta diyecektim. Çünkü kalbimde kaldıkça canım yanıyordu....

-------------------
Saatler,günler,aylar ve yıllar. Birbirini durmadan izleyen şeylerdir. İnsan bir gün içinde öyle kararlar alır ki,bütün dünya buna şaşırır. Bazen de bir günün içinde hayatını değiştirecek olaylar yaşanır. Ben nerden bile bilirdim ki hayatımı değiştirecek olay bu gün yaşanıyordu?

Bilemezdik.

Çünkü her şey bir anda oluyordu. Biz her şeyi bildiğimizi sanarken en önemlisi olan şeyi: kaderimizi bilemiyorduk. Kaderde ne varsa o oluyor derlerdi. Ama bu yarı doğruydu,insan kendi kaderini belirleye bilirdi....

------------------
Beni neden çağırdıkları hakkında küçücük bir bilgim bile yoktu. Bilseydim büyük ihtimalle gelmezdim. Çünkü önemli bir konu olduğu belliydi. Amcamdan başka çoğu kişi burdaydı. Özellikle dedemin burda olması konunun önemini büyütüyordu.

"Dinliyorum," dedim ciddi bir sesle. Bakışlarımı dedeme diktim,çünkü bir tek o cevap verirdi. Dedem nefesini verip oturduğu koltukta dikleşti.

"Artık aylardır Akdemir malikanesinde hapis kalmış durumdasın." Yalandan kafamı salladım. Hayır orası benim için bir hapis değildi orası benim için bir kurtuluş yeriydi. Orası artık benim için bir evdi. "Ve biz senin artık onların güvenini kazandığını düşünüyoruz." Kaşlarımı çatarak kafamı salladım. Bu konuşmanın sonu hiç iyi yerlere gitmiyordu. Derin bir nefes alıp dedeme bakmaya devam ettim. Stresten bacağımı sallıyordum.

"Senden Kılıça ihanet etmeni istiyoruz." Gözlerim anlık bir refleksle irileşirken bacağımın ritmi bıçak gibi kesildi.

"İhanet mi?" diye fısıldadım. Kelime ağzımda zehirli bir tat bırakmıştı. Odanın içindeki ağır sessizlik, dedemin sert bakışlarıyla birleşince üzerime çöken basınç arttı.

"Güzel kızım." Babamın sesiyle zar-zor ona baktım. Hâlâ duyduğum şeyin şokunu atlatmaya çalışıyordum. "Sadece onun sevkiyyat zamanlarını söyleyeceksin." Kalbim küt-küt atarken aklımda sadece onun 'sana kendimden bile çok güveniyorum. O yüzden yanında her şeyi konuşurum,' dediği kelimeler vardı. Kalbim sanki göğüs kafesimi delip geçmek istiyordu. Bir dedeme birde diğerlerine baktım. Hiçbiri beni anlamazdı di mi?

İhanet? İhanet mi? Hem de onu bu kadar severken. Kalbimde ondan başkasına yer olmazken. O bana bu kadar güvenirken. Midem bulanmaya başladı. İhanet,intikam ve ölüm kelimeleri artık aklıma geldikçe kusmak istiyordum.

Olmazdı.

Ben,ben...

Ben yapamazdım...

Kılıça ihanet etme ihtimali beni bu kadar sarsmışken bunu nasıl yapabilirdim? Gerekirse kalbimi bile söküp verebileceğim insana bunu nasıl yapabilirdim? Hem de o adam bana bu kadar güvenirken. Sertçe yutkunup kendimi toparlamak için gözlerimi kapayıp açtım.

"Olmaz," dedim. Sesim beklediğimden daha soğuk, daha yabancı çıkmıştı. Odada buz gibi bir hava esti. Babamın yüzündeki o sahte şefkat bir anda yok oldu. Yerini şaşkınlık ve sinir aldı.

Sebebini sorgulamak hiç aklıma gelmedi,çünkü onun için düşman olan adam benim kalbimde önemli bir yerdeydi...

"Ne demek olmaz!?" diye babam çemkirdi. Babamın yüksek sesini ilk kez duyuyordum. Şu ana kadar hiç benimle yüksek sesle konuşmamıştı.

İnsan istedikleri olmayınca değişe bilir Alin.... İç sesim haklıydı. Hem de hiç olmadığı kadar....

"Orhan!" dedi dedem uyarıcı bir tonda. Sonra bana döndü,"Neden olmaz?" dedi beni ürkütmemeye çalışarak. Şefkat yine hiç beklenmeyen yerden gelmişti.

"Çünkü...." Sertçe yutkunup tırnaklarımı tenime sapladım."Çünkü ben Kılıç Akdemire aşığım." Babamın gözleri hayratle açılırken,dedem gözlerini kapayarak kafasını aşağıya indirdi.

Şaşırmışlardı. Haklıydılarda. Düşmanıma aşık olmuştum. Ona kalbimi vermiştim. Hem de bunu hiç çekinmeden onlara söylemiştim. Daha Kılıça bile söyleyememişken.....

"Ne demek aşığım?!" diye bağırdı babam. Sesi evi inletmişti. Babamın sesi odadaki kristal avizeyi titretecek kadar gür çıkmıştı. Yerinden hızla kalktığında üzerime doğru gelen o öfke dalgasını hissetsem de geri adım atmadım. Artık itiraf etmiştim; kalbimin en derin köşesinde sakladığım o sır, şimdi bir cellat gibi karşımda duruyordu. Tam önümde durup beni süzdü. Sonra sanki bir şeyi kabul edemiyormuş gibi kafasını iki yana salladı. Elini kaldırdığında aklıma asla o elin bana değme ihtimali dahi gelmemişti.

Yüzüme değen sert tokatla yere savrulmuş, kulağımda tiz bir çınlama yükselmişti. Yere düştüğümde avuç içlerim parkeye sürtünerek sızladı ama asıl canımı yakan şey yüzümdeki o keskin yanma değil, o tokatı babamın atmasıydı. Daha ben bir şey anlamadan babam at kuyruğu yaptığım saçlarımdan tutarak kafamı onun yüzüne doğru çevirdi. Saçımı öyle sert çekiyordu ki,bir an saçlarımın yerinden kopacağını sanmıştım. Ama saç diplerimde ki acı canımı yakmadı,o saçları çekenin babam olması canımı yaktı.

İçimde ki acının tarifi yoktu. Yıllarca bana güven veren babam şimdi bana tokat atmıştı. Bu da yetmemiş kıyamadığı saçlarımı çekiyordu.

Onun için bu kadar mı değersizdim? Sorum cevapsız kaldı. Derinlerden gelen ses ilk kez sustu. Çünkü onunda bir cevapı yoktu...

"Senden utanıyorum!" diye kulağıma doğru bağırdı. O an sanki bütün etrafda ki sesler sustu. Babamın dedikleriyle bir anlığına geçmişe gidip geldim. Kulağımda babamın değilde annemin sözleri yankılanmaya başladı 'sen utanılacak bir kızsın!' demişti. Ve bunu söylemesinin tek sebebi bir erkek peşime düştüğü için onu polise bildirmemdi.

"Bırak!" diye çemkirdi teyzem. Babamdan beni kurtardığın da hemen ayağa kalkıp şaşkınlıkla hızlı nefesler almaya başladım. Duvara sinmiş sessizce sonumu bekliyordum. Sertçe yutkunup elimi acıyan saç diplerimi attım. Teyzem önümde siper olmuş babamı uzaklaştırmaya çalışıyordu.

"Buraya gel Orhan!" dedi dedem uyarıcı bir tonda ama babama yetmemişti. Sanki gözünü kan bürümüştü. Şu an hiçbir şey umurumda değildi. Tek düşündüğüm annem olan kadının değilde teyzemin bana siper olmasıydı. Annem orda öylece durmuş Azraya sarılıyordu. Sanki Azranın ihtiyacı varmış gibi... En azından beni koruyabilirdi.

Teyzemi kenara itip saçımdan ve kolumdan tutarak beni salondan çıkardı. Çıkarken duyduğum son ses dedemin,"Orhan buraya gel!" dediğiydi. Saçımı öyle tutmuştu ki hiç türlü elinden kurtulamayacak durumdaydım.

"Baba ben senin kızınım!" dedim ağlamaklı bir sesle. Gözümden düşen yaş canımı yakmıştı,çünkü bu yaş babam yüzünden akıyordu.

Babam cevap vermeden dış kapıyı açtı,"Nolur dinle!" diye yalvardım. Saçımı daha fazla çekip beni kapıdan dışarıya sürükledi. Adamlar haraketlenmek istediğinde elimle onları durdurdum. Hepsi endişeyle bize bakıyordu.

Babam beni yere öyle bir savurdu ki az kalsın kafam taşa değecekti. Son anda elimi taştan tutarak kafamın taşa çarpmasını engelledim. Ayaklarımı koruma içgüdüsüyle kendime doğru çektim. Daha ben şoku atlatamadan babamın silahı çıkarıp namlusunu bana doğruttuğunu gördüm. Gözlerimden geçen korku değil hayal kırıklığıydı. Sürgüsünü çekip tam kafama çevirdi.

"Sen ölmelisin!" dedi.

"Ben senin kızınım! Senin baba senin!" dedim gözlerimden akan yaşlara engel olamazken.

"Kızım değilsin," dedi sesi titreyerek, ama bu bir merhamet titremesi değildi. Saf öfkeden doğan bir sarsıntıydı."Benim düşmanıma aşık olan kızı kızım saymam! Sen benim için sadece utançsın. Annen seni sevmemekte haklıydı!" diye bağırdı boğazını yırtarcasına. Öyle bir bağırmıştı ki içim titremişti. Kızının tek saç teline bile kıyamayan adam kızını öldürmek istiyordu. Kulağımda son cümlesi durmadan yankı yapıyordu. Ne yani yaptığım küçük bir yanlış yüzünden ona utanç mı olmuştum?

"Neden! Neden ya! Sende yapmadın mı o yanlışı? Dedem bile seni affetmişken sen neden böyle yapıyorsun?!" dedim ağlarken. Gözyaşlarım durmadan akıyordu. Kalbimde ki sızı artıyordu. Dişlerini sıkarak parmağını tetiğin üzerine koydu. O an ne ağladım ne de bağırdım,gözlerimi kapayarak sonumu bekledim.

Haraketlenme olduğunda gözlerimi açarak o yöne baktım. Azra hanım tam babamla benim aramda durmuştu. "İndir onu Orhan!" dedi ciddi bir sesle.

"Sen bu işe karışma!" diye babam bağırdı.

"Karışırım!" diye babam gibi bağırdı."Gelin alın bu adamı!"

"Sen kimi aldırıyorsun!" dedi babam sinirle. Adamlar hızla gelip babamın kollarından tutarak onu uzaklaştırdı.

Babam,"Bırak ulan beni!" diye bağırıyordu. Ama benim düşündüğüm tek şey benim hiçbir şeyim olan kadının beni korumasıydı.

"Alin!" Canın sesini duyduğumda oraya baktım. Endişeyle bana bakıyordu. Ayağa kalkmam için elini uzattığın da elini tuttum ve duvardan destek alarak yavaşça ayağa kalktım. Azra hanıma bakarak gözlerimle teşekkür ettim.

"Teşekkürler," dedim gülümseyerek. Başını gülümseyerek salladı. Can koluma girerek benimle birlikte dış kapıyı doğru yol aldı. Kapıya baktığımda Kuzeyde içeri girmek istiyordu,ama adamlar izin vermiyordu.

"Bu halin ne!" dedi Kuzey delirmiş gibi. Hiçbir şey diyemedim. Çünkü konuşacak gücüm yok gibiydi.

"Sus," dedi Can tıslarcasına. Kuzey kapıdan çekildiğinde Canla birlikte çıkıp arabaya doğru yürüdük. Görünüşüm bulanıklaştığında Canın kolunu sıktım. Can kapıyı açıp beni dikkatle oturttu. Kapıyı kapatıp hiçbir şey demeden şoför koltuğun doğru gitti. Kuzeyde gelip Canın sağına oturdu ve yola çıktık.

Yanağımdaki sızı, kalbimdeki o devasa boşluğun yanında önemsiz kalıyordu. Babamın bakışları, o silahın soğuk namlusu ve en çok da "Kızım değilsin" deyişi... Her bir kelime zihnimde yankılandıkça nefesim daralıyordu.

Arabada sanki ölüm sessizliği vardı. Hiçkimse bir şey konuşmuyor susuyordu. Rüzgar camlara çarparak ritmik ses çıkarıyordu. Elimi kalbime atıp aynadan yansımama baktım. Dağılmıştım. Saçlarım yüzüme yapışmış dudağım patlamıştı. Saçımı geçtim de,nasıl olurda ben dudağımda ki kanı hissetmemiştim. Saçlarımı açıp tokamı yere fırlattım.

"Su verirmisin," dedim sesimi ben bile zar-zor duyarken. Sanki sesim içime kaçmış gibiydi.

Sesim bana ilk kez bu kadar yabancı geldi....

Can hiçbir şey demeden önünde ki suyu açması için Kuzeye verdi. Kuzey de sessizce suyu açıp bana uzattı. Şişeyi alıp dudaklarıma doğru götürdüm. Tam içecekken arabanın ani fren yapmasıyla öne doğru gidip geldim. Su üzerime değil yere dağılmıştı.

"İyi misin?" dedi Can aynadan bana bakarak. Kafamı yavaşça salladım.

"Radyoyu açar mısın?" dedim artık benim için yabancı olan sesimle. Can kafasını sallayıp radyoyu açtı. Sudan bir yudum aldıktan sonra kapağını kapayıp göğsüme bastırdım. Kafamı koltuğun kafasına yaslayıp dışarıya bakmaya başladım.

Radyoda Kalbenden Doya doya çalıyordu. Sessizce dilimin ucunda mırıldanmaya başladım.

"Yetmiş kilo derdim var
Anne bana simit al
Neden burda değilsin, rahat bir yerde misin?
Yetmiş kilo derdim var." diye mırıldandım.

"Baba bana kavun al.
Kavunu da hiç sevmem.
Sen bunu bilir misin?" Artık babam da yoktu. Yalnızdım. Aile konusunda yapayalnızdım.

Kalbimin içinde ki sızıyı bir kez daha hissettim. Her taraf bir anlığına yine cehennem gibi geldi. Yandığım,öldüğüm,yok edildiğim o cehennem gibi geldi.

"Dinlemiyor insanlar, bence anlatamadım.
Derinimde yaram var, bence saklayamadım.
Üleşiyor şeytanlar, nehirleri içimde.
Hoşt köpekler deyip de kafayı dağıtamadım."

Dinlemiyordular. Ama ben anlata biliyordum ki.... Sadece onlar anlamak istemiyordular. Güçsüz düşümeyi gururlarına yediremiyordular. Yaram vardı. Hem de en derinde,en kuytu köşede. Ama ben saklıyordum. O yaraları bir mücevhermiş gibi saklıyordum.

"Ah güvercinim, beyaz eşim, tek dişim.
Sevemiyormuş meğer katı kalbim doya doya.
Ah seviştiğim, sevildiğim, yenildiğim.
Değemiyormuş meğer taş ellerim doya doya." dedi Kalben.

"Dinlemiyor insanlar, bence anlatamadım.
Derinimde yaram var, bence saklayamadım.
Üleşiyor şeytanlar, nehirleri içimde.
Hoşt köpekler deyip de kafayı dağıtamadım."

Ayağımda ki topuklukarı çıkarıp ayaklarımı da kendime doğru çekerek iyice oturduğum yere sindim. Acı çekiyordum. Hem de şu ana kadar çekmediğim kadar....

Bu hiss aslında tam da acı değildi.

Bu hiss hayal kırıklığıydı.

-----------
Araba, Akdemir konağının heybetli demir kapılarından içeri süzülürken zaman benim için durmuştu. Kalbimde babamın fırlattığı o ağır sözlerin, yanağımda ise ilk kez tattığım o fiziksel sızının izi vardı. Ama en çok "Kızım değilsin" cümlesi yankılanıyordu beynimin içinde. Bir insanın köklerini söküp atması bu kadar kolay mıydı?

Araba durduğunda yorgun bir şekilde ayaklarımı yere indirip ayakkabılarımı giyindim. Can ve Kuzey inerken ben hâlâ öylece boş gözlerle etrafa bakıyordum.

Kriz mi geliyordu?

Bilmiyordum. Kendimi bile tanıyamıyordum.

Can kapıyı açtığında inmem gerektiği aklıma geldi. Su şişesini koltuğa bırakıp yorgun bir şekilde arabadan indim. Kuzey koluma girmek istediğinde ona ters bir bakış attım.

"Ben iyiyim," dedim. Sesim hâlâ benden kilometrelerce uzaktaydı. "Kendi başıma yürüyebilirim." Kuzey mecburen kabul edip benden uzaklaştı.

Her adımım da babamın sözleri kulağımda çınlıyor,kalbimde ki sızı eski yerini almaya başlıyordu. Yere baktığımda aklıma 19 yıl öncesi geldi. Annemin üzerime yürüyerek 'sen neden ölmedin' dediği an geldi.

Kriz geliyordu. Hemen odaya gitmeliydim. Başım dönmeye başladığında elimi duvardan tutup durdum. Belimde hissettiğim sıcaklıkla Canın eli olduğunu anladım. Çünkü Kılıçın eli beni yakıp kavrurdu....

"Alin nolur izin ver yardım edeyim." Kafamı iki yana salladım.

Düştüğümde hep kalkmıştım. Şimdi de kalka bilirdim. Başara bilirdim. Düşmüştüm evet,ama bu kalkamayacağım anlamına da gelmiyordu.

Babamın 'utançsın' dediği sesi yine kulağımda yankı yaptı. Canım yanıyordu. Hem de hiç yanmadığı kadar...

Malikanenin kapısından içeriye girdiğimde artık sesler artmıştı. Babamın sesi annemin sesine karışıyor kulak perdelerimi yırtmak istercesine durmadan yankı yapıyordu. 'Kızım değilsin' ikiside bunu bana söylemişti.

Annem bir çok kez söylemişti,ama babam ilk kez söylüyordu....

Merdivenlerden nasıl çıktığımı odaya nasıl girdiğimi anlamamıştım. Sanki her şey bir anda yıkılmıştı ve ben yine o enkazın altında kalmıştım. Sertçe yutkundum. Etrafa baktığımda Elara odada yoktu. İyikide yoktu....

Tam dolabın önünde durup aynaya baktım. Dudağım patlamış,saçlarım dağılmış ve alnımda yara vardı. Odada ki sessizlik beynimde olan gürültüyle büyük bir tezat oluşturuyordu.

"Kızım değilsin..." Fısıltım odanın içinde yankılandı. Önce göğsüme bir ağırlık çöktü, sonra o tanıdık titreme parmak uçlarımdan başlayıp bütün vücuduma yayıldı. Ellerim kontrolden çıkmış gibi sarsılırken dişlerimi birbirine vurdum.

"Ben senin kızındım!" diye bağırdım aniden aynadaki gölgeye. Ama o gölge sadece bana acıyarak baktı. Neden bana acıyordu?

Kendi yansımam bile bana acıyordu!

"Ben aciz değilim!" diye bağırdım. Göğsüm hızla inip kalkarken aynanın önünden çekilip fotograflar olan köşeye doğru gittim. Kılıç,Can ve Yiğitle olan fotoğraflarıma gülümseyerek baktım,tââ ki babamla olan fotoğrafa gekene kadar.

O an içimde ki son dirençte kırıldı.

Fotoğrafı elime alıp baktım,baktım ve baktım. Sonra havaya kaldırarak bir anda yere vurdum. Çerçeve parçalarına ayrılırken fotoğraf bir yana uçmuştu. Burnumdan nefes alıp ayağımla cam parçalarını ezdim. Sonra karşı da yansımama baktım.

O an sanki yanı başımda biri varmış gibi geldi,bu adam.....

Babama benziyordu.....

Vazoyu elime alıp aynaya fırlattım,hem vazo hem de ayna parçalara ayrılırken artık krizim durdurulamaz hall almıştı.

Krizin şiddetiyle nefesim kesilmişti. Oda, kırık cam parçalarıyla dolu bir savaş alanına dönmüştü. Vazonun parçaları ayaklarımın altına saçılmış, aynanın kırık yansımaları her yere dağılmıştı.

Ellerim titriyordu, ama bu sefer korkudan değil, öfkeden. İçimdeki fırtına, yılların birikmiş acısını dışarı vuruyordu. Babamın tokadı, annemin soğuk bakışları, hepsi bir araya gelip beni boğuyordu.

Bütün fotoğrafları elimle iterek yere döktüm. Hepsi parçalara ayrılırken etraf iyice savaş alanına dönmüştü.

Nefes alamıyordum...

Elimi boğazıma attım. Nefes alaya çalıştım olmadı. Bir kez daha denedim,yine olmadı. Hava, ciğerlerime dolmak yerine boğazımda düğümleniyordu.

Odanın içindeki oksijen sanki çekilmiş, yerini annemin ve babamın o zehirli kelimelerine bırakmıştı. Aynanın bin parçaya bölünmüş haliyle her bir parçada kendimi değil, bir yabancıyı görüyordum. Parçalanmış, ufalanmış, kimsesiz kalmış bir yabancı...

Makyaj masasına doğru yürüyerek üzerinde ki her şeyi yere döktüm. Yerden ne olduğuna bakmadan bir şey alıp aynaya fırlattım. Ayna parçalara ayrılarak etrafa saçılırken öfkem hâlâ dinmemişti.

Nasıl dine bilirdi ki?

Yıkmaya devam ettim. Belki öfkem soğur da krizim diner umuduyla,ama her saniye de daha da kötüleştim.

Durmadım.

Sinirim irademi de yakıp geçmişti.....

---------------
(Kılıçın anlatımıyla)
Beynimde dönen o kadar konu vardı ki... Hangi biri hakkında düşüneceğimi şaşırmıştım. Her şey üst-üste geliyordu. Ve artık benim beynim bunu kaldıramıyordu. Bir tarafdan dedem,bir tarafdan işler ve bir tarafda da kafamı yiyen akrabalar.

Artık beynim sessizlik istiyordu. Ama bu kadar konu içinde de bu mümkün değildi.

Eve girdiğimde montumu asıp tam salona gidecekken yukarıdan gelen sesle durdum. Bağırma sesleri geliyordu. Alinin sesine benziyordu.....

Merdivenlere doğru gidip manevra yaparak hızla çıkmaya başladım. Basamakları resmen üç-üç çıkıyordum. Sesler daha da artarken cam kırılma sesi geldi. Kriz geçiriyordu....

Hızlı olmalıydım,kendine zarar vermeden içeri girmeliydim.

Son basamaktan sonra tam odamızın kapısının önünde durdum. "Git,git gelme," diye bağırıyordu. Oysa oda da hiçkimse yokmuş gibi geliyordu. Elimi kapının koluna atıp açmak için aşağıya indirdim ve hemen açıldı.

Kapı ardına kadar açıldığında karşılaştığım manzara, göğüs kafesime sert bir yumruk yemişim gibi nefesimi kesti. Oda da sağlam kalan bir şey yoktu. Alin dolabı bile yere atmıştı. Yerden bir parfüm şisesi alıp pencereye fırlattı. Sonra dizlerinin üzerine cam kırıklarının arasına düştü.

Hızla yanına koşup tam önünde durdum. Ben endişeyle ona bakarken o hala kırık pencereye bakıyordu. Yüzünü ellerimin arasına alıp bana bakmasını salladım. Beni gördüğünde hâlâ şaşkındı. Ama o an bir şey oldu. Dudağı patlamış,alnın da yara vardı. Elimle alnına dokunduğum da yaranın yeni olmadığını anladım.

"Alinim," dedim kısık bir sesle. O an bir şey oldu,Alin sanki her şeyi yeni algılıyormuş gibi gözlerimin tam içine baktı. "Kim yaptı bunu sana?" dedim yaralarını kastederek.

Ama o bakış… o kadar kırılgandı ki, içimdeki her şey bir anda donup kaldı. Göz bebekleri titriyor, kirpiklerine yapışmış yaşlar aşağı kayıyordu ama ağlamıyordu bile. Sadece bakıyordu. Sanki beni tanıyor muydu, emin olamıyormuş gibi.

“Kim yaptı bunu sana?” diye tekrarladım. Sesim istemeden sert çıkmıştı. Öfkeden değil, korkudan. Çünkü o yaralar yeni değildi ama taze kanıyordu. Dudak kenarındaki patlak, alnındaki morluk, saç diplerindeki kızarıklık… Bunların hepsi aynı anda olmamıştı. Birisi ona zarar vermişti. Ve o kişi hâlâ hayattaydı.

Alin cevap vermedi. Sadece bakışları yavaşça aşağı kaydı. Sanki yüzüme bakmaya dayanamıyormuş gibi. Elleri hâlâ cam kırıklarının arasında, avuç içleri kanıyordu. Parmak uçlarında minik cam parçaları parlıyordu.

Cevap vermeyeceğini anlayınca daha fazla üstelemedim. Elimi yüzünden çekip kanayan elini elime aldım. Cam parçalarını onu incitmemeye çalışarak yavaşça çıkardım,her parçanı çıkardığımda Alinin tepkisini görmek için yüzüne bakıyordum.

Ama Alin sanki acı hissetmiyor gibiydi...

Ona bunları yapanı bulup aldığı her nefesi ona zehir edecektim.

Aline yaptıklarını misliyle ödeyecekti.....

Alin ayağa kalkmak isteyince omzundan tutup durdurdum.

O benden her uzaklaşmak istediğin de canım yanıyordu. Ama o bunun farkında bile değildi.

Yine tam gözlerime baktı. Ama bu sefer gözlerinde hüzün vardı. Ben gözlerinde hüzün görmek yerine ifadesizliğini tercih ederdim. Belki de bana karşı olan buzları eriyordu....

"Lütfen," diye fısıldadı."Bırakta gideyim. Sessizliğe ihtiyacım var. Lütfen." Sesi o kadar yavaş çıkıyordu ki sanki eski Alini kaybetmiştim. Ne diyeceğimi bilemedim. Onu yanlız bırakamazdım. Özellikle de bu halde....

"Yanlız gitmiycem,yanımda Can olucak." Beni benden iyi tanıyordu. Gözleri baba resmen yalvarıyordu. Ama zaten ben ona kıyamazdım ki...

Elini yarasını incitmeyecek şekilde tutup öbür elime de yüzüne düşen bir tutam saçını kulağının arkasına sıkıştırdım. "Bir şartım var,yaralarını sarıyım sonra gidersin," dedim. Alnını alnıma yaslayıp kafasını salladı.

Benden kaçmıyordu.....

"Tamam," dedi elimi daha da sıkı tutarken. İçim öyle bir titredi ki o zamana kadar bu kadar üşümediğimi hatırladım.

Hiçbir şey demeyip ona sarıldım. Bu durumu hiç yadırgamadan o da bana sıkıca sarılıp kafasını boynuma gömdü. Duvarları her manada yıkılmıştı. Bende kafamı onun boynuna gömüp kokusunu içime çektim.

Sorsalar bana çiçekler mi güzel kokar yoksa Alin mi,hiç düşünmeden Alin derdim......

-----------------
Karanlıktı,hem de ömrümde hiç görmediğim kadar. Etraf da ne ışık vardı ne de bir insan sesi. Sanki dünya susmuş ve yörüngesinde dönmeyi bırakmıştı.

Ama kalbimde anlam veremediğim bir sızı vardı. Halbuki kalbim de sorun yoktu. Sonra sesler gelmeye başladı,ama bu insan sesleri değil başka seslerdi....

Her şeyi hatırladım.

Ne olduğunu,neler yaşadığımı bir kez daha hatırladım....
-------------------
(Alinin anlatımıyla)
Virginia Woolf 'Kendine Bir Oda' kitabında şöyle diyordu:"Bazen insanın en büyük düşmanı, en sevdiği kişinin gözlerindeki o yabancı bakıştır." Doğru da söylüyordu. Benim en büyük düşmanım babamın gözlerinde ki o yabancı bakışlardı....

Amcam karşımda oturmuş sinirden patlıyordu. Ayaklarını durmadan salladığı için kahveler masanın üzerine dökülmüştü. Yumruğunu sıkmış bacağıyla aynı zamanlama da onu da masanın üzerine vuruyordu.

Mübarek sanki ritmik müzik çalıyor... Şu an hiç sırası değil canım iç sesim...

Belki sakinleşir ümidiyle elimi onun yumruk yaptığı elinin üzerine attım. Onu konuşmaya ihtiyacım olduğunu söyleyip çağırınca bir saniye bile beklemeden gelmişti.

Derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. Gözleri yüzümdeki morluklara, dudağımdaki o ince sızıya takılıp kalmıştı. Her bakışında yumruğunun biraz daha sıkıldığını görebiliyordum.

İki Elimi de onun elinin üzerine koydum. Elimin sıcaklığıyla yüzünde ki o sert ifade yumuşamıştı,ama içinde ki fırtına hala dinmemişti. Öbür elini benim ellerimin üzerine koyup bir baba şefkatiyle okşadı.

O an farkettim ki babam sadece beni sözleriyle manipüle ediyormuş.....

"Alin," dedi şefkatli sesiyle. Yoğun sessizliğin ardından sonunda konuşmuştu. "Sana bir soru sorucam,ama lütfen içinden gelen cevabı ver. Olur mu?" Kafamı olumlu anlamda salladım.

"Sen gerçekten Kılıça aşık mısın?" Sorusuyla kaskatı kesildim ve canım bir kez daha yandı. Kelimeler boğazımda düğümlendi.

Canım yandı çünkü daha Kılıça söyleyememiştim,ama ailemden herkes biliyordu.

Boğazım düğümlendi çünkü artık kelimeler yetmiyordu ona olan aşkımı anlatmaya.

Bizimkide bir kara sevdaydı işte.....

"Evet," dedim zorla da olsa. Kalbimde ki acıyı bir Allah birde ben bilirdim.

Amcam nefesini dışarı verip kafasını salladı. Elimi çekip bende arkama yaslandım. Sertçe yutkunarak pencereden dışarıya baktım. Deniz kıyıya doğru vurup geri çekiliyordu,insanlar etrafında oturmuş ya şarkı dinliyordular ya da sessizliğe gömülmüşlerdi. Martılar çığlık çığlığa gökyüzünde uçuşuyor,simit atılınca da o yöne doğru gidiyordular.

Elimin üzerinde ki sıcaklıkla irkilerek amcama baktım. Yüzünde anlam veremediğim bir ifade vardı. Ya o da bana babam gibi davranacaksa?

Kız adam olayı duyunca delirdi! Konu o değildi ki,konu babama bile rahat güvenememdi. Nasıl olurda amcama güvene bilecektim? Sertçe yutkundum.

"Eğer onu gerçekten sevdiğine eminsen inan bana arkanda dururum. Sizin aşkınız için gerekirse kendi abimi,annemi hatta babamı bile karşıma alırım." Elimi güven vermek istercesine sıktı. Biraz daha bana doğru eğildi."Sen yeter ki söyle,gerçekten tüm hislerinle ona aşık mısın?"

Neden bunları babamdan değilde amcamdan görüyordum? Neden babam arkamda durmayı değilde,beni silmeyi seçmişti?

Bilmiyordum.

Ya da tahmin edemiyordum.

Boğazımı temizleyip tam amcamın gözlerinin içine baktım."Aşığım,hem de hiçkimsenin aklına gelmeyecek kadar..." Gözlerimi amcamdan çekip uçsuz-bucaksız denize diktim. Sertçe yutkunup devam ettim."Onun gözlerinde hem yanıyorum, hem de korunuyorum." Boşta olan elimi yukarıya kaldırıp gösterdim."Yaralarımı da o sardı. Beni sorguya çekmek bu yana dursun,sessizliğimi dinledi. Zorlamadı,üzmedi,yıkmadı ve ya yakmadı. Evet iki kez kavga ettik. Ama onlar da bile beni üzememeye çalışıyordu. Bana öyle davranıyordu ki sanki kırılırım da bir daha parçalarımı bulamazmış gibi..." Sonra bakışlarımı denizin maviliğinden ayırıp amcamın mavi haralerine baktım."Sen söyle amca,o beni böyle severken,kendimi ona kaptırmama gibi bir ihtimal var mı?" dedim düşünceli gözlerle. Amcam susup derin bir nefes aldı. Kafasını yukarı aşağıya salladı.

"Yok," dedi."Sen bilir misin Aybükeyle nasıl tanıştık?" dedi gülümseyerek. Onun teyzeme olan aşkına hep imrenerek bakmıştım. Bazen evde onların aşkının büyüklüğünden konuşulurdu,ama o da uzun sürmezdi.

"Yok,bilmiyorum." Yana bakıp dudağımı büzdüm ve hemen yeniden amcama döndüm. "Anlatır mısın?" dedim çocukça. Gülümseyerek kafasını sallayıp ellerini elimden çekerek arkasına yaslandı.

"24 yıl önceydi,senin doğduğun gün,ama bir yıl öncesi işte. Neyse,bir gün abim bana sevdiği kızla görüşmek istediğini söyledi. Ben de ben neden geliyorum dediğim de sadece gel dedi. Abim olduğu içinde bir şey diyemedim." Bir kaç saniye susup konuşmaya devam etti. "Orda ilk kez değildi aslında,ama yıllar geçmişti birbirimizi son görmemizden. O kadar güzeldi ki,gözleri öyle bakıyordu ki,aklıma ona baktığımda hep arkadaş olduğum Aybüke geliyordu." İç çekip yine sustu.

Dirseğimi masaya yaslayıp çenemi elime yasladım."Sonra içimden dedim ki bir düşman kızı o Şerif,sakın ona aşık olayım deme. Ama felek öyle getirdi ki her yerde onu gördüm. Ondan sonra da ben onun karşısına çıkmaya başladım. Aşkımı anladığım günden sonra da beni sevip sevmemesini bilmeme rağmen annemin evlen dediği hiçbir kadınla evlenmedim. Çünkü o zaman ben yanlız kendi hayatımı değil o kadının da hayatını mahvetmiş olurdum. Sonra da...." Durup yine iç çekti. Bakışlarını bir yöne vermiş sanki o anları yeniden yaşıyormuşcasına anlatıyordu. Konuşmadığını görünce ben konuştum.

"Sonra da?" dedim. Başını çevirip yüzüme baktı.

"Sonra da onun nişanlıdığını gördüm." Gözlerinden geçen acıyı ancak onu tanıyan insanlar anlaya bilirdi. Anlatırken gerçekten o anları bir daha yaşadığını anladım."1 ay geçti ve nişanını attığını öğrendim. Umutlanmıştım,belki bana gelir diye. Ve gerçekten de sabrıma değdi. Sonra da işte evlendik," dedi sonlara doğru gülerek.

Belki bizim bahtımız da onlarınkine benzeyecekti...

Kim bilebilir....

--------------
Gözlerimi açmaya çalıştım olmadı. Bir kez daha denedim olmadı. Gözlerim sanki açılmayı redd ediyordu. Sesler yükselirken ben hâlâ tepkisizdim. Ne ağzımı açıp konuşa biliyordum,ne de gözlerimi aça biliyordum. Delirmek üzereydim.

Sesler yüksek olsa bile anlayamıyordum,her şey kırık-kırık duyuluyordu ve ben konuyu anlayamıyordum. Beynim durmuş gibi geliyordu. Ve o an bir şey oldu bütün sesler hatta beynim bile sustu.....

---------------
Amcamla konuştuktan sonra dinlenmek için bir ormana gelmiştim. Çünkü burası şehrin,insanların gürültüsünden uzaktaydı ve ancak burda kalbimin sesini dinleyebilirdim. Derin bir nefes alıp bir kez daha burnumdan verdim. Can da yanımda durmuş sessizce benim gibi ormanı izliyordu. Başımı onun omzuna yasladığımda o'da başını benim başıma yasladı.

Sessizlik ikimizin en büyük silahıydı.

Biz sessizken bile birbirimizi anlardık.

Çünkü bazı arkadaşlıklar böyledir.

Konuşmaya ihtiyaç duyulmaz,sessizliği bile yeter.

"Gidelim mi?" dedi Can sessizliği bozarak. Sustum. Hem gitmek istiyordum hem de istemiyordum.

Ama gitmek zorundaydım.

Çünkü Kılıça bu gün söyleyecektim.

Daha fazla saklamayacaktım.

Ne kadar yaşayacağımız bile belli değilken bunu artık saklamamam gerekiyordu.

"Olur," dedim ince sesimle."Sen arabayı çalıştır ben geliyorum." Kafasını sallayıp tam yanımızda ki arabayı açıp içine binerek motoru çalıştırdı. Arkamı döndüğümde gözlerimi yukarı kaldırıp göğe baktım. Burası o kadar sessizdi ki bir kuş bile uçmuyordu.

Sessizlik insanın içine-içine işliyordu.

Tam gidecekken bir arabanın tam ağaçların arasında durmasıyla benim de adımlarım yere çakıldı. Arabanın Aksoylara ait olduğunu plakasından anlamıştım.

Arabadan inen babamı gördüğümde sertçe yutkundum. Kalbim küt-küt atarken içimde ki korkuyu içimde tutuyordum. Ben ki Ümit Akdemirden bile korkmazken babam dediğim adamdan korkuyordum.

Çünkü ona karşı gelemiyorsun,istesen bile ona bir şey diyemiyorsun.....

"Baba," diye kelime dilimden döküldü. Aslında benim sevgimi bile hakketmiyordu,ama ben yine kabul edemiyordum. Bana tokat atanın o olduğunu inanmak istemiyordum.

Arkasından bir araba durduğunda bir sorun olduğunu anladım. Arkamda hissettiğim gölgeyle,omzumun üzerinden o yöne baktım. Can tam arkamda durmuş dikkatle Orhan Aksoyu izliyordu.

Evet bundan sonra o benim için sadece Orhan Aksoydu.....

Önüme baktığımda amcam tam babamın arkasında durmuştu. Elleri dizlerinde nefes-nefese kalmış gibiydi. Amcamın nefes nefese kalmış hali, bir şeylerin çok yanlış gittiğinin habercisiydi.

Babam elini arkasına atıp silahı çıkarak bir kez daha bana doğru tuttu. Amcam onun yanına gidecekken arkadan gelen adamlar amcamı kollarından tutarak yere çökerttiler. Sertçe yutkunup tam babamın gözlerine duygusuzca baktım. Boğazımdan gülüp iğrenerek ona baktım.

Onun gibi bir babaya sahip olduğum için kendimden iğreniyordum....

Can gitmek istediğinde elimle onu durdurdum. Bu kadar adam vardı ve ona bir şey olmasını istemiyordum. Göz ucuyla amcama baktım. Kurtulmak istiyordu,ama hem yaşı sebebiyle hem de onu birden 4 adamın tutması yüzünden kurtulamıyordu.

Can'a döndüğümde gözleri bırak diyordu. Bırakmam dercesine kafamı iki yana salladım, ona zarar gelmesine izin veremezdim. O da kafasını sana zarar gelmesine izin veremem dercesine salladı. Acıyla gülümsedim,gerek yok dercesine baktım.

Can sakin kalmak istercesine nefesini verip çekildi. Önüme dönerek tam babama baktım. Silahın sürgüsünü bir kez daha çekti. Hem de yine öz kızına çekmişti.....

"Vurmak istiyorsan vur," dedim sadece ona iğrenerek ve nefretle bakarken. Arkamı ona döndüğümde Can ne yapıyorsun dercesine baktı. Ne gözlerimle cevap verdim,ne de tek kelime konuştum. Yürüdüm. Arabaya doğru yürüdüm.

Vurucak! diye içimden bir ses bağırdı. Yapmaz diyemedim. Benim babam bana kıyamaz diyemedim. Benim babam benim için dünyayı karşısına alır diyemedim. İç sesime bir kez daha hak verdim.

Ama yine de durmadım. Beni arkamdan vurma ihtimali olduğunu bildiğim halde.....

Bir silah sesi yükseldi ve tam kalbimin altına isabet etti. Yerimde sendeledim ve ben daha yere yığılamadan bir kurşunda tam omzuma isabet etti. Tam dizlerimin üzerine düştüğüm de nefesim kesildi.

Ama kurşunlar yüzünden değil,o silahı ateşliyenin babam olması yüzünden.

Zar-zor elimi kaldırıp tam göğsümün altına koydum.

Her nefes almaya çalıştıkça biraz daha acı çekiyordum.

Ama ondan da büyük acı vardı....

"Alin!" Amcamın ve Canın feryadı kulağımda yankılanırken gözümün önünden Kılıç geçti. Ona daha aşkımı bile söyleyemeden ölecek miydim?

Göz kapaklarımın ardındaki o zifiri karanlık, ruhumun çekildiği dipsiz bir kuyuya dönüştü. Kurşunun yakıcı sıcaklığı, önce buz gibi bir soğuğa, sonra ise derin bir uyuşukluğa bıraktı yerini. Toprak, dizlerimin altından kayıp giderken Can’ın sesini duydum; ismimi değil de sanki bir veda ezgisini haykırıyordu.

"Alin! Hayır, Alin!" Yere yığıldığımda yüzüm kuru yapraklara değdi. Ormanın o sessizliği şimdi babamın silahından çıkan yankıyla parçalanmıştı. Başımı hafifçe yana çevirdiğimde, babamı gördüm.

Silah hâlâ elindeydi. Gözlerinde ne bir pişmanlık ne de bir acı vardı; sadece bir "görevi tamamlamış" olmanın verdiği o korkunç, donuk tatmin. Kendi kanının, kendi canının yerde sönüşünü bir yabancıyı izler gibi izliyordu.

En çokta canımı bu yakıyordu. Ben burda can verirken onun tek düşündüğü bu siktiğimin düşmanlığının devam etmesiydi. Bu uğur için kendi kızını bile vurmayı göze almıştı.

Kalbimin tam altında olan yaradan çok,kalbim acıyordu. Çünkü o silahı öz babam çekmişti o tetiği,her şeyden çok sevdiğim babam....

Can dizlerini yere büküp kafamı dizlerinin üstüne koydu,yüzüme yapışan saçlarımı çekti."N'olur dayan,beni bırakma. Dayan olur mu,uyuma gözlerini kapatma. Gitme," diye acıyla fısıldadı. Bakışlarımı babamdan çekip Can'a baktım. Yaşlar gözlerinden süzülürken üzerinde ki ceketini çıkarıp üzerime serdi. Üşüdüğümü anlamıştı.

Ama sorun şuydu ki içimde ki soğukluğu hiçbir şey ısıtamıyordu...

Elimi kaldırıp gözyaşını silmek istedim,ama olmadı. Yavaş-yavaş bu dünyaya veda ediyor gibiydim. Can beni hemen dikkatlice kaldırıp arabaya doğru koştu.

Adamlar amcamın kolunu bırakmış kenara çekilmişlerdi. Amcam Orhan Aksoya yaklaşmadan hemen bize doğru geldi. Can arka koltuğun kapısını açıp beni koyduğunda hiç beklemeden şoför koltuğa gitti. Amcam da hemen Canın yanında ki yerini aldı.

Can arabayı sürerken amcam da bana dönmüş bir şeyler konuşuyordu. Ama ben artık sesleri algılayamıyordum.

Galiba.... galiba ölüyordum......

Daha doğru düzgün Kılıçla zaman geçirmeden, aşkımı ona söyleyemeden ölüyordum. Hayallerimi gerçekleştiremeden gidiyordum. Ruhum sanki bedenimi terk etmemek için çırpınıyordu,ama bu seferde bedenim ruhumu kabul etmiyordu.

Ölmek istemiyordum. Kılıçla bir aile kurma ihtimalim varken,tam hayatı sevmeye başlamışken ölmek istemiyordum.

Yaşamak istiyordum.

Ama kendim için değil,beni seven insanlar için....