28. bölüm / 28
Kânun Ve Emir28. BÖLÜM
Bölümler 28Şu an: 28. BÖLÜM
- 1 1.BÖLÜM1.110 kelime
- 2 2.BÖLÜM1.114 kelime
- 3 3.BÖLÜM780 kelime
- 4 4.BÖLÜM1.076 kelime
- 5 5.BÖLÜM2.355 kelime
- 6 6.BÖLÜM2.088 kelime
- 7 7.BÖLÜM1.454 kelime
- 8 8.BÖLÜM1.620 kelime
- 9 9.BÖLÜM2.342 kelime
- 10 10.BÖLÜM1.402 kelime
- 11 11.BÖLÜM1.210 kelime
- 12 12.BÖLÜM2.162 kelime
- 13 13.BÖLÜM904 kelime
- 14 14.BÖLÜM1.569 kelime
- 15 15.BÖLÜM1.111 kelime
- 16 16.BÖLÜM902 kelime
- 17 17.BÖLÜM1.357 kelime
- 18 18.BÖLÜM1.626 kelime
- 19 19.BÖLÜM2.156 kelime
- 20 20.BÖLÜM2.872 kelime
- 21 21.BÖLÜM4.011 kelime
- 22 22.BÖLÜM2.998 kelime
- 23 23.BÖLÜM4.583 kelime
- 24 24.BÖLÜM4.981 kelime
- 25 25.BÖLÜM2.774 kelime
- 26 26. BÖLÜM2.127 kelime
- 27 27.BÖLÜM4.033 kelime
- 28 28. BÖLÜM6.053 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Omuzumda şeref,
Yüreğimde vatan,
Al bayrağın altında,
Bir kalbim var 'Türküm' diye atan.
~⭐️~
Güneş doğmak üzereydi.
Eğitim alanında aynı üniformalar içerisinde yan yana duran dokuz asker vardı.
Her birinin üzerinde aynı renk, aynı arma ve aynı disiplin.
Ama onları birbirine bağlayan şey yalnızca üniformaları değil, göğüslerinde taşıdıkları bayrağın anlamını biliyor oluşlarıydı.
Bu vatanın evladı olmanın, o üniformayı giymenin ve verilen yeminin ağırlığını taşıyorlardı.
Bir kaç gündür ertelenen eğitim nihayet bugündü.
Yeni eğitim komutanları ise Defne Komutandı. Hâlâ gelmemişti.
Daha evvelde Yağız tim komutanı olduğu için eğitimleri o sürdürüyordu. Ama artık Defne'nin devri başlıyordu.
Timdekiler Yağız'ın zorlu eğitiminden defalarca geçtiği için daha zor bir şey beklemiyorlardı.
Fakat yanılıyorlardı.
Çünkü Yağız'ı arayacaklardı.
Hepsi şınav pozisyonundaydı. Yağız da dahil. O da eğitimden geçecekti. Zaten hep geçiyordu ama kendi timine ne yaptırıyorsa aynısını yapıyordu.
Şimdi ise bir komutan tarafından eğitimden geçecekti.
Aynı hizada inip kalkıyorlardı. Kiminin nefesi ağırlaşmış, kiminin kolları titremeye başlamıştı.
Ama hepsi aynı azimdeydi.
"Kırk!"
Yağız'ın gür sesi alanda yankılandı.
Tam o sırada bir kaç adım öteden adım sesleri duyuldu.
Yağız başını kaldırmadı. Aynı tempoyla devam etti.
"Kırk bir!"
Adım sesleri yaklaştı. Ardından Albay'ın sesi duyuldu.
"Rahat!"
Tüm tim hızlıca ayağa kalkıp hazır ola geçti. Yağız Albay'ın tam karşısında durduğunda bakışları kısa bir an Albay'ın yanında ki kadına kaydı. Siyah ve keskin gözleri önce Yağız'ın üzerinde ardından askerin üzerinde dolandı.
"Günaydın," dedi Albay.
Tim aynı anda bağırdı. "Sağol!"
"Yeni eğitim komutanınız," dedi Albay iki elini arkada bağlarken. "Bundan sonra eğitimleriniz ondan sorumlu."
Yağız kısa bir baş hareketiyle onayladıktan sonra Albay, "Kolay gelsin." deyip gitmişti.
Yağız'ın bakışları Defne'nin gözlerinde kesişti. Hâlâ hazır olda dururken bir yandan da analiz yapmaya çalışıyordu.
Karşısında ki komutan hiç bir şeyden ödün vermeyen, disiplin sahibi biriyidi, bu apaçıktı.
"Rahat!" dediği gibi tüm gözler ona doğru döndü, nefesler tutuldu.
"Öncelikle kendimi tanıtayım," Sesi fazlasıyla sert ve normal bir kadın sesine göre daha kalın çıkıyordu. Bakışları Yağız'ın arkasında ki askerlere döndü. "Ben Üsteğmen Defne Kara... Eğitimlerinizden ben sorumluyum." Bir yandan askerlerin arasında yürümeye başladı. "Yaklaşık 7 yıldır vatanım için çalışıyorum."
Tekrar Yağız'ın karşısında durduğunda Yağız'ın bakışları Defne'de değil onun arkasındaydı. Ama tüm dikkati ondaydı.
"Daha bilmeniz gereken bir şey olduğunu düşünmüyorum." Gözleri Yağız'ın üzerinde bir süre durduktan sonra arkadaki askerlerden tek tek dolaştı. "Eğitimlerimiz sıkı olacak, bir önceki eğitimleriniz veya eğitim sisteminiz beni ilgilendirmez. Kendi haritamı çizerim, kendi sistemimi kurarım."
"Eğitimin anlamını bilmeyen yoktur diye düşünüyorum, ama ben yine de olayın ciddiyetini anlamanız için benim gözümde eğitim nedir açıklayayım;
Eğitim size ne yapacağınızı söylemek değildir. Ne yapmanız gerektiğini ben söylemeden anlayacak hâle gelmenizdir. Bu yüzden hiç bir eksikliği, sorumsuzluğu ve tembelliği kabul etmem. Sevmem, hoşlanmam."
Defne bunları anlatırken timin tüm dikkati ondaydı. Ama hepsinin aklında aynı düşünce vardı; Bu yakıcı güneşin altında bile bakışlarıyla ortamı fırtına sonrası sessizliği yapan, soğuk rüzgar estiren bu komutan, eğitim esnasında nasıldı?
"O zaman başlayalım," deyip çenesini dikleştirdi. Defne'nin bakışları timin üzerinde gezindi.
"Başlamadan önce sizi bir konuda uyarayım. Ben eğitimde hızınıza bakmam. Kimin önde kimin arkada olduğuna da ilgilenmem. Güç de önemli değildir pek." Bakışları askerlerin üstünde gezindi ve Alper de durdu. "İçinizden biri geç kaldığında, onun yokluğunu ne kadar sürede fark ettiğinizi ölçerim."
Gözleri alana kaydı. "Eğer içinizden biri geride kaldığında diğer sekiz kişi onu orada bırakıyorsa, bu sefer daha yüksek sayılarla, daha detaylı bir eğitim söz konusu olur. Ki bunu istemezsiniz, bence."
İki elini arkasından bağlayıp time baktı. "Çünkü siz ayrı dokuz asker değilsiniz. Tek bir timsiniz. Bunu öğrenemediyseniz sizi eğitim bile kurtarmaz."
Defne iki elini arkasında birleştirdi ve ilk emri verdi. “Bear crawl pozisyonu alın!”
Hepsi bir anda yere eğilip, ellerini omuzlarının altına aldılar. Dizleri ise kalçalarının altına yerleştirdiler.
Dizleri yerden bir kaç santimetre yukarıdayken sırtları düz, karınları sıkıydı
.
“Dizler yere değmeyecek! Sırt düz, baş karşıda. Sağ el, sol ayak… Sol el, sağ ayak. İlerleyin!”
Dizlerini yukarıda tutarak ellerini ve ayaklarını sırayla ileri taşımaya başladılar
.
Bu pozisyon ilerlerken Defne’nin bakışları tim askerlerde ayrı ayrı dolaşıyordu. Bakışları Emrede durduğunda pozisyonunun hafifçe bozulduğunu gördü.
“Dizini kaldır, asker!”
Emre doğrulmadan cevap verdi. “Emredersiniz komutanım!”
“Bana cevap verme, pozisyonu düzelt.”
Defne yürümeye devam ederken yüzünde en ufak bir memnuniyet yoktu.
“Alanın sonuna doğru, devam!”
Bazılarının kolları yorulmaya başlamıştı ama buna rağmen ritimleri bozulmamıştı. Hepsi aynı hizada değildi, bir kaç tanesi sınırı geçmişti ama diğerleri bitirmeden doğrulamazlardı.
Son asker de bekletilen noktaya ulaşınca Defne elini kaldırdı. “Doğrulun. Sıra hâlinde duvara geçiyorsunuz.”
Tim ayağa kalkıp duvarın önünde durduklarında nefes almaya bile fırsatları yoktu.
Defne’nin gözleri sıranın sonundan başına kadar gezindi ve sıranın başında ki Yağız’ın önüne doğru adımlarını attı.
Bir iki büyük adımda tam karşısında durduğunda Yağız kaşlarını çatmış, nefesini düzene sokarak önünde ki komutana bakıyordu.
Defne iki elini arkasında birleştirip kahverengi ile kızıl arasında kalan gözlerini karşısında ki adamın gözlerine dikti.
Yağız’ın koyu yeşil gözleri sabahın solgun ışığında daha belirgindi. Yüzünde ki yorgunluğa rağmen bakışları sakindi; karşısında ki insanı dikkatle tartan, kolay kolay açık vermeyen birinin bakışlarıydı.
Defne söze girdi. “Eğitim ağır mı, Yüzbaşım?”
Yağız bakışlarında ki gibi sakinlikle konuştu. “Bir şikayetim yok, komutanım.”
“Şikayet edip etmediğini sormadım, yüzbaşım.”
Yağız’ın kaşları belli belirsiz kaltı. “Öyleyse sorunuzu anlamadım, üsteğmenim.”
Emre sıranın diğer ucunda olmanın rahatlığıyla yanında ki Mert’e doğru fısıldadı.
“Kavga edecek gibiler.”
Mert hafifçe sırıttı. “Ben dedim size,” Sesinde altıncı hissinin doğruluğunu gösteren bir gurur vardı. “Defne Komutan, Yağız’a takacak. Sonuçta tim komutanı, daha fazla zorlar.”
Kendi seslerini zor duyacak bir şekilde konuşuyorlardı. Aksi halde her iki komutan da o duvarı onlara sokacak potansiyele sahipti.
Defne’nin bakışları Yağız’ın yüzünde gezindi, ardından tekrar gözlerini buldu. “Az önce ki pozisyonda birlikte çalıştığınız askerin nefesleri düzensizleşti, bazıları ise pozisyonlarını zor korudu. Sizse tek kelime etmediniz.”
Yağız hiç bir duyguyu barındırmayan o tonla devam etti. “Konuşmamı gerektirecek bir şey yoktu.”
“Onların durumunu kontrol etmez sizin sorumluluğunuz değil mi?”
Yağız bakışlarını sonunda Defne’nin gözlerine çevirdi. “Sorumluluğum. Ancak eğitim sizin kontrolünüzdeyken müdahale etmemin ne kadar doğru olduğunu düşündüm.”
Defne, Yağız’ın gözlerinde ki ifadeyi çözmek ister gibi bir kaç saniye sustu. Yeşil gözlerinde ki sakinlikle laflarının ardında ki karanlık örütüşüyordu.
“Yetki sınırlarınızı biliyorsunuz, güzel.”
“Bilmem gerekeni biliyorum, komutanım,” diyerek tekrar düz bir şekilde konuştu Yağız.
Defne’nin çenesi hafifçe yükseldi ve bir adım geriledi. “Duvara yaslanın. Sırtınız duvara temas etsin. Ayaklarınızı öne alın ve dizlerinizi doksan derece bükün.”
Söyleneni yerine getirmeye başladılar. “Wall sit pozisyonu!”
Hepsi pozisyon aldığında Defne’nin sesi tekrar duyuldu. “Üç dakika!”
Defne kronometrisine bastıktan sonra sıranın önünde yürümeye başladı.
Değişen bir ifadesi yoktu. Yalnız bir anlığına Yağız’ın o yeşil gözlerinde ki inatçı sakinlik dikkatini çekmişti.
Ve bu adam otoritesini göstermek için sesini yükselten tiplerden değildi.
Ve Defne böyle insanlarla çalışırken daha dikkatli olması gerektiğini biliyordu.
Yağız ise sadece bir iki saniyeliğine göz ucuyla Defne’ye baktı. Kahverengi ile kızıl arasında ki o dikkat çekici gözler, sıranın sonunda ki askeri kontrol ediyordu. En ufak bir ayrıntıyı bile kaçırmıyordu.
Bakışlarını tekrar boş alana çevirdi.
Anlaşılan bu eğitim sandığından da uzun sürecekti.
Ama bu hareketler Yağız için yalnızca ısınmaydı. Ve bunun ötesine uzun süre sonra ilk defa geçecekti.
Uzun bir aradan sonra, ilk defa sıkı bir eğitimdeydi.
~⭐️~
Attığım her adımı bu sıkıcı olaya bir son verme isteğiyle atıyorum.
Askeriye binasından içeriye girip bir kaç saniye etrafıma bakındım. En sonunda sol tarafta ayakta duran bir askere baktığımda bakışları sertleşti ve başıyla hafif bir selam verdi.
Onu seçmiştim, bir iki adımla onu hedeflediğimi belirttim. Arada yaklaşık beş bir mesafe olduğunda durdum. "Yüzbaşı Yağız Bozkurt ile görüşmek istiyordum, kendisi nerede? Bilginiz var mı?"
Bakışları bende değil arkamdaydı. İstemsizce arkama baktığımda boş bir koridor harici bir şey görmüyordum. Hafifçe göz devirip tekrar ona döndüm.
"Eğitimdeler, savcım."
Kaşlarım çatıldı, hâlâ mı?
Başımla belli belirsiz onayladım. "Ne zaman biter?"
Hâlâ bakmıyordu ve ben biriyle böyle konuşmaktan nefret ederdim. Duvarla konuşuyor gibi hissetmekten hoşlanmıyordum.
"Aslında çoktan bitmesi lazımdı, yüksek ihtimalle sıkı bir eğitim."
İstediğim cevap bu değildi. Yine de başımla onayladım ve geriledim.
Kendi kendime boş alanda yürüyüp etrafıma bakmaya başladım. Beklemekten, heleki ne kadar bekleyeceğimi bilmeden beklemekten nefret ediyordum.
Sanırım fazla nefret dolu bir insandım.
Topuklularımın mermer zeminde çıkardığı tok ses sessizliğin içinde yankılanıyordu.
Bordo rugan ayakkabılarımın sivri burunlarına göz ucuyla baktım. En azından ayakkabı seçimim kusursuzdu.
Tekrar yürümeye başladım. Arada duvardaki tabelaları inceliyor, sık sık saatime bakıyordum.
Yine saatime baktığımda arkamdan gelen sesle durdum.
"Birini mi arıyorsunuz?"
Ses tonunda ki sertlik, sorunun kendisinden daha fazla dikkatimi çekmişti.
Arkamı döndüğümde karşımda genç bir asker duruyordu. Bakışları üzerimde dolaştıktan sonra tekrar yüzümde durdu.
Sivil kıyafetimden dolayı sanırım burada ne işim olduğunu sorguluyordu.
"Evet," dedim sakince.
"Burası askeri birlik binası, hanımefendi," dedi ellerini arkasında birleştirirken. "Kafanıza göre dolaşamazsınız"
Kafamı hafifçe kaldırdım ve etrafıma bakınıp tekrar karşımda ki askere döndüm. "O zaman iyi ki kafama göre değil, birini beklemek için dolaşıyorum."
Zaten çatık olan kaşları havalandı. "Kimi bekliyorsunuz?"
"Yüzbaşı Yağız Bozkurt'u."
"Komutanımız şuan eğitimde. Ayrıca buraya herkesin girip çıkması mümkün değil. Bir işlem yaptırmak istiyorsanız girişteki personel ile görüşmeniz lazım."
Derin bir nefes aldım. Tamam, çocuğun görevini yapmaya çalışmasına bir itirazım yoktu. Aksine olması gibi davrandığı için takdir edebilirdim.
Fakat henüz kim olduğumu bilmeden ve sormadan beni herhangi bir ziyaretçi gibi karşılaması, zaten pek sınırı olmayan sabrımı zorluyordu.
"Ne güzel," dedim belli belirsiz bir gülümsemeyle. "Kurallara hakimsiniz."
"Elbette hakimim."
"O halde görevini yapan birinin karşısında olduğunuzu da fark etmişsinizdir. Ben burada olduğum yerde birini bekliyorum, eğer koridorun düzenini bozduğumu düşünüyorsanız, söyleyin. Hemen düzeltirim."
Çocuk söylecek bir şey bulamamış halde yüzüme bakıyordu. Ardından çenesini kaldırdı. "Yine de kim olduğunuzu bilmeden burada beklemenize izin veremem."
Sakin kalmaya çalışarak devam ettim. "O zaman soru sormayı deneyebilirsin, iletişim çoğu zaman işe yarar."
Tam cevap verecekken koridorun diğer ucundan gelen ayak sesleriyle kafamı çevirdim.
Nihayet!
Üniformaları üzerinde ilerleyen Sancak timi bu tarafa doğru geliyordu. En önde abim vardı. Yanında Sarp ve Mert; diğerleri ise kendi aralarında konuşarak ilerliyordu.
Hepsinin üzerinde eğitimin yorgunluğu görünüyordu ama yürürken asla dik duruşlarından taviz vermiyorlardı.
Bakışlarım önce abime sonra Sarp'a kaydı. Sarp beni gördüğünde yüzünde belli belirsiz bir ifade oluştuğunda kısa bir bakış atmakla yetinmek zorundaydım.
Yanımda ki asker ise bir anda dikleşip hazır olda durdu. "Komutanım!"
Abim askerin karşısında durduğunda arkasındakiler de durmuştu. Sessizlik koridoru kaplarken abimin bakışları askerin üzerinde gezindi, ardından bir saniyeden fazla bende durdu.
Yeniden askere döndü. "Bir sorun mu var?"
"Hayır, komutanım!" dedi asker hemen.
Ha?
Nasıl yani?
Çocuğun sesi az önce benimle konuşurken olduğunden epey farklıydı. Bir kaç saniye önce oldukça rahat ve sert konuşan bu askerin şimdi kelimeleri birbirine dolaması dikkat çekiciydi.
"Sorun ne?" diye sordu abim aynı sakinlikle.
Askerin omuzları daha fazla dikleşti.
"Komutanım, ben... Hanımefendinin koridorda dolaştığını gördüm, kimi beklediğini sordum. Sizinle görüşmek istedi."
"Sonra?"
Sesi her ne kadar normal olsa da karşısında ki kişiyi geren bakışları yetiyordu.
Çocuk cevapladı. "Bende buranın askerî birlik binası olduğunu, herkesin dolaşamayacağını açıkladım, komutanım."
Çocuk bakışlarını sabit tutmaya çalışıyordu.
"Adın ne senin, asker?"
"Batuhan," Sesi alçak çıkmıştı.
Abim başını hafifçe eğdi. "Anlamadım?"
Bu sefer daha gür bir sesle söyledi. "Batuhan Korkmaz, Adana. Emredin, komutanım!"
Hafifçe göz devirdim. Çocuğu açık açık bilerek korkutuyordu.
"Peki, karşındakinin kim olduğunu sordun mu?"
Batuhan'ın bakışları bir anlığına bana kaydı.
"Hayır, komutanım."
"Sebep?"
"Ben..." Yutkundu. "Bilmiyorum."
Alper kenardan araya girdi. "Adamın kardeşini sorgulamışsın be, Batu. Geçmiş olsun."
Batuhan'ın gözleri büyüdü. Bakışları Alper'den karşısında ki abime döndü.
"Birde üstüne ne yapması gerektiğini anlatmışsın."
Batuhan'ın suratı bariz bir şekilde renk değiştirmişti. "Ben bilmiyordum, komutanım."
Bu sefer sakince devam eden Mert'ti. "Neyi bilmiyordun? Komutanın kardeşi olduğunu mu, Cumhuriyet Savcısı olduğunu mu?"
Batuhan'ın yüzünde ki şaşkınlık ifadesi görülmeye yeterdi.
"İkisini de bilmiyordum, komutanım!"
"Yazık oldu," diyen Alper'e yandan baktı abim.
"Tamam, Alper. Yeter."
Alper susmuştu ama halâ sırıtıyordu.
Askerin elleri yanda düz duruyordu. Başını öne eğmemeye çalışıyordu ve bakışlarını komutanının yüzünde tutmakta zorlanıyordu.
"Yüzüme bak, Batuhan."
Başını dikleştirdi Batuhan. "Emredersiniz, komutanım."
"Şimdi söyle bana, bir daha aynı durumla karşılaşırsan ne yapacaksın?"
"Önce kim olduğunu soracağım, komutanım."
Abim bir kaç saniye bekledi. "Sonra?"
"Doğruluğunu sorgulayacağım."
Başını bekli belirsiz salladı. "Görevine dönebilirsin,"
"Emredersiniz, komutanım."
Asker selam verdi, geri çekilecekken ayağını diğerine takılır gibi oldu ama hemen dengesini toplayıp uzaklaştır.
Göz devirip abimin tam karşısında durdum. "Ne kadar da verimli bir tanışma oldu, Adanalı olduğunu falan öğrendik. Hem çocuğu biraz korkuttun sanki."
"Ben mi?"
"Yok ben," Göz devirdim. "Salak."
Kaşları çatıldı ve hafifçe eğilip boyumun hizasına geldi. "Böyle konuşalım isterseniz, Sayın Savcım."
"Askeriye binası ortasında ve askerlerinin yanında olmasan sana ne yapacağımı biliyorum, Yüzbaşım. Hem şuan topukluyla neredeyse eşitiz."
Topuklu giyince 1.80 e kadar çıkıyordum. Fakat 1.97 bir abiye sahip olunca ne kadar giyersem giyeyim, değişen bir şey olmuyordu.
Geri çekilip dikleşti ve tekrar ciddiyete büründü.
Alper'in güldüğünü duydum. "Bence çocuğun asıl korkması gereken sizdiniz."
Gözlerimi kısıp hafifçe sırıttım. "E o zaman söylediğin her kelimete dikkat et, Alper. Hoşuma gitmeyenleri tutanağa geçirebilirim."
Alper'in gülümsemesi donduğunda timden bir kaçının güldüğünü duydum.
Abim ise başını iki yana salladı.
"Toplantı istiyorum," dedim ona dönerek. "Dağcı ile ilgili."
Başıyla onayladı ve timine döndü. "15 dakikanız var. Toplantı odasına 15 dakika sonra hepinizi bekliyorum"
Mert'in omuzları düştü. "Kaptan şimdiyi mi buldun cidden? Zaten ebemiz sikild-" diyordu ki yarıda kesti ve etrafına bakındı.
"Defne Komutan buralarda değil, değil mi lan?"
"Kadın nasıl korku yaydıysa..." diye mırıldandı Alper.
"Defne Komutan, kim?"
Soruma Emre cevap verdi. "Felaket, fırtına, çığ, heyelan. Seç beğen al, bunların hepsi."
"Abartma lan," dedi Alper. "Gayet iyiydi bu eğitim. Sevdim ben."
"Arkadaşlar," dedi abim sertçe. "Hadi. Hadi!" Ardından bana döndü. "Yeni eğitim komutanı."
Sırıttım. "Fark ettim,"
"Pardon ama," dedi Mert. Tim dağılmaya başlamıştı. "Komik olan ne, kaptan?"
"Sana ne? Hemcinsimle gurur duyuyorum belki? Bu kadar erkeği anca bir kadın eğitim komutanı adam ederdi zaten."
Zümra'ya baktım. "Seni tenzih ediyorum."
Samimi bir şekilde güldü o da. Abime döndüm.
"Ben toplantı odasına gidiyoru-"
"Gidemezsin," dediğinde kaşlarım çatıldı.
"Ha?"
"Yani kartın yokken giremezsin. Bekle biraz,"
Dikleşerek cevap verdim. "Zaten on iki dakikadır bekliyorum."
Abimin arkasında Mert, Sarp ve Alper kalmıştı. Bunlar yorulmuyor mu?
Arkasındakilere baktım. "O zaman biriniz benimle gelin."
"Yüzbaşım!"
Kaşlarım çatılırken gözlerim tanıdık gelen sese döndü. Bu tarafa doğru gelen kadını gördüğümde kaşlarım havalandı.
O da buraya geldiğinde beni görmeyi beklemiyor olacak ki, "Işıl Savcım?" dedi.
Bende aynı şaşkınlıktaydım. Defne komutan dedikleri, Defne Kara mıydı?
"Defne Üsteğmenim?"
"Sizin ne işiniz var burada?" derken elini uzatmıştı.
Elini sarıp sıktığımda, "Burada bir dosya ile ilgileniyorum, asıl sizi sormalı? Buraya mı geldiniz?" diye sordum.
Ellerimiz birbirinden ayrıldı. "Evet," dedi sadece.
"Siz nereden tanışıyorsunuz?"
Abimin sorusuna karşılık ona bakmadan cevap verdim. "Bir kaç askeri dosyadan."
Şuan karşımda ki kadını inceliyordum.
Bakırla kızıl arasında, ışık vurdukça alev tonlarına dönüşen uzun saçlarını sıkı bir at kuyruğunda toplamıştı. Birkaç tutam yüzünün iki yanına düşüyordu.
Bakışlarımı yüzüne çevirdim. Duruşu dik, ifadesi kontrollüydü. Saçlarının rengindeki sıcaklıkla yüzündeki ciddiyet arasında tuhaf bir tezat vardı.
Saçları yetmiyormuş gibi bir de yakıcı olan gözleriydi.
Koyu kahverengiydi; ancak ışık değiştikçe içlerinde kızıl kıvılcımlar beliriyordu. Saçlarının bakır tonlarıyla birleşen bu renk, bakışlarını daha da dikkat çekici kılıyordu.
Gözlerim yeniden saçlarına kaydı.
Bakır kızılı.
Sıradan bir kızıl değildi; içinde turuncuya çalan sıcak tonlar, yer yer daha koyu kızıl yansımalar vardı. Hareket ettiğinde at kuyruğu omzunun gerisinde hafifçe sallanıyordu.
"Ne diyecektiniz?"
Defne abime döndü. "Albayım bir toplantıdan bahsetti. Ben de dahil olacakmışım."
Kaşlarım çatıldı. Toplantı şimdi ortaya çıkmamış mıydı?
"Evet, bilgim var." Sonra bakışları benimle Defne arasında dolaştı. En sonunda benim üzerimde durdu.
"Defne Üsteğmen götürebilir seni toplantı odasına." Ardından Defne'ye döndü. "Sizin için uygunsa."
Başıyla onayladı Defne. "Buradan," deyip koridoru işaret ettiğinde sırıttım ve ilerlemeye başladım. Bir kaç saniye ardından hemen yanımda belirdiğinde beraber koridorun sonuna doğru ilerledik.
Toplantı odası, yazan tabelanın önüne geldiğimizde içeri girdik, ardından kapıyı
kapattık.
Ortada büyük bir masa vardı. Sandalyelerden birine oturduktan sonra Defne de tam karşımda oturmuştu.
Elimde ki dosyayı masaya koyduktan sonra geriye doğru yaslandım. "Dağcıyı duymuşsundur."
"Duydum," dedi sağ eliyle bağlı olan saçını düzelttikten sonra. "Duymayan yoktur."
"Maalesef." Öne doğru eğilip dosyayı ona doğru ittirdim. "Hoşgeldin, Üsteğmenim."
O da uzanıp dosyanın kapağını açtı. "Hoş bulurum umarım, Savcım."
Bir cevap vermedim ve dosyayı incelemesini bekledim.
Kolumda ki saate baktım. 5 dakikaları vardı.
Defne'ye baktığımda yüzü gayet ciddi bir hâl almış, çenesini sıkmıştı.
Kendisini tanıdığım kadarıyla işinde disiplinli bir komutandı. Kendisiyle olan konuşmamız dosyayla kalmamıştı aslında. Bir kaç kere telefon görüşmesi de yapmıştık.
Dakikalar birbirini kovalıyordu. 1 dakikaları vardı. Defne gözlerini dosyadan ayırıp bana baktı. Uzaktan bile kendini belli eden o kızıl kıvılcımlar gözlerime kilitlendi.
"Çok fazla sahte kimlik kullanmış."
Başımla onayladım. "Hepsini araştıracağız, birbirleri arasında bir bağ var mı bakacağız. Bu toplantıdan bir şey bulmadan ayrılamayız."
Ben cümlemi bitirdikten sonra kapı açıldı. En önde abim arkasından tim içeri girdi.
Hepsi sessizce yerlerine oturduktan sonra Defne'nin önünde ki dosyaya uzanıp önüme çektim ve Alper'e döndüm. "Alper, Dağcının daha önce kullandığı eski kimliklerin içinden doğum tarihleri aynı olanları bir liste halinde ekrana yansıtır mısın?"
Başıyla onaylayıp önünde ki bilgisayarı açtı.
Derin bir nefes alıp time döndüm. "Size söylemem gereken bir şey var," önce abime sonra Sarp'a baktım kısa süre. "Bir müddettir bana bir numaradan mesaj geliyor. Ve kendisinin dağcı olduğundan eminim."
"Ne?" dedi Sarp. "Dağcı mı?" Dağcı olduğunu bilmiyorlardı.
Başımı aşağı yukarı salladım. "Evet, kendisiyle uzun zamandır uğraşıyorum. Daha doğrusu kendisini bulmaya uğraşıyorum. Söylememe sebebim de buydu. Elimde mesajlardan başka bir şey yoktu."
"Sen dağcıdan mesaj alıyorsun ve biz bilmiyor muyuz?" diyen Mert'e döndüm. Tüm tim en az onun kadar şaşkındı.
"Sebebini açıkladım. Uzatmaya lüzum yok."
"Mesaj içerikleri neydi savcım?"
Emre'ye döndüm ve cevap vereceğim sırada abim kesti.
"Tehdit." dedi sakin bir tonla. Ama o tonun altındaki mesajı çok net biliyordum.
Ona döndüğümde bakışları bende değil önünde ki kağıtlardaydı.
Kaşlarımı çattım. "Belki değil, nereden biliyorsun?"
Gözleri bana döndü. "İçime doğdu."
Hafifçe göz devirip Alper'e döndüm. "Ne yaptın?"
Gözlerini ekrandan ayırmadan bir kaç tuşa bastı. "Bir saniye."
Toplantı odasının duvarındaki ekran açıldı. Önce siyah bir görüntü belirdi, ardından fotoğraflar ve numaralar sıralandı.
Her fotoğrafın altında farklı bir isim, farklı bir kimlik numarası, farklı bir yaşam vardı.
Ama hepsi aynı kişiye çıkıyordu!
Alper sandalyesinde geriye yaslandı. "Dağcının şimdiye kadar kullandığı sahte kimlikler bunlar. Doğum tarihleri aynı olanları işaretledim."
Ekrana doğru döndüm. "Çok bunlar, az az bakalım. Önce 10 tanesini aç."
Bilgisayarında bir kaç tuşa bastıktan sonra duvarda on kişi belirdi.
Gözlerim teker teker hepsinde dolandı. Doğum tarihi aynı olan 2 kişi vardı. Hepsinin doğum yeri ve isimleri farklıydı.
Bir oyundu bu da. Aklınca dalga geçiyor, oyun oynuyor, kendisini bulmanızı engellemeye çalışıyordu.
Dişlerimi sıktığımı şimdi fark ettim. Bu işten fena sıkılmıştım!
"İsim benzerliği olan yok. Doğum tarihi aynı olan iki kişi." Alper'e döndüm. "Bu iki kişiyi ayrı bir yere kaydedelim, daha sonra aynı olanların hepsine bakarız."
Başını aşağı yukarı sallayıp bilgisayarına döndü. Bir kaç tuşa bastıktan sonra diğer 10 kişi yansıdı.
"Bir dakika," dedi Salih gözleri ekrandayken. "Bu kimliklere sahip kişilerin elbet yüzleri vardır." Sarp'a baktı. "Komutanım size hepsini tek tek göstersek yine mi hatırlamazsınız?"
Bakışlarım Sarp'ı buldu. Evet, belki de hatırlardı.
Bir kaç saniye sessizlik oldu. "İyi de bu dağcının yüzü bu kimliklerde değildir." dedi en sonunda.
"Belki bunların içindedir," dedim. Bana döndü. Bakışları biraz daha yumuşak bir hal aldı. "Ama sen hatırlar mısın, bunu söyle."
Sesimde bir şeylere yaklaşmış olmanın verdiği bir heyecan vardı.
Gözleri bir süre yüzümde dolaştı, ardından ekrana döndü. "Emin değilim," tekrar bana baktı. "Ama denerim."
Ekrana baktım "Tek tek fotoğrafları aç Alper." Tekrar Sarp'a döndüm. "İyice bak, acele etme.”
Gözleri hafifçe yumup başıyla ufak bir hareket yaptı. Hepimiz aynı anda ekrana döndük.
Biri yansıdı ekrana. 30 yaşlarında keçi sakallı bir adamdı. Saçları kısaydı.
Bakışlarım Sarp'ı buldu. Kaşlarını çatmış ekrana bakıyordu. Bir süre sonra başını yavaşça iki yana salladı. "Hayır. Tanımıyorum."
Alper başıyla onaylayıp farklı birini yansıttı. O kişi de 40 yaşlarında bir adamdı. Saçlarının yarısı beyazlamıştı.
"Hayır," dedi tekrar. "Bu da yok."
"Dur," diyen abime döndük. "Hepimiz aynı işle boşa zaman kaybetmeyelim. Alper, Işıl ve Sarp. Siz bunla uğraşın." Sarp'a döndü. "Tanımaya çalış. Salih ve Emre benzer kimliklere sahip olanlara bakın. Gittikleri hastanelere kadar. Tüm hayatlarına. Dikkat çekenleri ayırın bir köşeye."
"Emredersiniz Komutanım," dediler.
Sonra bakışları Talha ve Zümra arasında dolandı. "Talha ve Zümra, siz dağcının daha önce iş yaptıklarının bu kimliklerle olan bağlantısı var mı ona bakın."
Mert'e döndü. "Sen ve Doruk benimlesiniz. Bu dağcının kullandığı kimlikler dışında elimizde olan ne varsa baştan tarayacağız. Eski dosyalar, bağlantılar, görüştüğü insanlar... Gözümüzden kaçan hiç bir şey olmayacak."
Mert de başıyla onayladı. "Emredersiniz Komutanım."
Defne'ye döndü. "Sen Salih ve Emre'ye yardım et."
Bakışları ekranı buldu. "Herkes ne yapacağını biliyor."
Kısa bir sessizlik oldu. "Başlayın."
Sandalyeler aynı anda hareket etti. Beraber çalışacak olanlar yan yana kuruldu.
Ben Alper'in yanında ki sandalyedeyken Sarp oturmamış, tam arkamızdan bilgisayara bakıyordu. Sağ eli Alper'in sandalyesinin arkasında, sol eli ise benim.
Alper bir diğer kişiyi gösterdi. Benim bakışlarım Sarp'a döndü. O gözlerini kısmış ekrana bakıyordu.
Gözlerim alttan onun gözlerini izlerken başını iki yana salladı. "Bu da değil."
Alper başını salladığında ekrana döndüm. Başka birini yansıttı.
Başka biri... Tekrar başka biri... Ve bir diğeri...
Ve sonuncu kişiye geçtik. Tek ümidim bu fotoğraftı.
"Hadi, bismillah." deyip bastı fotoğrafa Alper ve arkasında ki Sarp'a döndü. Onunla beraber bende.
Sarp'ın gözleri fotoğrafta diğer fotoğraflardan daha fazla oyalandıktan sonra gözleri beni buldu.
Ve yavaşça başını iki yana salladı.
Oflayıp önüme döndüm ve iki elimi saçlarıma geçirdim.
"Durum ne?" Başımı kaldırıp abime baktım.
"Hiç biri değil."
Sandalyeden kalktığımda sandelyenin ayakları zeminde ince bir ses çıkardı. Odanın içinde dolanmaya başladım.
Bir şeyler yapmalıydım, bulmalıydım, çözmeliydim. Şimdiye kadar yaptığım gibi.
Bir elimle saçımı yana tararken elim durdu.
"Yok, bu böyle olmaz." Kafamı kaldırıp odadakilere baktım. "Hiç bir şey yok mu?"
"Bir dakika," diyen Alper'e çevirdim kafamı hızla. "Burada bir şey var."
Kaşlarımı çattım. "Ne var Alper?"
Sarp hâlâ arkasında duruyordu.
"Bir dakika," kaşları çatılmış, büyük bir dikkatle bilgisayar ekranına bakıyordu. Tuşlara basarken parmakları az öncekinden daha hızlı ve daha sertti.
Yaklaşık bir dakika sonra Alper'in parmakları tuşların üstüne durdu.
"Bir kimlik var burada."
"Yanlışın var," dedi Mert. "Birden fazla kimlik var."
Alper ters bir bakış attı ona. "Onu mu diyorum? Diğerleriyle aynı yerde kayıtlı değil."
Abim öne doğru eğildi. "Nasıl?"
Alper bilgisayara bakıyordu. "Dağcının kullandığı kimlikleri tararken hepsini aynı arşiv üzerinden bulmuştum. Ama bu..." Parmağıyla ekranda bir yere dokundu. "Başka bir kayıt grubunda."
"Nasıl gözden kaçtı?" diye sordu Defne.
"Çünkü sistemde aynı arşivin altında görünmüyor. Yani diğer kimliklerle tararsak bunu bulamıyoruz."
Gözlerim bilgisayara kaydı. "Nasıl fark ettin?"
"Doğum tarihlerini karşılaştırırken kayıt sayısı tutmadı. Listede olması gereken bir kayıt eksikti. Bende farklı arşivleri taradım."
Bir kaç tuşa daha bastı. "Ve aradığım kimlik burada çıktı."
"Başka bir yerde kayıtlı olduğuna göre..." dedi Salih. "Demekki önemli bir ayrıntı bu."
Başımı hafifçe aşağı yukarı salladım. "Yüksek ihtimalle."
"Fotoğrafı var mı?" diye sordu Zümra.
Alper onayladı ve hemen yanında ki Sarp'a baktı. "İyi bak,"
Sarp derin bir nefes verdi. "Aç," dedi sadece.
Alper'in eli fareye gitti. Ve bir yere bastıktan sonra Sarp'ın gözleri ekrana kilitlendi.
Odanın içinde ki tüm sesler susmuş, nefesler tutulmuştu. Ben karşısında yüzünü izliyordum, bir cevap bekliyordum.
Gözleri ekrandayken kaşları hafifçe çatıldı. Sonra bakışları değişti. Çok küçük bir hareketti ama ben anlamıştım.
Ardından çenesi gerildi.
Nefesinin yavaşladığını fark etmiştim.
Bir kaç saniye geçti. Kaşları iyice çatılmış, nefesi yavaştı. Fotoğrafa biraz daha yaklaştı.
"Sarp?" Abimin sesi sessizliği bozmuşken Sarp'ın gözleri bir anlığına kapandı. Bir kaç saniye sonra açtığında yüz ifadesi daha farklıydı.
Öfke vardı.
Gözleri ateş çıkarırcasına fotoğrafa bakarken biz hâlâ bir cevap bekliyorduk.
Yanında ki Alper de bir ekrana bir Sarp'a bakıyordu. Anlamamıştı.
Bu sefer sessizliği bozan ben oldum. "Sarp, ne oldu?"
Bakışları usulca beni buldu. Gözleri.
"Bu." dedi hırıltılı bir sesle. Kaşlarım çatıldı.
Sarp'tan gelen cevaptan sonra Alper'e döndü abim. "Alper, ekrana yansıt çabuk."
Sarp'ın öfkeli bakışları bilgisayarda ki fotoğrafa dönmüşken ben ekrana baktım. Alper bir kaç tuşa bastıktan sonra bir fotoğraf belirdi.
Bir kaç saniye boş bakışlarım sürdü. Kaşlarım yavaşça çatılırken bir adım attım büyük ekrana doğru.
Fotoğrafta değişen bir şey yoktu, hâlâ oradaydı.
Ama benim içimde bir şeyler değişmişti.
Çocukluğumdan kalma, çok eski ve bulanık bir çok görüntü geçti zihnimden.
Bir kaç kere göz kırpıştırdım; gördüğüm şeyin doğruluğunu sorgulamak istermişçesine.
Gözlerim bile inanmak istemiyordu bu görüntüye.
Kalbim ve nefesim hızlanmıştı. Bir elimi yanımda ki masaya koyarak oraya yasladım kendimi. Gözlerimi fotoğraftan ayırmıyordum.
O bakışı, kaşlarının hafifçe çatılışı, yüzünde ki o sert ifade...
Tanıyordum.
Aynı gözlerdi...
Hayır...
Zihnim yıllardır kapalı tuttuğu o anları şuan tek tek çıkarıyordu.
Dudaklarım hafifçe aralandı, bir şey demedim. Diyemedim.
Gözlerim fotoğraftan ayrılmadı, çenem gerildi. Gözlerimi bir müddet yumdum. Ama o görüntü yine gözümün önündeydi.
Ve bu görüntü, babama aitti.
Bakışlarımı görüntüden ayırdım ve abime çevirdim. O ise görüntüye değil bana bakıyordu. O da tanımıştı elbette.
Ama her zaman ki yüz ifadesini takınmış, gayet sakin duruyordu. Ama bakışlarında ki o değişikliği bir ben anlardım.
Derin bir nefes alarak gözlerimi yumdum.
Tekrar açtığımda bir cevap bekleyen time döndüm. "Toplantıyı yarın tekrar bu saatte yapsak, uygun mudur?" diye sordum. Sesimde ki değişikliği bastırmaya çalışsam da zordu.
"Olur," diyen abime döndüm tekrar. Gözlerini yumup geri açtı, sakin ol, ben buradayım, dercesine.
"Ben adliyeye geçeyim," dediğimde başını salladı.
Alper'e döndüm. "Bu bilgileri bana aktar, Alper."
Başını aşağı yukarı salladı. "Tamamdır, savcım."
Ve omzumda ki çantamı düzelterek odadan çıkacakken abime döndüm. "Akşam evde olacak mısın?"
Bir kaç saniye düşündü. "Denerim."
Başımla onaylayıp odadan çıktım ve kapıyı kapattığımda o görüntü yalnızca içeride kalmamıştı.
~⭐️~
Derin bir nefes alarak deniz havasını ciğerlerime doldurdum.
Yine buradaydım; teknede.
Neden her canım sıkıldığında kendimi burada buluyordum, emin değildim. Ama başka hiç bir yere sığmıyor gibi hissediyordum.
Toplantıda o yüzü gördüğüm gibi oradan ayrılmıştım. Elbet bir şeyler olduğunu anlamışlardır. Ama ben bile bu kadar sakin kalacağımı düşünmemiştim.
O küçük Işıl olsaydı galiba orayı dağıtırdı. Fakat o Işıl’ın büyümüş hâli orayı dağıtmak yerine kendini dağıtmayı yeğlerdi.
Yapmadığı şey değildi.
Bazen kendimi delirmiş gibi hissediyordum.
Oflarken sağ elimle saçımı geriye attım. Ayaklarımı denize doğru sarkıtmış, teknenin ucunda oturuyordum. Bakışlarım ufuktaydı. Hareket eden bulutlara bakarken düşüncelere epey bir dalmıştım.
Hafifçe dalgalanan deniz tekneyi sallıyordu.
Gözlerimi bulutlardan çekip düşüncelerle beraber denize daldırdım.
O fotoğrafı gördükten sonra ne hissettiğimi bende bilmiyordum.
Rahatlamış mıydım, gergin miydim, yoksa zihnimin derinliklerine gömdüğüm anıların bulunduğu kapıların o gördüğüm yüzle beraber birer birer aralanması yüzünden çaresiz miydim, emin değildim.
Sanırım hepsi.
Buraya geleli sanırım iki saat olmuştu. Güneşin tam tepede olması öğle olduğu anlamına geliyordu.
Yaklaşık bir saat önce Sarp aramıştı. Nerede olduğumu, iyi olup olmadığımı sordu. Fakat işi vardı, uzatamamıştık.
Benimde işim vardı; babam olacak adamı bulmak gibi.
Adam denirse tabii...
Düşüncelerim tekrar zihnimi ele geçirdi; zaten susmamışlardı ama tekrar o cümle zihnimi talan etti.
Benim sevdiğim adama acı çektiren o terörist, babamdı.
Sanırım artık ikimizin de en büyük acıları o pislikti.
Üç.
Pislik hayatımda öyle bir yerdeydi ki, şuan hayatımda olan ve değer verdiğim üç adamla da alakası vardı.
Nereden bakarsam bakayım, her türlü birine çıkıyordu.
İki ucu boklu değnek, misali.
Başımı iki yana sallayarak zihnimi susturmayı denedim. Beynimi alıp şu denize atmak istiyordum.
Yada ıssız bir yere gidip tüm gücümle bağırmak. Kimsenin duymayacağı, olmayacağı bir yerde.
Bu düşüncelerle savaş verirken öfkeyle kaşlarımı çattım. Ben bu değildim ki. Ben bu değildim.
Sahi, ben kimdim?
Burada oturup böyle düşünmek ne geçirirdi elime? Burada vakit kaybetmek neyime yarardı?
Gözlerimi yumup derin bir nefes aldım. Arkamdan gelen adım seslerini duyduğumda kafamı çevirmedim. Kimin geldiğini anlamak için yüzünü görmeme gerek yoktu. Barizdi.
Gözlerimi aralayıp ufuklara baktım.
Adım sesleri yaklaştıktan sonra tekne hafifçe sallandı. Kokusu ciğerlerime dolarken gözlerimi hafifçe yumup geri açtım. Yanıma oturmuştu.
Bir süre kimse konuşmadı. O da benim gibi ufka bakıyordu.
"Beni nasıl buldun diye sormam saçma olur değil mi?" diye sordum gözlerimi denizden ayırmadan. Ona bakmak için can atarken bakamıyordum.
Sebebini ise bilmiyordum.
Yada biliyordum.
Gözlerinin üzerimde olduğunu hissediyordum.
"Evet," dedi. "Ama asıl saçma olan şuan gözlerini göremiyor olmam. Bana bakar mısın?"
Sesi toplantı odasına nazaran çok daha naifti.
"Neden?" Sorduğum sorunun saçmalığıyla kendime sövebilirdim. Ama sanırım düşünme yetim şuan sıfırdı.
"Neden mi?" diye sordu o da sorunun saçmalığına karşı alay edercesine. "Bak," dedi tekrar. "Gözlerine bakınca her şeyi okuyacağımdan mı korkuyorsun? Neden bakmıyorsun, Savcım?"
Dişlerimi sıkarken hafifçe yutkundum. Bakışlarım yanımda ki adama döndüğünde çenesiyle karşı karşıyaydım. Gözüne bakamıyordum.
Her ne kadar o siyah hareleri görmek istesem de bir şeyler engel oluyordu.
Bir anda çenemde hissettiğim sıcaklıkla nefesimi tuttum. Parmakları çenemi narince kavradığında yavaşça kafamı yukarı kaldırdı.
“Özür dilerim,” dedi hüzünle. “Çok özür dilerim, sana boş boş kızdım, kırdım, öfkelendim… Affet beni, bak bana.”
“Sarp, ondan değil…”
Neyden o hâlde, açıkla bakayım kızım.
“Neyden o zaman?”
Bende tam olarak o soruyu merak ediyordum.
Bakışlarım gözleri dışında tüm yüzünde gezinirken onun kaşları çatıktı. "Neden bakmıyorsun bana? Neden beni kendinden mahrum bırakıyorsun?"
Gözlerim sonunda onun gözlerini bulduğunda kaşık çatları yavaşça düzeldi. Ben gözlerini okurken o çenemde ki elini yanağıma doğru götürdü.
Gecenin karasını taşıyan bakışlarında bir çok duygu barındırıyordu. Ama hiç bir şey çözemiyordum. Sadece o karanlıkta geziniyordum.
Onun bakışları her zaman ki gibi gözlerimdeydi. Ama bu sefer daha derine inmiştim, gözlerin de ki hayranlığı görmüştüm.
"Ne olduğunu tahmin ediyorum. O herifin kim olduğunu, senin için nasıl bir yere sahip olduğunu..."
"Sen..." diye mırıldandım. "Abim mi söyledi?"
Hafifçe güldü. "Hayır, sen söyledin."
Kaşlarım çatıldı. "Ne? Ne zaman? Benim ağzımdan öyle bir şey çıkmadı."
Yavaşça yaklaştı ve dudaklarıma doğru fısıldadı. "Ağzın değil, gözlerin söyledi. Ve bunu sadece ben duydum."
Dudağımın sol köşesi hafifçe kıpırdadı. Bir cevap veremiyordum. Ağzımda aşina olduğum bir tat vardı. Ama çözememiştim. Belki de çözmek istemedim.
Sessizlik saniyeleri kovalarken bakışmamız da uzuyordu. Bu rahatsız edici değildi, aksine gözlerinin içinde kaybolmak beni rahatlatmıştı.
Onun bakışları gözlerimden ayrılıp dudaklarıma kaydığında kaşları çatıldı. Ve o bunu yapana kadar alt dudağımı sertçe kemirdiğimin farkında değildim.
Yanağımda ki eli dudaklarıma kaydı ve baş parmağı dudaklarımın üzerinde durduğunda dudağımı rahat bırakmıştım.
Kaşları çatıkken bakışları gözlerimi buldu. Ben anlamaz gözlerle ona bakarken o baş parmağını alt dudağıma sürttü. Isırdığım köşeye.
"Kanayana dek ısırma sebebin ne?" Bakışları gözlerimi buldu. "Hissetmiyor musun?"
Merakından sorduğu bir soru değildi.
"Hangisini?" diye sorduğumda başını hafifçe omuzuna yatırdı. Güldüm ve elimle dudağımın kenarında ki eli tuttum.
Her ne kadar istemesem de yüzümdeki elini yüzümden uzaklaştırıp aşağı indirdim. Elim hala elinin üzerindeyken o bana bakmaya devam ediyordu.
Diğer elimi refleksle dudağıma götürmek isterken o da diğer eliyle tuttu.
"Her kanayan yaraya dokunulmaz,"
Gözlerimi elimi tutan elinden kaldırıp gözlerina baktım. "E o halde, Komutanım? Nasıl geçer dokunmadığın yara?"
"İlacını bulduğunda geçer, Savcım."
Ağzımı açacakken hafifçe eğilip dudağımın kenarını öpüp geri çekildiğinde ağzım açık kalmıştı.
Mesafeyi yakın tutarak konuşmaya devam etti. "Her yaranı öperek iyileştirmek istiyorum, desem." diye mırıldandı. "Ne dersin?"
Nefesini bu kadar yakından hissetmenin verdiği telaşla kalbimin sesini duyuyordum.
"Sarp," dedim tereddütle.
Tüm tereddütümün yanında ben buradayım dercesine, "Bi'tanem." dedi.
"Ben neden sana bakamıyorum?"
Kendi içimde cevabını aradığım soruyu cevaplaması için, o cevabın sahibine sormuştum.
"Bende onu anlamıyorum," dedi. "Neden bakmıyorsun?"
Gözlerim onun gözlerindeyken bunu soruyordu. Bakıyordum, ama hissetmiyordum.
"Neden?" diye sordu yalvarır gibi. "Neden gözlerini benden uzaklaştırıyorsun? Bilmiyor musun sanki; bu gözler benden uzaklaştıkça kendimi daha yalnız hissediyorum. Bilmiyor musun, sen bana bakmadıkça ben boğuluyorum, beni hayata bağlayan gözlerini benden uzaklaştırdıkça ben kayboluyorum."
Kirpiklerimin ıslandığını hissettiğimde ağlamamak için büyük bir direnç gösteriyordum.
"Ağlama," dediğinde göz kırpıştırdım. "Normalde ağla derdim, dök içini derdim. Ama şuan ikimiz de biliyoruz ki; ikimiz de onun gözünde böyle olmamalıyız. Ben seni tanıyorum, güzelim, sen istesen tek başına bunu halledebilirsin. Aksini iddia edemezler zaten," deyip sırıttığında güldüm.
Mert'in evinden çıktığımda yaptığımız konuşmada ben demiştim ona bunu.
Sırıtışı devam etti, "Ve ben, bir olursak onu daha rahat bulacağımızı düşünüyorum." Gözlerini kıstı. "Sana söz veriyorum, bu olay çözülsün, onun cezasını verelim, istediğin kadar ağlayabilirsin,"
Güldüğümde o da derin bir nefes verdi. "İşte!" dedi. "Gül. Gül ki senin gülüşünle ben ait olduğum yeri bulayım."
Gülüşüm yavaşça soldu. “Abime sen mi söyledin?”
Sorduğum soruyu anlamış olacak ki gözlerini kaçırdı. “Israr etti, vallahi bak. Seninle konuştuktan sonra biraz gergindim. Ve galiba etraftakilere yansıtmıştım. O da fark etti bunu, senin abinin o gözünden bir bok kaçmadığı için,”
Burada derin bir nefes aldı. Tek tek açıklama yapıyordu. “Sonra sordu, ben önce cevap vermedim, geçiştirdim yani. O da ısrar edince…” Gözlerini tekrar kaçırdı. “Söylemiş oldum,” Sonra hemen kendini açıklamak ister gibi gözleri gözlerimi buldu heyecanla. “Ama anlamadı. Valla. Yani sanane dedi,” burada hafifçe göz devirdi. “Sevgilim olduğu için merak ediyorum, diyemedim. Bende dağcının beni de ilgilendirdiğini söylerek cevapladım. İnanmıştır bence. Abin ne kadar iyi anlarsa bende o kadar iyi inandırırım.”
Susup kuruyan dudaklarını ıslattığında yüzünü buruşturarak yutkundu. “Ben galiba ilk defa bu kadar uzun konuştum.”
Yüzümde ki sırıtışa engel olamıyordum. Şuan o kadar hoş duruyordu ki… Gözleri inanıp inanmadığımı, affedip affetmediğimi sorgularken daha büyük bir şekilde gülümsedim. “Tamam, affettim.”
Dudaklarından rahatlamış ve kısık bir nefes çıktı.
Gülümsemem devam ederken “Sen bu kadar taktın mı ya o tartışmamızı?” diye sorduğumda başını aşağı yukarı salladı.
“Ben kimseye hesap vermem, Işıl. Hesap sorarım, kızarım, kıyarım…” Sonra hafifçe sırıtıp gözlerime odakladı merceklerini. “Bir sana kıyamam, kızamam.”
Hala ellerimiz birbirine kenetliydi. Sağ elim onun sol elinde, sol eli de benim sağ elimdeydi.
Sağ elimi elinden alıp yavaşça yüzüne doğru götürdüm. Yanağına koyduktan sonra başını hafifçe o yöne doğru eğdi.
“Herkese çok sertsin,” diye mırıldandım içimde ki sesi bastıramayarak. “Ama özünde çok incesin. Nasıl oluyor bu?”
Yanağına koyduğum elimden yüzünü çok hafif kaldırıp avucuma derin bir öpücük bıraktı ve tekrar aynı pozisyona geldi. “Bu halimi seninle beraber bende ilk defa görüyorum.”
Biz kaç dakika böyle kalmıştık. Yüklerden, düşüncelerden uzak bir şekilde, sadece birbirimizin düşüncelerine yakındık. Ve bunları sadece biz biliyorduk.
Kafası hâlâ yanağında ki elimin üzerindeydi. Gözleri yavaşça kapandı. “Yemin ediyorum şuan tek istediğim, seni alıp buralardan defolmak.”
“Neden?”
“Çünkü biraz sonra kalkmak zorundayız. Ama ben seninle ayrılmak zorunda olmadığım, aşkımı doyarak yaşamak istediğim bir yer istiyorum.”
Gözleri aralandı ve gözlerimi buldu. “Ömür boyu şu ormanda kalmak istiyorum.” Başını dikleştirdi ve hafifçe yaklaştı. “Ben seni istiyorum.” Burnu hafifçe burnuma sürttüğünde gözlerimi kapattım.
Kalbim sanki bu teknede ki ilk günümüzmüş gibi hiddetle atıyordu.
Kalbimin üzerinde elini hissettiğimde gözlerimi araladım. Nefesi nefesime değerken fısıldadı.
“Yanımda dur. Ne olur ayrılma benden. Uzaklaşma, kopmayalım biz. Şu kalbininin anahtarını bulmuşken bırak, tapusu da kalsın bende. Ömür boyu.”
Gözleri bir salise olsun gözlerimden ayrılmıyordu. Aynı şekilde benimde.
“Olur,” diyebildim en sonunda. “Bu kadar istiyorsan.”
Gözlerim hafifçe kıpırdayan dudağına kaydığında gülümsemesi yakından daha can yakıcıydı.
“Çok istiyorum.”
“Ne kadar?”
“Hedefim belli, Savcım. Başka hiç bir istikamete dönemeyecek kadar.”
Gülümsemem artık çenemi ağrıtacak derecedeydi ve ben uzun zamandır bu kadar gülmediğimi fark etmiştim.
Belki de, hiç.
“O zaman kalkalım mı?” diye sorduğumda derin, sıkıntılı nefesi tenime nüfuz etti.
“Ama aşkım, işimiz var.”
Bu sefer gerçekten kalkmayı beklerken diğer elimi tutan eli sırtıma ulaştı ve beni kendine doğru çektiğinde afalladım. “Bu mesafeden desene.”
Odunsu kokusu ciğerlerime dolarken düşüncelerim zihnimi terk etmiş, kelime dağarcığım tamamen boşalmış gibiydi. Bir nevi dilim tutulmuştu.
“Neyi?” diyebildim sonunda.
Fakat o cevabını dudaklarını dudaklarıma değdirip öpmeye başlayarak vermişti.
Sırtımda ki eli daha sert beni kendine çekerken karşılık vererek istediği cevabı da ben vermiş olmuştum.
Denizin çıkardığı ses kulaklarıma, onun kokusu ise ciğerlerime doluyordu. Ve sanırım en sevdiğim olay buydu.
Yanağında ki elim ensesine doğru gittiğinde güldüğünü hissettim. O beni kendine çekerken, bende ensesinde ki elimle onu kendime çekiyordum.
Ve en önemlisi. Biz gerçekten, her anlamda birbirimizi çekiyorduk.
Bu anın hiç bozulmamasını istesek de evren bize oyun oynuyor gibiydi. Çalan telefon sesi çantamdan geliyordu.
Farkına vardığımda gerilemek istedim ama izin vermedi.
Kopmamak istermişçesine şehvetle öpüyor, bir yandan sırtımda ki eli gerilemem engel oluyordu.
Ama ayrılmam lazımdı…
Başımı hafifçe geri çektiğimde dudaklarımız arasında ufak bir mesafe oluştu. Gözleri gözlerimi bulduğunda sinirli duruyordu.
“Ben şu telefonu denize atmadan baksan iyi olur,” dediğinde güldüm ve ensesinde ki elimi çekip hafifçe geriledim. Her ne kadar istemese de sırtımda ki elini çekmişti.
Ayağa kalkıp masanın üzerinde ki çantayı elime aldım. Telefonu içinden çıkarıp ekrana
baktığımda Faruk’un adı yazıyordu.
Anında açıp kulağıma götürdüm. "Faruk?"
"Savcım, kusura bakmayın rahatsız ettim."
"Sorun değil," dedim. "Ne oldu?"
Bakışlarım Sarp’ı bulduğunda gözleri ile Faruk’a sövüyordu.
"Savcım, bu gece ki nöbetin size ait olduğunu haber vermek için aramıştım."
Kaşlarımı hafifçe çattım. "Bu gece Buğra Savcı nöbetçi değil miydi?"
"Bende öyle biliyordum savcım. Ama nöbet çizelgesinde sizin isminiz bulunuyor, size de bu şekilde bilgi vermem istendi."
"Anladım," dedim. "Çizelgeyi bana gönderir misin?"
"Tabii ki savcım. Hemen gönderiyorum."
Telefon kapandıktan sonra bakışlarımı ekranda ayırmadım. Bir kaç saniye ardından gelen bildirime dokunup çizelgeyi açtım.
Gerçekten de bu gece ki nöbet benim üzerime görünüyordu.
"Bir sorun mu var?"
Telefonu kapatıp arka cebime koydum ve başımı iki yala salladım. "Bu gece başka bir savcı nöbetçiydi, öyle biliyordum. Ama çizelgede benim adım var."
Onunda kaşları çatıldı. Ayağa kalkıp tam karşımda durdu. "Haberin olmadan böyle bir şey yapabiliyorlar mı?"
Omuz silktim. "Hayır, gidince öğreneceğim."
"Bende geleyim mi?" diye sorduğunda kaşlarımı çattım.
"Neden?"
"Bilmiyorum, bana normal gelmedi."
Güldüm. "Canım ben neler görüyorum, bu ne ki? En makul ihtimalle o savcının acil bir durumu çıkmıştır."
Hala sesinde tedirginlik seziyordum. "Umarım.”
Hafifçe yükselip yanağına ufak bir öpücük kondurduktan sonra geri çekildim. "Teşekkür ederim, iyi ki geldin."
Gülümsedi. "Asıl sen iyiki geliyorsun buraya." O da eğilip dudaklarını boynuma değdirdi. "Ve iyi ki varsın."
Narince öpüp geri çekildiğinde hafifçe sırıttım.
Buraya gelirken ve buraya geldikten sonra ki yüklerim hafiflemişti. Tüm stresimi alıp götürmüştü.
~⭐️~
MRRRBBBB ŞEKERLERRRR🌝🫰🏽
NABERSİNİZ? KEYİFLER UMARIM YERİNDEDİR.
Gecenin bu saatinde bölüm atmak hangi arzın talebi, diye sorabilirsiniz. Hak veriyorum, valla bende bilmiyorum.
Uzun zamandır bölüm atamıyordum, okul başladı, hastalıktır vs anca atabildim.
Ve galiba artık bölüm arası süreleri biraz uzun olacak. Ama merak etmeyin şu sınavlar hayırlısıyla bir kapansın, sonrası Allah Kerim.
Sınavda hepinize başarılar diliyorum, Allah gönlünüze göre versin her şeyi.
Sizi ve bu cnm çiftimi özlemişim btw, aynı şekilde yorumlarınızı da🌝🌝
Umarım beğendiğiniz bir bölüm olurr. SİZİ SEVİYORUMM VE ALLAH’a EMANET EDİYORUM.🫰🏽🌝💕
Bölüm etkileşimi
