24. bölüm · Kânun Ve Emir
24.BÖLÜM
O güzel gözlerin,
Değdi gözüme.
Sustu bütün cümleler, düşünceler.
~☆~
Zihnimde ki düşünceler benden bağımsız tekrar kendilerini bana hatırlatıp duruyorlardı.
Daha doğrusu unutamıyordum.
Ne o görüntüler gidiyordu zihnimden, ne de o mesaj.
Bir seçim istemişti benden!
Ama vermedim. Sorusuna cevap vermedim, çünkü bir oyundu. Farkındaydım.
Ve ben bu oyuna çok kolay dâhil olabilirdim.
Korkumda buydu.
Pastanede ki tek ses bizim masadan çıkan konuşma sesleriydi.
Tek biz kalmıştık.
Saat gece ona geliyordu ve mesaj bana 4 saat önce gelmişti.
Belki de ciddiye almamam gereken bir şeydi.
E o zaman o video...
Düşüncelerim çok karmaşıktı. Adını koyamadığım bir çok duygu barındırıyordu kalbim.
Masada ki seslerden ve konuşmalardan tamamen uzaklaşmıştım. Nereye bakıyordum, ne zamandır böyleydim bunu da bilmiyordum.
Şuan yanımda biri yoktu; o mesajdan sonra tek oturma kararı almıştım.
Ki zaten geç olduğu için herkes biraz daha rahat bir pozisyondaydı.
İçimde ki ufaktan da olsa daha mesaj gelmez hissi yeniden son buldu.
Telefonum tekrar titredi.
Ve gerçek dünyaya geçiş yaptım. Emre bir şeyler anlatıyor, Zümra ile Salih atışıyor, Alper Emre'yi tehdit ediyor.
Kısacası her şey normal.
Umarım mesaj da normal bir mesajdır.
Kucağımda ki çantanın içinden telefonu çıkardım.
Ekranda yazan bilinmeyen numara bildirimi yüzünden tekrar düşüncelerim hayal kırıklığına uğradı.
Parolayı girip mesaj kutusuna girdim. Ve o mesaja tıkladım.
Bilinmeyen numara: "Videoyu izledin mi?"
Mesajın ardından dişlerimi sıktım. Peşimi bırakmayacak gibiydi.
Siz: "Kimsin sen?"
Bilinmeyen numara: Sorumun cevabı bu değildi."
Derin bir nefes verdim.
Siz: Kimsin!"
Bilinmeyen numara: Önemsiz. Az önce ki sorumun cevabını almadım; Yağız mı? Sarp mı?
Siz: Ne için?
Bilinmeyen numara: Cevabımı almamaya devam edersem; birini seçmek zorunda kalmayacaksın. Her ikisi de hayatında olmaz çünkü. Cevap."
Yavaşça yutkundum. Bu kimdi?
Siz: Her ikisi de.
Bilinmeyen numara: Hayat bu kadar adil değildir, Savcı Hanım."
Siz: Benden ne istiyorsun?
Bilinmeyen numara: Hiç bir şey.
Siz: Yalan.
Başımı iki yana salladım ve elimde ve telefonu çantama attım. Daha fazla onunla konuşmak istemiyordum.
Ve en azından Roxy için kendimi sadece bu gece toplamaya gayret etmeliyim.
Çünkü kendimi tanıyorsam, bu işi asla bırakmayacaktım.
Derin bir nefes verip saçlarımı geriye doğru düzelttim ve masaya odaklanmaya çalıştım.
Masanın başında beliren Roxy'e baktım. Yorgun duruyordu.
Boş sandalyelerden birini çekip yanıma oturdu.
"Yoruldun mu?"
"Yani," dedi. "Alışmam gerek sanırım."
Başımı ona çevirdiğimde ona bana baktı.
"Sen iyi misin?"
"Niye herkes sorup duruyor bana bunu. İyiyim hayatım."
"Yüzün beyazlamış gibi de"
"Yorgunum ya ondandır."
"Hm," dedi gözlerini kısmaya çalışarak. "Umarım."
Bakışlarım tekrar Sarp'a döndü. Ardından karşısında ki abime.
İçimde ki dürtü onlara bakmaktan alıkoyamıyordu. Bakmadığım bir an bir şey olur diye düşünüyordum.
Sanki ben neyi değiştireceksem?
Yine bir Temmuz ayı, yine gerginlik, yine yalan. Ve yine korku.
Bakışlarım Sarp'ı buldu. Kaşlarını hafifçe çatmış, bu tarafa bakıyordu. Bir şeylerin ters gittiğini anlayan bir bakıştı.
Abime başımı çevirdiğimde ise onun da gözlerinin bende olduğunu gördüm.
Ama o başını omuzunu yatırmış, her zaman ki sakinliği ile bakıyordu.
Zaten onun şüphelenmesi ile normal hâli arasında fark yoktu.
Aralarında ki tuhaf fark da buydu;
Sarp hissettiği her şeyi yüzüne yansıtırdı.
Abim ise hissettiği her şeyi içinde yaşardı.
Bu yüzden Sarp sinirlendiğinde, direk yüzünden anlaşılırdı.
Ama abimin sinirlendiğini bırak, normal hâlini anlamak bile güç gerektirirdi.
Çünkü her duygusunda aynıydı.
"Ya ben hâlâ inanmıyorum penguenlerin kuş olduğuna." diyen Emre'nin üzerine Talha eliyle alnına vurdu.
"Git sor internete, telefonu elinden düşürmüyorsun zaten."
"Ben mi düşürmüyorum?" dedi Emre hayretle.
"Ekran süreni sormak isterim, Emreciğim." dedi Alper.
"1 saat."
"Görevde olduğun haftalar dışında."
"78 saat."
"Salak!" dedi Salih. "Düpedüz salak! İnsan kitap mitap okur da az kültürlenir. Niye cahilsin sence?"
Emre göz devirdi. "Burada yeni çömez varken beni zorbalayamazsınız, Komutanlarım."
"Yoo," dedi Mert. "Ben şuan Alper'i bile zorbalarım.'
"Ki ben bu kadar cahil olsam kendimi bile zorbalarım." dedi Alper.
Bir nebze olsun mesajlardan uzaklaşıp konuşmaya dahil olmuştum.
"Sahi," dedi Alper ve Doruğa döndü. "Sen çömezsin, yine konuşmuyorsun hiç?"
Doruk yerinde dikleşti. "Anlamadım Komutanım."
"Yani bu timin senden önce ki çömezi Emre'ydi. Ve kendisini susarken hiç görmemiştik."
"Ayıp oluyor," dedi Emre.
"Ayıbın yolu bu timde kayıptır, kardeşim." dedi Alper.
"Bunu fark edeli çok oldu zaten." deyip Doruğa döndü. "Ama sen geldiğin için mutluyum. Artık o kadar laf sokulmam."
"Sen öyle san," dedi Salih.
"Dovuk?" dedi Emre.
"Komutanım özellikle yapıyovsunuz."
"Ne alaka?"
"Dalga geçiyovsunuz."
"Yok canım."
"Bence de abavtıyovsun, Dovuk." dedi Alper.
Doruk hafiften sırıttı. Kırılmıyordu. Zaten bu timde anlaşılan kırılma, gücenme yoktu.
"Doğuştan mı pelteksin?" diye sorduğumda bana döndü.
Tam cevap verecekken Mert atladı. "Heralde doğuştan kaptan. Nasıl soru bu?"
"Yok aslında..." dedi Doruk. "Doğuştan değil."
"Nasıl lan?" diye sordu Mert.
"Ne oldu? Kalırsın böyle işte." dediğimde göz devirdi.
"Biv kaza sonucu aslında. Çocukken de vavdı fakat pek dikkat çekici değildi. Bazı kelime telaffuzlavın da da zovlanıyovum."
"Ya," dedim üzüntüyle. "E bir konuşma terapistine niye gitmedin?"
"Dediğim gibi favk edilmemişti. Hem maddi durumumuz da iyi değildi. Bende alışmıştım. Bazı kelimeleri söyleyebiliyovum ama çoğunlukla yok."
"Memnun musun peki?"
Hafiften güldü. "Çoğunlukla değilim."
"Neden?"
"Bu yüzden çok zovlanmıştım." Time baktı. "Yani sizin dedikleviniz gibi değil. Sizin yaptıklavınız komik ve çekilebilir." Bana baktı tekrar. "Ama özellikle ovtaokul çağımda çok zovdu."
"Zaten bu timde tramvalar ile bile dalga geçiliyor. İzahı olmayan şeyin mizahı olur tarzı." dedi yanında ki Alper elini Doruğun omuzuna koyarak. "Ama rahatsız olacağın bir şey olduğu an bildir."
"Yok alışığım zaten."
"Yani çoğunlukla alışkın olduğun şeyler yakar canını," dedi Salih.
"Sen bugün hayırdır?" dedi Zümra. "Yatmadan çok mu kitap okudun?"
Salih Zümra ya baktı. "Hayır, ben hep böyleydim."
"Tanımasak inanırız."
"Zaten tanımıyorsun,"
Zümra cevap verecekken sustu. Tek konuşan onlar olduğu için tüm bakışlar onlardaydı.
"Tamam, sus."
Salih sessiz kaldı. "Zaten hep susuyorum," diye mırıldandı dudağının ucundan. Fakat Zümra'nın duymadığına emindim.
Aralarında ki çekim ve enerji farklıydı. Birbirlerinden nefret ediyor gibi görünüyorlardı. Ama Salih, Zümra'nın ona bakmadığı anlarda ona bakıyordu.
Farklı bir bakış; ama asla nefret değil. Daha çok özlem.
~☆~
Tekne sessizdi. Tekneye vuran dalga sesi dışında bir ses yoktu.
Sarp daha önce, buraya gelebilirsin demişti.
Pek ciddiye almamıştım ama artık zorunluluk hissetmiştim.
Başka bir yer aklıma da gelmemişti.
Güverte de değildim, iç kısımdaydım. O küçük masadaydım. Bilgisayarım açık, saçım salınıktı.
Masanın üstü dağınıktı. Bir kaç dosyam ve termosum.
Adliye düzeni yoktu. Benim düzenim vardı.
Bilgisayar ekranına bakıyordum ama satırları okumuyordum.
Zihnim o mesajla doluydu. Dün gelen o mesaj.
Ve dünden beri tek bir mesaj daha almamıştım.
Normalde rahatlamam gerekirdi; Yabacı numaradan atılan mesajlar kesilince rahatlamalıydım.
Ama daha çok stres olmuştum.
Asıl şaşkınlığı numarayı sorgulattığımda yaşamıştım. Hat kullanılmıyor olarak görünüyordu.
4 ay önce kapanmış bir hat nasıl bana hâlâ mesaj atabilirdi?
Efe'nin beni kaçırdığı gece de aynısı yaşanmıştı.
Efe ile bir bağları var mıydı?
Mesaj atan kimdi?
Aklımda onlarca soru, tonlarca yük.
Elim bilgisayar klavyesinin üzerinde durmuştu. Artık basmak istemiyordum. Bakmak, görmek, araştırmak.
Bir an önce hayatımdan çıkmasını temenni ediyorum.
Ve umarım çıkmıştır.
Hava kararmıştı. Gözlerim ise uykuya hasretti.
Her kapanışında tekrar dikleşip bir yudum kahve ile açmaya çalışıyordum.
Gözlerimi kapattığım her an o görüntüleri görmekten korkuyordum.
Gözlerimi kapatmasam bile zihnimde yankılanmaya devam ediyordu.
Artık dayanamadım. Masanın üzerinde ki koluma başımı koydum. Gözlerim bir saniye bile beklemeden kendini karanlığa teslim etti.
~☆~
Tekne suyun üzerinde hafifçe sallanıyordu.
Gece ile sabah arasında ki o saatte her şey daha sessizdi.
Işıl masada uyuyakalmıştı.
Bilgisayar ekranında ki ışık yüzüne soluk bir yansıma düşürüyordu.
Masada ki dosyaları dağınıktı.
Sanki çalışmaya değilde, kendini toplama ve herşeyi geride bırakmaya gelmişti.
Yarım kalan düşüncelerin izini denize atmak için.
Ve kapı sessizce açıldı.
Sarp içeriye girdiğinde alışkanlıkla etrafı taradı. Daha sonra bakışları yavaşça masayı buldu.
Işıl'a baktı. Uyuyordu.
Bir kaç adım daha attı sessizce. Uyandırmak istemiyordu onu. Karşısında durduğunda ortam değişmemişti.
Ama Sarp'ın bakışları değişmişti. Daha yumuşaktı.
Dudaklarına tebessüm kondu. Belki de ilk defa böyle bir hissiyat yaşıyordu.
Askeriyeden gelmişti ve yorgundu. Ama şuan o yorgunluktan bir şey hissetmiyordu.
Daha önce gel demişti. Ama ciddiye alıp geleceğini düşünmemişti. Çünkü öyle bir kadındı. İnatçıydı, hırslıydı, çoğu zaman da gıcıktı. Kendi kafasına göre davranırdı.
Ama tuhaf olan da bunların Sarp'a kötü gelmemesiydi.
Nefes alış verişi düzenliydi. Uykusunda dalıktı. Ne zamandır uyuyordu bilmiyordu ama bilgisayar ekranı kilitli değildi.
Ardından uyuyan kadına baktığında kaşlarını çattı. Üzerinde beyaz, askılı bir body vardı. Yakası ise açıktı.
Her ne kadar yaz ayında olsalar da hava şuan soğuktu. Üşürdü.
Üzerinde ki siyah ceketi yavaşça çıkardı ve narince sırtına yerleştirdi. Kollarının da bir kısmını kapatmaya çalışsa da zordu.
Geri çekildi ve karşısına bakarak memnun olmuş bir şekilde sırıttı.
Işıl ise milim oynamamıştı, hareket etmemişti. Baya dalmıştı. Yorgundu demekki.
Bu kadar yorulacak ne yapmıştı?
Sarp'ın bakışları bilgisayarı buldu. Hafifçe eğilip yazanlara baktı. Anlamayacaktı belki de ama bakmak istemişti.
Dikkatini çeken tek şey ise yabancı bir numaranın sorgu sayfası olmasıydı.
Bir numarayı sorgulatmıştı. Fakat kime ait olduğu vesaire görünmüyordu.
Ama ona numara yeterdi.
Telefonunu çıkardı ve numarayı telefonuna yazdı. Aramayacaktı tabii ki.
Aslında zihnine kazımıştı ama yine de emin olmakta fayda vardı.
Numarayı askeriye de ki bir askere attı.
"Bu numara ile ilgili bilgileri istiyorum."
Bir kaç saniye sonra cevap geldi.
"Yeter ki sen iste, Üsteğmenim. 5 dakikaya mesaj gelir."
Telefonu kilitleyip cebine attı ve tekrar Işıl'ın karşısında durdu.
Uyanana kadar onu izleyebilirdi. Ve yapacaktı da.
~☆~
Aradan geçen bir saat ardından Işıl'ın hafifçe yerinde kıpırdandığını gördü Sarp.
Bakışlarına bozmadı. Olduğu yerde sessizce beklemeye devam etti.
Ne zamandan beridir ona karşı bu kadar farklı duygular hissetmişti, bilmiyordu.
Belki ilk karşılaşmalarından beri.
Belki de herkes ona rütbesinden dolayı ölçülü davranırken, Işıl'ın hiç bir ayrıcalık tanımadan karşısına çıktığı zamandan beri.
Bilmiyordu.
Ama bildiği tek bir şey vardı.
Karşısında ki kadın, dikkatini çeken bir kadın olmaktan çok daha fazlasıydı.
Başını hafifçe kaldırdı Işıl. Gözleri hâlâ kapalıydı. Saçları yüzünü örtüyordu.
İki eliyle önce yüzünü ovaladı. Daha sonra saçlarını hafifçe geriye atıp gözlerini yavaşça araladı.
Bakışları önüne bakıyordu. Bilgisayarın kapağı kapalıydı.
Bakışları ile etrafa bakacakken sol tarafına döndüğünde beklemediği bir yüzle karşılaştı.
Yerinde hafifçe dikleşirken omuzundan kayan ceket önce onu duraksattı. Kime ait olduğu belliydi.
Bakışlarını tekrar Sarp'a çevirdi.
"Ne zaman geldin?"
"Çok olmadı." dedi Sarp.
Işıl bir kaç saniye ona baktı ve anladım dercesine kafasını salladı.
Sarp'ın onun bu hareketi karşısında dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
Işıl ne yaparsa yapsın sadece onu izlemek, onu dinlemek ve ona gülümsemek istiyordu.
Işıl yavaşça ayağa kalktı.
Her ikisi de sessizliği sürdürürken Sarp'ın bakışları Işıl'ın gözlerindeydi.
"Ne var?" dedi en sonunda Işıl sessizliği bozarak.
"Bir şey yok," dedi Sarp sakince.
"Bakıyorsun."
"Bakıyorum."
Bu net cevap karşısında kaşlarını hafifçe çattı Işıl.
"Peki, sebep?"
Sarp önce sustu, bakışları Işıl'ın yüzünde gezindi.
Daha sonra tekrar sakince cevap verdi. "Uyanmanı bekledim."
"Normal bir insan olsaydı uyandırırdı."
"Normal insanlar ile aramda en fark olsun dedim."
Işıl hafifçe gülümsedi. Anında kendini toparladı.
Fakat bu Sarp'tan kaçmamıştı.
"Neydi o?"
"Ne neydi?"
Sarp'ın dudağının sol köşesi kıvrıldı usulca. "Gülümsedin."
Işıl göz devirdi. "Normal insanlar gülebilir."
"Alışık olunmayan bir durum."
Işıl gözlerini kıstı. Sarp'ta onu taklit ederek gözünü kıstı. Zaten kısık olan gözü böyle olunca hiç görünmüyordu.
Bu görüntü Işıl'a komik gelmişti. Başını eğip güldü.
Sarp ise şu gülüşe tamamen kendini kaptırmıştı.
"İyi görünmüyorsun."
Işıl boğazını temizledi. "Nasıl görünüyorum?"
Sarp düşünmeden cevap verdi. "Yorgun. Ve biraz da düşünceli."
"İnsanlar düşünemez mi?"
Sarp tekrar sırıttı. "Düşünür."
Kendisi de pek çok şey düşünüyordu. Ve düşüncelerini fiilleştirmek istiyordu.
Aralarında ki mesafeyi daha çok azallttı. Hiç bir şeyi umursamadı. Ne düşündü, ne kaçtı.
Artık dayanmak, durmak, uzaklaşmak istemiyordu.
Her duygusunun farkındayken ondan uzakta kalmak istemiyordu.
Bakışları karşısında ki kadının dudaklarını bulduğunda Işıl bunun farkına vardı.
Ama sorun da şuydu; hiç bir kaçma veya rahatsız olma yoktu.
Sarp'ın dudaklarına bakmamak için zor tutuyordu kendini. Ama bu mümkün değildi.
Artık o çekim onu da bulmuştu.
Farkında olmadan ona doğru itiyordu biri sanki. Ona çekiyordu.
"Sarp..." dedi fakat gerisi gelmedi.
Çünkü cümlesi, kendi dudaklarının üstüne yavaşça kapanan başka bir çift dudak yüzünden yarım kaldı.
Işıl ne olduğunu anlayamamışken kendini çekimin içinde buldu. Ne kaçtı, ne karşılık verdi.
Çünkü biliyordu, buna karşılık vermek duygularına da karşılık vermek demekti.
Sarp ise gözlerini yummuştu. Sert değildi, gayet narin bir öpücüktü.
Onun için pek çok şeydi.
O an Işıl pek çok şey düşündü.
Herşeyi.
Daha önce yaşadığı hayal kırıklıkları, ihanetler, kandırmalar.
Ama ayriyeten bir şey daha düşünüyordu.
Ona olan duygusunu.
Kaçmalıydı.
Ve yaptı. Dudakları birbirilerinden ayrılırken Işıl bir adım geriledi.
Başını peş peşe iki yana salladı. "Yapma. Ben bir daha yapamam. Aynı yere dönemem."
Tekrar başını iki yana salladı. "Olmaz."
"Ne olmaz?" diye sordu en sonunda Sarp.
"Biz..." doğru kelimeyi seçmeye çalışıyordu. "Olmaz."
Sarp bir tepki vermedi. Sadece baktı.
Işıl derin bir nefes aldı. Kendini açıklama çalışırken kelimeler boğazına diziliyordu.
"Ben daha önce..."
Durdu. Gözleri boşluğa baktı. "Yanıldım."
Sessizlik.
Bir adım daha geriledi Işıl. "Ben o noktaya tekrar dönmek istemiyorum. Ben birine güvenmek istemiyorum. Lütfen."
Nefesi titremişti. Halbuki ki çok daha farklı olabilirdi herşey. Belki de dosyasıyla öpüşebilirdi, korkmaya bilirdi.
Ama kahretsin ki, korkuyordu.
Ve o korkuydu onu geri çeken.
Işıl gözlerini yumdu. "Olmaz," dedi tekrar.
Sarp hiç konuşmadı. Gözleri yeterince kendini açıklıyordu.
Bakışları değişmedi ama içince ki sertlik kırılıyordu; kimsenin görmediği ve bilmediği bir yerden.
Hiç bir şey söylenmedi.
Ama ikisi de biliyordu; söylenmeyen şeylerin en ağız cevaplar olduğunu.
Bir olmaz kelimesi onları ayırıyordu evet. Ama bilmiyorlardı; herşey daha yeni başlıyordu.
~☆~
3 gün sonra / sınır
"Komutanım?" dedi Mert kulaklığa doğru.
Yanında Talha vardı. Yan yana yerde yüz üstü yatmış, hedeflerine bakıyorlardı.
Baktıkları hedefte ki eve ise Yağız beş dakika önce girmişti.
Ve hâlâ ses yoktu.
Sarp'ın ise aklı tamamen sahada değildi. Evet hata yapmıyordu. Ama dikkati normale göre aynı değildi.
Zihninde yankılanıyordu olmaz kelimesi. O gün...
O tekne...
Ve ilk onu öptüğü an.
Bir anlık dalmalar olıyordu. Aklında ise tek bir şey; ne o cümlesi, ne o an.
Her zamandan farklı bakan gözleri.
Farklı bakıyordu o an. Farkındayı Sarp. Bakışlarını ezberlemişti artık.
"Komutanım?" dedi tekrar Mert. Sarp tekrar dikkatini göreve verdi.
Kapkaranlık bir yerdelerdi. Bir orman.
Ve o ormanda bir ev.
Yağız hâlâ cevap vermiyordu.
Çünkü bulunduğu yerde ses çıkarması onları ele verirdi.
Eve dikkatlice girmiş, kapıdan girince yanında beliren iki adamı sessizce alt etmişti.
Birini boğarak, diğerini bir yumruğu ile.
Onun için kolaydı.
Yavaş ve sakin adımlarla ilerledi. Yavaşça yere çöktü ve sürünmeye başladı. Evin içinde, sağ taraf ve sol taraf kolilerle doluydu.
Ortada bir yol vardı. Yürünmesi kolay olması için.
Yavaşça ayağa kalktı ve önünde durduğu merdivene baktı.
Yukarıya ve aşağıya inen iki merdiven vardı. Ev üç katlıydı. Yağız ise orta kattaydı.
İçinde ki ses aşağı kata inmesi gerektiğini söyledi.
İç sesiyle iş yapan bir asker entersan geliyordu. Ama şuan dinleyeceği tek yön; iç sesiydi.
Elinde ki silahı daha sıkı kavrayıp ilerledi. Önce bir adım attı. Adımları gayet temkinliydi.
Tahta merdivenin ikinci basamağına bastı yavaşça.
Aşağıdan ses gelmiyordu. Başını hafifçe arkasına çevirdi. Temizdi.
"Yağız!" dedi en sonunda Mert kulaklıktan.
Fakat Yağız hiç konuşacak durumda değildi. Aldığı nefese bile dikkat ederek yürüyorken cevap veremezdi.
Ve bir adım daha attı. Bir adım daha. Yavaşça yeri görmüştü. Fakat kimse yok gibiydi.
Tabii ki buna inanmamıştı.
Yağız gördüğü görüntüyle dudağının sol tarafını hafifçe kıvırdı.
Merdivenin bitiminde, sağ tarafta saklanan adamın silahının ucu görünüyordu.
Buna gülmek istemişti fakat daha sonraya sakladı. Ciddileşti ve silahını yavaşça indirip üniformasında ki yerine koydu. Merdivenin son iki basamağı kalmıştı.
Birini attı ve son adımı atmadan önce derin bir nefes verdi. Ama o aşağı inmeden önüne silahla çıkan adamı gördü.
Adam silahını sıkıca tutuyordu, fakat sıkmaya niyeti yok gibiydi.
Yağız'ın canına minnetti.
Çevik bir hareketle adamın tuttuğu uzun tüfeğin ucunu kavradığı gibi ters çevirdi. Adam tüfeği elinden bırakma gibi bir hata yaptığı an, Yağız hızlıca yakasına yapıştı. Orada sadece o adam vardı.
Yani öyle umuyordu.
Sırtını sertçe duvara yasladığı adamın suratına baktı.
Maskesi vardı. Daha doğrusu bir bez.
Bir eliyle yakasını tutarken diğer eliyle ağzında ki bezi çenesinin altına çekti.
Esmer bir adamdı. Boyu ise 1.60 boylarındaydı.
Yağız karşısında ki adamın karnına bir yumruk attığında adam(!) iki büklüm oldu.
Adamın yakasını bırakıp bir adım geriledi. Kulaklığa dokunup aktif hale getirdi.
"Ne var lan?"
Karşı taraftan anında ses geldi. "Eve giriyordum az daha cevap vermeseydin."
"İkinci bir emire kadar hareket etmeyin demiştim halbuki."
"Yardıma ihtiyacın var mı?"
"Yok," dedi karşısında korkuyla ona bakan adamın gözlerine bakarak. "Bir kişi var burada. Gerisi yok."
"Hay!" dedi Alper diğer uçtan. "Yine mi kaçırdık?"
"Anca kaçarlar zaten," dedi sakince Yağız. "Siz kalın kaldığınız yerde."
"Dikkat et, pusu olabilir." dedi Mert.
Karşısında ki adama doğru eğildi hafifçe bir dizini kırarak. Tekrar yakasını tek eliyle tuttu. "Nerede?"
Sesinde ki sakinlik normal gibi görünse de karşısında ki düşman için bir eceldi. Hele ki karşısında ki askerin öldürücü bakışları.
"Bilmiyoru-"
Derken daha sert kavradı ve sırtını sertçe duvara vurdu. "Nerede?" dedi tekrar aynı sakinlikle.
Adam yutkundu ama yine de cevap vermedi.
"Yine birini duvara çarptı," dedi Mert kulaklıktan.
"Ya bu herifleri anlamıyorum," dedi Emre.
"Neden?" diye sordu Salih.
"Karşımda böyle bir adam olacak ve ben konuşmayacağım? Nerede diye sorduğu an vallahi harita çizerim anında."
Alper güldü. "Sormadan çizersin."
"Dürüstüm en azından."
Yağız derin bir nefes verip sol kolunda ki dirseğini adamın yüzüne geçirdi. "Konuş lan!"
Adamın yüzü yana düşmüşken çenesinden tuttu sertçe. "Sizin kendi dünyanızda kurduğunuz bu oyunun çocuk oyuncağı olmadığını daha ne kadar söylememiz lazım size?"
Tekrar bir yumruk daha geçirdi. Ve çenesinden tutup kendisine bakmasını sağladı.
Gözlerin de ki yeşiller o karanlıkta bile belirgindi.
"Senin hainlik yaptığın bu vatanın bayrağının direğini montelerim lan sana. Konuş!"
"Abi bu herifin tehditleri çok hoşuma gidiyor." dedi Emre.
"Aynen," dedi Salih. "Çok tatlı değil mi?"
Mert güldü. "Fazlasıyla."
Yağız ayağa kalktı ve bir kaç adım gerileyip silahını doğrulttu. Hemde kasığının tam altında.
"Konuşuyor musun, konuşmuyor musun?"
"Dur," dedi adam gözlerini korkuyla açmışken.
Emre kahkaha attı. "Kansız piç."
Yağız daha sert kavradı kabzayı.
Adam elini kaldırdı. "Ormanın kuzeyinde..."
Yağız kulaklığa konuştu. "Oyaladılar."
"O herifi bulduğumda boşa attığım her adımın hesabını soracağım!" dedi Alper. "Orospu çocuğu. Korkak piç!"
"Cidden," dedi Emre bıkkınlıkla. "Boşa geldik."
Yağız ise inanmamıştı. Salih ve Zümra'yı ormanın güneyine yollama sebebi de buydu.
"Mert, Salih ile irtibata geç."
Kendisi telsiz ile geçebilirdi. Fakat bulunduğu evde bir dinleme cihazı olup olmadığını bilemezdi.
Telsizi eline aldı Mert. "Salih."
"Emredin."
"Hareket?"
Yağız kulaklıktan dinliyordu onları.
"Az önce üç kişi gördük."
"Sonra?"
"Hâlâ peşlerindeyiz. Gizlice takip ediyoruz."
"Ne yöndeler."
"Güneye doğru ilerliyorlar. Ormanın çıkışına doğru."
"Anlaşıldı. "
Telsizi kapatıp kulaklığa konuştu. "Duydun."
"Duydum." deyip karşısında ki piçe baktı. Başını omuzuna yatırdı.
Ve namluyu tam alnına hedef aldı.
"Eğer siz bu oyundan vazgeçmeyeceksiniz, sonunda kaybettiğinizde ağlamayacaksınız."
Ve ateş.
Tam alnının ortasından.
Akıtılan onlarca şehit kanı için. Bayrağına uzanan eller için. Namusuna bakan gözler için. Onun namusu ise vatanıydı.
"Tim toplan."
Silahını kavradı tekrar. Önce etrafına baktı. Daha sonra merdivenin basamağına basacakken işittiği sesle durdu.
Adım sesiydi.
Kafasını kaldırıp merdivene baktı. Bir yoktu. Ve bir gıcırtı sesi.
"Yalnız değilim," dedi bu sefer.
"Geliyoru-"
"Hayır," dedi Yağız. "Ama yakında ve tetikte durun."
Yavaş adımlarla merdivenden yukarı çıktı. Az önce giriş yaptığı ve iki adamı geberttiği kattaydı.
Fakat yerde yatan adamlara baktığında birinin hareket ettiğini anlamıştı. Yeri santimlik yer değişmişti.
Veya biri yapmıştı.
Önce bulunduğu kata baktı dikkatlice. Ardından yukarıya çıkan merdivene.
Nefesini tutmuştu. Yavaş ve temkinli adımlarla merdiveni çıkmaya başladı. Hem basamaklara bakıyor, hemde önüne.
Son basamağı da çıktığında silahını indirdi.
Ve üniformasında ki yerine koydu. Bu seferde bilek gücünü kullanmak istiyordu.
Adım atmadı. Bekledi. Karşısına geleceğini biliyordu.
Kaç kişi olduklarına dair bir fikri yoktu. Ama onun için bu sorun değildi.
Rakamlara odaklanmıyordu.
Ve beklediği an geldi. Elinde ki silahlı terörist tam önüne atlıdı. Tetiği çekmeye yeltendi. Fakat Yağız daha hızlıydı.
Bir adım. Bir hamle.
Silahı bileğinden kavrayıp yukarıya kırdı ve kabzasını sertçe adamın yüzüne geçirdi.
Adam aldığı darbe karşısında gerilerken, bir eliyle burnunu tutuyordu. Nefesi kesilmişti.
Yağız'ın suratında ise bir değişiklik yoktu. Sadece soğuk bir memnuniyet.
O silahı da yere attı. Yerde yatan adama bakarken arkasında hissettiği hareketle arkasında ki adam ona saldırmadan hızlıca eğildi. Adam elinde ki bıçağı boşa savurdu.
Yağız tekrar dikleştiğinde aşağılayıcı bir bakış kuşanmıştı.
Komikti.
Adam elinde ki bıçağı tekrar savurduğunda Yağız bileğinden tuttu. Bıçağın ucu hemen karnının üzerindeydi. Üniformasına değiyordu.
Belki de vücuduna da değiyordu. Fakat şuan umurunda değildi.
Önce tam olarak gücünü kullanmadı. Sadece adamın bileğini tutuyordu. Adam ise tüm gücüyle bıçağı saplamaya çalışıyordu.
Adamın bileğinden sertçe ittiğinde sırtını duvara çarptı.
"Yine çarptı birini," dedi Mert.
Emre kısık sesle güldü. "Saymayı bırakalı çok oldu."
Alper'in sesi duyuldu. "Komutanım, yardıma ihtiyaç var mı?" Bu sorunun cevabını halbuki biliyordu.
Yağız'ın sesi düz, kısa ve netti.
"Hayır."
"Biliyordum." dedi Alper iç çekerken.
"Formalite soruyoruz artık." dedi Emre.
Yağız bıçağı adamın karnına sapladığında kısa bir an sessizlik oldu.
Ve adam etkisiz hâle gelmişti. Son nefesini verdiğinde gücü çözülmüş, yere çökmüştü.
Ama arkasında ki adamın hâlâ yaşadığının farkındaydı.
Yağız elinde ki bıçak ile arkasını döndüğü an karşısında ki adam ondan daha önce davranmıştı.
Elinde ki tüfeğin ucu Yağız'ın karnına değiyordu.
Karşısında ki adam(!)ın gözlerine baktı. Bakışları gayet soğukkanlı ve sertti. Onun bakışları bir silaha bedeldi.
"Sık." dedi Yağız sadece.
"Lan?" dedi kulaklıktan Mert.
Karşısında ki teröristin suratında afallama vardı.
"Ama ondan önce bir şey sorayım," deyip devam etti. "Ya teslim olacaksın, ya da öleceksin. Bu beni öldürünce değişmeyecek."
Teröristin bakışları değişmişti. Devam etti Yağız.
"Ve ben öldüğümde şehit olarak anılacağım. Peki sen? Arkandan mezarını sulayacak biri var mı?"
Adam ağzını açacağı sırada onu susturdu. "Hatta şöyle sorayım; sen ölünce seni eğiten, başında ki herif ne kadar üzülecek?"
Artık bilek gücünü değil, akıl gücünü kullanıyordu.
Adamın yüzünde ki değişimi gördüğünde sol elini yumruk yapıp karnına değen silahın ucunu sertçe vurdu. Ve o silahı da hızla elinden aldı. Karşısında ki ise pes etmiş gibiydi.
"Komutanım, durum?" diye sordu Sarp bir kaç saniye sonra.
"Çıkıyorum."
Yağız ve yanında ki terörist bir kaç dakika sonra dışarı çıktığında tim karşıladı.
Alper'e döndü. Teröristi göstererek, "Sende." dedi.
Alper başıyla onaylayıp teröristi aldı.
"Sarp, Emre ve Alper. Burada durun. Ben, Talha ve Mert, Salih ile Zümra'nın yanına ilerleyeceğiz. Bir şey olduğu an bildirin."
"Emredersiniz Komutanım."
Yağız başıyla onayladı ve yönünü ormanın derinliklerine çevirdi.
Gecenin çöken karanlığı görüş mesafesini kısıtlıyordu.
Talha ve Mert sessizce peşine takılırken, onun bakışları ormanın karanlığındaydı.
Bir şey vardı.
Henüz adını koyamadığı, göremediği bir şey.
~☆~
Sandalyesinde derin düşüncelerle oturuyordu Asel. Talha 4 gün önce göreve gittiğini söylemişti ve hâlâ yoktu.
Babasından biliyordu; o görev süresi bir kaç ayı bile buluyordu. Ama istemiyordu. O kadar uzun sürmesini istemiyordu.
En son dün aramıştı. Fakat cevapsızdı. Talha ne olursa olsun açardı, açmadığına göre de görevdeydi.
Sabah olmak üzereydi ve Asel nöbetteydi.
Ve iki gündür uyku uyuyamamıştı. Talha'nın güvende ve sağlıklı olduğunu bilmeliydi ilk.
Ne ara bu kadar bağlanmıştı ona? Ya da nasıl hemen alışmıştı? Bilmiyordu, ama Talha'nın sevgisini çok net bir şekilde hissediyordu.
O da bu yüzden kabul etmişti. Talha seviyordu... Belliydi.
Ama bir asker ile sevgili olmak... Akla mantığa sığar mıydı?
Daha önce annesini kınıyordu; neden bir asker ile evlendi acaba diye?
Belki de aylar, yıllar boyunca göremeyeceği bir adam ile nasıl bir ömür olmak istemişti?
İşte şimdi anlıyor gibiydi.
Sevgi...
Gerçek bir sevgi.
Gözleri boşluktaydı, düşünceleri zihninde yankılanıyordu.
Ve yavaşça önlüğünün cebinden o kolyeyi çıkardı. Pusulalı o kolye.
Yavaşça havaya kaldırdı ve kuzey yönüne baktı. Kapısını gösteriyordu.
Sırıttı. Talha'nın ilan-ı aşk ederken ki verdiği o kolyeye her baktığında içine çok güzel bir his geliyordu. Çok farklı bir his.
Hiç kaybetmek istemediği, hep onunla yaşamasını istediği bir his.
Kapı açıldığında bakışları kapıyı buldu. Ve gördüğü suretle gözleri açıldı. Talha.
Kolyeyi hemen cebine attı ve ayağa kalktı.
"Geldin mi?"
Talha sırıttı ve başını aşağı yukarı salladı. "Geldim."
Üniformalıydı. Ama Asel ona bakmıyordu. Talha'nın gelmiş olmasının mutluluğu vardı sadece.
Sandalyesinden uzaklaşıp masanın arkasından çıktı.
"Kapıyı tıktıkladım. Ama duymadın." dedi Talha.
Kapıyı mı çalmıştı? Evet, duymamıştı.
"Dalmışım," dedi Asel.
Birbirlerine dokunmak, sarılmak istiyorlardı.
Ama ikisi de birbirinden utangaçtı.
"Otursana," dedi Asel karşıda ki sandalyelerden birini gösterip.
"İşin var mı?"
"Şuan yok."
"Nöbetçi misin?"
"Hıhı, evet."
"Ne zaman biter."
Kolunda ki saate baktı Asel. "2 saat var."
Sandalyelerden birine oturdu Talha. Asel de kendi koltuğuna.
"İyi misin? Yaran var mı? Ne zaman döndünüz? Buraya mı geldin direk?"
Talha dudaklarını birbirine bastırarak peş peşe sorular soran kadına baktı. "Hangisini cevaplayayım?"
Asel güldü. "İyi misin?"
Başıyla onayladı Talha. "Burada kötü olma gibi bir ihtimal yok."
Asel aldığı iltifatı anlamamıştı. Ve sorularına devam etti.
"Yaran var mı?"
"Hayır."
"Ne zaman döndünüz?"
"Dün, ve evet. İlk buraya geldim. Karargâhı saymazsak."
"Bir şey sorabilir miyim?"
"Tabii ki."
"Senin rütben ne?"
Talha boş boş baktı önce. Böyle bir soru beklememişti.
"Kıdemli Başçavuş. Niye ki?"
"Hiç," dedi uzatarak Asel. "Merak."
Aralarında bir kaç dakikalık sessizlik oldu.
"Eee?" dedi Talha.
"Heh?"
Talha güldü bu ifade karşısında. "Sen nasılsın? Nöbet nasıl gidiyor? Özledin mi beni?"
Asel gözlerini kıstı. "Hangi sorudan başlayayım?"
"Nasılsın?" diye sordu gülerek.
"Çok şükür."
"Nöbet?"
"Yorucu."
Başını omuzuna yatırdı Talha. Cevabı bekliyordu.
Asel gözlerini kaçırdı önce. "E yani," dedi. "Sen beni özlemedin mi?"
"Allah çarpar," dediğinde Asel minik bir kahkaha attı.
"Bende o kadar özledim."
"Ne kadar?"
"Sen kadar."
Talha hafifçe sırıttı. "Hiç pişman değilim sana olan duygularımı söylemekte. Keşke daha önce söyleseydim."
"Keşke," dedi Asel kendinden bağımsız. Sonra dediği şeyi fark ettiğinde yanakları kızardı. "Ay." dedi gözleri bölermişken. "Ben mi dedim onu?"
Talha güldü. "Evet."
"Yalan yok." dedi Asel. "Özledim. Hatta pusulaya baktığımda o ibre kapıyı gösterdi biliyor musun? Sanki geleceğini haber verir gibi. Ama uzun sürecek sandım. Korktum. Çünkü sen mesaj atmadığın zaman ben rahat edemiyorum. Bunu anladım."
Talha karşısında ki kadını hayranlıkla dinlerken Asel utançla devam etti. "Bende yok öyle afilli cümleler. Sen gibi değilim ben. Ama sen yokken pusulaya bakıyorum, sana mesajlar atıyorum. Umarım hissettiriyorumdur."
"Sen bana baksan ben herşeyi hissederim zaten." diyen Talha'nın üstüne gözlerini kırpıştırdı.
Daha sonra kaşlarını çattı. "Bak ya! Bana romantiklik yapma. Karşı veremiyorum."
"Verme zaten," dedi Talha. "Sen gülümse yeter"
Asel'in kaşları daha çok çatıldı."Talha!"
Talha kahkaha attı. "Tamam, sustum. Ama sinirli hâlini de seviyorum be, Balım. Ne yapayım?"
Asel durdu. Ve tüm yelkenler suya indi. Balım demişti.
Ve çok güzel demişti. Yavaşça yerine oturdu. "Ben sana ağaç mı diyeceğim ya!?"
Talha güldü. "Ne istersen de. Yeter ki sen de. Sövmene bile razıyım."
"Devam edersen daha fazla yumuşayacağım, sus. Sana sinirliyim ben."
"Ana," dedi Talha şaşkınlıkla. "Niye gı?"
"Seni aradım dün, bakmadın." dedi tripli bir sesle.
"E dedim ya; görevden gelmiştim."
"Ama haber verebilirdin."
"Bunun mümkün olduğun-"
"Bu mümkün," dedi Asel. "Asker tanıdıklarım vardı. Arıyorlardı."
Kaşları hafifçe çatıldı Talha'nın. "Asker tanıdığın kim var?"
"Konuyu dağıtma."
"Tamam, özür dilerim. Ama emin ol elimde olsaydı aradım. Geç gelmiştik, toplantı oldu. Sonra yatış. Hatta eğitim olacaktı fakat görev işi çıktığı için eğitim yarına ertelendi."
Asel cevap verecekken gelen kapı sesiyle kapıya döndü. "Gir."
Kapı yavaşça açıldığında Talha kaşlarını çattı.
Tanıyordu bu hemşireyi.
"Asel hanım," dedi önce Talha'ya daha sonra Asel'e bakarak. "Bir şey soracaktım."
"Tabii buyur." dedi Asel.
"103 numaralı hastadan bir haberiniz var mı?"
Asel başını iki yana salladı. "Ben 104 numara ile ilgileniyordum. 103 numaraya Şule hanım bakıyor."
"Tamamdır," dedi sırıtarak. "Sağol." Ve odadan çıktı.
Asel Talha'ya döndüğüne hâlâ kapıya baktığını gördü. Kaşları ise çatıktı.
"Talha?"
Talha Asel'e dönmeden, "Hı?" dedi.
"Bana bak."
Başını yavaşça çevirip Asel'e baktı.
"Neye bakıyorsun?"
"İsa'ydı değil mi onun adı."
Asel boş boş baktı. "Evet?"
"Hiç haz etmiyorum bundan."
Asel göz devirdi. "Niye?"
"Gıcık."
"Aa,"
"Ne aa Asel? Nasıl konuşuyor görmüyor musun?"
"Abartma Talha. Sadece hastadan haberim var mı diye sordu."
Talha göz devirdi. "Bunu sana sorarak mı öğrenmek zorundaydı?"
"Tamam," dedi Asel ters ters. "Boş boş kıskançlıklara girme."
"Emredersiniz." dedi Talha. Asel'i kırmak en korktuğu şeylerden biriydi. Bu yüzden uzatmadı.
~☆~
Karşımda hafifçe dalgalanan denize dalmıştı bakışlarım.
Ve hâlâ zihnimde 4 gün önce yaşanan o an vardı.
Beni öpmüştü.
Duygularımı saklamak, ondan kaçmak için elimden geleni de yapsam olmuyordu.
Ve asıl sinir bozucu olan da buydu.
Berat yüzünden istemiyordum, evet.
İyice düşündüğümde anlamıştım; Berat babama benziyordu.
Ve ben babam gibi biriyle asla olmam diyordum.
Asıl sorun Berat'ın babama benzemesi değildi. Benim babamın kopyası olmamdı.
Dertli bir şekilde ofladım.
Korkuyordum. Birine güvenmekten korkuyordum.
Ama ona güveniyordum.
Güvenmiyor olsam o çağırdığında tekneye gitmezdim.
O sarhoşken onunla aynı yerde kalmazdım.
Onunla yakınlaşmazdım.
Ama bu güvenim boşa çıkar diye korkuyordum.
Ve görevdelerdi. Abim 4 gün önce göreve gideceğini söylemişti. Ve hâlâ bir arama yoktu.
O da görevdeydi. Ofladım tekrardan.
Kahretsin ki merak ediyordum.
Yara almış mıydı? Gelmiş miydi? Görev daha ne kadar uzun sürecekti?
Abim için neyi merak ediyorsam, aynısını onun için de merak ediyordum.
Etrafta insanlar yoktu, bense bankta oturuyordum.
Her yer sessizdi. Zaten buraya pek gelinmezdi.
Akşam dört olmak üzereydi. Ve dört gündür o numaradan mesaj gelmemişti.
Ama hâlâ gerginlik vardı üzerimde. Beni biri izliyormuş gibi hissediyordum. Ve bu his ne zaman son bulacak bunu da bilmiyordum..
Bu sefer sesli bir şekilde ofladım. Ayağa kalktım ve yerden bir avuç taş alıp serçe denize attım.
"Sıçarım böyle işe." Bir yandan sövüyor bir yandan taş atıyordum peş peşe. "Yeter lan! Yeter! Defol git aklımdan yeter!"
Tekrar taş attım. Ve iki kolumu aşağı salıp omuzlarımı düşürdüm. "Yeter" diye fısıldadım en sonunda. Sesim sessizliğin arasında kaybolup gitmişti.
Ama şuan fark ettiğim şey, burada sadece benim olmamamdı.
"Bencede." diyen sesi duyduğumda gözlerimi yumdum.
Arkamı dönmedim ama kim olduğu açıktı.
Gözlerimi yavaşça araladım. Bir kaç adım geride olmalıydı.
Ben hâlâ denize bakarken o devam etti. "Yeter be savcı."
Yavaşça yutkunup arkamı döndüm. Bakışlarım onu bulduğunda gözleri benim gözlerimi buldu.
Bir adım atarak karşımda durdu. "Özür dilerim. Sana belki de unutmaya çalıştığın şeyleri hatırlattığım için özür dilerim. İznin olmadan sana yaklaştığım için özür dilerim."
Tekrar bir adım attı. "Seni seviyorum."
Yerde ki bakışlarım hızla kalkıp onu buldu. "Ne?"
"Evet, lan. Biliyorum çok saçma. Biliyorum, belki de olmaması gereken bir şey. Ama seviyorum be savcı. Ciddi anlamda savcım ol istiyorum." Eli yavaşça elime uzandı. Çekmedim, izin verdim.
Elimi kalbinin üzerine koydu. Elimin üzerinde eli dururken benim kalbim göğüs kafesimden fırlayacakmış gibi atıyordu.
"Hukukî manada değil. Buraya bak. Buranın olayını çöz, buranın dosyasına bak. Sen buraya ait ol be savcı."
Ben duyduklarımı idrak etmeye çalışırken o durmadı. "Bu sözler bir anlık hevesle söylenilen sözler değil; sana olan sevgim ettiğim yemin gibi ağır, gittiğim görevler gibi ciddi. Kalbinde bir şey varsa incitmeden seveyim orayı."
Daha sonra kendi eli benim kalbimin üzerine ulaştı. "Beni kalbine kabul eder misin, Işıl?"
O gözlerime dalmışken ben önce cümlelerini, daha sonra sorusunu geçirdim zihnimden.
Bana ilk kez ismim ile hitap etmişti.
Cevapsızdım.
Ama o bu cevapsızlıktan rahatsız olmuş gibiydi.
"Savc-" diyordu ki bu sefer sözünü kesen ve arada ki mesafeyi sıfıra indiren ben oldum.
Dudaklarım onun dudaklarının üzerine kapanırken, gözlerimi yummuş kalbinin üzerinde ki elimi çekmemişti.
Ve hep orada kalabilirdi.
Artık ne kaçmak vardı, ne saklanmak.
Sadece biz vardık.
~☆~
VEEEE SSOOONNNN🥳🥳🥳
Korkmayın bölüm sonu✌🏼
GENE BEN VE SONUNDA MANİTACILIK HAYATINA GİRİŞ YAPAN CANIM ÇİFTİMM.
SONUNDA DEDİĞİNİZİ DUYUYOR GİBİYİM.
Ve bence de sonunda🌝
SİZİ SEVİYORUM VE ALLAH'A EMANET EDİYORUM.
BİR SONRA Kİ BÖLÜMDE GÖRÜŞÜRÜZ.
KENDİNİZE İYİ BAKINNN💙✨
He btw bir kaç bölüm önce bir Ağustos ayı kelimesi geçmişti. Heh onu değiştirip Temmuz yaptımm. Öyle kodlayın tm.
Şuan Temmuz ayındalar yaniii.
