23. bölüm · Kânun Ve Emir

23.BÖLÜM

Nurr Nurr

Ne sendin benden kaçan,
Ne bendim sana kaçan.
Bizdik yanlış zamanda,
Doğru aşkı yaşayan.

~☆~

Poligon da peş peşe yükselen silah sesleri dolduruyordu havayı. Zümra hedef kağıdına gözlerini dikmiş, kaşları çatık, çenesi sıkılmıştı.

Bir kaç dakikadır attığı her kurşun, hedef kağıdının merkezinin çevresine dağılmıştı.

Tekrar tetiği çekti. Silah sesi yankılandı.

Hedef tahtasına baktığında dudaklarının arasından öfkeli bir nefes kaçtı. Yine olmamıştı!

Bir kaç saniye gözlerini hedeften ayırmadı. Durdu. Ardından başını iki yana sallayıp silahı aşağı indirdi. Avuç içleri terlemişti.

Normalde bu atışı çok basit bir şekilde hallederdi. Yıllardır aldığı eğitim, görevler, sayısız tatbikat...

Sorun bugün kafasında taşıdığı yükün, silahından daha ağır olmasıydı.

Yeni bir şarjör almak için dönecekken yanında birini fark etti.

Salih.

Kollarını göğsünde bağlamış hedefe bakıyordu.

Bir süredir orada olmalıydı.

Bakışları yavaşça Zümra'yı buldu.
"Hedef sana bir şey mi yaptı? İntikam mı alıyorsun?"

Zümra göz devirdi.

"Sen hedefi mi vuruyorsun, hedef senden mi kaçıyor belli değil be."

"İşin yok mu senin? Gitsene."

"Yok."

Salih önce hedefe sonra Zümra ya baktı. "Tutuş yanlış."

"Değil."

"Öyle mi?" deyip Zümra'nın arkasına geçti Salih.

Zümra istemsizce gerilmişti. Omuzunun tam arkasındaydı.

Bir eliyle Zümra'nın dirseğini hafifçe düzeltti. Diğer eliyle silahın doğrultusunu ayarladı.

"Omuzlarını sıkma."

"Sıkmıyorum zaten."

"Sıkıyorsun."

"Sıkmıyorum."

"Sıkıyorsun."

Zümra dişlerini sıktı. "Sinirimi bozuyorsunuz."

Salih'in hareketleri sakin ve kendinden emindi.

"Nefes al."

Zümra istemese de denileni yaptı.

"Şimdi hedefe bak. Tetiği çekmeye çalışma ve yavaşça sık."

Atış sesi poligonda yankılandı.

Hedef tam on ikiden vurulmuştu.

Salih çekildi. "Omuzlarını sıkıyorsun, nefesini düzene sokmuyorsun ve çok acele davranıyorsun."

Zümra cevap vermedi. Ters bir bakış atıp silahını eline aldı ve ilerlemeye başladı. Postalları yere kendinden emin bir şekilde vururken arkasına bakmadan silah bakım alanına vardı.

Sandalyeyi çekip oturdu ve silahını masaya koydu.

Etrafta masaların üzerine bırakılan silahların çıkardığı sesler yankılandı. Bazı askerler sohbet ediyor, bazıları sessizce silahını temizliyordu.

Zümra elinde ki silahın o parçalara ayırdı. Aslında ne yaptığının farkında değildi. Aklı hâlâ sabah aldığı o haberdeydi.

Elinde ki temizleme bezini namluya doğru uzatacakken karşısında çekilen sandalyeyle durdu. Kim geldiğini kafasını kaldırmadan anlamıştı.

"Beni takip etmeyi bırakmayacak mısın teğmenim?"

Salih omuz silkti. Zümra silahını temizlemeye başlamıştı.

"Normalde böyle değilsin."

Eli duraksadı ve Salih'e baktı. "Ne?"

"Az önce," dedi. "Sen böyle atış yapmazsın. Atışların kötüydü, çünkü aklın burada değildi."

"Sen psikolog musun?"

"Hayır."

"O zaman şuan yorum yapma."

"Peki."

Salih gerçekten sustu. Bir kaç dakika sessizlik oldu. Tek çıkan ses silahlardan çıkan metal sesleriydi.

Zümra bu sessizliği bozdu:

"Kardeşim hastaymış."

Belki de Zümra karşısındakinin ısrarla soru sormasını değil, gerçekten sustuğunu görünce konuşma ihtiyacı hissetmişti.

Salih farkındaydı bunun.

Bu yüzden araya girmedi.

"Asıl koyan bu değil, benden saklamış olmaları."

Salih tekrar cevapsız kaldı. Zümra bakışlarını Salih'ten çekip silaha indirdi. "Tek ben bilmiyormuşum."

"Anladım," dedi sadece. Çünkü devam edeceğini bekliyordu. Biliyordu.

"Benden niye sakladılar? Bir tek bana mı güvenmiyorlar?"

Bir cevap beklemiyordu. Sitemi ailesineydi. Bir ihanet hissi vardı içinde.

"Hastalığını duyunca o kadar üzülmedim bile. "

Salih ona baktı.

"Sadece öfkelendim. Annem biliyor, babam biliyor... Herkes. Bir tek ben bilmiyorum."

Elinde ki bezle silahın sürgüsünü silmeye devam etti. "Sanki aileden değilmişim gibi."

"Yanlış yapmışlar," dedi Salih sakince.

"Ne?"

"Söylememekte hata etmişler. Ben olsam bende sinirlenirdim."

"Ama eğer bir daha böyle bir atış görürsem, komutana kardeşinin değil senin hasta olduğunu bildireceğim."

Zümra güldü. "Emredersiniz Komutanım."

Salih sandalyesini çekip ayağa kalktı. "Kolay gelsin."

İlerleyecekken duyduğu sesle durdu. "Salih."

Yavaşça arkasına baktı. "Evet?"

Zümra bir kaç saniye sustu. Nasıl diyeceğini bilmiyordu.

"Sağ ol. Yani teşekkür ederim."

Salih'in yüzünde kısa süreli bir şaşkınlık belirdi ama hemen toparladı. "Bir daha duymayayım."

"Sebep?"

"Alışırım."

Zümra cevap vermedi. Salih'te arkasına dönüp ilerledi.

Tekrar silahına döndü.

Aklında bir şey belirdi. Yerinde olsam bende sinirlenirdim demişti Salih.

Başkası olsa abartma diyecekti. Zümra bu yüzden kimseye bir şeyini anlatamazdı. İlk defa anlatma gafletinde bulunmuş ve pişman olmamıştı.

Zümra'nın bakışları az önce ki atış poligonunda ki hedefe kaydı. Tam ortadan vurulan o hedef.

Salih arkasındayken atılan o atış.

Zümra istemsizce oraya bakıp durakladı.

Bugün kafası dağınıktı. Ama biri bunu fark etmişti.

O sırada Salih'in aklında beliren de bir şey vardı. Zümra ona ilk defa gülmüştü.

~☆~

Sorgu odasının hemen önündeydim. Kapısı kapalıydı.

Elimde ki dosyayı biraz daha sıktım. Bir gardiyan içeri de ki Korhan'a ziyaretçisi olduğunu söylemişti.

Büyük ihtimal beni beklemezdi.

O kapıyı açtığında kendimden emin bir şekilde içeriye girdim.

Kafasını kaldırmadı. Bakışları hâlâ önünde ki ellerindeydi.

Karşısına oturduğumda sessizlik bir kaç saniye sürdü.

Bir zamanlar ondan korkan o küçük kız gitmişti. Onu içeriye tıktıran o Savcı tam karşısında ki sandalyedeydi.

Yıllar onu yaşlandırmıştı ama gözünde ki o rahatsız edici ifade hâlâ yerini koruyordu.

Sonunda alaycı bir tebessümle başını kaldırıp bana baktı. "Yine sen."

Dosyayı masanın üzerine bıraktım sakince ve geriye yaslandım. "Rahatsız mı oldun?"

"Yani," dedi mavi gözleri gözlerimin üzerindeyken. "İnsan kendisini içeriye tıkan savcıyı görünce pek mutlu olmuyor."

Yavaşça dosyanın içinden bir kaç sayfa çıkardım. "İnan bana senin mutluluğun ile hiç ilgilenmiyorum."

Cevap beklemedim. "Örgüt ile bağlantın olduğu kesinleşti."

"Madem kesin, niye buradasın?"

"Çünkü bu bağlantıların kime uzandığını öğrenmeliyim."

"Öğrendin mi bari?"

"Konuşursan,"

Cevap beklemeden soruma döndüm. "Lider kim?"

Öne eğildim. "İsmini istiyorum."

"Onu bulmaya bu kadar hevesli olman ilginç."

Kaşlarımı çattım. "Sebep? Ondan mı korkmalıyım?"

"Hayır," dedi geriye yaslanırken. "Sadece bazı şeyleri öğrenmemek insan için daha iyidir."

"Ne oyun oynayacak, ne de ders verecek hâldesin, Korhan Karabey. Bu örgüt insan kaçırıyor, masum kişileri öldürüyor ve devlet içine sızmaya çalışıyor. Sen de bunun bir parçasısın."

Omuz silkti rahatça. "Parçasıydım" diyerek düzeltti beni. "Önceden."

Derin bir nefes verdim. Bunu zaten biliyordum.

"Evet, ama bu gerçeği bildiğini değiştirmez. Dağcı kim?"

Hafifçe sırıttı. "Söylesem ne olacak?"

"Adalete teslim olacaklar."

Bu sefer güldü. "Güzel teori."

"Teori değil," dedim dosyayı kapatırken. "Olacak olanlar."

"Fazla eminsin."

Tekrar, "Lideri, yani Dağcıyı kim koruyor Korhan?" diye sordum.

"Kimse."

"Nasıl dışarıda peki?"

"Onu içeriye almak sandığın kadar kolay değildi çünkü."

Ayağa kalktım. Sandalyenin ayağı zeminde sert bir ses çıkardı.
"İstediğim herkesi, zalim olan ve zulmeden herkesi, vatan haini herkesi içeriye tıkarım ben." Ve yavaşça sırıttım. "Seni tıktığım gibi."

Başını hafifçe eğdi. "Ben istemeseydim olmazdı bu."

"Son kez soruyorum: İsim?"

Derin bir nefes verdi. Uzun bir süre cevapsız kaldı. Sessizlik oldu. Sanki ne söyleyeceğini değil de, neyi söylemeyeceğini düşünüyord. "Onu zaten tanıyorsun."

Kaşlarımı çattım.

Ne?

"Ne saçmalıyorsun lan sen?"

"Onu bir dosya içinde değilde, hayatının içerisinde ara."

Geriye yaslandı ve tamamen sustu.

Daha fazlasını söylemeye niyeti yoktu.

Bir kaç saniye olduğum yerde kaldım. Dediğini anlamaya, idrak etmeye çalıştım.

"Sorgu bitti." deyip odadan ayrıldım.

~☆~

Arkamda yüksek sesle kapanan kapının sesi zihnimdekileri susturmaya yetmemişti.

Koridor bir an daha uzun, daha boş hissettirdi.

Attığım adımlar benden bağımsızdı.

Ama umurumda değildi.

"Hayatının içinde ara."

Cümle yankılandı zihnimde. Bir kez daha. Ve bir kez daha.

Adımlarım yavaşça durdu. Bir duvara yaslanmak istesem de yapmadım.

Gözlerimi kapatmak istesem de yapamadım.

"Onu tanıyorsun"

Hayır tanımıyordum. Tanıdığım birini aramazdım değil mi?

Bir adım daha attığımda koridor artık ne uzundu, ne de boş. Koridor silinmişti.

Bambaşka bir yerdeydim. Evet büyük bir evdi. Ve karanlık bir oda. Kapısı ise kilitli.

Küçük Elif dizlerini kendine çekip oturmuş, gözleri ise boşluktaydı. Kapının arkasından sesler geliyordu. Tanıdık bir erkek sesi.

Ses tanıdıktı. Yüz yoktu.

Kafasını kaldırıp kapıya baktı. Gözlerinde artık bir korku yoktu, alışkanlık vardı.

Bir ses geldi: Kapı kilitleme sesi.

İrkildiğimde gerçek dünyaya geçiş yapmıştım. Aynı koridor.

Nefesim hızlanmıştı. Bir elim ise istemsizce iz olan bileğimi tutuyordu.

Yeniden Korhan'ın cümlesi aklımın içinde yankılandı. "Onu tanıyorsun."

Başımı hızla salladım. "Hayır,"

Bir his vardı içimde. Tanıdık bir histi; açıklanamayan bir boşluk hissi.

Ve omzuma dokunan bir el. "Savcım?"

İrkildim. Hızla yanıma döndüğümde Agit'i gördüm.

"Efendim?" dedim zorla. Kendimi toplamaya çalışarak.

"İyi misiniz?"

Başımı aşağı yukarı salladım ve gülümsemeye çalıştım. "İyiyim. Sen nasılsın?"

Gözleri sorgularcasına yüzümde gezindi ama ısrar etmedi. "Korhan ile mi görüştünüz?"

Tekrar başımla onayladım. "Evet,"

"Bir olay var mı?" diye sordum.

"Şuanlık yok."

"İyi iyi."

"Siz iyisiniz değil mi?"

"Evet," dedim sesimi normal çıkarmaya çalışarak. "Gayet iyiyim."

Tam ağzını açıp konuşacakken gelen telefon sesiyle durdu. Elini cebine atıp ekrana baktı, ardından bana.

"Savcım gitmeliyim."

"Tamamdır, kolay gelsin sana."

"Sağolun."

Agit ile ayrıldıktan sonra emniyetten çıktım. Arabaya bindim ve evin yolunu tuttum.

~☆~

Kantindeydi timin tamamı. Sarp dışında.

Ve yine onlar için hayat memat meselesi olan bir konu hakkında konuşuyorlardı.

"Yani sen diyorsun ki," dedi Emre karşısında ki Talhaya. "Penguenler kuştur."

"Evet," dedi Talha bıkmış bir sesle. "Biyolojik olarak."

"Madem kuşlar, niye uçmuyorlar?"

"Canı istememiş."

Göz devirdi Emre.

"Emre en sonunda boğacağım seni," dedi Mert başı tavana bakarken. Sırtını sandalyeye yaslamıştı. "Ne cahilce sorular bunlar amına koyayım?"

"Ne demiş Sümmâni," dedi Salih. "İlimledir şerefi insanın, ne farkı var cahil ile hayvanın."

"Yine fazla kırıcısınız." dedi Emre. Ama o da seviyordu.

"Her zaman ki halimiz." dedi Alper.

"Komutanım, bir şey fark ettim." diyerek Yağız'a döndü Emre.

"Evet?" dedi Yağız elinde ki çay bardağını masaya koyarken. "Ne fark ettin?"

"Hep aynı tonda konuşuyorsunuz siz."

"Nasıl?"

"Yani sinirlenince, kızınca, üzülünce, mutluyken bile, ki biz sizin mutlu hâlinizi hiç görmedik."

"Şuan mı fark ettin bunu?"

"Yok hep aklımdaydı da şimdiye nasipmiş söylemek."

"Bence iyi bir şey."

"Bazen heyecan katın."

"Ne gibi?"

"Az enerjik olun. Bakın mesela bana. Gayet enerjiğim."

"Fark ettim."

"Nereden?"

"Girerken koşarak girdin, Emre."

Emre sırıttı. "Motivasyon! Mesela hiç bugün güzel bir gün falan demiyor musunuz?"

"Görev günleri diyorum."

"Bazen sizin robot olduğunuzu düşünüyorum."

"Bende senin plansız bir proje olduğunu düşünüyorum Emre. Sus."

Emre güldü. Fakat bu susmasına engel değildi.

"Bugün eğitim planını inceledim de..."

"Sorun?" dedi Yağız.

"Sorun yok da... Biraz sert."

"Eğitim zaten sert olur."

"Biz insanıbe Komutanım, makine değil."

"İşte bu yüzden daha fazla disiplin gerek."

"Siz yorulmuyor musunuz?"

"Yoruluyorum."

"Ne zaman?"

Bakışları tehditkardı artık. "Konuşma uzadığında."

Emre yutkundu. Ve ağzını bir fermuar kapatır gibi kapattı. "Tamam, susuyorum."

"Aldığın en mantıklı kararlardan biri."

Bir sandalye çekildi ve Sarp da dahil oldu.

"Neredesin lan sen?" diye sordu Mert.

"Şu geçen gün saldıran piçin biri baygındı. Konuşmuş mu diye sordum."

"Konuşmuş mu?"

"Cık, konuşmamış. Ben girecektim o sorguya da işte..."

"E girseydin."

"İşlemler başlamış bile. Adalete teslim olacak. Diğer ikisi zaten öldü."

"Anladım."

Ofladı Alper. "Ben sıkılmaya başladım artık. Etraf çok sessiz ve bu hiç hayra alamet değil gibi."

"Değil," dedi Yağız sakince. "Ve evet, sessiz." Ayağa kalktı. "O halde biz ses çıkaralım."

Timin geri kalanı da ayağa kalktı.

Alper sırıttı. "Hay senin Allah'ına kurban."

"Yarın akşam üstü sıkı bir eğitim olacak. Yeni eğitim Komutanına devredeceğim eğitimi. Her an tetikte olun. Bir görev haberi gelebilir; Belki yarın, belki yarından da yakın."

"Ne olur yarın olsun," dedi Emre. "Ben bile sıkıldım."

"Şu yeni Eğitim Komutanı," dedi Salih. "Kimmiş?"

"Bilmiyorum, fakat namlarını duydum." dedi Talha.

Emre kaşlarını çattı. "Ne namı?"

"Duymadınız mı ya? Gözü Kara Kardeşler olarak duymuştum."

"Cinsleri ne?" diye soran Emre'ye döndü bakışlar.

"Ne yapacaksın Emre?" dedi Mert.

"Bir şey yapmayacağım ya. Ama gözümde 40 yaşlarında yaşlı bir adam beliriyor eğitim komutanı deyince."

"Benimde," dedi Salih. "Belki çok yormaz."

Yağız ona döndü. "He şuan ki eğitiminiz sizi yoruyor?"

"Evet," dedi dürüstçe. "Komutanım yalansa yalan deyin."

Cevap vermedi Yağız. Doğruydu çünkü. Ama çoğu askerin disiplini eğitimlere dayanırdı. O öyle düşünüyordu.

"E diğeri kim?" diye sordu Alper. "Hadi biri eğitim komutanı. Diğeri?"

"Yorumsuz." dedi Yağız. "Gelince görürsünüz."

Yağız tabii ki biliyordu. Ama sadece isimlerini.

Defne Kara ve Duygu Kara.

Sadece isimlerini biliyordu.

Eğitim Komutanları olacak kişi ise; Defne Kara'ydı.

Disiplin konusunda asla taviz vermeyen bir Komutan olarak bilinirdi. Emre itaatsizliği kişisel hakaret sayardı.

Ve Tim henüz farkında değildi ama başlarına geçecek o komutan, başarısızlığa tahammülü olmayan biriydi. Ve onlara sınırlarını tekrar öğretecekti...

~☆~

"Kızım adam sarhoşken aklına ilk sen gelmişsin, daha ne istiyorsun?"

Tezgaha yasladığım telefon ile görüntülü konuşuyorduk Roxy ile.

"Ne alakası var?" dedim göz devirirken.

"Çok alakası var," dedi o da sandalyede otururken. Kendi pastanesini bugün açmıştı. Son haftalarda onunla uğraşıyordu ve çok görüşemiyorduk.

Ben ise şuan mutfakta, tezgahın önünde üstümde önlük ile kek yapmaya çalışıyordum.

"Birde sen içerken nasıl seni buldu bu? Takip mi ediyordu acaba?"

Ofladım. "Ciddi olamazsın!"

"Ne var be? Adam sana yakmış abayı."

Çay bardağında ki yağı döktüm kaba. "Buna ne kadar süt koyacaktım?" diye sordum bir yandan.

"2 bardak yeter." diye cevap verdi o da.

"Benimle evlenen yandı zaten. Sen hâlâ aşk kokusu diyorsun."

Güldü. "Seninle evlenen ateşinden ve güzelliğinden yanar bebeğim."

"Salak," dedim gülerken.

Bardağın içinde ki kakoyu da ekledim karışıma. Tekrar yavaşça çırpmaya başladım.

"Sende ne var ne yok?" diye sordum bir yandan.

"Hiç bir şey yok." dedi ve anında gözlerini bölertti. "Ay unuttum!"

"Neyi?" dedim merakla.

"Sana anlatmadım. Geçen gün yolda yürürken öküzün biri omuzuma çarptı. Çok sinir bozucu bir andı. Zaten şu sıralar gergindim, biraz ters çıkıştım. Ama haklıyım! Adam gibi yürümüyor."

Kahkaha atmamak için zor durduğum bir andı şuan.

Roxy ile her yaşadığımızı anlatırdık birbirimize. İstisnasız.

"Gülme!" dedi ters ters. "Gerçekten çok sinir bozucuydu."

"Erkek miydi?"

"Evet! Kız olsa öküz der miyim? Yada kızar mıydım?"

Güldüm. Asla yapmazdı.

Elimde ki kabı tepsiye boşalttıktan sonra fırına verdim. Dolaptan limonata şişesini alıp bardağa boşalttım ve telefonu da elime alıp mutfakta ki masaya oturdum.

Bugün ki Korhan ile olan görüşmemiş anlatmamıştım ona.

"Ben bugün Korhan'ın yanına gittim biliyor musun?"

Gözleri anında açıldı. "Ne!"

Bu tepkiyi vereceğini biliyordum.

"Evet,"

"Sebep? Maksat? Amaç ne? Ne dedi?"

"İlk üç soru aynı manaya geliyor."

Göz devirdiğinde güldüm.

"Bir olay var da. Bağlantısı var onun da o yüzden."

"Hııı," dedi anladığını belli ederek. "O yüzden bir tuhafsın sen."

"Nasıl tuhafım?"

"Bilmem," dedi dudak büzerek. "Stres yapmışsın."

"Biraz olabilir. Verdiği cevabı düşünüyorum."

"Ne cevabı verdi? Canını sıkmadı değil mi?"

"Yok hayatım. Benim canımı kim sıkabilir?"

Güldü. "Kimse. Fakat sana abayı yakmış bir adam canını sıkana sıkabilir."

Ofladım. "Dilinden düşmeyeceğim değil mi?"

Kaşlarını kaldırdı. "Evlenene dek düşmeyeceksin."

Boğazıma dizilen limonata yüzünden öksürmeye başladım.

"Vöh Roxy! Ne diyorsun ya?"

"8 ay veriyorum. 2 yıla evli mutlu çocuklu."

"Sence ben evlenmek gibi bir hata yapar mıyım daha?"

Güldü. "Hayat sürprizlerle dolu bebeğim. Ne olacağını bilemezsin."

"Bilirim. Saçmalama."

"Neyse hayatım. Ben şimdi hazırlanacağım ve senin pastaneye görmeye geleceğim. Bir kaç arkadaşımı çağırdım bu arada. Haberin olsun."

"Ay," dedi ayağa kalkarken. "Kaç kişi? Ne zaman? Ney?"

Güldüm. "Sürpriz olsun. Sadece haberin olsun diye söyledim. Öptüm." deyip öpücük attım ve kapattım.

Hızlıca yerimden kalkıp odama ilerledim. Telefonu yatağın üzerine atıp dolabımı açtım. Önce bir pantolon aldım. Daha sonra bir bluz.

Üzerimi giydiğimde boy aynasından kendime baktım.

Koyu kahverengi, dökümlü yakalı bir bluzdu. Altımda ise yüksek bel, bol paça bir pantolon. Kahverenginin tonu kotun sert maviliğini yumuşatıyordu.

Sivri burunlu ayakkabım ve omuzuma taktığım küçük çantam kombini tamamlıyordu. Güneş gözlüğümü taktığımda ise tamamen hazırdım.

Saçlarımı salık bırakmıştım.

Mutfağa girip kekin pişmesini bekledikten sonra fırından çıkarttım. Gelince yerdim, hiç olmadı komşuya verirdim.

Ki zaten Mert ve abim ondan kırıntı bile bırakmazdı.

Evden çıkıp arabaya bindim ve ilerlemeye başladım.

~☆~

Roxy ayakta dolanıp duruyordu. Ben ise sandalyede oturmuştum. "Otur artık!"

Ofladı ve bana döndü. "Kızım heyacan yaptım."

Güldüm. "Hayatım ne heyecanı yapıyorsun? Relax."

"Sana relax," dedi ters ters. "İlk kez açtım ben pastane. Kaç kişi?"

"Ben buraya geleli 1 saat olacak ve bu sorun yedinci soru."

Göz devirdi ve karşıma oturdu. Fakat cevap vermeden arkam da ki camdan dışarı bakıp ağzının açılması bir oldu.

Yavaşça yutkundu. "Umarım, bu kadar kişiyi sen çağırmamışsındır."

Arkama döndüğümde 9 kişilik bir grup gördüm. Üzerlerinde üniforma olmamasına rağmen asker oldukları yürüyüşlerinden belli olan bir grup.

Sırıttım. "Umma hayatım boşa."

Ayağa kalktı aniden. "Ciddi misin? Yuh!"

Bende ayağa kalktım. Önden o sonra da ben olmak üzere dışarı çıktık. Pastane pek kalabalık değildi. İki katlı, gayet güzel bir yerdi. Bu kızın tarzına hep bitmişimdir.

Önden abim olmak üzere diğer kalan 8 kişi de tam önümüzde durdu.

"Hayırlı olsun," dedi Emre. "Beleş çay var dediler geldik."

Salih ters bir bakış attı ona. "Koskoca pastane de çay mı Emre?"

Emre sırıttı. "Koskoca Dünyada bile her zaman çay."

Bakışlarım Sarp'ı buldu. Gözleri üzerimdeydi. Ben ona baktığımda onun da bana bakıyor olması artık alıştığım bir durumdu.

"Hayırlı olsun," dedi Zümra da Roxy'e.

Roxy ona döndü ve sırıttı. Mutluluğu gözünden okunuyordu. Bunu görmek istediğim için çağırmıştım zaten. Onun mutlu olmasını her şeyden çok isterdim.

"Sağol," dedi.

Herkes tebrik ettikten sonra içeriye geçildi. Ve tabii ki sığılmadığı için 2 hatta 3 masa bir araya getirildi.

Emre oturduğu yerden Roxy'e baktı. Deminden beri de bakıyordu, dikkatimi çekmişti.

"Ya," dedi. "Ben seni tanıyor muyum?"

Roxy ona döndü. "Adın neydi?"

"Emre,"

"Hiç tanımıyorum Emre diye birini."

Roxy'i ufaktan süzdüğünü gördüm. Ve tekrar ona baktı. "Sen..." dedi kaşları çatılmışken. "Geçen gün çarpışmıştık biz "

Roxy durdu. Bana bu sabah anlattığı olay olabilir miydi?

Kaşları çatıldı. "Evet o öküz sens-" durdu ve anında iki eliyle ağzını kapattı.

Gözleri kocaman açılmıştı. "Yani... Özür dilerim. Öyle bir anda çıktı."

"Mühim değil," deyip ayağa kalktı ve tam karşısında durduğunda elini uzattı. "Emre ben. Daha düzgün bir ilk olsun."

Güldü Roxy ve elini uzattı. "Reyhan. Ama sen Roxy desen daha iyi olur "

Emre yüzünü buruşturdu. "Ben diyemem onu ya. Yabancı dil aksanı sıfır bende. Reyhan iyi."

"Tamam o zaman." dedi Roxy elini çekerken.

Normalde birinin ismi ile seslenmesinden hoşlanmazdı. Ama herkesin içinde bunu diyemediği için uzatmadı. Zaten ilk ve son görüşüydü belki de.

Roxy'i uzaktan bir müşteri çağırmıştı. En acilinden bir çalışan bulmak istediğini söylemişti. Bulunurdu.

Abim hemen karşımda oturuyordu. Onun yanında Salih. Diğer yanında Emre. Emre'nin yanında Alper. Salih'in yanında Sarp, karşısında ve benim yanımda Zümra. Zümra'nın yanında Sarp. Onun yanında da Talha. Talha'nın yanında da peltek olan o asker vardı.

"Ne güzelmiş burası," dedi Salih. Duvarlarda ki tabolalara baktı. "Ebru mu o?" dedi kaşları havalanmışken. Duvarda çerçevede asılı olan ebru sanatı vardı.

Başımla onayladım. "Ben çizmiştim. O da ilk olarak onu asmış."

"Siz mi çizdiniz?" dedi.

"Evet, severim ebruyu."

Tabloya baktı tekrar. "Ama Ebru boyası gibi değil bu. Akrilik ile mi yaptınız?"

"Evet, akrilik boyaya su ekledim. Birde öyle deneyeyim dedim."

"Vay be. Ben denemek istiyordum fakat korkuyordum. İyi olmuş."

"Sağol."

"Ne konuşuyorsunuz?" diyen Mert'e döndüm.

"Sanat," dedim. "Sen ne anlarsın?"

"A-a," dedi kınayarak. "Ben mi anlamam?"

"Tek bildiğin sanat dövüş sanatıdır Mert."

"E o da sanat Kaptan."

Göz devirdim.

"Bu Korhan işi," dedi Sarp kollarını birleştirip masaya koydu. "Ne oldu ona?"

"Hiç bir şey söylemiyor."

"Kabul ediyor mu?"

"Evet, sorun da bu. Kabul ediyor ama söylemiyor. Tanıdığın biri dedi."

"Nereden tanıyormuşsun?" diyen abime döndüm.

"Bilsem. Hayatının içerisinde ara dedi."

"Ya ipucu vermeye çalışmış, yada boş yapmış." dedi Alper.

"Bilmiyorum," dedim. Uzatmaya çalışmadım çünkü insanlar duyabilirdi.

"Her neyse," dedi Alper. "Bugün buradan Emre'ye tatlı yedirmeden ayrılırsam bana da Alper demeyin."

Emre gözlerini yumdu sıkıca. Geri açıp Alper'e döndü. "O zaman size başka bir isim düşünelim, Komutanım."

"Dışarı da bana Komutanım demeyin diye kaç kere daha demem gerekiyor?"

"Bir 47 kere daha."

Alper göz devirdi. Masanın yanında elinde tepsi ile Roxy belirdi. "Yardıma ihtiyacın var mı?" diye sordum.

Başını iki yana salladı. Fazla enerjikti. "Bu soruyu bir daha duymayayım demiştim."

Güldüm. Tepsidekileri masaya bıraktı. 9 bardak çay.

"Hayatım otur." dediğimde bana ters bir bakış attı. Ardından masadakilere döndü.

"Başka bir şey ister misiniz?"

"Hayır," dedi Salih "Emre istiyordur."

Emre yüzünü buruşturdu. "Benim dışımda ki herkese getirebilirsin."

Boş boş baktı Roxy. "Niye?"

"Sevmiyorum."

"Neyi?"

"Şeker, tatlı ve çikolata türevi."

Kaşlarını çattı anında. "Nasıl ya? Cidden mi?"

Güldü Emre. "Cidden."

"Tatlısız hayat boşa geçen hayattır." dedi Roxy.

"Sizin hayat mottoları beni benden alıyor." dedi Salih.

Roxy masanın başında ki sandalyeye oturdu. Her an kalkacakmış gibi oturuyordu.

"Haklı," dedi Alper. "Tatlısız hayat mı olur amına koyayım?"

Sonra yine dediği küfrü fark edip bana, Roxy'e ve Zümra ya baktı. "Kusura bakmayın. Ben galiba alışamayacağım."

"Sorun değil," dedim gülerken.

Roxy Alper'e baktı. "Sen seviyor gibisin tatlı. Getireyim mi?"

"Olur ya," dedi Alper bu anı bekliyormuş gibi. "Ne olursa olsun fark etmez. Yeter ki tatlı olsun."

Roxy güldü ve ayağa kalktı. "Geliyorum."

Masanın üzerinde ki telefonum titreşti. Bildirim gelmişti. Pek önemsemedim.

Daha sonra gözüm ona kaydığında bilinmeyen bir numara olduğunu gördüm.

Kaşlarım çatıldı. Telefonu elime alıp kilidini açtım. Mesaj kutusuna girip o numaranın mesajına girdim. Bir videoydu.

Başparmağım düşünmeden ekrana dokundu.

Video başladı. Karanlıktı ve görüntü net değildi.

Bir kaç saniye bekledim. Hâlâ aynıydı. Tam kapatacakken netleşen görüntülüyle durdum.

Beton duvarlar ve loş bir ışık. Ama benim asıl elimin titremesine sebep olan; sandalyenin üzerinde oturan bir adamdı.

Üzeri kan içinde, üniforması parçalanmıştı.

Bu Sarp'tı.

Videoyu anında durdurdum. Yavaşça yutkundum. Nefesimin yarıda kesildiğini hissettim.

"İyi misin?" dedi yanımda ki Zümra. Telefonu kilitleyip ayağa kalktım. "İyiyim."

"Nereye?" diye soran abime bakmadan cevap verdim. "Lavaboya. Gelirim şimdi."

Ve hızla ayrıldım oradan. Yukarıya çıkıp lavaboya girdim ve kapıyı arkamdan hızla kapattım.

Sırtını kapıya yaslayıp titreyen ellerimle cebimden telefonu çıkarıdım.

Aynı yerde duruyordu kayıt. Başı öne düşmüş, üzeri kan içindeydi.

Derin bir nefes verip kayıtı devam ettirdim.

Kamerayı bir adam tutuyordu ve Sarp'ın karşısındaydı. Biraz uzaktı ama seçebiliyordum; yüzünü, gözünü.

Bir adam durdu önünde ve önünde ki saçlarından tutup sertçe kaldırdı. İrkildim yerimde.

Gözlerinde yorgunluk vardı, ama korku yoktu. Omuzları hâlâ dik durmaya çalışıyordu.

"Konuş!" dedi adam.

Telefonu tutan elim titriyordu.

Sarp cevap vermedi. Konuşmadı. Ve yüzüne inen sert darbe yüzünden başı yeniden düştü.

Adam tekrar saçından tutup kaldırdı.

Alt dudağımı kemirirken yer çökmüştüm. Elimde ki telefonu kucağıma koyup izlemeye devam ettim.

"3 gün," dedi adam. "3 gündür tek kelime etmedin."

Sarp o hâliyle hafifçe sırıttı. "Yoo," dedi. "Ettim."

Sesi... Çatallaşmıştı. Kalın ve yorgundu. Ama asla korkusuz değildi.

"Yine edeyim," deyip karşısında ki adama dikti karanlık gözlerini. "Size konuşacağıma, kendimi burada öldürürüm."

"Niye yapmadın peki?" dedi karşısında ki adam. Aşağılayıcı bir tonda konuşuyordu.

"E bize son kanımıza kadar sabretmemiz gerekildiği öğretildi."

"Hâlâ ukalasın."

"Gurur duyarım."

Adam yumruk hâlinde ki elini Sarp'ın karnına sertçe geçirdiğinde gözümü yumdum.

İnlediğini duydum.

Gözlerimi yavaşça açtım. Aklım gözlerini kapat diyordu, kalbim ise izlememi istiyordu.

Kalbimi dinledim.

Adam peş peşe iki kere daha karnına sertçe vurduğunde öksürdü.

Her öksürmesinde kan kusuyor gibiydi.

Ciğeri sökülüyor gibiydi.

Ve burada benimde nefesim kesiliyordu.

"Konuşmuyor," dedi adam kameranın arkasına. Galiba biri vardı.

"Kendi bilir," dedi kameranın arkasında ki adam. "Siz devam edin. Ağırlaştırın."

Adamın sesi... Tanıdık gibiydi.

Tüm erkeklerin sesi zaten birbirine benziyordu. Zihnimi susturup videoya odaklandım.

Adamın elinde bir bıçak belirdiğinde gözlerimi açtım. Nefesimi tutmuştum.

Bıçaklayacak mıydı?

Arkasına doğru ilerledi. Ben bu anı daha önce yaşamıştım.

Sarp gözlerini yumdu. Ne yapacaklarını biliyor gibiydi.

Arkasında ki adam Sarp'ın kulağına yaklaştı. "Konuşmuyor musun?"

Sarp cevap vermedi. Derin bir nefes aldı.

Cevabını vermişti.

Adam geri çekildi ve tam arkasında durup bıçağı kaldırdı.

"Hayır..." diye fısıldadım. "Hayır, hayır."

Ama beni duymadı. Durduramadım. Uzanamadım.

Adam elinde ki bıçağı alıp sırtına bastırıp sertçe aşağı doğru sürttüğünde Sarp acıyla bağırdı.

Gözlerimi yumdum ama sesi hâlâ zihnimde yankılanmaya devam ediyordu.

Nefes alışverişleri daha sesli ve güçlüydü. İnlemeleri arttı.

Gözlerimi açtım. Hırıltılı bir şekilde nefes alıp veriyordu.

Arkasında ki adam ise sırıtıyordu. Arkasından ayrılıp önünde durdu. Yakasından tuttu.

Nefes alış verişi hâlâ düzensizken bakışlarını karşısında ki adama çevirdi. Çok korkutucu bakıyordu. Onu ilk defa böyle bakarken görüyordum.

Dişlerini sıkarken konuştu. "Seni," diye mırıldandı. "Kendi ellerimle geberteceğim."

Güldü karşısında ki adam. "Pek inandırıcı değil bu Üsteğmen."

Ben o ikisine bakarken Sarp'ın arkasında ki diğer adamı şimdi görüyordum. Elinde seçemediğim bir şeyler vardı.

Un gibi. Yada şeker. Anlamamıştım.

Fakat daha sonra anladım. O tuzdu.

Ekran bulanıklaşmışken artık duyduğum tek ses; şiddetle bağırışıydı.

Bağırışı öyle güçlüydü ki, gökyüzünü delecek cinstendi. Beni delmişti.

Arkasında ki adam elinde ki poşette ki tuzu az önce sırtında açılan yaraya dökmüştü.

Ne gözünden bir yaş akıyordu, ne de konuşuyordu. Bağırıyordu.

Duruyordu. Tekrar bağırıyordu. Her duruşunda nefes almaya çalışıyordu ama başarısız oluyordu.

Acısı öyle şiddetliydi ki, nefes alamıyordu.

Yaklaşık 30 saniye daha o hâlini izledim. Hafızama kazıdım.

Daha sonra kendini toplamaya çalıştı. Bağırışı hafif inlemelere döndü.

Ve bakışları kamerayı bulduğunda videoyu durdurdum. Bana bakıyordu.

Sanki yıllar öncesindendi bu bakışı. Ama bana olan hiç bir bakışına benzemiyordu

Elim ekrana uzandı. Oradan kurtarmak istedim onu. Çekmek istedim.

Video bitince mesaj geldi.

"Bu sadece eski bir kayıt,"

Yutkundum.
İki saniye sonra tekrar mesaj düştü.
"Daha fazlası da var."

Çenemi sıktım.

"Şimdi sana soru..."

Ve gelen mesaj gerçekten olduğum yerde çakılmamı sağlamıştı.

"Birini kurtarma hakkın var. Hangisini seçersin, Yağız mı? Sarp mı?"

Ben mesajlara kiltlenmişken gelen sesle durdum.

Ses videodan mı yoksa kapının önünden mi geliyordu bilmiyordum.

"Savcı?"

Yutkundum. Kapı çaldığında hızla ayağa kalktım. Ama düğümlenen dizlerim yüzünden tökezledim. Duvara tutundum.

"Efendim?" dedim sesimi zorla düzeltmeye çalışırken.

"İyi misin?"

Sessizce ofladım.

"Evet." Fakat titreyen sesim inandırıcı değildi.

"Kapıyı açar mısın?"

"Bekle," deyip lavabonun önüne ilerledim. Musluğu açıp soğuk suyu avuçlarımın içine doldurup yüzümü yıkadım.

İki elim lavabonun kenarına tutunurken aynaya baktım. Gözlerime.

"Hadi," dedi Sarp.

"Gel."

Kapıyı yavaşça açtı ve içeriye girdi. Beni gördüğünde kaşlarını çattı.

Arkasından kapıyı kapatıp bir kaç adım attı.

Aramızda bir kaç adım vardı.

"Ne oldu sana?"

"Hiç bir şey."

"Yine yalan," dediğinde durdum.

Normalde buna ters bir cevap verebilirdim. Ama vermedim.

Çünkü konuşursam ağlardım. Boğazım da ki düğüm çözülürdü.

Sarp bir adım daha attı. "Savcı..."

Ne resmiyet vardı sesinde ne de başka bir şey. Endişe vardı.

Gözlerim doldu. Hayır ağlamayacaktım. Ağlamamalıydım.

Ve bir adım daha attı. Gözlerim yerdeydi.

"Bana bak." dediğinde ona baktım

Ve göz göze geldiğimizde tekrar gözümün önüne geldi görüntüler.

Kan, yara izleri, bağırışları, inlemeleri, yalnızlığı...

Ve o sapa sağlamdı. Sanki hiç bir şey olmamış gibi.

İşte bu daha çok can yakıcıydı.

Bir an nefesim kesildi. Hıçkırık kaçtı nefesimden.

O bunu fark etmiş olacakki, "Savc-" derken cümlesi yarım kaldı.

İki adım atıp tam önünde durdum ve kollarını sırtına doladım. Ama çok sıkmadım. Acırdı.

Başım göğsüne yaslıydı.

Şaşırmıştı. Önce ne yapacağını bilmedi. Daha sonra ne soru sordu, ne de konuştu. Yavaşça sarıldı.

Ve orası benim patlama noktamdı.

Omuzlarım sarsılırak sessizce ağlamaya başladım.

Yıllardır içime attığım öfke, sinir, üzüntü... Hepsini şuan boşaltırıyor gibi ağlamaya başladım.

Eli sırtımda ki saçlarımı okşadı.

"Özür dilerim," diye fısıldadım gözlerimde ki yaşlar onun göğsüne düşerken.

"Neden?"

"Bilmiyorum,"

Evet, bilmiyordum.

Bir süre böyle kaldım. Burada güvende gibiydim. Korkutucu olan da buydu.

Gözlerimi kapattım. Bir an her şeyi susturmaya çalıştım. Ama zihnim tekrar aynı yere gitti.

Kan...

Bağırış...

Yalnızlığı...

Ve en sonda sessizlik.

Nefesim birden hızlandı. Parmaklarım istemsizce sırtında ki tişörtünü sıktı.

"Hayır..." diye fısıldadım kendi kendime. Ama sadece ben duyduğuma emindim.

Bir anda geri çekildim. Bir adım geri attım. O başını hafifçe omuzuna yatırmış ifadesizce bana bakıyordu.

"Ben," dedim. "Yapamıyorum."

"Neyi?"

"Bilmiyorum. Bir şeyler hatalı gibi geliyor. Yanlış gibi."

Bir adım daha gittim. Ama gözlerim hâlâ gözlerindeydi.

Gitmek istiyordum. Ama kalmakta istiyordum.

Ve bu ikisi aynı anda içimde çarpışıyordu.

Ofladım.

"Ben çıkayım," dedi. "Malum kadınlar tuvaleti. Bir kadın görse dayak yiyebilirim."

Hafifçe sırıttım. Sonra ciddileştim. "Ben de dövebilirim?"

"Kabuldür," dedi gözleri gözlerimdeyken. "Ama burada kalmaya devam edersem abinden yiyeceğim o dayağı."

Bu sefer güldüm. "Tamam, çık sen. Niye geldiysen zaten?"

"Kötüydün."

"İyiyim."

"Şuan iyisin."

Bir kaç adım geriledi ve kapıyı açıp çıktı.

Evet, şuan iyiydim. Ne olmuştu? Değişen neydi? Bilmiyordum ama buydu zaten tuhaf olan.

Şuan iyi olmam.

Aynadan kendime baktım. O gelmeden önce daha da kötüydüm. Şimdi biraz daha iyi görünüyordum. Hızla elimi yüzümü yıkadım ve makyajımı tazeledim. Çantamsız dolaşmama sebebim de buydu.

Aynadan sonra kez kendime baktım. İyi duruyordu.

Fakat zihnim pek iyi değildi. Hâlâ o görüntü vardı. O ses yankılanıyordu.

Kapıyı açıp lavabodan çıktım. Aşağı indiğimde hepsinin gülerek konuştuğunu görünce rahat bir nefes verdim.

Yerime oturdum.

"Bir an deliğe düştünüz diye korktum." dedi Emre. Güldüm.

"İyi misin?" dedi yanımda ki Zümra.

Başımı aşağı yukarı salladım. "İyiyim," dedim ona doğru dönüp sırıtırken. "Sağol."

"Eğer başkasına anlayamayacağın bir şey olursa bana anlatabilirsin."

"Aynı şekilde sende." dediğimde sırıttı.

Bakışlarım önümde ki abimde kesiştiğinde gözleri kısıktı. Başı ise omzuna düşüktü. Bana bakıyordu.

Evet o anlardı. Ne kadar da iyiyim desem kötü olduğumu anlardı, biliyordum.

Ama bir şey sormadı. Farkındaydı, giderken daha kötüydüm.

Her ne kadar kendimi Sarp'a bakmamak için zorlasam da içimde ki dürtü durmuyordu. Her an yine bir şey olacakmış gibi hissediyordum.

Hele ki o mesajdan sonra.

Gözlerim sürekli abimin ve onun üstünde dolanıyordu.

Sarp'a baktığımda yine bana baktığını gördüm. En sonunda ciddi bir kavga çıkacak diye korkuyordum.

Ama bu durumdan rahatsızlık duymuyordum. Hatta artık hiç duymuyordum.

Zihnim susmak bilmiyordu.

Çok acımış mıydı? Elbet acımıştı!

Hâlâ acıyor muydu? Hiç geçmiş miydi yarası. Nasıl toplamıştı? Ve nasıl dayanmıştı?

Bilmiyordum, ama o bana baktıkça beni kendine çekiyor gibi hissediyordum.

Ve bu durum hiç de iyi değildi.

Birilerine güvenmekten korkarken, ona sarılırken güvende hissetmek iyi değildi.

~☆~

VEEEE SOOONN.
Evet biraz gecikti, 2 hafta geçti biliyorum. Özür dilyrm ama inanın bu bölümü bir türlü yazamadım. Tıkanıp durdum. Ve böyle bir sonuç çıktı. Umarım beğenirsiniz.

Sizi seviyorum, Allah'a emanet oluunn 💙🌝✨