1. bölüm · Kanlı Yemin
Giriş (1 bölüm)
Dinliğe bileceğiniz şarkılar .↓
Bazı aşklar yarım kalmalı
Elvedayla süslenmiş bir yarının dünündeyim
Herşeyi yak
Nisa KAYA… Dışarıdan bakıldığında imrenilen, "her istediği alınan" o şanslı çocuklardan biriydim güya. Ama kimse bilmezdi ki Kaya soyadı bizim için bir gurur değil, sırtımızda taşıdığımız ağır bir lanetti. Herkes parayla saadet olacağını sanır; oysa para, eksik olan sevgiyi satın almaya yetmiyor. Okul yıllarım boyunca arkadaşlarım, "Daha ne istiyorsun ki, ailen her istediğini önüne seriyor," derdi. Cevabım her zaman içimde sessiz bir çığlık olarak kalırdı: “Ben sadece sevgilerini istedim ama onu hiç veremediler. Artık beklemiyorum da.”
Bizim evde her akşam diğer aileler gibi günün nasıl geçtiği konuşulmazdı. Masaya oturduğumuzda duyduğumuz tek şey, babamın tefecilik işleri, ödenmeyen borçlar ve kimin infaz edildiği olurdu. Henüz 6 yaşında, dünyanın kötülüklerinden habersiz olması gereken küçük kız kardeşim Duru bile bu kanlı savaşın ve bitmek bilmeyen düşmanlığın ortasında büyüdü.
Aslanlar ile Kayalar arasındaki bu kan davası yıllar önce başlamıştı. Aslanlar ailesinden bir adam, en büyük amcamdan borç almış; üç ay boyunca ödemeyince amcam onu gözünü kırpmadan öldürmüştü. Aslanlar da elbette altta kalmayıp amcamın canını aldı ve o günden sonra iki aile arasında sonsuz bir nefret ateşi yandı. Savaş bitsin diye araya girenler oldu, hatta aileler arası zoraki evlilikler bile kıyıldı. Ama o evlilikler barış getirmedi; sadece gelin giden kadınların şiddet gördüğü yeni birer cehenneme dönüştü. En çok da bu yüzden korkuyordum: Bir gün kurbanlık koyun gibi o eve gönderilmekten ve arkamda korumasız kalacak bir Duru bırakmaktan.
Tüm bu pisliğin içinde kendime tertemiz bir yol çizmek istedim. Çocukluk hayalim olan doktorluğu büyük zorluklarla kazanıp mesleğimi elime aldım. Ancak bu meslek bile bana huzur getirmedi. Ayaz Aslan… Hayatımı karartan o adam. Bazen çalıştığım hastaneye kadar gelir, masama “O yarayı unutmadım, sana bunu ödeteceğim” yazılı notlar bırakırdı. Ondan ölesiye nefret ediyordum.
Aramızdaki bu kinin asıl sebebi yıllar önceki o korkunç geceydi. Evde kimsenin olmadığı bir gün Ayaz, malikanemize gizlice girip henüz küçücük olan kardeşimi kaçırmaya çalışmıştı. Duru’nun çığlığını duyduğum an damarlarımdaki kanın çekildiğini hissettim. Mutfağa koşup elime geçen ilk bıçağı aldım ve gözüm kararmış bir şekilde üzerine atlayıp bıçağı karnına sapladım. O anı da, o adamın gözlerindeki nefreti de ölsem unutamam.
Bir akşamüstü hastanedeki nöbetim biterken hemşire yanıma yaklaştı.
"Kahve ister misiniz Nisa Hanım? Çok yorgun görünüyorsunuz."
"Teşekkürler, gerek yok canım. Birazdan babamın korumaları gelir zaten, görüşürüz."
"Görüşürüz."
Çantamı alıp hastanenin soğuk havasından dışarı çıktım. Derin bir nefes çektim ciğerlerime. Ancak arabalar her zamankinden çok daha geç gelmişti. Kapıyı açıp biner binmez şoförümüze döndüm.
"Selim abi, ne oluyor? Hep vaktinde gelirdiniz, bugün neden bu kadar geciktiniz?"
Selim abinin yüzü kireç gibiydi, direksiyonu sıkan parmak boğumları beyazlamıştı. "Nisa kızım... Amcanlar malikanede toplanmış. Evde hiç iyi şeyler olmuyor," dedi.
Yüreğime amansız bir korku düştü. Malikaneye varır varmaz arabadan fırlayıp içeri koştum. Salondaki kalabalığı görünce sesim titreyerek sordum: "Baba! Ne oluyor burada?"
Babam bana doğru döndü. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim mecburi bir kabulleniş vardı. "Kızım... Mecburuz."
"Ne demek mecburuz ya?!" diye bağırdım. "Onların söylediği şeyleri yapmak zorunda değilsiniz! Onları yenebilirsiniz, beni kurban etmeyin, lütfen!"
Babam çaresiz görünmeye çalışarak, "Kızım, aylardır onlara borçluyuz. Onlarca adamımız öldü, elimizden başka hiçbir şey gelmiyor," dedi.
Öfkeyle çılgına döndüm. "Ne demek gelmiyor?! Gelmek zorunda! Ben Aslanlar’a kurban olmam, anladınız mı beni? Kardeşimi bu cehennemde yalnız bırakmam! Hep böyle para ve güç için ailedeki kadınları mı satacaksınız? Sizin erkekliğiniz bu kadar mı?!"
Babamın yüzü sinirle kasıldı, sesi salonda yankılandı: "Bana bağırma! Sana bir şey demedim ama bana sesini yükseltemezsin! Ne dersem o olacak bu evde! Şimdi defol git odana!"
O an anladım; babam beni çoktan gözden çıkarmıştı. Ağlayarak yukarı koştum. Odamın kapısını çarpıp kilitledim. Sırtımı duvara yaslayarak yere çöktüm ve hıçkırıklara boğuldum. Odadaki duvarlar üzerime geliyordu sanki. Banyoya koşup soğuk suyu yüzüme çarptım. "Neden… Neden ben?!" diye haykırdım. Ağlamaktan bitap düşen bedenim daha fazla dayanamadı, banyonun soğuk fayanslarında gözlerim kapandı.
Gözlerimi açtığımda hâlâ banyo zeminindeydim. Boynum tutulmuş, gözaltlarım ağlamaktan morarıp şişmişti. Doğrulup elimi yüzümü yıkadım. Üzerime sade bir şeyler geçirip aşağı indim. Salondakiler sanki dün gece hiçbir şey yaşanmamış gibi sakin bir şekilde kahvaltı yapıyorlardı.
"Nasıl böyle hiçbir şey olmamış gibi yemek yiyebiliyorsunuz siz?" dediğimde kimse yüzüme bile bakmadı.
Babam çayından bir yudum alıp soğuk bir sesle, "Aslanlar bu akşam seni istemeye gelecek," dedi.
"Siz anlamadınız galiba, ben o eve gitmeyeceğim!" diye kestirip attım.
Babam başını kaldırıp ters bir bakış attı. "Kızım, Ayaz kötü bir çocuk değil. Tanıyorum onu."
"Ne?! Ayaz mı?!" diye çığlık attım.
"Evet. Ne o, sevgili miydiniz yoksa?"
"Baba, o çocuk olmaz! O çocuk benden nefret ediyor, ben de ondan! Biz asla olamayız! O çocuk daha birkaç yıl önce benim kardeşimi kaçırmaya çalıştı, farkında mısın?!"
Babam umursamazca omuz silkti. "Eee? Sen de onu bıçakladın kızım. Hem de bir doktor olarak… O yüzden uzatma, sus ve kardeşinin yanına git. Dün geceden beri ağlıyor." Diyerek yemeğine devam etti.
Kardeşim Duru’nun odasına girdiğimde koşarak boynuma sarıldı. "Abla... Sen gidecek misin?"
"Hayır ablacım, gitmeyeceğim. Korkma sakın," dedim saçlarını okşayarak.
"Ama babam öyle diyordu... Ayaz abinin evine gidecekmişsin. Lütfen gitme, ben seni çok özlerim," dedi ağlamaklı sesiyle.
Onu göğsüme bastırdım. "Gitmeyeceğim. Eğer gitmek zorunda kalsam bile söz veriyorum, seni de yanımda götüreceğim güzelim benim."
Akşam olduğunda önüme bebek mavisi, sade bir elbise koydular. İstemeyerek de olsa giyip aşağı indim. Annem, "Hadi kızım, mutfağa geç de kahveleri yap," dedi.
Mutfakta kahveleri hazırlarken içeriden Aslanlar’ın sesi geliyordu. Kahve tepsisini alıp salona geçtim, herkese ikram ettim. Sıra Ayaz’a geldiğinde gözlerinin içine nefretle baktım. O ortamın ağırlığına daha fazla dayanamayıp hızla mutfağa döndüm. Arkamdan Ayaz da geldi.
"Senin ne işin var burada? Defol git şuradan!" dedim fısıltıyla karışık bir öfkeyle.
Eliyle karnındaki eski bıçak izini işaret etti. "Sana bunu ödeteceğim demiştim."
Üzerime doğru bir adım atınca refleksle elim kalktı ve yüzüne sert bir tokat patlattım. Mutfaktaki şaklama sesi bir anda bütün evde yankılandı, salon birden sessizleşti. Annem telaşla mutfağa koştu.
"Kızım sen hasta mısın?! Neden adama tokat atıyorsun, sesi salondan duyuldu!" dedi endişeyle.
"İyi yaptım," dedim dik bir duruşla.
Ayaz yanağını tutarak bana baktı. "Doktor... Bunu da kenara yazıyorum. Ama bil ki senden her geçen gün daha çok nefret ediyorum."
"Sanki ben sana bayılıyorum!" diyerek mutfaktan çıktım. Salondakilerin şaşkın bakışlarını umursamadan odama çıkıp kapıyı kapattım. Yatağa atlayıp sessizce ağladım. "Yeter artık, bıktım bu hayattan..."
O gece gözüme uyku girmedi. O eve gitmeyi asla istemiyordum. Tek tesellim, Ayaz’ın kız kardeşi Irmak’tı. Irmak, bu düşmanlığın ortasında büyümüş olmasına rağmen melek gibi bir kızdı. Üç yıldır ailelerimizden gizli arkadaşlık yapıyorduk. Bu anlamsız savaşın bitmesini en çok biz istiyorduk; ama elbette böylesi zoraki bir evlilikle değil.
Ertesi sabah telefonuma gelen mesaj bildirimiyle uyandım. Mesaj Irmak’tan gelmişti:
“Nisa, bize gelsene lütfen. Neler olduğunu biliyorum, konuşuruz biraz.”
Onu kırmak istemediğim için “Tamam, geliyorum” yazıp çıktım. Beyaz bir gömlek ve siyah bir pantolon giyip aşağı indim. Duru yanıma koştu.
"Abla nereye gidiyorsun?"
"Irmak ablanın yanına gidiyorum birtanem."
"Ben de gelebilir miyim lütfen? Evde çok sıkılıyorum," diye yalvardı.
"Ablacım bugün olmaz ama söz veriyorum seni başka bir zaman götüreceğim."
Onu öpüp evden çıktım. Korumalardan birine beni Aslanlar’ın malikanesine bırakmasını söyledim. Kapıya varıp zili çaldığımda kapıyı açan kişi Ayaz oldu.
"Senin ne işin var burada be?" dedim kaşlarımı çatarak.
"Asıl senin benim evimde ne işin var?" dedi soğuk bir sesle.
Arkasından Irmak göründü. "Abi, ben söyledim gelsin diye."
Ayaz bana son bir nefret dolu bakış atıp, "Benden izinsiz eve kimseyi çağırma bir daha," diyerek içeri geçti.
İçimden “Sanki senin meraklındık” diye söylenerek içeri girdim. Irmak’la sarılıp salona geçtik.
"Eee aşkım, şimdi ne olacak?" diye sordu Irmak endişeyle.
"Merak etme, bence bu iş çok kısa sürer. Zaten asla uzun sürmesine izin vermem," dedim ama aslında sadece kendimi kandırıyordum.
Saatlerce oturup dertleştik, içimizi döktük. Hava kararmaya başlayınca vedalaşıp malikaneden ayrıldım. Önümde ne getireceğini bilmediğim karanlık ve zorlu bir yol vardı.
