7. bölüm · Kanlı Yemin
6 bölüm
O akşamüstü, malikanenin o ağır, kasvetli kütüphanesinde üçümüz bir araya geldik. Hava o kadar yoğundu ki, nefes almak bile genzimi yakıyordu. Ayaz, masasının başköşesinde, elinde kristal bir kadehle, sanki bir cellatmışçasına oturuyordu. Karşısında ise Selim Abi vardı. 38 yaşının getirdiği o sarsılmaz vakur duruşuyla, siyah ceketinin içinde bir heykel gibi kıpırtısız duruyordu. Ben ise bu iki sessiz devin arasında, kendi evimde bir fazlalık gibi kenarda kalmıştım.
Ayaz, kadehinden büyük bir yudum aldı ve gözlerini Selim Abi’nin üzerine dikti. "Eee Selim," dedi, sesi bir engereğin tıslaması kadar alçak ve tehlikeliydi. "38 yıl... Az buz bir zaman değil. Bunca yıl bu aileye, babama ve bana hizmet ettin. Ama söylesene, sadakatinin mükafatını bir kadının seni savunmasıyla alacağını hiç düşünmüş müydün?"
Selim Abi bakışlarını yerden kaldırmadı. "Ben sadece görevimi yapıyorum Ayaz Bey," dedi. Sesi o kadar tok ve dürüsttü ki, Ayaz’ın o sinsi imasını bir anda boğdu.
"Görev mi?" Ayaz acı bir kahkaha attı. "Yoksa bu, senin o sessiz ve derinden giden halin mi Nisa’yı etkileyen? Ne dersin Nisa? Selim’in bu 'tecrübeli' duruşu seni tıp kitaplarından daha mı çok heyecanlandırıyor?"
"Ayaz! Saçmalıyorsun, yeter!" diye bağırdım. Ellerim titriyordu. "O benden on yaş büyük, aramızda sadece saygı var!"
Ayaz aniden ayağa kalktı. Sandalyenin yere sürtünürken çıkardığı o tiz ses beynimin içinde yankılandı. "Saygı mı? Ben senin gözlerindeki o güveni görüyorum Nisa! Artık bu evde kimseye huzur yok. Yarın sabah eşyaları hazırla. Dağ evine geçiyoruz. Sadece sen ve ben. Kimse aramızda olmayacak."
Aşağı indiğimizde Ayaz, herkesin salonda toplanmasını emretti. Anneler, kardeşler, hizmetliler... Hepsi bir mahkeme salonundaki jüri üyeleri gibi dizilmişlerdi. Ayaz, salonun ortasında durup o soğuk sesiyle kararını açıkladı:
"Yarın sabah Nisa ile dağ evine taşınıyoruz. Bir süre kimseyle görüşmeyeceğiz, malikaneden kimse gelmeyecek. Bu bir karar değil, emirdir."
Evde bir ölüm sessizliği oldu. Ayaz’ın annesi itiraz edecek gibi oldu ama Ayaz’ın o dondurucu bakışlarını görünce sustu. Herkes, sanki bir infaz kararını onaylar gibi başını öne eğdi. Ben ise sadece Selim Abi’ye baktım. Gözlerindeki o çaresizlik, benim hissettiğim o derin yalnızlığın aynasıydı. Kimse bana sormamıştı, kimse benim ne hissettiğimi umursamamıştı.
Dağ evine ulaştığımızda saatler gece yarısını çoktan geçmişti. Ormanın içindeki o cam ve ahşaptan yapılma ev, bir yuvadan çok lüks bir hapishaneye benziyordu. Ayaz, şöminenin başında içkisini yudumlarken saatlerce tek bir kelime bile etmedi. Sonunda, bakışlarını bana çevirdi. O bakışta sevgiye dair tek bir toz tanesi bile yoktu.
"Söyle Nisa," dedi, sesi artık bir fısıltı gibiydi ama daha yaralayıcıydı. "Onu seviyorsun, değil mi? Selim’i..."
"Ayaz, kaç kere söyleyeceğim? O adam 38 yaşında, benim için bir abi sayılır!" diye haykırdım.
Ayaz masadaki bardağı yere fırlattı. "Yalan söyleme! sen gittin o adama sığındın!"
İçimdeki o son sabır kırıntısı da o an koptu. Gözyaşlarım yanağımdan süzülürken ona doğru yürüdüm. "Sığınmak mı? Sen ne sığınmasından bahsediyorsun Ayaz? Babam hep doğru söylüyordu... Düşmanın oğlundan hiçbir şey olmaz, ondan sadece nefret doğar. Sen sadece bir zorbasın!"
Elim, kontrolüm dışı bir hızla kalktı ve Ayaz’ın yüzünde patladı. O tokat, sessiz odada bir kırbaç gibi şakladı. Ayaz şok içinde yüzünü tutarken, ben arkamı dönüp kapıya koştum.
"Nisa! Dur! Nereye gidiyorsun bu karanlıkta!" diye bağırdı arkamdan. Durmadım. Kapıyı tüm gücümle çarpıp kendimi dışarıdaki zifiri karanlığa attım. "Gelmeyin arkamdan! Hepinizden nefret ediyorum!"
Koşmaya başladım. Gece zifiri karanlıktı ve ormanın içindeki o buz gibi rüzgar yüzüme bir tokat gibi çarpıyordu. Ayaklarım nereye gittiğini bilmeden, sadece o adamdan ve o haksız suçlamalardan kaçmak için koşuyordum. Çalılar kollarımı, bacaklarımı acımasızca çiziyordu.
Nefesim daralıyordu, akciğerlerim bu soğuk havayı kaldıramıyordu. Birkaç dakika sonra bacaklarımın feri kesildi. Ayağım bir ağaç köküne takıldı ve sertçe yere kapaklandım. Dizlerim kayalara çarptığında duyduğum acıyla bir çığlık attım. Çamurların içine yığılıp kaldım.
Yalnızdım. Yaralıydım. Ve en acısı, sevilmediğimi tüm hücrelerimde hissediyordum. Hıçkırıklarım boğazımda düğümlendi. Biraz daha ilerlemek için kendimi zorladım, sürünerek bir ağaç gövdesine tutundum ama bedenim artık bu yükü taşıyamıyordu. Gözlerim kararmaya başladı.
"Bitti..." diye fısıldadım toprağın o nemli kokusunu içime çekerken. Bilincim yavaş yavaş kapanırken, ormanın derinliklerinde sadece rüzgarın uğultusu ve benim sessiz hıçkırıklarım kaldı.
Nisa ormanın derinliklerinde baygın, Ayaz ise kendi karanlığında pişmanlık ve nefretle baş başa...
