4. bölüm · Kanlı Yemin
3. BÖLÜM: KALENİN EŞİĞİNDEKİ YABANCI
Sabahın ilk ışıkları Arslan malikanesinin devasa pencerelerinden içeri sızarken, odamda derin bir sessizlik vardı. Sadece birkaç gündür bu evdeydim ama sanki ruhum bu taş duvarların arasında yıllardır hapis kalmış gibi yorgundu. Aynanın karşısına geçip beyaz önlüğümü çantama yerleştirirken parmaklarımın titremesine engel olamadım. Bu titreme korkudan değil, mesleğime, o hastane koridorlarının steril kokusuna duyduğum derin özlemdendi.
Aşağı indiğimde Ayaz’ı holde beklerken buldum. Yine o kusursuz, siyah takımlarından birinin içindeydi; bir heykel kadar sert ve ulaşılmaz duruyordu. Beni görünce bakışları çantamın kenarından sarkan stetoskopuma takıldı.
"Selim kapıda bekliyor," dedi sesi sabahın soğukluğuyla birleşerek. "Hastaneye kadar sana üç araç eşlik edecek. İçeride adım attığın her yer, konuştuğun her insan Selim’in raporunda olacak Nisa. Sakın kuralların dışına çıkma."
"Ben bir suçlu değilim Ayaz, sadece işimi yapmaya gidiyorum," dedim yanından geçerken. Ama tam kapıdan çıkacakken kolumu nazikçe ama bırakmayacak kadar sıkı tuttu.
"Dışarıda bu barıştan nefret eden binlerce göz var. Sen benim zayıf noktam olarak görüldüğün an, oyun biter. Sadece doktor ol, gerisini bize bırak."
Hastaneye ulaştığımızda Selim Abi ve adamları adeta etrafımda etten bir duvar örmüştü. Meslektaşlarımın şaşkın bakışları, hastaların fısıltıları arasında odama geçtim. O birkaç saatlik ameliyat telaşı, hastaların nabzını tutmak, reçete yazmak... Sanki hayatım yeniden anlam kazanmıştı. Ama her başımı kaldırdığımda kapıda bekleyen o siyah takım elbiseli adamları görmek, Arslanların gölgesinin üzerimden hiç kalkmayacağını hatırlatıyordu.
Akşam yemeğine yetişmek üzere hastaneden çıktığımda güneş çoktan batmıştı. Malikanenin bahçe kapısından içeri girdiğimizde, evin ışıkları her zamankinden daha parlak yanıyordu. Araba durduğunda Selim Abi kapımı açtı. Yorgundum ama içimde tarif edilemez bir huzur vardı; en azından bugün birilerine yardım edebilmiştim.
İçeri girdiğimde salondan kahkaha sesleri yükseliyordu. Bu evde daha önce hiç duymadığım kadar gürültülü ve içten bir gülüştü bu. Merdivenlerin başında durup aşağıya baktım. Ayaz, koltuğuna yaslanmış, nadiren gördüğüm o hafif gülümsemeyle karşısındaki adımı izliyordu. Irmak ise bir köşede oturmuş, elleriyle yüzünü kapatmış kıkırdayıp duruyordu.
"Valla diyorum Ayaz! İtalya’daki o adam beni mafya babası sandı, önümde eğilmekten beli büküldü. Halbuki ben sadece yanlışlıkla onun pizzasına acı sos dökmüştüm!"
Konuşan adam, deri ceketli, saçları hafif dağılmış, enerjisiyle tüm odayı aydınlatan biriydi. Beni fark edince aniden sustu ve ayağa fırladı.
"Ooo! Kalemizin asıl sahibi, meşhur Doktor Hanım teşrif etmiş!" diyerek yanıma geldi. O kadar hızlı ve rahat hareket ediyordu ki bir an geri çekildim. "Korkma yenge, ısırmam! Ben Onur. Ayaz’ın çocukluktan beri başına açtığı dertleri temizleyen, bu evin resmi neşe kaynağıyım."
"Memnun oldum," dedim, şaşkınlığımı gizleyemeyerek. "Ben de Nisa."
"Biliyorum, biliyorum! Ayaz günlerdir 'Nisa da Nisa' diye başımızın etini yedi zaten," dedi Onur, Ayaz’a göz kırparak. Ayaz ise sadece "Onur, saçmalamayı kes," diyerek geçiştirdi ama sesinde hiç öfke yoktu.
O akşam yemek masası, malikanede geçirdiğim o birkaç günün en huzurlu vaktiydi. Onur sürekli bir sakarlık anlatıyor, Nida’yı güldürmek için garip taklitler yapıyordu. Irmak’ın gözlerinin içi parlıyordu; Onur’un varlığı sanki evin üzerindeki o ölü toprağını süpürüp atmıştı. Onur, yemeğin bir yerinde bana dönüp, "Yenge, bu adam seni çok sıkarsa söyle, seni kaçırıp Lunapark’a götüreyim. Ayaz’ın hayatı siyah-beyaz film gibi, biraz renk lazım sana," dedi.
Ayaz, tam o sırada çatalını yavaşça tabağına bıraktı. Onur’a uzun uzun baktı. "Onur," dedi sesi ciddileşerek. "Dışarıdaki sular iyice bulanıklaştı. Senin o otelde kalman artık güvenli değil."
Onur’un o şakacı ifadesi bir anlığına duruldu. "Hadi canım, benim gibi birine kim ne yapabilir?"
Ayaz başını iki yana salladı. "Şakayı bırak. Nisa bugün işe başladı, hedef büyüdü. Sen benim en yakınım, kardeşimsin. Bu yüzden..." Ayaz duraksadı, sanki bu teklifi yapmak zormuş gibi yutkundu. "Bir süre burada, malikanede kalacaksın. Odan hazır."
Irmak’ın gözlerindeki o ani parlamayı, ellerinin nasıl titrediğini gördüm. Onur ise önce bana, sonra Ayaz’a baktı. O her zaman gülen yüzünde ilk kez derin bir sadakat ve ciddiyet gördüm.
"Pekala madem... Arslan kalesinin kapıları bana açıldıysa, bu evde artık sıkılmak yasak demektir," dedi Onur, eski neşesine dönerek.
Onur’un ağır bavulları merdivenlerden yukarı, misafir kanadındaki o her daim soğuk ve kapalı tutulan büyük odaya taşınırken, malikanenin o sağır edici sessizliği yerini tuhaf bir canlılığa bırakmıştı. Korumaların ayak sesleri, gıcırdayan parkeler ve Onur’un koridorda yankılanan ıslık sesi... Nida, Onur’un anlattığı o komik "görünmez devler" hikayesinin etkisinden çıkamamış, odasına giderken bile sürekli arkasına dönüp ona el sallıyordu. Küçük kalbi, bu asık suratlı adamların arasında ilk kez bu kadar neşeyle çarpmıştı.
Irmak ise mutfağın loş ışığında, kahve yapma bahanesiyle adeta zamanı durdurmuştu. Cezvenin başında beklerken bakışlarının sürekli salona, Onur’un oturduğu o geniş deri koltuğa kaymasına engel olamıyordu. Elleriyle hırkasının ucunu öyle sıkı çekiştiriyordu ki, parmak boğumları kireç gibi beyazlamıştı. Onun için bu gece, sadece bir misafirin gelişi değil, yıllardır kalbinin en derin köşesine gömdüğü o eski sızının yeniden canlanışıydı.
Ayaz, çalışma odasına geçmeden önce heybetli gölgesiyle kapının eşiğinde durdu. Işık arkasından vurduğu için yüzü tamamen gölgede kalmıştı, ama gözlerindeki o keskin parıltıyı hissedebiliyordum.
"Onur, yerleşince hemen aşağı gel," dedi Ayaz. Sesi her zamanki gibi bir komutan edasıyla sertti ama bu sefer içinde, sadece benim fark edebildiğim gizli bir rahatlama vardı. "Yarınki sevkiyatın kritik detaylarını ve özellikle hastane çevresindeki güvenlik açıklarını tekrar, en baştan geçeceğiz. Hata payı istemiyorum."
Onur, deri ceketini bir kenara fırlatıp yanıma, koltuğun ucuna ilişi verdi. Yüzündeki o haylaz, dünyayı umursamaz gülümseme hala oradaydı ama gözlerinin derinlerinde, Ayaz’ın bile görmediği bir yorgunluk saklıydı.
"Yenge, kusura bakma, biraz fırtına gibi daldım eve," dedi, sesini sadece benim duyabileceğim bir seviyeye indirerek. "Ama inan bana, Ayaz’ın bu taştan duvarlarını anca böyle ani şok dalgalarıyla sarsabilirsin. Yoksa adam resmen bir heykele dönüşecek."
"Alıştım sayılır Onur," dedim, dudaklarımda buruk bir tebessümle. "Sadece birkaç gündür bu çatının altındayım ama sanki ruhum burada yaşlanmış gibi hissediyorum. Senin gelişin... Evin havasını gerçekten değiştirdi."
"Değişir tabii! Ben bu evin gayri resmi neşe ve kriz yönetimi bakanıyım," dedi Onur ve biraz daha bana doğru eğildi. "Bakma ona öyle 'Buzlar Kralı' gibi durduğuna. Ayaz, sevdiği insanlar için dünyayı ateşe verir ama elinde kibrit tuttuğunu kimseye göstermez. Hele senin için... Bugün Selim’i kaç kere aradı biliyor musun? 'Nisa iyi mi?', 'Bir şey yedi mi?', 'Hastanede ona ters bakan oldu mu?' diye adamın başının etini yedi. Resmen panik atak geçiriyordu ama dışarıya kalsa 'disiplin' abidesi."
Bu sözler içimde, buz tutmuş bir gölün altındaki sıcak akıntı gibi tuhaf bir his yarattı. Ayaz’ın beni bu kadar yakından, bu kadar sessizce izlediğini Selim hiç belli etmemişti. Selim sadece emirleri uygulayan, duygusuz bir gölge gibiydi; ama o gölgenin arkasında atan asıl kalbi şimdi Onur sayesinde duyuyordum.
Tam o sırada Irmak, elinde iki gümüş fincan kahveyle içeri girdi. Tepsi ellerinde öyle bir titriyordu ki, fincanların porselen tabağa çarparken çıkardığı o ince, kristal "çıt" sesi salonun sessizliğinde devasa bir gürültü gibi yankılandı. Irmak, Onur’un yanına yaklaştığında bakışlarını bir an bile yerden kaldırmadı. Sanki ona bakarsa, yıllardır biriktirdiği o büyük sırrın, o imkansız aşkın gözlerinden okunacağından korkuyordu.
"Kahven... Sade ve çok sıcak seviyordun. Unutmamışımdır umarım," dedi Irmak. Sesi bir fısıltıdan farksızdı, adeta rüzgarda titreyen bir mum ışığı gibi sönmeye yüz tutmuştu.
Onur, fincanı alırken parmakları kasıtlı ya da tamamen bir tesadüfle Irmak’ın ince, narin parmaklarına dokundu. O saniyelik temas anında Irmak’ın vücudunun nasıl kasıldığını, omuzlarının nasıl bir elektrik akımına kapılmış gibi irkildiğini gördüm. Onur’un o her zaman her şeye verecek bir cevabı olan, şakacı hali bir anda sustu. Bakışları, Irmak’ın eğik başına, o titreyen ellere ve bembeyaz kesilmiş yüzüne takılı kaldı.
"Unutmamışsın küçük hanım... Sen hiçbir şeyi unutmazsın zaten, değil mi?" dedi Onur. Sesi bu sefer dalga geçer gibi değildi; çok daha derin, sanki geçmişin tozlu sayfalarından kopup gelen hüzünlü bir melodi gibiydi.
Irmak, bir cevap veremedi. Boğazına bir yumru oturmuş gibi yutkundu ve hızla arkasını dönüp mutfağa, o güvenli karanlığına kaçtı. Onur, onun arkasından uzun uzun baktı, derin bir iç çekip kahvesinden büyük, yakıcı bir yudum aldı.
"Bu kız hala çok masum Nisa... Bu evde, bu kurtlar sofrasında o masumiyeti korumak, avucunda bir kar tanesini tutmaya çalışmak gibi bir şey. Erimesin diye nefes bile alamazsın," dedi Onur, sesi artık tamamen ciddileşmişti.
Gece yarısı olup da malikanenin devasa ışıkları tek tek söndüğünde, susuzluktan kuruyan boğazımı rahatlatmak için mutfağa indim. Koridorda yürürken, her adımımda yerdeki o yumuşak halıların sesimi emişini dinliyordum. Ayaz’ın çalışma odasının kapısının hafifçe aralık olduğunu fark ettiğimde duraksadım. İçeriden gelen kısık sesli, boğuk konuşmalar gecenin sağır edici sessizliğini bıçak gibi kesiyordu.
"Babanın adamları hastanenin etrafında dolanmaya başlamış Ayaz," diyordu Onur. Sesi artık o komik çocuktan fersah fersah uzaktı; buz gibi bir askerin, her an tetiğe basmaya hazır bir korumanın sesiydi bu. "Nisa’yı korkutmak istemiyoruz, ona yansıtmıyoruz ama durum düşündüğünden daha ciddi. Eğer o fotoğrafı gönderenler babanın tarafındaki o eski toprak muhaliflerse, bu barış sadece kağıt üzerinde kalır. Ve biliyorsun, bu savaşta ilk hedef her zaman en yakındaki olur."
Ayaz’ın cevabı, odadaki havayı anında donduracak kadar sert ve kesindi.
"Onlara Nisa’ya dokunmanın bedelinin ne olduğunu, kendi kanlarında boğularak öğreteceğim Onur. Gerekirse bu şehri onların başına yıkarım, o barış masasını hepsine mezar ederim. Ama o... Nisa sadece doktorluk yapmaya, hayat kurtarmaya devam etsin. Gerçeği, bu çirkinliğin pis detaylarını bilmesine gerek yok. Onu bu evin dışındaki bir dünyaya, güvenli bir hayata hazırlayacağım. Ne pahasına olursa olsun."
Geri çekilip sessizce, parmak uçlarımda odama çıktım. Kalbim göğüs kafesimi döven bir balyoz gibi çarpıyordu. Sadece birkaç gündür evliydik, sadece birkaç gündür bu adamın "karısı" sıfatını taşıyordum ama etrafımızdaki o görünmez çember her geçen saniye biraz daha daralıyordu.
Yatağıma uzandığımda, yan odadan Onur’un mırıldandığı eski, hüzünlü bir şarkının çok kısık sesini duydum. Malikanenin o soğuk, geçit vermez duvarları arasında ilk kez bir "aile" olmanın sıcaklığını hissetmiştik ama bu huzurun, yaklaşan o devasa ve kanlı fırtınanın tam merkezi, o ölümcül sessizliği olduğunu biliyordum.
Onur artık bu evdeydi. Hem en büyük müttefikimiz, hem sırlarımızı taşıyan omuz, hem de belki de bu karanlık oyunun en neşeli ama en yaralı kurbanı olacaktı. Ama asıl korkum; Ayaz beni "dışarıdaki hayata" hazırlarken, aslında benden neyi, hangi sırları saxladığını bilmiyorsun
Gözlerimi kapattığımda gördüğüm tek şey; Onur’un elindeki o isimsiz zarf ve Ayaz’ın karanlıkta parlayan, vazgeçmek nedir bilmeyen gözleriydi. Güneş, Arslan malikanesinin o heybetli, gri taş duvarlarına vurduğunda, içerideki soğuk hava hala kırılmamıştı. Gece yarısı Onur ve Ayaz’ın çalışma odasındaki o boğuk fısıltıları zihnimde birer zehirli ok gibi dolanırken, üzerimdeki beyaz önlüğün ağırlığı her zamankinden daha fazlaydı. Aşağı indiğimde, mutfaktan gelen taze kahve kokusuyla karışık, ağır bir tütün kokusu karşıladı beni. Onur, salonun ortasında, elinde bir elmayla havaya atıp tutarak Selim’le şakalaşıyordu.
"Günaydın Doktor Hanım! Bakıyorum da bugün neşterin kadar keskinsin," dedi Onur, elmayı havada kapıp bana göz kırparak. "Hadi bakalım, bugün hastane yolunda senin resmi koruma müdürün benim. Selim ve ekibi arkadan bizi bir gölge gibi takip edecek ama direksiyonda bu kardeşin var."
Ayaz, merdivenlerin başında göründü. Bakışları doğrudan benim üzerimdeydi; uykusuz olduğu göz altındaki hafif gölgelerden belliydi. Yanıma kadar gelip durdu. Elini hafifçe belime koydu—bu hareketinde hem sahiplenme hem de bir veda uyarısı vardı.
"Onur’un sözünden çıkma Nisa. Hastaneye girdiğin an, kapıdaki güvenlik noktalarından ayrılma. Ve lütfen..." Eğilip kulağıma fısıldadı, nefesi tenimi yakıp geçti. "Benden bir şey saklama. Bir daha asla."
Cevap vermeme fırsat kalmadan Onur beni kolumdan tutup dışarıdaki zırhlı jipe yönlendirdi. Malikanenin devasa bahçe kapıları gıcırdayarak açılırken, aynadan Irmak’ın üst kat penceresinden biz gidişimize, daha doğrusu Onur’un gidişine yaşlı gözlerle baktığını fark ettim.
Şehrin gürültülü trafiğine karıştığımızda Onur o şakacı maskesini yavaşça indirdi. Radyonun sesini kıstı ve dikiz aynasından arkamızdaki üç siyah aracı kontrol etti. Uzun bir sessizliğin ardından, sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi başladı anlatmaya.
"Biliyor musun Nisa, Ayaz aslında böyle bir adam değildi," dedi, sesi vites kutusunun tıkırtısına karışarak. "On sekiz yaşındayken, elinde fırçasıyla resim yapan, bu dünyadaki adalete inanan o çocuktu. Ama bir gece... Babasının düşmanları tarafından kaçırıldığında ve o mahzende üç hafta tek başına kaldığında, içindeki o ressamı orada bıraktı. Döndüğünde elinde fırça değil, silah vardı. O günden beri de kimseye güvenmedi. Ta ki sana kadar."
"Bana güvendiğini mi sanıyorsun?" diye sordum, acı bir gülümsemeyle. "Beni bir kafese hapsetti Onur. Adına barış dediğiniz bir hapishanede gardiyanlığımı yapıyor."
Onur derin bir iç çekti. "Gardiyanlık değil o, kalkan olmak. Bak, bunu sana söylememeliydim ama Ayaz, senin hastanede güvende olman için Başhekim ile gizli bir anlaşma yaptı. Senin girdiğin her ameliyatın, baktığın her hastanın kaydı anlık olarak onun önüne düşüyor. Ama asıl bomba bu değil... Senin hastanede çalıştığın o polikliniğin mülkiyetini gizlice satın aldı. Sırf oradaki güvenlik sistemini kendi adamlarına kurdurabilmek için."
Duyduklarım karşısında donup kalmıştım. Ayaz sadece beni korumuyordu; o, profesyonel hayatımı da kendi imparatorluğunun bir parçası haline getirmişti. "Neden?" diye fısıldayabildim sadece.
"Çünkü Nisa, senin eline batan bir iğne, onun kalbine saplanan bir hançer gibi. O bunu söyleyemez, dili dönmez. Ama o, senin etrafına bu dünyayı koruma diye örerken aslında seni kaybetmekten delicesine korkuyor. Ama bilmediği bir şey var: Bir kuşu korumak için kanatlarını bağlarsan, o kuş artık senin sevdiğin kuş olmaz."
Biz hastanedeyken malikanede zaman durmuş gibiydi. Irmak, Onur’un odasına giren korumaların çıkmasını bekledikten sonra, elinde taze koparılmış bir gül dalıyla arka bahçeye, Onur’un her zaman oturduğu o eski çınar ağacının altına gitti. Onur’un akşam eve döneceğini bilmek, onun için hem bir cennet hem de bir cehennem azabıydı.
Bahçenin en kuytu köşesinde, Ayaz’ın annesi ile karşılaştı. Kadın, o keskin ve soğuk bakışlarıyla Irmak’ı süzdü. "Hala o serseriyi bekliyorsun, değil mi Irmak? Onur bu ailenin bir parçası değil, o sadece bir hizmetkarın oğlu. Ayaz’ın gölgesinde yaşayan bir asalak."
Irmak ilk kez başını kaldırdı. Gözlerindeki o yaşlar kurumuş, yerine yılların biriktirdiği bir öfke gelmişti. "O bir asalak değil anne. O, bu evde kalbi atan tek insan. Ayaz’ın bile unuttuğu o merhameti Onur hala taşıyor. Ve eğer o gitmeseydi... Eğer siz onu o gece kovmasaydınız, her şey çok farklı olacaktı."
"Yeter!" diye gürledi kadın. "Onur bu eve sadece iş için geldi. O doktor kızı koruyacak ve sonra defolup gidecek. Senin hayallerin bu kalede sadece birer toz tanesi."
Irmak bahçenin derinliklerine koşarken, malikanenin o yüksek duvarları sanki üzerine yıkılıyordu. Akşam Onur döndüğünde, ona sorması gereken tek bir soru vardı: Neden beni o gece orada bıraktın?
Akşam olup da jip bahçeye girdiğinde, Nisa ve Onur araçtan indiler. Nisa yorgun ama düşünceliydi; Onur’un yolda anlattıkları omuzlarına yeni bir yük bindirmişti. Ayaz, giriş kapısında bekliyordu. Gözleri Nisa’yı bulduğunda, o sert çehresi bir anlığına gevşedi.
Ama o huzur sadece birkaç saniye sürdü. Selim, elinde bir zarfla Ayaz’a yaklaştı. "Efendim, hastaneden bir mesaj var. Nisa Hanım'ın bugün baktığı son hasta... Aslında bir hasta değilmiş."
Ayaz zarfı açtığında içinden çıkan notu yüksek sesle okumadı ama yüzündeki o korkunç değişim her şeyi anlatıyordu. Nisa’nın bugün hayatını kurtardığı adam, Ayaz’ın babasını vuran tetikçinin öz kardeşiydi.
Gece, Arslan malikanesi için her zamankinden daha uzun ve karanlık olacaktı.
