18. bölüm · Kanlı Yemin

17. BÖLÜM: KALBİN SESİ VE GECE YARISI MACERALARI

Sema

Hamileliğimin ilk haftaları, Arslan malikanesinde ve yeni evimizde tam bir "olağanüstü hal" ilan edilmesine neden olmuştu. Ayaz, işlerini eve taşımış, çalışma odasını adeta bir bebek izleme merkezine çevirmişti. Ama asıl macera, o unutulmaz doktor kontrolüyle başladı.

İlk Kalp Atışı: Buz Adamın Erimesi
Hastaneye kendi kliniğime değil, güvendiğim bir meslektaşıma kontrole gittik. Ayaz, muayene odasına girerken sanki bir ihaleye giriyormuş gibi ciddiydi ama ellerinin titrediğini görebiliyordum. Ultraden cihazı soğuk jelle karnıma değdiğinde Ayaz nefesini tuttu.
Ekranda sadece küçük bir nokta belirdi. Ve sonra o ses... Güm-güm, güm-güm...

Odanın içinde yankılanan o hızlı, güçlü kalp atışları her şeyi susturdu. Başımı çevirip Ayaz’a baktım. O sert, sarsılmaz, her şeyi kontrol eden Ayaz Arslan’ın gözlerinden sicim gibi yaşlar süzülüyordu. Cihazın ekranına dokunmak ister gibi elini uzattı ama çekindi.
"Nisa..." dedi sesi hıçkırıklı bir fısıltıyla. "Duyuyor musun? Yaşıyor... Bizim parçamız orada, kalbi atıyor."

O an, aramızdaki tüm o eski acılar, o ormandaki çığlıklar, o nefret dolu bakışlar tamamen silindi. Sadece o küçük kalp atışı, bizim yeni hayatımızın marşı oldu. Ayaz, doktorun elini sıkarken "Onun için ne gerekiyorsa, dünyanın en iyisi olsun," diyerek ağlamaktan kızarmış gözleriyle söz verdi.

Gece Yarısı Aşerme Krizi: Çilek Operasyonu
Huzur dolu günlerin bir de "gece yarısı" tarafı vardı. Bir gece saat tam 03:00'te uyandım. İçimde öyle bir istek vardı ki, sanki onu yemezsem nefes alamayacaktım.
"Ayaz..." diye dürttüm yanımda uyuyan koca devi.
Ayaz bir yay gibi fırladı. "Ne oldu?! Sancın mı var? Hastaneye mi gidiyoruz? Selim! Arabayı hazırla!"
"Hayır Ayaz, sakin ol," dedim gülerek. "Sadece... çilek istiyorum. Ama hani şu tarlalardan yeni koparılmış, mis kokulu olanlardan."
Ayaz saata baktı, sonra bana baktı. "Nisa, mevsimi değil ve saat gecenin üçü."

"Biliyorum ama... canım çok çekiyor."
Ayaz tek kelime etmedi. Üzerine bir ceket alıp evden fırladı. İki saat sonra, üstü başı hafif toz içinde, elinde bir kasa dolusu kıpkırmızı çilekle döndü. Bir seracıyı yatağından kaldırmış, "Karım aşeriyor, o serayı gerekirse satın alırım!" diyerek çilekleri almıştı. O gece mutfakta, Ayaz’ın uykulu gözlerle beni izleyişi eşliğinde çilek yemenin tadını asla unutmayacaktım.

Irmak ve Onur’un Nişanı: Büyük Birleşme
Ve sonunda o büyük gün geldi: Irmak ve Onur’un nişanı. Arslan ve Kaya aileleri ilk kez "zorunlu" değil, "gönüllü" bir kutlama için bir aradaydı. Bahçe ışıl ışıldı. Nisa ve Ayaz olarak el ele içeri girdiğimizde tüm gözler üzerimizdeydi.
Ayaz, ceketinin önünü ilikleyip babalarımızın karşısına geçti. "Bugün burada sadece bir nişan kutlamıyoruz," dedi sesi gür bir şekilde. "Bugün Arslan ve Kaya ailelerinin geleceğini, yani doğacak olan evladımızı da kutluyoruz."

Bu haber, bahçede bir bomba etkisi yarattı. Babamın (Kaya ailesinin reisi) gözleri doldu, Ayaz’ın babasına gidip elini sıktı. "Bir torun..." dedi babam. "Bu çocuk, bizim geçmişteki tüm hatalarımızın kefareti olacak."
Irmak ve Onur yüzüklerini takarken, Ayaz kulağıma eğildi: "Bak Nisa, herkes gülümsüyor. O küçük kalp atışı, iki aileyi bir günde hizaya getirdi."

Gece bittiğinde, herkes dağılırken Selim Abi kapıda bekliyordu. "Nisa Hanım, Ayaz Bey... Evinize, huzurunuza buyurun," dedi.
Yol boyunca Ayaz elimi bırakmadı. "Seni, bebeğimizi ve bu huzuru korumak için canımı veririm," dedi. Ben de başımı omzuna yasladım. Artık fırtına dinmişti; şimdi sadece gökkuşağının altında yürüme vaktiydi.