9. bölüm · Kanla Mühürlenen Sessizlik

Bölüm 8 - Kırık Hatıralar, Kırılmayan Bağ

Ayshe Daisy

Gece, Fractura Malikanesi’nin damar gibi kıvrılan koridorlarına çöktüğünde dörtlü kendilerine ayrılan odalara çekilmişti. Duvarlardaki eski tıp gravürleri, paslanmış metal aletlerin gölgelerini büyüterek duvara vuruyor, sanki her bir çizim nefes alıyormuş gibi kıpırdıyordu. Bu yer, Rhys’in bile tam anlamıyla hâkim olamadığı yoğun bir enerji taşıyordu; sanki her atomu insan bedeninin sırlarını fısıldıyordu.

Rois, kendisine ayrılan odada yalnızdı. Düşünceleri bulanık, nefesi dalgalıydı; Rhys’ın söyledikleri hâlâ zihninde çınlıyordu. “Seni yüzyıllardır korumamın sebebi… senin kaderini değiştirmek istememdi.”

Rhys’ın sözleri zihninde yankılanırken dışarıdaki taş duvarların içinden gelen düşük bir titreşim duymuştu. Zephyr’in malikaneyi koruyan görünmez bariyerlerinin sesi. Fakat bu titremenin altında başka bir şey vardı: Tanıdığı, unutmaya çalışsa da unutamadığı bir aura. Rhys.

Kapı üç kez hafifçe vuruldu. Rois’in yanıt vermesine gerek kalmadan Rhys içeri girdi. Donuk kehribar rengi gözleri, odayla değil, doğrudan Rois’in yüzüyle ilgileniyordu.

Rois birkaç saniye karşısındaki yüzyıllardır kaçtığı adamı inceledi. Normalde etrafında her zaman hafif bir karanlık titreşirdi; ama bu sefer derin, neredeyse suçlulukla karışık bir kırılganlık taşıyordu. Göz göze geldikleri anda Rois bakışlarını kaçırdı ve;

“Beni burada da mı takip edeceksin? Yüzyıllardır yaptığın gibi?”

“Ben seni hiç takip etmedim, Rois.” dedi Rhys yavaşça. “Ben seni kaybetmemeye çalıştım. Ve sessizce seni korudum. ”

Rois’in kalbi sızladı. “Tüm bunları neden şimdi söylüyorsun?”

Rhys bir adım yaklaştı. Gözleri, yüzyılların ağırlığını taşıyan bir itirafla karanlıklaştı.

“Çünkü artık benden kaçmıyorsun ve gerçekleri saklayacak zamanım kalmadı.”

Rois nefes aldı, ama içindeki gerginlik çözülmedi. “Neyi sakladın Rhys? Kaderimin senin yüzünden değiştiğini mi? Beni sen yaratmış olmana rağmen, karşı gelemediğin soyunun, beni öldürmek için gönderdiği avcıydın sonuçta sen.”

Rhys’ın yüzü acıyla gerildi. “Hayır. Seni korumak için gelen tek kişiyim. Ve senden her şeyimi sakladım.”

Bir adım daha.

“Çünkü gerçekleri bilseydin… benden nefret edeceğini düşünüyordum.”

Rois kaşlarını çattı. “Şu anda da pek farklı değil.”

Rhys, derin bir nefes alarak Rois’in karşısında durdu. Bu, savaşçının maskesiz hâliydi; liderliğin, klan baskısının, kuralların ardına saklanmamış Rhys.

Rois döndü. Rhys yaklaşmaya devam etti, ama tehditkâr değil, dizginlemeye çalıştığı bir özlemle.

“Seni yarattığım gece… olmaması gereken bir şey oldu.. Kimsenin tahmin edemeyeceği bir güçle.”

dedi ve Rois'in tepkisi bekledi. Ardından: “Bu güç, daha öncede dediğim gibi” diye devam etti, sesi daha derine inerek, “Elara’nın kaderini taşıyordu. Onun bir parçası, senin özüne karışmıştı. Sadece gücünde değil… ruhunda da.”

Rois’in kınayıcı bakışları altında Rhys başını eğdi. “Ve bu yüzden seni klanımdan sakladım. Çünkü kıyametvari bir kehanete göre… Elara’nın yankısı taşıyan varlık öldürülmeliydi.”

Gözleri Rois’e kilitlendi.

“Seni buna teslim edemezdim.”

Rois’in sesi çatladı. “Neden? Ben senin için bir yanlıştan başka neydim ki?”

“Evet. Sen… benim hatamdın. Ama aynı zamanda benim için en büyük doğrusun.”

Rois’in nefesi kesildi.

Rhys gülümsedi, hüzünlü ve mahrem bir gülümsemeydi.

“Çünkü daha öncede söylediğim gibi seni ilk fark eden bendim. Seni saklayan, seni kendi klanıma karşı koruyan da.” Bir an sustu. “Ve aslında… en başından beri yanındaydım. Kana susmamdan daha önce. Osmanlı İmparatorluğu’na ayak bastığın ilk andan beri. “

Rois’in kalbi, ölü olmasına rağmen göğsünde ani bir baskıyla kıpırdadı.

“Sen… beni yaratmadan önce de mi takip ediyordun? “
dedi şaşkınlıkla.

“Evet. İstemsizce çekildim sana. Belki de kaderime. ” Rhys’in sesi bir fısıltıya dönüştü.

Rois’in gözleri doldu, ama yaş olarak değil, tituloğun ağırlığıyla parlayan kırmızı bir film gibi.

“Beni, klanına senin yarattığını neden hiç söylemedin? Onların işine yarayabilirdim. ”

Rhys sonunda bir adım daha attı. Aralarındaki mesafe nefes kadar kaldığında durdu.

“Çünkü seni sokakta gördüğüm ilk andan beri… seni klanın bir aracı olarak değil, kendim için gördüm.”

Sesi titriyordu artık. Bir şeyler daha söylemek ister gibiydi ama hala saklamaya özen gösterir gibiydi de.

“Ve bu, benim en büyük suçumdu.”

Rois ilk kez gözlerini kaçırmadı.

“Rhys… sen beni gerçekten koruyor muydun? Yoksa… başka bir şey miydi?”

Rhys’in parmakları Rois’in elinin birkaç santim üzerinde durdu. Dokunmaya cesaret edemediği bir yakınlık.

“İkisi de,” dedi. “Ama en çok… seni sevdiğim için.”

Rois’in dizlerinin bağı çözüldü gibi oldu.

“Rhys… bunu neden şimdi söylüyorsun?”

“Çünkü artık dördünüz aynı kaderin içindesiniz. Çünkü seni korumak için tek başıma savaşamayacağım. Çünkü…”
Sesi titredi.

“Senden artık bir şeyleri gizlemeyi kaldıramıyorum.”

Rois’in nefesi kesildi. Yüzyılların ağırlığı, o küçücük odanın karanlığına çöktü.

Sessizlik keskin, neredeyse kutsal bir biçimde odanın içinde titredi. Rois bir adım geri çekildi; ama gözleri Rhys’ten ayrılmadı.

“Bunca yıl beni hatan yüzünden, beni yok etmek istediğin için kovalandığını sandım… ama senin derdin bu değilmiş.”

Rhys başını hafifçe kaldırdı.

“Hayır. Benim derdim sensizlikti. Ben seni yüzyıllardır gölgeden izledim. Seni yarattığım gece, o hataydı, ama aslında kaçınılmaz kader miydi bilmiyorum. Bildiğim tek şey var…”
Bir adım daha attı.

Aralarındaki hava, Zephyr’in malikanesindeki koruyucu titreşimlerle bile bastırılamayan bir yoğunluğa kavuşmuştur..

“O gece, benim için dünyanın geri kalanı sustu.”

Rois’in gözleri doldu ama bakışını kaçırmadı.

“Peki neden bana hiç söylemedin?”

Rhys başını eğdi. Artık içindeki her şeyi tek tek dile getiriyordu.

“Klanımın kaideleri yüzünden. Aurellian soyu bağışlamaz. Seni korumam yasaktı. Seni izlemem yasaktı. Sana yakın olmam yasaktı. Bu yüzden onlara asla seni yaratanın ben olduğumdan bahsetmedim. ”

Bakışlarını tekrar onun gözlerine kaldırdı, gölgelerin içinden güneş gibi.

“Ve en kötüsü… sana bir şey hissetmem yasaktı.”

“Rhys…” dedi Rois fısıldayarak, sesi şaşkınlık ve kırılganlık karışımı. “ Sen, bana—”

Rhys bu kez geri çekilmedi.

“Rois. Ama ben hiçbir kaideyi, yasağı umursamadım. Seni kaybetmekten korktuğum için hep peşindeydim. Yaklaşmak istedim. Ama kanımın şüphelenip sana bir şey yapacak olmasından korktuğum için seni hep gölgelerden izledim. Sense her seferinde benden korkup kaçtın. Bende yılmadan peşinden geldim. Şimdi ise… senden uzak durmanın bizi nereye getirdiğini gördüm.”

Başını eğdi. Rois’in göğsünde ağır bir yankı kabardı, acı mıydı, rahatlama mı, yoksa anlamlandıramadığı bir şey mi?

“Rhys…” dedi fısıltıyla. “Bu itiraflarla nereye varmaya çalışıyorsun?”

“Nereye istersen.”dedi ve Rois’in konuşmasını beklemeden ekledi. ‘’ Seni kaybetme fikri… beni paramparça ediyor.”

Rois sessizce Rhys’ı izliyordu. Onun böyle açıldığını daha önce hiç görmemişti. Rhys her zaman soğuk, kendini saklayan, disiplinli bir gölgeydi. Ama şimdi… ilk kez insan gibiydi.

Rhys bir adım daha yaklaştı. Aralarında sadece birkaç santimetre kaldığında, gözleri Rois’in gözlerine kenetlendi.

“Rois… seni sadece korumak istemedim. Seni seçtim. Yüzyıllar boyunca… defalarca. Her karanlık döngüde, her kıyamette. Kader seni ölüme götürürken, ben her defasında seni geri çekmeye çalıştım.”

Boğazı düğümlendi.

“Çünkü seni seviyorum.”

Rois’in nefesi kesildi. Rhys’ın kelimeleri bir vampirin ömründe belki bir kez duyulabilecek açıklıktaydı. Ham. Keskin. Kaçınılmaz.

“Sen farkında olmasan da… benim gecelerimin sessizliğinde adın yankılanırdı.”

Rhys elini kaldırdı ama dokunmaya cesaret edemedi.

“Seni korumak kaderim değildi, Rois. Ben bunu kendim istedim. Çünkü yüzyıllardır… kalbimin atmasına neden olan tek şey sensin.”

Rois, Rhys’e doğru bir adım attı. Gözleri duygularla çalıyordu; kızgınlık değildi, kırgınlık değildi, korku değildi… daha derin bir şeydi. Bir kabulün sınırında duran bir duygu.

“Rhys… bunu neden şimdi söylüyorsun?”

“Çünkü artık kaçamıyorum,” dedi Rhys.“Elara’nın kalkanı beni çıplak bırakıyor. Caspian’ın gelişinin ardından gördüğün gibi… sırların ardında saklanmak artık mümkün değil. Ilyra’nın yansımaları gerçeği yüzümüze vuruyor. Ve Zephyr bile benden bir nabız atımı saklayamıyor.”
Bir adım daha.

“Şimdi susarsam… seni bir daha asla koruyamam.”

Sessizlik.

Aralarındaki hava titriyordu; kısmen duygudan, kısmen Rhys’ın güçlerini bastırma çabasından. Rois’in göğsü hızla inip kalkıyordu. Önünde duran Rhys artık düşman ya da potansiyel tehdit değildi; o, yüzyıllar boyunca karanlıktan ona bakan ama bir türlü yaklaşamayan bir gölgeydi.

Ve şimdi, o gölge nihayet konuşmuştu.

Rois elini Rhys’in yanağına yaklaştırdı.

Parmakları Rhys’ın sıcak derisine hafifçe değdiğinde, Rhys gözlerini kapattı; sanki o dokunuşun bin yıl boyunca hayalini kurmuş gibi.

“Rhys…” dedi Rois, sesi titrek bir fısıltı.

“Bu… düşündüğümden çok daha büyük.”

Rhys gözlerini açtı.

“Biliyorum. Ama artık sana yaklaşırsam başına bir şey gelecek korkusundan gölgeler de saklamayacağım.

İstersen… yanında duracağım.

İstersen… kaderine karşı duracağım.

İstersen… seni yüzyıllardır sakladığım gibi saklamaya devam edeceğim.”

Ve sonra, neredeyse duyulamayacak bir tonda ekledi:

“Yeter ki izin ver.”

Rois’in dudaklarında hafif bir titreme belirdi. Kararsızlık değil… belki de uzun zamandır beklediği bir duygunun ağırlığıydı.

Ve o an, aralarındaki tarih ilk kez sessizliğini bozdu.

Rois’in gözleri büyüdü. “Rhys…”

O an Rois’in içindeki tüm fırtına, sanki kısa süreliğine durdu. Rois bir şey söyleyecekti ki dışarıdan gelen yankı odanın atmosferini böldü. Zephyr’in ağır ve soğuk sesi:

“Hazır olun. Fractura’nın gölgeleri uyanıyor. Bu gece sadece itirafların değil… kararların gecesi.”

Rhys, Rois’in elini hafifçe sıktı.

“Ne olursa olsun,” dedi, “artık yalnız değilsin. Ve bu konuşma bitti sanma,” dedi alçak bir sesle.

“Bu, daha başlangıçtı.”

Rois artık kaçmıyordu. Bu kez, sadece başını eğdi, kabul eder gibi.

Ve ikisi birlikte odadan çıktılar; geçmişleri karanlık koridorların kıvrımlarında geride kalırken, geleceğin çatlağı çoktan açılmıştı.