2. bölüm · Kanla Mühürlenen Sessizlik
Bölüm 1 – Tozun Altındaki Fısıltı
Rois Petrova, terk edilmiş bir imparatorluk kütüphanesinin taş duvarları arasında sessizce ilerlerken, ayaklarının altındaki toz tabakası her adımında usulca havalanıyordu. Yüzyıllardır kapalı kalan bu arka oda, onun için yalnızca bir hatıra mekânı değildi; yeniden doğduğu, kaderinin yön değiştirdiği lanetli bir sınır taşıydı.
Sönmüş kandillerin kokusu duvarlara sinmişti. Ahşap rafların köşelerinde, zamanın unutturduğu dillerde yazılmış kitaplar çürümeye yüz tutmuştu. Rois, parmak uçlarını taş zemine dokundururken, yıllardır peşinden koştuğu “geçmiş yankılarının” titreşimini hissetti. Hafızanın Yansımaları… Onun laneti de, armağanı da buydu: Bir mekânın belleğini duyma, görme, hatta soluma yetisi.
Ama bu oda…
Bu oda diğerlerinden farklıydı.
Çünkü burada ölmüş, burada yeniden doğmuştu.
Dönüşümün Karanlık Anısı
O anının keskinliği hâlâ içini ürpertiyordu. Karanlık, yağmurlu bir geceydi. Genç bir gezginken, bu kütüphaneyi korumakla görevli yazmanlardan birinin odasında saklanmıştı. Büyük felaketlerden kaçan insanların arasında kaybolmuş, yalnızca sıcak bir yer aramıştı.
Ve sonra Rhys Moreau belirtmişti. Kırmızıya çalan koyu kehribar renkli gözleri, karanlık duvarları bir keskinlik gibi yaran, yüzünde gençliği taşımasına rağmen asırlık bir ağırlık barındıran o adam…
Rois’i ilk gördüğünde, onu yalnızca kayıp bir yolcu zannetmişti. Birkaç gün gölgelerden onu izlemiş ve sonunda farkında olmadan iyice yakınına sokulmuştu. Klanı olan Aurellian soyunun en gizemli üyelerinden biriydi Rhys. Geçmişi okuyabilen, geleceği sezebilen, duyguların özüne kadar işleyebilen bir soy.
Ama o gece Rhys kontrolünü kaybetmişti. Günlerdir takip ettiği kızın büyüsüne kapılıp beslenmeyi unutmuştu. Açlığının pençesinde, anlık bir yanılsama ile Rois’i bir düşman sanıp hamle yapmış, aslında onu korumaya çalışırken istemeden damgasını vurmuştu. Karanlığın içindeki bir anlık hata…
Ve Rois Petrova artık insan değildi. Rhys, yaptığı şeyin dehşetiyle Rois’in kollarında titremesini izledi. O andan sonra Rois’e karşı içgüdüsel bir bağ geliştirdi; takıntılı, ölçüsüz, durdurulamaz bir koruma içgüdüsü. Onu kendi karanlığından sakınmak isterken, Rois’in özgürlüğünü yok edecek kadar kuvvetli bir bağ.
Rois ise uyandığında onu dönüştürenin ve klanının hakkında söylenenleri çok iyi bildiği için yalnızca kaçmayı düşündü ve kaçtı da.
Yılların Sessiz Kovalamacası
Rois yüzyıllardır göçebe bir ruh gibi diyar diyar dolaşmıştı. Aurellian soyunun kudreti, güçleri ve kurdukları ihtişamlı düzen bile onu durduramamıştı. Çünkü Rhys Moreau’nun arayışı, sıradan bir takıntı değildi. Rhys, Rois’in izini her bulduğunda, sadece bir adım arkadan yetişebilmişti ona.
Her şehirde, her çölde, her kıyıda Rhys’in nefesi hep Rois’in ensesinde olmuştu.
Ve Rois, ne kadar kaçarsa kaçsın, Rhys’in sonunda onu bulacağından emin olarak yaşamıştı. Bu yüzden şimdi, dönüşümünün geçtiği bu odaya geri dönmek bile tehlikeli bir cesaretti.
Ama gerekliydi.
Hafızanın Yansımaları
Rois, odanın ortasına çömeldi ve avuçlarını zemine yerleştirdi. Damarlarındaki soğuk enerji, yıllardır unutmaya çalıştığı anının yankılarına değdi. Taşlar titredi; geçmişten kopan görüntüler karanlığın içinden fısıltı gibi yükseldi. Kendini gördü:
Genç.
Korkmuş.
Kan içindeki bedenini kaldırmaya çalışan Rhys’in titreyen elleriyle karşı karşıya. Ve anlık da olsa bir görüntü. Rhys’in verdiği çaba.
Rois’in nefesi kesildi. Görüntü o kadar acı vericiydi ki, sanki zaman kırılıp yeniden üzerine yığılmıştı.
Ama bu kez, yankıların arasına başka bir şey karıştı.
Bir ses. Yakın. Çok yakın. Rois bir anlığına başını kaldırdı. Kütüphanenin uzun koridorlarında yankılanan o derin nefesi tanıyordu. Bir anda yüreği sıkıştı.
Rhys Moreau buradaydı. Yıllardır süren kaçma-kovalama şimdi, nihayet bir yüzleşmeye mi dönüşüyordu?
*
Rois, kütüphanenin arka odasından fırladığında, eski taş duvarlarda yankılanan adımlarının sesi kalbinde kopan fırtınayla yarışıyordu. Rhys’in nefesi koridorlarda gezinen bir hayalet gibi peşindeydi; o sesi, o varlığın titreşimini… Ne kadar zaman geçerse geçsin unutmamıştı. Unutması da mümkün değildi.
Aurellian soyundan gelenlerin varlığı, hava gibi duyulurdu. Ama Rhys’in varlığı fırtınaydı.
Rois ne kadar hızlanırsa hızlansın, onun gölgesinin her an üzerine düşeceğini biliyordu. Yine de koştu; sonsuz bir gecenin içine doğru koşar gibi.
Kütüphanenin büyük kapısından dışarı çıktığında gece, ayazın keskin yüzünü karşısına dikti. Rüzgâr, taş avluda uğuldarken Rois’in saçlarını yüzüne savurdu. Şehrin sokakları sessizdi; insanlar çoktan evlerine çekilmişti.
Ama Rhys geri çekilmedi. Asla çekilmezdi.
Rois, duyularını genişletti. Adımlarının metalik titreşimi taşlarda yayılıyordu. Rhys ağır ama kesin adımlarla yaklaşıyordu. Panik, Rois’in göğsünü sıkıştırdı. Onu bulmak bu kadar kolay olmamalıydı. Oysa her karşılaşmalarında olduğu gibi, Rhys yine bir adım gerisindeydi.
“Rois,” diye seslendi Rhys, sesinde bir tehdit değil, güçlü bir istediğini alma kararlılığı vardı.
Ama Rois’in zihninde yankılanan şey tek bir kelimeydi:
Kaç!!!
O an tüm bedenini bir içgüdü yönlendirdi. Sokaklardan geçerek şehir dışına, karanlık kırsala yöneldi. Her adımıyla daha hızlı, daha vahşi, daha özgürleşmiş hissediyordu. Karanlık, onun dostuydu. Rüzgâr sırtını kolluyordu.
Rhys ise… Bir lanet gibi hep ardındaydı.
Rois koşarken bir an için göğsünde garip bir sıcaklık hissetti. Nabzı, yaşayan bir insanınkinden çok daha sert ve ani atmış gibi oldu.
Sanki görünmeyen bir el, onu çekiyordu. Bir yön beliriyordu zihninde, haritada olmayan bir yön, isimlendirilmemiş bir nokta.
Sola dön.
Derine in.
Oraya git.
Nereye?
Neden?
Bilmiyordu. Sadece hissetti.
Bu çekim Rhys’ten kaçış dürtüsünü geride bırakacak kadar güçlüydü. Karanlık ormanlara doğru yöneldiğinde, ayaklarının altındaki toprak her adımda farklı bir enerji yayıyordu. Dünya sanki Rois’in geçişini tanıyor, onu bekleyen bir şeyin kapısını aralıyordu.
Arkasından gelen aura daha da keskinleşmişti. Rhys artık çok yakındı. Rois’in kaçınılmaz kaderine doğru koştuğunu biliyordu. Onun yok olmasına sebep olabilecek kişiye doğru koşuyordu. Rhys ne kadar hızlı olsa da Rois’in içindeki güç daha inatçıydı.
Rois daha da hızlandı. Bedeninin sınırlarını zorluyor, dalların arasında göz açıp kapayıncaya kadar kayboluyordu. Fakat Rhys’in nefesi yine de ensesindeydi.
“Dur Rois!” diye seslendi Rhys, sesinde ilk kez kırılan bir ton vardı. “Orası... ”
Sözünü tamamlayamadı, çünkü Rois çoktan ormanın derinliklerine dalmıştı.Rhys’in uyarısını duymuştu ama anlamlandıramamıştı.
‘Orası’ neresi? Neden durmalıydı?
Ama içindeki güç, o sıcak çekim, onu durdurmasına izin vermiyordu.
Ormanın merkezine yaklaşırken hava değişti. Rüzgârın uğultusu kısıldı; kuşların sesi sustu. Ağaçların gövdeleri arasında hafif bir ışık titreşimi belirdi. Dünyanın nefesi tutulmuş gibiydi. Rois’in kalbi tekrar hızlandı. Bu, sıradan bir enerji değildi. Bu Elara’ydı.
Daha ismini bile anımsamadığı, fakat ruhunun en derin yerlerine kazınmış olan bir çağrı.
Bilmediği, ama ait olduğu hissini yaratan bir güç.
Onu uzun zamandır izleyen, ancak bugün uyandıran bir varlık.
Elara bir mekân değildi.
Bir insan değildi.
Bir soy değildi.
Bir çekimdi, bir özgüç, bir köken.
Ve Rois artık farkında olmadan ona doğru yürüyordu.
Rhys’ten kaçarken, kaderine; kaçtığı her şeyden daha büyük bir gerçeğe doğru ilerlediğini bilmiyordu.
Arkasından Rhys’in sesi bir kez daha çarptı karanlığa:
“Rois, sakın oraya girme!”
Ama Rois, sonunda gizemli ışığın eşiğine vardığında artık duramayacağını biliyordu. Çünkü kaderinin izini belki de hep burası taşıyordu.
Bir adım attı.
Ve dünya bambaşka bir sessizliğe gömüldü.
