2. bölüm · Kanın Laneti

2.🩸

World And Death.

Şimdi ki zaman...

Akşam vaktiydi.

Kasabanın üzerini kaplayan gri bulutlar, güneşi saatler önce yutmuş gibiydi. Yağmur ince ince yağıyor, eski taş sokakları sessizliğe gömüyordu.

Marangoz dükkânının ağır meşe kapısı gıcırdayarak açıldı.
Alaric Hawthozne, omzundaki talaşlara aldırmadan dışarı çıktı. Parmaklarının arasına reçine sinmiş, avuçları gün boyu testere ve rende tutmaktan sızlamaya başlamıştı.

Ustası arkasından seslendi.
"Yarın erkenden gelesin evlat."

"Merak buyurmayın, efendim."

Alaric başını eğerek selam verdi.

Elindeki küçük bez keseyi daha sıkı kavradı. İçinde biraz tavuk suyu, birkaç parça kuru ekmek ve eczacıdan aldığı şifalı otlar vardı. Son günlerde kazandığı neredeyse bütün parayı Evelyn için harcıyordu. Çünkü kardeşi üç gündür yatağından doğrulamıyordu.

Hawthozne evinde...

Alaric evin kapısını sessizce açtı. İçerisi buz gibiydi. Sobadaki ateş çoktan sönmeye yüz tutmuştu. İris bugün evine erken dönmek zorunda kalmış belli ki. Yaşlı ahşap ev, rüzgâr estikçe usul usul inliyordu. Alaric doğruca Evelyn'in odasına gitmek için sessizce tahta merdivenleri çıktı.

Kapıyı araladığında içeride yalnızca gaz lambasının titrek ışığı vardı. Küçük kız, ince yorganın altında neredeyse kaybolmuş gibiydi. Yüzü birkaç hafta öncesine göre daha solgundu. Dudakları kurumuştu. Her nefes alışında göğsü güçlükle yükseliyor, ardından uzun bir sessizlik oluyordu.
Alaric'in yüreği sıkıştı.
"Evelyn..."

Kız gözlerini açmaya çalıştı. Ancak göz kapakları bile ağırlaşmış gibiydi.

"...Abi..."
Sesi fısıltının bile altında kalmıştı.

Alaric yatağın kenarına oturdu. Elini kızın alnına koyduğu anda irkildi. Ateşi yine yükselmişti.
"Bugün nasılsın?"

Evelyn cevap vermedi. Konuşacak gücü yoktu. Yalnızca başını çok hafif iki yana salladı. Sonra kuru bir öksürük tuttu. Öyle sert öksürüyordu ki küçücük bedeni yorganın altında titriyordu.

Alaric hemen elini sırtına koydu.
"Sakin... Geçecek."
Bu sırada Alaric, komodinin üzerinden Evelyn'in kullandığı bezini aldı ve Evelyn'in ağzına nazikçe bastırdı. Bu arada, kendi söylediğine kendisi bile inanmıyordu.

Öksürük dinince Alaric bezi geri çekerken, Evelyn derin bir nefes almaya çalıştı. Fakat nefesi yarıda kesildi. Sanki ciğerleri havayı kabul etmiyordu.

Alaric, getirdiği tavuk suyunu kenarda boş duran küçük bir kaseye boşalttı.
"Biraz içebilir misin?"

Kız güçlükle doğrulmaya çalıştı.
Başaramadı.

Alaric onu nazikçe destekledi. Kaşığı dudaklarına götürdü. Evelyn yalnızca dört ya da beş yudum alabildi.

Altıncı kaşıkta başını çevirdi.
"İstemiyorum..."
Sesi çatlamıştı.

"Biraz daha..."

"Midem..."

Alaric ısrar etmedi. Kâseyi usulca küçük masaya bıraktı. Odanın içinde yalnızca gaz lambasının hafif fısıltısı ve Evelyn'in hafif zorlu nefesleri vardı. Dakikalarca kimse konuşmadı. Evelyn gözlerini tavana dikmiş, derin derin nefes almaya çalışıyordu.

Alaric ise kardeşini izliyordu. Çocukluğunda durmadan koşan... Ağaçlara tırmanan... Yağmur altında saatlerce oynayan kızdan eser kalmamıştı. Şimdi yatağın içinde dönmeye bile gücü yetmiyordu.

Alaric cebinden küçük, tahta bir kuş çıkardı. İki gün önce marangozhanede artan ceviz ağacından oyduğu oyuncaktı.

"Evelyn."

Kız güçlükle baktı.

"Bunu senin için yaptım."

Titreyen parmaklarıyla kuşu aldı. Gülümsemeye çalıştı. Ama yüzünde yalnızca yorgun bir ifade belirdi.

"Çok... güzel..."

Sonra gözleri yeniden kapandı. Elindeki tahta kuş göğsünün üzerine düştü.
Uyumuştu.
Yoksa yalnızca bitkin düşmüştü...

Alaric ayırt edemedi. Pencereye yürüdü. Yağmur, camlara ağır ağır vuruyordu. Kasabanın üzerini örten sis, uzaktaki Lanetli orman'ı neredeyse görünmez hâle getirmişti. Son günlerde kasabada herkes aynı şeyi konuşuyordu.
Geçmeyen hastalıklar...
Ormanda kaybolan insanlar...
Ve geceleri ağaçların arasından geldiği söylenen fısıltılar...

Alaric bunların hiçbirine kulak asmıyordu. Onun tek korkusu: Arkasında duran yatağın üzerinde, her geçen gün biraz daha sessizleşen kız kardeşiydi. Yavaşça başını eğdi.
İlk kez...
İçinden geçen düşünceyi yüksek sesle fısıldadı.

"Tanrı'm... Lütfen onu benden alma..."

Odanın sessizliği bu sözleri yuttu.
Ve dışarıda, yağmurun ardında gizlenen karanlık orman, hiçbir cevap vermedi...

Şafak söktüğünde...

Yağmur gece boyunca dinmemişti.

Sabahın ilk saatlerinde kasabanın ana caddesi gri bir sisin altında kaybolmuş, taş döşeli yollar çamurla kaplanmıştı. Tam o sırada constabulary'nin ağır meşe kapısı sertçe açıldı.

Genç bir ulak, nefes nefese içeri daldı.
"Constable Graves!"

Masasının başında raporları inceleyen Edmund Graves başını kaldırdı.
"Nedir?"

"Batı yolunda... Bir ceset bulundu efendim."

Edmund tek kelime etmeden ayağa kalktı.
Paltosunu omzuna aldı.
"Atları hazırlayın."
Kısa süre sonra siyah fayton, kasabanın batı çıkışına doğru ilerliyordu.

...
Yanında yine her zamanki gibi yardımcısı, Caleb Hart vardı.

"Kim bulmuş cesedi?"

"Sabah odun taşımaya çıkan iki çiftçi."

"Kimliği belli mi?"

"Henüz değil, efendim."

Sis öylesine yoğundu ki yolun sonunu görmek mümkün değildi. Yaklaşık yirmi dakika sonra atların toynak sesleri durdu. Kalabalık iki yana çekildi. Yolun kenarında, koyu lacivert renkli yeni model bir otomobil sessizce duruyordu. Motor çoktan soğumuştu.

Edmund atından yavaşça indi, Caleb de hemen kendi atından indi ve Edmund'a yaklaştı. Diğer constable üyeleri ise atlarının üzerinde kaldılar. Edmund ağır adımlarla otomobile yaklaşmadan önce atının dizginini Caleb'e verdi. Sonra otomobile yaklaştı. Arabanın kapısı açıktı. Direksiyonun başındaki adam olduğu yerde hareketsiz duruyordu. Elleri hâlâ direksiyonu kavrıyordu. Sanki bir anlığına gözlerini kapatmıştı. Fakat... Alnının tam ortasında küçük, yuvarlak bir delik vardı. Kurumuş kan, kaşlarının arasından aşağı süzülerek yüzüne yayılmıştı.

Caleb az uzaktan izlerken derin bir nefes verdi.
"Tek kurşun..."

Edmund başını hafifçe eğdi.
"Yakın mesafeden."

Eldivenini giyerek cesedi dikkatlice inceledi. Kurşun deliğinin çevresinde yanık izleri vardı. Silah alnına dayanarak ateşlenmişti.
"Kaçmaya fırsat bile bulamamış."

Caleb, Chief Constable olan Edmund'un atının dizginini en yakında ki genç başka bir Constable'ye verdi ve otomobile yaklaşıp otomobilin içine baktı.
"Boğuşma izi yok. Cüzdanı yerinde, Saati de."

Edmund sessizce doğruldu.
"Demek ki mesele para değil."

Arabanın içine yeniden göz gezdirdi. Arka koltukta yarısı içilmiş bir kahve termosu duruyordu. Yan koltukta ise deri bir evrak çantası.
Hiçbir şey alınmamıştı.

Kalabalığın arasından yaşlı bir adam öne çıktı.
"Efendim..."

Edmund dönmeden konuştu.
"Söyle."

"Gece tek bir silah sesi duydum."

"Ne vakit?"

"Gece yarısını biraz geçmişti."

"Niçin haber vermedin?"

Yaşlı adam başını eğdi.
"Avcıdır diye düşündüm."

Edmund kısa bir iç çekti. Caleb ise not defterine her sözü tek tek yazıyordu.

Bir süre sonra sessizce sordu.
"Ne düşünüyorsunuz efendim?"

Edmund cesede son kez baktı.
"Bu bir infaz."

"Nasıl anladınız?"

"Silah doğrudan alnına doğrultulmuş. Eşyalarına dokunulmamış, boğuşma yaşanmamış."

Bir an durdu.
"Katil, bu adamın anında ölmesini istemiş."

Caleb çevresine baktı.
"Peki ya katil?"

Edmund gözlerini çamurlu yola çevirdi. Yağmur bütün ayak izlerini silmişti.

Ne bir iz...
Ne de bir tanık vardı. Sanki katil hiç orada bulunmamıştı.

Edmund şapkasını düzeltti.
"Cesedi Hekim Turner'in muayehanesine götürün, otomobil de Constabulary'e çekilsin. Kimliğini öğrenene kadar kimse bu olay hakkında tek kelime etmeyecek."

Kalabalık yavaş yavaş dağılırken Caleb bir kez daha cesede baktı.

"Kasabamız uzun zamandır bu kadar temiz işlenmiş bir cinayet görmedi."

Edmund'un yüzü sertleşti.
"İşte bu yüzden... katilin ilk ve son kurbanı olmayacağından korkuyorum."

(Resimler temsilidir, daha iyi hayal edebilmeniz için destek amaçlıdır!)