8. bölüm · KANATLARIN LANETİ
8. BÖLÜM Mesafe ve Kayıp
Sevdiklerimize ister istemez zarar verdiğimizden o pişmanlık duygusu size her şeyi yaptırabilir.
Gözlerimi açtığımda yıldızları görememiştim. O yüzden sinirle gözlerimi diktim Dylan’a. Sanki onun suçuymuş gibi.
Birkaç saat sonra kafamı kaldırdım ama artık Dylan’ın dizlerinde değildi başım. Kaşlarımı çatarak etrafımı kontrol ettim. Dylan benden en uzak yere yatmıştı. Başımdaki ağrı şiddetlenince acıyla inledim. Ellerimi toprağa geçirdim. Ama bir etki yaratmadı. Sanki beynimin içine biri ateş atmış gibi kıvranıyordum ama herkes de uyuyordu. Derin derin nefesler almaya çalışarak etrafıma baktım.
“N-navil!” Kalan son gücümle de ona seslendim. Dylan’ın beni izlediğini gördüm. Navil yanıma geldi ve başımdaki ağrıyı sanki çekip aldı. Öksürerek doğruldum. “Hadi yola çıkalım.” Herkesi uyandırıp yola çıktık. Dün geceden kalan acı devam ediyordu ama elimden geldiğince gizlemeye çalışıyordum.
Yavaşça Dylan’a yaklaştım. Tam ağzımı açıp bir şey söyleyecektim ki benden bir anda uzaklaştı. Neden uzaklaşmıştı ki şimdi? Çatık kaşlarla baktım arkasından. Eğer o söz olaydan sonra kendine kızgınsa olmasındı çünkü ben onu affetmiştim.
Navil’ın yanına yaklaştım. “Sence Dylan neden böyle davranıyor?” Navil bilmem dercesine omuz silkti.
Bir süre sonra şansımı tekrar denemek istedim ve ona yaklaştım. Yandaki nir çiçek ilgimi çekince burnuma götürüp kokladım. “Bak ne kadar güzel bir çiçek çok da güzel kokuyor.” Dylan bana baktı. Kaşları aniden çatıldı ve elimdeki çiçeği sertçe aldı elimden. “Zehirli o çiçek! Senin yüzünden bir kez daha mola vermek zorunda kalacağız!” Aniden bana böyle davranmasına kırılmıştım ama gizlemeye çalıştım. “Ben nereden bilebilirim bunun zehirli olduğunu be?” Ona sırtımı döndüm ve yürümeye başladım.
Akşam olduğunda oturduğumuz yerde sırtımı ağaca yaslayıp gözlerimi kapattım. Her yerim ağrıyordu. Zehir vücuduma mu işliyordu yoksa dün gecenin yorgunluğu mu bilmiyordum. Gözlerim kararmaya başlamıştı. Başım dönüyordu. Bana sesleniyorlardı ama duymuyordum bile. Gözlerim kapandı ve kafam hafifçe yana düştü.
Gözlerimi açtım yorgunlukla. İrin ve Navil başımdaydı. Lucas ateşin balındaydı. Dylan’ı henüz görememiştim. “D-Dylan, o nerede?” İrin ve Navil birbirine baktı. “Bilmiyoruz.” Biliyorlardı. Öksürerek doğruldum yavaşça. O anda ağaçların arkasında gördüm onu. Sırtını ağaca yaslamış beni izliyordu. Lucas konuştu. “Böyle devam ederse bir yıla anca bozarız laneti biz.” Navil hafifçe gülümsedi. “Yakında bunun bir çağresine bakacağım.”
Gözlerim Dylan’a gitti. Ona olan bakışlarımı hissetmiş gibi ormanın içine girdi. Peşinden gidip gitmemek arasında kaldım bir an. Gidersem beni kovabilirdi çünkü benden uzak duruyordu. Irin’e baktım ne yapayım der gibi. İrin elini omzuma koydu. “Peşinden git Laira.” Kararsızlığım sürüyordu ama içimdeki diğer sese engel olamadım. “Dylan! Bekle!” Ona doğru son gücümle koştum. O gecenin etkisiyle hemen yorulmuştum ama bekli etmemeye çalıştım. Beni beklemeden yürümeye devam ediyordu. “Neden kaçıyorsun sen benden?” Dayanamayıp sesimi yükselttim ona. Bana döndü öldürücü bir yavaşlıkla. “Senden kaçmıyorum lanet olası kadın! Olması gerekeni yapıyorum.” Anlamaz gözlerle baktım ona. “Yapılması gereken neymiş?” Alayla güldüğünde bir adım geri gittim. Farkında değildi ama ürkütücü görünüyordu. Sanki beni duymuş gibi eski haline büründü. “Senden uzak durmalıyım benim tek görevim seni korumak ama onu da beceremedim.”
Söyledikleriyle içimde buruk bir his oluştu. “Aslında korudun, o an aklından tek geçenin beni daha iyi korumak olduğunu biliyorum. O yüzden suçlu sen değilsin kimse suçlu değil.” Elimi tereddütle omzuna koydum. “Hem bak ben hâlâ iyiyim.” Omzuna koyduğum elim bana bakmasını sağladı. Ama bir şey demeden uzaklaştı. Onun peşinden gittim. Diğerlerinin yanına dönmüştü. Gece karanlığında ateş yakmıştık tekrar. Gelen uykumu engellemeye çalıştım ama dayanamayıp kendimi yere bıraktım. Buraya geldiğimden beri her gün başıma bir şey geliyordu. Dylan yine benden en uzak yere gitmişti. Onu düşünmemeye çalışarak gözlerimi kapattım ve kendimi uykuya bıraktım.
Sabah herkesten önce uyandığımda gökyüzünü inceledim. Ama aklımda hala o gün vardı. Aslında o gün benim için ufak bir pürüzdü. Ama ufak. Ve ben hayatımda ufak pürüzlerin bana engel olmasına izin vermezdim. Yavaşça doğruldum. Ateş sönmüştü. Yanımda duran Navil’a baktım. Huzurla uyuyordu. O an hiç birini uyandırmak istemedim. Hançeri elime aldım. Ayağa kalkıp öylece dolaşmaya başladım çok uzaklaşmadan.
Bir süre sonra işim bittiğinde onların yanına geri döndüm. Dylan ve Lucas kavga ediyordu.
Lucasın sesini duydum. “Hala bir nişancı gibi davranmıyorsun Dylan. Onun eline o hançeri verdin ama kullanmasına izin vermiyorsun. O bir porselen bebek değil, o bizim tek şansımız!"
Sonra Dylan konuştu. “O daha güçlerini bile kontrol edemiyor Lucas! Kes sesini! Onu ölüme sürmeyeceğim.”
Birden Dylan arkasına bir ses duymuş gibi döndü. Fısıltıyla dediklerini anlamadım ama Dylan birden ormanın karanlıklarına doğru koşmaya başladı. Peşinden gidecekken Lucas beni aniden durdurdu. “Gitme Laira. Bizden uzaklaştıysa yalnız kalmak istiyordur.” Kolumu Lucas’tan kurtardım ve Dylan’a seslendim. “Dylan! Nereye gidiyorsun?” Peşinden koştum ama nafileydi. Onu bulamamıştım.
Konakladığımız alandan uzaklaşmadan ama görünmeyecek bir yere geçtim. Sinirle etrafımda döndüm. Orman bilir miydi Dylan’ın nerede olduğunu? Neden gittiğini?
Dylan’ın anlatımıyla
Lucas ile olan kavgamın bitişi beni germişti. Birden arkamda Laira’nın bedenini görünce duraksadım. Yaralıydı. Bir saniye düşünmeden koştum arkasından ama o sanki ben yetişmeyeyim diye daha hızlı koşuyordu. “Laira! Bekle!” Bağırdığımda bana döndü. Yüzünde ve kıyafetlerinde kan vardı. “Laira… iyi misin?” Durduğunu sanıp ona doğru bir adım attım. Laira bir kez daha koşmaya başladığında daha çok koştum. Oysaki koşarken konaklama alanından ne kadar ayrıldığımı bilemiyordum.
Laira bana döndü. Bu sefer değişikti. Yüzündeki kanlar dağılıyor, kumral saçlarının yerini siyah saçlar, kahverengi gözlerinin yerini mor gözler alıyordu. Morgona… tabii ya! Zihin kontrolü! Lanet olsun! Ben nasıl inanmıştım bu oyuna?
Morgona bana doğru bir adım attı. “Ben de tam ne zaman beyni sıfırlanacak diyordum.” Tek başınaydı. “Uzak dur benden!” Nefretle bağırdım ve kılıcımı kınından çektim. Alayla gülümsedi. “Görüşürüz Dylan. Birazdan.” Birazdan derken neyi kastetmişti o?
Arkamı döndüm ve geldiğim yolu hatırlamaya çalıştım. Hatırlamıyordum.
Laira’nın anlatımıyla
Ağaca yasladım alnımı. Neredeydi? Bir anda ensemde soğuk bir nefes hissedince hızla arkamı döndüm. “Kim var orada?” Bir gülüş sesi duyulu. Morgona. Onun gülüşürdü bu. Nereden duysam tanırdım.
“Ne istiyorsun?” Gülüşü yerini sessizliğe bıraktı ve birden onu karşımda gördüm. İrkilerek bir adım geri gittim.
Parmağıyla yüzümde hafif daireler çizmeye başladı. “Korunmaya muhtaç, acınası bir kız olmak mı istiyorsun Laira?” Lanet olsun! Neden beynimle oynuyorlarmış gibi hissediyordum. Hareketlerim benden bağımsız çıkıyordu. Kafamı hayır anlamında salladım. “O zaman neden hâlâ bu taraftasın Laira?” Gözlerim gözlerine kenetlenmişti. Ayıramıyordum. “Bu taraf sana sadece acı verecek gibi görünüyor. Oysa ki biz sana bir ömür mutluluk veririz.” Onların mutluluk vereceğine inanmıyordum ama hareketlerim benden bağımsızdı. Davetkâr bir şekilde bana uzatılan ele baktım. Kabul etmemeliydim. Zihnime hakim olmaya çalıştım. Nefes alışlarım hızlanıyordu.
O an ormanın en derininden çok uzaktan bir ses duydum. Dylan’ın sesi. “Alçak cadı! Salın sevdiklerime zarar vereyim deme!” Çok uzaktaydı.
Selammm ben yine bu bölümü aniden yazdım gibi oldu. En kısa sürede yeni bölüm atmaya çalışacağım!
