KALP ATIŞI... kitap kapağı

1. bölüm / 10

AYÇİÇEĞİ GÜNEŞİ

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: AYÇİÇEĞİ GÜNEŞİ

1. BÖLÜM:
Lise bahçesinin o kendine has kokusu; taze kesilmiş çimler, ucuz parfümler ve yaklaşan sınavların yarattığı o hafif stresli havayla karışmıştı. Baharın son demleriydi ve güneş, sanki bir veda busesi kondurur gibi okulun turuncu tuğlalı duvarlarını ısıtıyordu. Ben, Arya... Hayatımın o döneminde, dünyanın kendi etrafımda döndüğüne inanacak kadar masum, her kalp atışımın bir anlamı olduğunu düşünecek kadar saftım.
Elimdeki kitabı göğsüme bastırmış, okulun büyük çınar ağacına doğru yürüyordum. Saçlarım, annemin özenle taradığı o asalet dolu dalgalarla omuzlarımdan dökülüyordu. O zamanlar "asalet" benim için sadece dik durmak ve nazikçe gülümsemekti; bir insanın ruhunun ne kadar karanlık olabileceğine dair en ufak bir fikrim yoktu.
"Arya! Bekle!"
Sesin geldiği yöne döndüğümde, kalbimin o meşhur güm güm ritmine başladığını hissettim. Tolga, üzerinde okul forması olmasına rağmen bir model kadar kusursuz görünen o haliyle bana doğru koşuyordu. Dağınık kumral saçları alnına dökülmüş, kahverengi gözleri güneşin altında bal rengine dönmüştü. Yanıma ulaştığında nefes nefeseydi ama o çarpıcı gülümsemesi yüzünden hiç eksilmiyordu.
"Yine kütüphanede kayboldun değil mi?" dedi, elimdeki kitabın kapağına bakarak. "Seni orada unutacaklar diye korkuyorum."
Gülümseyerek ona baktım. "Beni kütüphanede unutabilirler Tolga, ama sen beni asla unutmazsın, biliyorum."
Tolga bir an duraksadı. Bakışları yumuşadı, elimi nazikçe kavradı. Parmakları tenime değdiği an, içimdeki o çocuksu heyecan tüm vücuduma yayıldı. "Seni unutmak mı?" diye fısıldadı. "Kalp atışlarımı unutmakla aynı şey olurdu bu. Sen benim ritmimsin Arya."
O gün, o ağacın altında bana bu sözleri söylerken, sesindeki o gizli zehri duyamayacak kadar aşıktım. Tolga’nın kolları bana dünyanın en güvenli limanı gibi geliyordu. Başımı omzuna yasladım ve gökyüzündeki pamuksu bulutları izlemeye başladım. Her şey o kadar çiçekli, o kadar pembe ve o kadar kusursuzdu ki...Çınar ağacının gölgesi, üzerimize bir dantel gibi düşüyordu. Rüzgar, yaprakların arasından geçerken hışırtılı bir melodi fısıldıyor; Tolga’nın kokusunu—o taze nane ve hafif odunsu parfüm karışımını—burnuma taşıyordu. O an dünya, sadece bu ağacın gölgesi ve bizim aramızdaki o görünmez bağdan ibaretti. Tolga’nın parmakları, elimin üzerindeki ince damarların üzerinde usulca geziniyordu. Her dokunuşu, tenimde küçük kıvılcımlar bırakıyor, ruhumu o çocuksu güm güm ritmiyle dolduruyordu.
"Biliyor musun Arya," dedi Tolga, sesi bir sırrı paylaşır gibi kısılarak. "Bazen senin sadece bir hayal olduğunu düşünüyorum. Fazla kusursuz, fazla asil... Bu okulun tozlu koridorlarına, şu solgun yüzlü öğrencilerin arasına ait değilmişsin gibi."
Hafifçe kıkırdadım ve başımı omzundan kaldırıp gözlerinin tam içine baktım. "Ben sadece senin Arya’nmım Tolga. Asalet dediğin şey, belki de sadece senin beni görüş biçimindir."
Aslında haklıydı; annem beni bir porselen bebek gibi büyütmüştü. Babamın dış dünyadaki o sert, aşılmaz duvarlarının ardında, ben her zaman korunmuş bir bahçenin en nadide çiçeğiydim. O gün üzerimde uçuşan, ayçiçeği sarısı şifon bir elbise vardı. Elbisemin etekleri hafif rüzgarda bacaklarıma dolanıyor, güneş ışığı kumaşın arasından geçip tenimi ısıtıyordu. Kendimi bir tablonun içindeymişim gibi hissediyordum; renklerin en canlı, seslerin en merhametli olduğu o sahte cennette.
Okulun büyük demir kapısının gürültüyle açıldığını duyduk. Normalde dikkatimi çekmezdi ama o an, sanki havadaki tüm oksijen bir anda çekilmiş gibi hissettim. Başımı kapıya doğru çevirdiğimde, siyah, camları tamamen karartılmış lüks bir sedanın yavaşça bahçeye süzüldüğünü gördüm. Araba, sanki bu cıvıl cıvıl bahçeye ait olmayan karanlık bir leke gibiydi.
Tolga’nın elinin kasıldığını hissettim. "Bu da kim?" diye mırıldandı huzursuzca.
Araba, kütüphanenin hemen önünde durdu. Şoför kapısı açıldı ama içinden kimse inmedi. Sadece o siyah camların arkasında birinin bizi izlediğini, ruhumun en derinliklerine kadar hissettim. Kalbimdeki o neşeli güm güm ritmi, yerini tanımlayamadığım bir boşluğa bıraktı. Güneş hala oradaydı, ayçiçekleri hala gülümsüyordu ama sanki sahnede bir ışık sönmüştü.
"Boş ver," dedim Tolga’ya, kendimi rahatlatmaya çalışarak. "Belki okul yönetimiyle ilgili biridir."
Tolga beni onayladı ama bakışları hala o siyah arabadaydı. Oysa ben o an bilmiyordum ki; o camların arkasında oturan adam, benim sahte cennetimin anahtarlarını elinde tutuyordu. Karan, o siyah zırhın içinde, benim masumiyetimi bir cellat soğukkanlılığıyla izliyordu. Onun için ben, henüz kanatları kırılmamış bir kuş, o ise fırtınanın ta kendisiydi.O siyah araba okulun bahçesinde soğuk bir anıt gibi durmaya devam ederken, Tolga’nın avucumun içindeki eli terlemeye başlamıştı. Bu, onun her zaman yaptığı bir şeydi; ne zaman kendini tehdit altında hissetse veya odak noktası kendisinden kaysa, o kusursuz özgüveni hafifçe çatlardı. Ben ise o an bunu bir zaaf olarak değil, bana olan düşkünlüğü olarak yorumlayacak kadar kördüm.
"Gidelim mi?" diye fısıldadım. Sesim, rüzgarın yapraklar arasındaki hışırtısına karışıp kayboldu.
Tolga sanki bir hipnozdan uyanmış gibi irkildi. "Evet, gidelim. Bu kasvetli hava bana göre değil. Seni dondurmacı Vedat Usta’ya götüreceğim, söz verdiğim gibi."
Eşyalarımı toplarken parmaklarımın ucu kitaba değdi. Klasik bir romandı; imkansız bir aşkı anlatan cinsten. Kitabı çantama yerleştirirken o siyah arabanın kapısının hafifçe aralandığını gördüm. Sadece birkaç santim... İçerideki serin klimanın dışarıdaki sıcak havayla çarpışması sonucu oluşan o buğuyu seçebiliyordum. Ve sonra o koku... Ağır, pahalı, içinde tütün ve okyanus notaları barındıran o baskın koku, bahçedeki çiçek kokularını bir bıçak gibi kesti.
Okulun çıkış kapısına doğru yürürken, her adımımda o arabanın içindeki gözlerin sırtımda birer kor gibi gezindiğini hissediyordum. Kalbimdeki güm güm ritmi artık daha farklıydı; neşe ve merak arasında gidip gelen, biraz da ürpertici bir tempo.
Vedat Usta'nın Dükkanı: Sahte Bir Sığınak
Okulun iki sokak aşağısındaki o küçük, nostaljik dükkana girdiğimizde, kapıdaki küçük zilin sesi beni gerçek dünyaya geri döndürdü. Burası bizim sığınağımızdı. Duvarlarda eski İstanbul fotoğrafları, masalarda ise mavi beyaz pötikareli örtüler vardı. Vedat Usta, bizi gördüğünde o her zamanki babacan tavrıyla gülümsedi.
"Hoş geldiniz bizim kumrular," dedi, elindeki metal kaşığı tezgaha vurarak. "Yine o meşhur karadut ve vanilya karışımından mı?"
"Evet Vedat Amca," dedim neşeyle. "Dünyanın en tatlı karışımı."
Masaya oturduğumuzda Tolga’nın keyfi yerine gelmişti. Bana lise mezuniyetinden sonraki planlarımızdan bahsetmeye başladı. İtalya’da küçük bir kasabada yaşayacağımızı, benim resim yapacağımı, onun ise babasının işlerini (o zamanlar sadece 'ithalat-ihracat' sanıyordum) büyüteceğini anlatıyordu.
Onu dinlerken gözlerimi dışarıya, caddedeki kalabalığa diktim. Tam o anda, o siyah sedanın caddenin köşesinde sessizce beklediğini gördüm. Karanlık camlar, güneşin ışığını bir kara delik gibi emiyordu.
"Tolga," dedim sözünü keserek. "O araba... Bizi takip mi ediyor?"
Tolga arkasına bakma gereği bile duymadı. "Saçmalama sarı papatyam, burası işlek bir cadde. Hem kim bizi neden takip etsin?"
O an kendime kızdım. Haklıydı, neden takip edilecektik ki? Ben sadece Arya’ydım; bir iş adamının kızı, başarılı bir öğrenci... Ama içimdeki o 'Kara Kobra'nın en eski, en ilkel versiyonu fısıldadı: Bir şeyler değişiyor Arya. Ritm değişiyor.
Akşamın İlk Gölgesi: Baba Ocağı
Akşamüzeri eve döndüğümde, bahçe kapısındaki korumaların her zamankinden daha gergin olduğunu fark ettim. Babamın, yani Selim Bey’in evi bir kale gibiydi. Bahçedeki fıskiyelerin sesi, havuzun sakinleştirici maviliği ve bakımlı çimler... Her şey o kadar "asil" duruyordu ki, bu evde asla bir kötülüğün barınamayacağına yemin edebilirdiniz.
Eve girdiğimde, babamın çalışma odasından gelen sert sesleri duydum. Kapı aralıktı.
"Ona yaklaşmayacaksın demiştim!" diyordu babam. Sesi adeta kükrüyor gibiydi. "O bu işlerin dışında! O benim tek temiz yanım!"
Karşısındaki ses ise daha sakin, daha buz gibi ve daha ürkütücüydü. "Temiz mi? Selim, senin ellerindeki kan onun gelinliğini bile boyar. Ben sadece emanetimi görmeye geldim."
Nefesimi tuttum. Kalbim o an ilk kez adım adım atmaya başladı. Yavaş, temkinli ve korku dolu. O ses... O sesin sahibi kütüphane koridorundaki o adamdı. Karan.Sırtımı soğuk duvara yasladım. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu; ama bu seferki o bildiğim neşeli güm güm ritmi değildi. Bu, bir kapana kısılmış avın, avcısının ayak seslerini duyduğundaki o düzensiz, korku dolu çarpıntıydı. Babamın çalışma odasından gelen o ağır puro kokusu, aralık kapıdan sızıp koridora, yani benim güvenli alanıma taşıyordu.
"Emanet mi?" dedi babam. Sesi titriyordu. Hayatım boyunca otoritesinden ödün vermeyen, bakışıyla dağları deviren Selim Bey’in sesindeki o korkuyu ilk kez duyuyordum. "Senin emanetin falan yok burada Karan! On sekiz yıl önce o defter kapandı. Sen o zaman sadece bir çocuktun."
Karan’ın gülüşü kulaklarıma ulaştı. Bu bir neşe belirtisi değil, buzun çatlama sesi gibi keskin ve soğuk bir refleksti. "Defterler asla kapanmaz Selim. Sadece bazı sayfalar kanla birbirine yapışır ve açılması zaman alır. Sen, babamın en sadık adamıydım... Ta ki onu o gece polise ihbar edip, imparatorluğunun üzerine konana kadar."
Duyduklarım zihnimde şimşekler çaktırıyordu. Babam... Benim o asil, hayırsever iş adamı babam, bir adamı ihbar edip onun mal varlığına mı çökmüştü? Dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim. Elimi ağzıma bastırdım; çığlığımın koridorda yankılanmasından korkuyordum.
"Ben sadece hayatta kalmaya çalıştım!" diye bağırdı babam. Bir camın kırılma sesini duydum; muhtemelen kristal kadehini yere fırlatmıştı. "Senin baban bir canavardı Karan! Herkesi yok ediyordu."
"Ve sen de o canavarın tacını çalan küçük bir hırsız oldun," dedi Karan, sesi şimdi kapıya daha yakındı. Adımlarının ağır ve emin tınısı koridorda yankılandı. "Şimdi o tacı ve faizini almaya geldim. Arya... O senin 'temiz' kalmış yanın değil mi? Onun üzerinden seni nasıl bitireceğimi izle Selim. Onu o sahte lise aşkının kollarından alıp, gerçek cehenneme davet ettiğimde yüzünün alacağı hali merak ediyorum."
Nefesim boğazımda düğümlendi. Benim adım... Onun ağzından çıkarken o kadar yabancı, o kadar mülkiyetçi geliyordu ki. Tolga’dan bahsediyordu. "Sahte lise aşkı" mı demişti?
"Ona dokunursan seni öldürürüm!" dedi babam, sesi bir hırıltıya dönüşmüştü.
"Sen çoktan öldün Selim," dedi Karan buz gibi bir sakinlikle. "Sadece gömülmeyi bekliyorsun. Ve o mezarı, senin o çok sevdiğin kızın kendi elleriyle kazacak."
Ayak sesleri kapıya doğru yaklaştı. Panikle geriye doğru bir adım attım. Kaçmalıydım. Bu duyduklarımı bir yere sığdırmalıydım. Ama zihnim o kadar bulanıktı ki, bedenim komutlarıma itaat etmiyordu. Kapı kolunun döndüğünü gördüm. O saniyeler, ömrümün en uzun adım adım atan ritmiyle geçti.
Kapı açıldı. Karan, tüm heybetiyle karşımda duruyordu. Siyah takım elbisesi, geceyi üzerine giymiş gibi duran o karanlık aurası... Göz göze geldik. Bakışlarında ne bir şaşkınlık ne de bir pişmanlık vardı. Sanki orada, kapı arkasında olduğumu başından beri biliyordu.
Dudakları hafifçe yukarı kıvrıldı; ama bu bir gülümseme değildi, bir zafer nişanesiydi. Eğilip kulağıma doğru yaklaştı. Okyanus ve tütün kokusu genzimi yaktı.
"Dinlediklerin, okuduğun o tozlu kitaplara benzemez küçük hanım," diye fısıldadı. "Gerçek dünya, senin o ayçiçeği bahçenden çok daha karanlık. Ve inan bana, o kalp atışların birazdan tamamen değişecek."
Bana son bir bakış atıp, sanki hiçbir şey olmamış gibi koridorda ilerledi. Babam odada çökmüş bir halde kalmıştı. Ben ise o an anladım; hayatımın o cıvıl cıvıl geçen ilk perdesi kapanmıştı. Şimdi sahneye Kara Kobra çıkmak için ilk yarasını alıyordu.Karan’ın koridorda kaybolan ayak sesleri, ruhumda bıraktığı o ağır enkazla birlikte yankılanmaya devam ediyordu. Dizlerimdeki titremeyi durdurmak için ellerimi duvara yasladım. Babamın çalışma odasından gelen hıçkırığa benzer o boğuk sesi duymamak için kulaklarımı tıkadım. Hayır, şimdi yıkılma sırası bende değildi. Eğer Karan’ın dediği doğruysa, eğer babam bir hırsız ve Tolga bir yalancıysa; benim en büyük silahım yine o saflığım olacaktı.
Yüzüme o hiç eksilmeyen, asil ve neşeli maskemi yerleştirdim. Aynadaki aksime baktım; gözlerimdeki o küçük korku pırıltısını derinlere, kimsenin ulaşamayacağı bir mahzene kilitledim.
"Arya?" dedi babam içeriden, sesi yaşlanmış ve yorgun geliyordu.
Kapıyı hafifçe itip içeri girdim. Yerdeki kırık cam parçalarının üzerinden atladım. Babam masasının başında, başını ellerinin arasına almıştı. Beni görünce hemen toparlanmaya çalıştı, yüzündeki o suçluluk ifadesini silmek için gözlerini kaçırdı.
"Güzel kızım... Ne zaman geldin?"
"Şimdi geldim babacığım," dedim, sesimi o cıvıl cıvıl tonuna ayarlayarak. Yanına gidip eğildim ve yanaklarına küçük, masum bir öpücük kondurdum. "Okul çıkışı Tolga ile Vedat Usta’ya uğradık. Balo için çok heyecanlıyız. Sen iyi misin? Bir ses duydum sanki..."
Babamın gözlerindeki o derin acıyı gördüm ama o, yalan söylemeyi benden daha iyi biliyordu. "İyiyim bebeğim, sadece bir iş görüşmesi... Biraz gerildik o kadar. Sen git dinlen, balo gecesi senin gecen olacak. Her şeyin en iyisini hak ediyorsun."
"Biliyorum babacığım," dedim gülümseyerek. "En iyisini alacağımdan emin olabilirsin."
Maskeli Günler: Balo Hazırlığı
Takip eden günler, bir illüzyonistin en büyük gösterisi gibiydi. Tolga ile her buluştuğumuzda, onun o sahte vaatlerini dinlerken kalbim artık güm güm değil, bir saatin sarkaçı gibi adım adım atıyordu. Her "seni seviyorum" deyişinde, Karan’ın "sahte lise aşkı" fısıltısı kulağımda çınlıyordu. Ama ona belli etmedim. Hatta daha fazla sarıldım, daha fazla güldüm. Onu kendi oyununda, o büyük finale kadar tutsak etmeye kararlıydım.
Düğün ve balo hazırlıkları iç içe geçmişti. Annemle gittiğimiz o meşhur butikte, raflar dolusu ipek ve dantel arasından o altın sarısı elbiseyi seçtiğim anı asla unutmayacağım.
"Bu elbise tam bir kraliçe için," demişti butik sahibi kadın, elbiseyi üzerimde düzelterek.
Aynadaki görüntüme baktım. Altın rengi kumaş, tenimde eriyor gibiydi. Işıl ışıl parlıyordum. Ama aynadaki o parıltının arkasında, Karan’ın o gece koridorda bıraktığı gölgeyi görüyordum. Bu elbise sadece bir kıyafet değildi; bu benim zırhımdı. Karan’ın yıkmaya çalıştığı, Tolga’nın çalmaya çalıştığı o "temiz" kızın son büyük şovuydu.
Büyük Gece: Balonun İlk Dakikaları
Ve sonunda o gece geldi. Okulun spor salonu, binlerce küçük ışıklandırma ve tüllerle bir rüya alemine dönüştürülmüştü. Tolga kapıda beni bekliyordu. Beyaz gömleği ve smokiniyle gerçekten de o masallardaki prenslere benziyordu. Beni gördüğünde nefesi kesilmiş gibi yaptı; belki de gerçekten kesilmişti, ne de olsa karşısında sadece bir kız değil, babasının hayallerindeki servet duruyordu.
"Arya..." dedi hayranlıkla. "Kelimenin tam anlamıyla büyüleyicisin."
"Sen de öyle Tolga," dedim, elimi koluna kenetleyerek. "Hadi, bu gece bizim ritmimiz tüm şehri inletsin."
Salona girdiğimizde tüm gözler üzerimize çevrildi. Müzik yavaşça yükselmeye başladı. Tolga beni dans pistine doğru yönlendirirken, kalbimdeki o gizli ritim iyice yavaşladı. Adımlarımız müzikle uyumluydu ama zihnim, salonun o karanlık köşesini arıyordu.
Biliyordum. O buradaydı. Bu oyunun finalini yazacak olan o adam, gölgelerin içinden bizi izliyordu. Tolga’nın elini omzumda hissederken, gözlerim salonun en ucundaki o masaya takıldı. Karan, elinde bir kadehle, arkasına yaslanmış bir şekilde tam olarak bize bakıyordu.
Dudaklarını kımıldattığını gördüm. Uzaktan olsa da ne dediğini anladım: "Ritm değişiyor, küçük hanım."
O an anladım ki, bunun sonu, benim masumiyetimin de sonu olacaktı. Dans bitiyordu ve asıl oyun şimdi başlıyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

21okunma 9beğeni 4yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…