4. bölüm · Kahve Gözlü Yabancı
Şiir
BÖLÜM 4
Sabah hazırlanıp evden çıktıktan sonra, yeni aldığım ve kıyamadan kullandığım kablosuz kulaklıklarımı takmıştım. Kendimi bugün olacaklara hazırlamış, Belkıs Hoca ile nasıl bir tarzla konuşacağımı bile düşünmüştüm. Bu kadar düşünmek zararlı olmalıydı belki ama bütün hafta sonu boyunca kafamı yorduğum için bu işi kesinlikle halletmeliydim.
Evimle otobüs durağı arasında biraz mesafe vardı. Kulağımda Sertab Erener’in “Kendime Yeni Bir Ben Lazım” şarkısını dinleyerek kendimi cesaretlendiriyordum.
“Kader beni seçmedi ama görmemem lazım.”
“Belki birdenbire yeniden başlamam gerek.”
Aslında şu andaki ruh hâlimle çok zıt bir durumdaydı bu şarkı. Genelde müzik zevkim karışık olduğu için sorun etmedim ve şarkıya uyum sağlayarak sallana sallana otobüs durağına vardım. Durakta bir kişi vardı. Zaten sabahın köründe, okula ve işe gidenler dışında kimse olmazdı bu durakta. Durakta bekleyen kişi, çok genç diyemeyeceğim, 30’lu yaşlarında hâlâ evlenememiş Tarık abiydi. Tarık abiyi mahallede tanımayan yoktu. Bir şirketin işletme müdürüydü. Çok samimi ve tatlı diyebileceğim tombul yanakları, yüzünde ona çalışkan havası veren bir gözlüğü vardı. Tarık abi hafif dobur bir insandı. Elinde tuttuğu bilgisayar çantasına baktım ve onun olduğunu anladığım için hemen selam verdim. Genelde Tarık abiyle sabahları aynı otobüse binerdik.
“Tarık abi, günaydın!” Sesimi neşeli çıkarmaya çalıştım ve yüzüme küçük bir tebessüm kondurdum.
“Biricik, günaydın abicim.” Sesi biraz yorgun çıkıyordu; elini ağzına kapatarak esnedi. Yorgunluğunu hemen akşam yine abimle olan oyunlarına bağladım. Dün abim yüzünden saat 11’e kadar uyuyamamıştım. Artık ne oynuyorlarsa o kadar heyecanlı ve coşkulu oynuyorlardı ki abimin bağırması odama kadar gelip beni rahatsız ediyordu.
Alayla konuştum: “Yorgun musun abi?”
Bana baktı ve başıyla onayladı.
“Abimle dün geceye kadar oyun oynarsanız normal bence,” dedim. Bana bakarken kaşları hafifçe çatıldı. Yüzünde anlam veremediğim bir ifade oluştu.
Biraz bekledikten sonra konuştu: “Ne diyorsun Biricik?! Abin beni aldatıyor mu? Hani tek oyun arkadaşı bendim! Gerzek ben, anlamalıydım abine güvenilmeyeceğini; hepiniz, bütün erkekler aynısınız!”
Bu sözleri beni güldürmeye yetmişti. Konuşması gerçekten komikti. Hemen cevap verdim: “Abi sen de erkeksin ha, bilgin olsun diye söylüyorum.”
Bu sefer bakışları şaşkınlığa çevrilmişti. Bu ifadesini görünce bir kez daha güldüm. Tam bu sırada Tarık abinin bakışları arkama çevrilmişti. Arkadan gelen her kimse, yüzünü güldürmeyi başarmıştı.
“Oooooo kimleri görüyorum! Günaydın koçum.” Tarık abiyi bu kadar mutlu eden kişi kimdi? Bu sorunun cevabını almak için arkamı döndüğümde gördüğüm şeyle bocaladım.
Dinçer miydi bu insan!
Hayır, kesin rüyadaydım ya da halüsinasyon görüyordum. Bunun mantıklı bir açıklaması olamazdı, değil mi?
Döndüğümde gördüğüm kişiyle tek ben şaşırmamıştım. Beni gören kişi de şaşırmıştı; fakat gözlerine bakıldığında şaşkınlığı kısa sürmüş, bakışlarının yerini anlamlandıramadığım bir ifade almıştı. Birkaç saniye bakıştıktan sonra Tarık abiye döndüm.
“Abi sen bu salağı nereden tanıyorsun?”
Tarık abi “salak” dememi beklemiyormuş gibi baktı. Neden öyle dediğimi anlamamış olacak ki bana “nasıl bilmezsin” der gibi bir bakış atıp cevap verdi: “Mahalleye yeni taşındılar abicim. Bilmiyor musun?”
Biliyordum!
Yani yeni birilerinin taşındığını biliyordum. Annem de dâhil, pazar günü onlara “hoş geldin”e gitmişlerdi; hatta gece 12’ye kadar gelmemişlerdi. Annemlerin dün akşam bana dedikleri aklıma gelince içimden bir küfür savurdum. Benden iki yaş büyük bir oğlu olduğunu da söylemişti. Öğrendiğime göre babası öğretmen, annesi ev hanımıymış. Buraya da eski evleri onlara küçük geldiği için taşınmışlar ve annesi Bahar Hanım hamileymiş.
Öffffffffffffffffffffffffffffffffff! Biri şu köşeden çıksa “Bu bir şakaydı Biricik, uyan.” dese uyanırdım!
“Bu sırık o sırık mı?” dediğimde, arkamda kalan ve benden oldukça uzun olan çocuğun yüzüne işaret parmağımı sallamıştım. Ve evet, annem çocuğun bir sırık olduğunu da söylemişti. Yani bakıldığında benden uzundu; başımı yukarı kaldırdığımda ancak yüzünü görebiliyordum ve ben o kadar da kısa bir kız değildim, beden hocamız 1.67 olarak ölçmüştü.
“Sırık mı?” diyen alaycı bir ses duydum. Arkama bir kez daha dönmedim çünkü otobüs gelmişti.
İkisine de değişik bakışlar atarak otobüse bindim ve yol boyunca Tarık abinin abime yapacaklarını dinledim. Hiç keyifli bir aktivite değildi. Keşke gitse o sırığa anlatsaydı!
Otobüs durakta durduğunda, benimle beraber okulumun birçok öğrencisi de inmişti. Okulun demir kapısından içeri girdiğim an kolumu birinin tuttuğunu hissettim. Dönüp baktığımda ise şaşırmadım. Sinirle nefesimi verdim ve sordum: “Ne istiyorsun sırık?”
Dudakları iki yana kıvrıldı, omuz silkti. “Sadece cuma günü olanları konuşmak istiyorum,” dedi.
“Hiç deneme bile; size yardım etmeyeceğim ve yardım almayacağım.” Benden neden yardım istiyordu ki?
“Hadi ama Tekcik, sadece yardım edeceksin. Bu kadar zor olmamalı.” Hâlâ kolumu tutarken hafifçe eğilmiş, yüzünü buruşturmuştu.
Kolumu çekmeye çalıştım. İlkin bırakmadı, bir kez daha çektim. Aramızda sessiz bir savaş var gibiydi; hiç konuşmadan ben kolumu çekiyordum, o ise yerinden kıpırdamadan kolumu bırakmıyordu.
“Hayatımda gördüğüm en inatçı insanlardan birisin!” dedim hâlâ kolumu çekmeye çalışırken.
“Hayatımda gördüğüm tek garip insansın,” dedi rahat bir ifadeyle.
Bu ifadesi beni daha da kızdırırken, bize yaklaşan Adem Hoca’yı görmemiş, didişiyorduk. Adem Hoca yanımıza daha da yaklaşınca kolumu ondan kurtarmaya çalışırken elini çimdikledim. Kaşları çatılmış, sinirli bir nefes almıştı ve beni beklemediğim bir anda kendisine çekmişti. Eli belime değince, tenime okul üniformamın üzerinden temas eden elleriyle ürpermiştim. Birkaç saniye bana bakan o açık kahve gözlere bakmıştım. Aman Allah’ım, gerçekten ben de o gözlerden istiyordum. Gözlerimi gözlerinden ayırmış, kolumu çekmiştim. Tam koluna vuracakken Adem Hoca yanımıza gelmiş, hatta bize bir soru yöneltmişti.
“Gençler, bir sorun mu var?”
Dinçer duyduğu sesle beraber vuracak olan kolumu tuttu ve hızla ellerini belimden çekti. Ben ise hemen ondan uzaklaşıp Adem Hocama bakmıştım. Aynı anda birbirimize nefret dolu bakışlar atmış, ardından hocaya dönmüştük. Ben tez canlı bir sesle, o ise az önceki alaycı sesinden eser kalmamış bir soğuklukla konuşmuştu:
“Evet!”
“Hayır!”
Ben “evet” derken o “hayır” demişti. Adem Hoca gülmüş ve kollarını göğsünde bağlamıştı.
“Evet, şimdi hanginize inanmalıyım?”
Biz yine birbirimize öldürücü bakışlar atmıştık ama tam ben söze atılacağım sırada o benden önce davrandı: “Hocam kesinlikle bana inanmalısınız çünkü bu Tekcik çok fazla ders çalışmış sanırım; yanına yaklaşana dişlerini çıkarıp korkutuyor.”
“Kesinlikle katılmıyorum hocam. Sonuçta ben, bana yalan söyleyip beni kandıranlara dişlerimi çıkartırım. Galiba arkadaş bunu bilmiyor!”
“Tek şundan eminim; seni senden iyi tanıyorum Tekcik. Ayrıca kendimi de çok iyi tanıyorum ve bu konuda sana yardım etmeye çalışıyorum.”
Ona döndüm ve işaret parmağımı yüzüne doğrulttum. “Sen alay etmekten başka bir şey bilmezsin, ayrıca senden neden yardım alayım ki?” dedim. Sanırım biraz fazla önyargılıydım ama bu çocuğa ilk baştan sinir olmuştum.
İşaret parmağımı tutmuş ve yere indirmişti. Ardından burnumdan kayan gözlüğümü parmağıyla yüzüme doğru itmiş, sonra geri çekilmişti. Bu hareketlerini ben ve hoca izlerken dikleşti ve konuştu: “Kızım sen anlamıyor musun? Elli kere dedim, bir kez daha diyorum; yardıma ihtiyacın var! Tamam, benim tavırlarımdan hoşlanmıyorsan daha dikkatli olacağım, söz! Oldu mu?”
Konuşmaya girecekken hoca araya girdi: “Siz nereden tanışıyorsunuz? Bildiğim kadarıyla Dinçer senden bir üst sınıfta Biricik.”
Aynı anda cevaplarımız gecikmedi:
“Tanışmıyoruz.”
“Komşu kızı.”
Hoca bu cevaplarımıza bir kez daha güldü. Keyifsizce cevap verdim: “Daha yeni taşınmışlar hocam.”
Bu keyifsizliğim, Adem Hoca’ya ifadesiz gözlerle bakan Dinçer’i güldürmüştü. Bana baktı ve “Komşu kızı ha?” dedi keyifli bir ses tonuyla. Adem Hoca, Dinçer’in bu davranışıyla şaşırmış gibi oldu ve kaşları hafifçe yukarı kalktı.
“Değil komşu kızı falan!” dediğimde kaşlarım çatık, içim öfkeyle doluydu.
“Sevdim ben bunu, sen benim için artık komşu kızısın Tekcik.”
Sinir krizi geçirecektim. Hem “Tekcik” ne be! Benim adım Biricik’ti. Yaka kartıyla mı gezmeliydim illaki? Gözlerimi devirdiğimde Adem Hoca yanımıza geldiği konuyu hatırlamış gibi ciddileşmişti.
“Biricik, Belkıs Hocan bana bu ayki gazete için coğrafyayla alakalı bir projeye katıldığını söyledi. İyi ki katılmışsın, adına sevindim ama ben de senden bir şey istiyorum. Bu ayki şiir konumuz aşk; eğer istersen senin şu şiir defterinden birkaç şiire bakıp aralarından seçebiliriz.”
Küçüklükten beri yazdığım bir sürü şiir ve onları birleştirdiğim defterlerim vardı. Yazmak en büyük tutkumdu; hayatımda yaşamadığım bir duygu hakkında bile yazmıştım. Hatta sanırsam en çok aşk hakkında yazmıştım. Onun hakkında oldukça fazla şiirim ve denemem vardı. Tabii hepsi kendi hâlimde yazdığım şeylerdi ama yazdıklarım Adem Hoca’nın çok hoşuna gidiyordu.
“Olur hocam ama bence bu konuda benden daha iyi kendini ifade eden bir arkadaş da olursa çok daha rahat ederim.”
Hoca düşündü, gözlerini okulun içinde gezdirdi ama sanki umduğunu bulamamış bir şekilde tam bana dönüyordu ki gözleri, yanımızda bizi büyük bir ilgiyle dinleyen ama sadece bana bakan Dinçer’e kaydı. Takıldı ve birkaç saniye ona baktı. Ben de Dinçer’e dönmüştüm. Dinçer ile göz göze geldiğimizde bana bakan o güzel kahve gözlerini hızla kaçırdı. Hocanın yüzüne büyük bir gülümseme yerleştiğinde ne diyeceğini anladığım için kendime kızıyordum. Ah be Biricik, dilini ısırsaydın keşke!
“Bence Dinçer sana yardımcı olur, ayrıca onun da edebiyatı mükemmeldir. Zaten sınava sözelden hazırlanıyor, bu konulara çok ilgili.”
Anlamıştım. Cuma günkü konuşmasından belli oluyordu zaten. Adem Hoca’yı kıramazdım, şu ana kadar kırmamıştım. Ayrıca düşündüğümde gerçekten bilgiliydi bu konularda. Bir anlık ona güvendim ve kabul ettim.
“Tamam hocam,” dedim. Hoca “Harika!” diyerek yanımızdan uzaklaştı.
Sıkıntıyla nefes verip ellerimi hacimli kıvırcık saçlarımın arasından geçirmeye çalışmıştım ama geçirmez olaydım; elim takıldı ve çekmeye çalışırken saçlarım dolaştı. Elimi çekmeye çalıştım ama acıyla inledim. Bunu gören Dinçer başını arkaya atmış ve büyük bir kahkaha patlatmıştı. Elim saçlarımın arasında takılmışken ona sinirle baktım.
“Bana bak, seni gebertirim! Güleceğine gel de yardım et pislik herif!”
Bana sırıtmaya devam ederken gözlerimi devirdim. Bu sırada Emre yanımıza gelmiş ve ne olduğunu Dinçer’e sormuştu. Ben saçımla cebelleşirken o Emre’ye olanları anlatmıştı. En sonunda bağırdım: “Tamam be, yardım edeceğim söz! Gel de yardım et!”
Emre sessiz kalırken Dinçer’e baktı. Dinçer konuştu: “Söz mü komşu kızı?”
“Söz!”
Yanıma geldi ve elimi tutarak dikkatlice saçlarımı çözmeye başladı. Elleri oldukça hafifti; sanki bir tel saçımı bile koparmamak için büyük bir çaba sarf ediyordu. En sonunda çözdüğünde elimi indirdim ve başımı kaldırdım. Ona baktım. Saçımı açarken eğildiği için başımı kaldırdığımda yüzlerimiz arasında çok az mesafe kalmıştı. Yüzünü yine incelemeye başladım; çok erkeksi bir yüzü vardı. Sanki 19 yaşında değil de abimle aynı yaştaymış gibi duruyordu. Olgun duruyordu.
Biz bakışırken yanımızdan bir ses duyduk: “Neden birbirinizi yiyecek gibi bakışıyorsunuz?”
Aynı anda bağırdık: “Kes sesini Emre!”
Tam yüzümü çevirip geriye bir adım atmışken ayağım kaldırıma takılmıştı. Arkamda neden bir kaldırım vardı ki! Geriye doğru yere düşerken belimde bir el hissettim. Omuzundan tuttuğumda sanırım o da dengesini kaybetti; beni tutacak diye düşünürken ikimiz de yere yapışmıştık.
Emre büyük bir kahkaha patlattı: “Abi çok iyi düştünüz yalnız.”
Dinçer hemen kalkmış ve elini bana uzatmıştı. Elini tutmadan hızla kalktım ve yüzümü eğerek koşar adım okula girdim.
“Biraz utandı sanki.” diyen Emre’nin sesini işitmiş ama arkama bile bakmadan okula girmiştim.
Evet, biraz utanmıştım ama zamanlaması çok kötüydü; en azından beni tutacağını zannettiğim Dinçer’in benimle birlikte düşmesi çok daha kötü olmuştu.
