13. bölüm · Kahve Gözlü Yabancı
BÖLÜM 13
BÖLÜM 13
Sizce Biricik Dinçer’e bir şey hissediyor mudur?
Beste yılanına saygı duruşu Valla kimse bu kadar yılan olamaz.
Biricik ve Dinçer mi yoksa Dinçer ve Beste mi?
BİRİCİK
Okulda öğle arasındaydık. Herkes sınıftan çıkmış, spor salonuna ya da aşağıdaki yemek alanına koşmuştu. Dünden sonra sabah kahvaltısı bile etmemiştim. Yaşadıklarımı sindirememeye yorsam da bu sakinliğimin altında aslında fazlasıyla merak vardı.
Dinçer'e sormak kesinlikle özel hayatına burnumu sokmak demekti ama anlamıyordum. O küçük çocuğun yakalarına yapışmış, neden ona bu kadar sert davranıyordu? Ya da o çocuk ona neden "abi" diyordu? Dinçer neden bu kadar sinirliydi? Kafamda bunların hiçbirine bir cevap bulamadım ama sormayı da düşünmedim. O isterse anlatırdı ve bana neden bunu anlatmak isteyeceği düşüncesi bile bana saçma geliyordu.
Saate baktığımda, daha beş dakika önce başlayan öğle arasında sınıfta sıkışıp kalmak istemedim. Çantama her zaman yanımda taşıdığım şiir defterimi ve Stefan Zweig'ın Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu romanını aldım. Yaklaşık elli sayfalık bir romandı ve ben okul günlerinde böyle kısa kitapları okumaktan çok zevk alıyordum. Kitabı araştırmasam da ünlü yazarını tabii ki araştırmıştım.
Zweig'ın sonu beni düşündürmüştü. Fazla uyku ilacı dozundan dolayı karısıyla birlikte intihar etmişlerdi. Şöyle bir düşündüğümde, neden yazarların sonu ya intiharla ya da cinayetle bitiyor diye sorguladım. Belki bir gün ben de bir şair ya da yazar olacaktım ve benim de sonum böyle olacak diye düşünmeden edemedim.
İkisini de yanıma alıp aşağı bahçeye indim. Normalde kantinden çikolatalı süt alma fikrim vardı ama oradaki sırayı görünce bu fikrimden vazgeçtim. Ön bahçeye baktığımda bazı gruplar kızlı erkekli voleybol oynuyor, bazı gruplar yemek yiyor, bazılarıysa sevgilileriyle dolaşıyordu.
Bu görüntü içimi boğar gibi oldu. Her yerde biri vardı ve bu beni sanki aşağı çekiyormuş gibi hissettirdi. Beni ayaklarımın altından öyle güçlü çekiyorlardı ki kendimi onların ellerinde, hiçbir şey yapamazken buluyordum.
Anksiyete bu demekti sanırım. Çünkü ben dibe batarken biri gelip beni kurtarmıyor, hepsi aval aval izliyordu. Bazısı aşağılıyor, küçümsüyor; bazısı ise acıyordu. İşte o an ben de kendime acıdım.
Acınası hâldeydim ve hep böyle olacaktım. Şimdiye kadar kimseyle doğru düzgün bir arkadaşlığım olmadı ve hiç istenmemiştim. Benim, "Arkadaşım." diye sığınacağım biri yoktu. Elimde tuttuğum şiir defterine ve arasına koyduğum kalemin defteri tombullaştırmasına baktım. Sanki o defter bana kucağını açmıştı ve ben kendimi o defterde bulmuştum.
Derin bir nefes alıp gökyüzüne baktım. Kuşlar geçti üzerimden. Kuşların kanat sesleri hayatı daha yaşanılır kıldı diye düşündüm. Farklı nefes almaya çalıştım.
Başımı indirdiğimde ise karşımda Beste ve Dinçer'i gördüm. Gerçekten yakın görünüyorlardı. İçime aldığım iki saniyelik o nefes bana haram olmuş gibi geldi. Boğazıma bir yumru oturdu çünkü az önce Beste, Dinçer'i yanağından öpmüştü.
Benim ise parmaklarımın uçları sızladı. Üzüntüm bedenimi esir alırken bu hislerim beni bile yanılttı. Bu sefer içimde hissettiğim öfke ve sızıdan beni koruyamadı. Derin bir sızı hissettim, Beste Dinçer'e daha çok sokulurken.
Aldığım nefesi bana haram eden Dinçer'in bakışları, sanki onları izlediğimi fark etmiş gibi beni buldu. Kendimden iğrendim. Ona duyduğum hissi adlandırmaktan utandım. Arkamı döndüğüm gibi bacaklarımın beni taşıyamama hissine yenik düştüm.
Titriyordum. Evet, ben ilk defa yaşadığım zorbalık dışında başka bir şeye titriyordum. Ama öyle fazlaca değil; görünmezdi benim titremem. İçim titriyordu. Bugüne kadar sayısız darbe alan kalbim titriyordu.
Sendeledim. Önümdeki taş beni sendeletti. Dinçer, Beste'yi itip yanıma gelmeye kalkıştı. Bakışları huzursuz gibiydi. Bakışlarındaki hissi adlandırmaya bir kez daha onun adına utandım.
Hızla uzaklaştım. Koşar adım arka bahçeye gittim. Ne ad verilir bilmiyordum ama ben galiba kırılmıştım. İçim bir vazoydu ve benim içime çiçek koymak yerine gelen geçen vuruyordu. Bu son vuruş ağır oldu tabii.
Doğduğumdan beri ne kadar yaralansa da beni ayakta tutan vazom, az önce şahit olduklarımla parçalara ayrıldı. Kırıkları beni de kesti. Parçalar yüreğimi de parçaladı.
Bu yanlıştı. Bu olmamalıydı. Ben bunu yaşamamalıydım.
Ağlamazdım. Bugüne kadar o kadar fazla ağlamıştım ki bu beni ağlatamadı ama ağlamaktan beter etti.
Arka bahçede bir sürü ağaç vardı ve az kişi görünüyordu. Adımlarım sarsıldıkça daha da hızlanmaya çalıştım.
Arkamdan bir ses işittim.
"Biricik!"
Durmadım. Şu ana kadar bana adımla seslenmemiş olan çocuğun bana seslenişi içimi bir kez daha yaktı.
Hızlanıp bir ağacın altına oturdum. Ben sırtımı kimseye verememişken bir ağaca verdim. Kimseye yaslanamamış olan ben, bir ağaca yaslandım.
Biraz sonra kendimi toparladığımda ortalıkta ne Dinçer'i gördüm ne de az önce burada olan kimseyi. Yalnızlığın tadını çıkararak sırtımı verdiğim gibi başımı da ağaca yasladım, gözlerimi kapattım ve içime hava doldurmaya çalıştım.
Bana haram olan havayı doldurdum içime ama o bile az önce kalbimin acıttığı kadar acıtmadı.
Kaç dakika geçmiştir bilinmez, gözlerimi açtığımda yanıma koyduğum şiir defterini değil, romanı elime aldım. Şu an ruh hâlim zaten ona bu kadar da müsait değildi. Ben aşk hakkında yazardım ya da en azından hayal kırıklığını bugüne kadar hiç konu almamıştım şiirlerimde. Oturup da kalp kırıklığımı kâğıda dökemeyecek kadar yorgun ve kırgın hissediyordum kendimi. Bilmiyordum, belki de kendim çok anlam yüklüyordum. Evet, evet, kesinlikle fazla anlam yüklüyordum.
Kitabın kapağını açtığımda ilk sayfada bir yazarın uzunca bir mektup almasıyla başladığını anladım. Ardından bize bu mektup direkt sunuluyordu. Ben bu kitabı okurken kulağımda kulaklık olmasını çok istedim ama bunun olması imkânsız geldi. Kafamdakileri bir kenara atmak için okumaya devam ettiğimde ensemde bir nefes hissettim.
İrkilip arkama baktığımda, bir nefeslik mesafemde Dinçer ahmağını gördüm. Bana sanki bir sıkıntısı varmış da bunu unutmak için yanıma gelmiş gibi bakıyordu. Gözlerimi devirmemek için zor durdum.
Bu çocuğun bu hâlini başka kimse görmüyor muydu? Ya da sadece bana mı böyleydi?
Hayır, Biricik. Sil şimdi o düşünceleri kafandan. Sen şiir yazmaktan şiirler gibi duygusal olmaya başladın iyice ha!
Öffff... Ben ne düşünüyordum yine? Bu eloğlunun bir tek bana özel olduğunu mu? Saçmalık! Koca bir saçmalık!
Gözlerinin büyüsüne daha fazla girmemek için bakışlarımı ondan kaçırıp önümdeki kitaba döndüğümde, huzursuzca ne yapacağını bilemezmiş gibi verdiği nefesi hissettim yeniden.
Ama sanki bu sefer daha yakınıma girmişti. Boynuma eğilmiş bedenini gördüğümde irkilmekle kalmadım, sıcak nefesiyle içim ürpertiyle doldu. Nefesimi tuttum. Bu sırık bana ne zaman bu kadar yakın olsa nefesimi tutuyordum. Hayır, bilerek yapmıyordum; refleksle oluyordu.
Bu heyecanımı ona göstermemek için öfkeyle kaşlarımı çatarak konuştum:
— Git başımdan, Sırık!
Ondan biraz uzaklaşmamla birlikte o da yanıma kuruldu ve benim gibi sırtını ağaca vermek yerine bana verdi. Sanki onu ağaç değil de ben tutacaktım, bana sığınacakmış gibi geldi. İçim yine kıpırtıyla doldu. Huzur beni buldu.
— Kovsan da gitmem ki, elkızı.
Hâlâ elkızı diyordu! Gidip sevgilisine söyleseydi! Şöyle bir düşündüğümde, Dinçer’in bize geldiği gün bana Beste yazmıştı ve onu şiir grubuna alıp alamayacağımı sormuştu. Şimdi neden bunu istediğini gayet iyi anlıyordum çünkü Beste edebiyatla ilgilenmezdi. İlgilendiği bir şey varsa da o kişi kesinlikle Dinçer’di! Neden sevgilisine yakın olmak için bunu yapıyordu ki? Gidip ona söylesene!
— Niye, arsız mısın?
Güldü bu söylediğime ve gülüşü, yan gözle bile bakınca o kadar güzeldi ki içim eridi zannettim.
— Sana gelince böyle oluyorum. Bana ne yapıyorsun be kızım?
Satırlarda gezinen gözlerim durdu. Yazılanları anlayamaz oldum ve yine söylediği sözlerle beni mal gibi bırakmaya başladı.
— Rica edeceğim, bak kıymetimi bil.
Yüzünü daha dibime sokmasıyla beni daha da salaklaştıracak şeyler çıktı ağzından.
— Senin kıymetini bilmeyenleri sikeyim.
Küfrü bana komik gelse de şu an gözümde sahibinden yaş mama almaya çalışan bir kediyi andırıyordu ve Allah kahretmesin ki gerçekten tatlıydı!
— Rica ediyorum, yanımdan defolup gider misin Dinçer?
Dinçer dememle yüzü düşmüş gibiydi ama belli etmedi, daha da çok sırnaşır gibi oldu. Ellerini koluma sardı.
— Gidemem, komşu kızı. Burada kalmak istiyorum.
Çocuk gibi mızmızlanması da cabasıydı. İlk tanıştığım Dinçer neden yoktu karşımda? Belki de biz birbirimizin içimizde sakladığı tarafları ortaya çıkarıyorduk. Çünkü ben onun yanında neler hissediyorsam onun da bunu hissettiğini düşünüyordum, hissediyordum.
Bu yanlış da olabilirdi çünkü bir insanın en büyük yanılgısı hisleri olurdu; birine herhangi bir duygu beslediğinde… Ben bile bu çocuğa nasıl bir duygu beslediğimi bilmezken hislerimin en büyük yanılgım olacağını biliyordum.
— Beste seni arıyordu şuralarda, sen gitsene artık.
Gelişigüzel salladığım parmağımla benden olabileceği en uzak yeri, ön bahçeyi göstermiştim. O, başından savmaya çalıştığımı anlamış gibi yüzünü çocukça, sahte bir tavırla astı. Omuzlarını silkip cevap verdi:
— Bana ne Beste’den?
Şimdi bu, bana gelip sevgilisinin umurunda olmadığını mı söylüyordu? Gitsin bunu papucuma anlatsın, belki o inanırdı!
Kendimi tutamadım ve gözlerimi devirdim. Ondan uzaklaşmaya kalktığımda ise koluma daha çok sarılmıştı. Ama böyle zorla tutmuyordu; istesem aramızdaki teması koparmam iki saniyeme bakardı ama ben de istemiyordum bunu.
— Git başımdan, sırık!
Sesimi yükselterek söylediğim şeye sanki gülmüştü. Yani ben yan gözle ne kadar az görsem de dudakları çok az da olsa yana kıvrılmıştı. Hoşuna gidiyordu! Ona lakapla hitap etmemi, ismiyle hitap etmemden çok daha fazla seviyordu.
Bunu fark etmemle yüreğim kasılmaya başladı. Bedenim benden habersiz heyecanlanmaya başlarken o bunu fark etmiş gibi çimlerde olan bakışlarını bana çevirdi. Yüzümün kızardığından emindim. Allah’ım, ben utanıyordum! Hem de çok utanıyordum!
Dinçer ise bunu anlamış gibi daha çok gülümsedi ve resmen karşımda otuz iki diş gülümseyen bir Dinçer vardı. Kalbim beni unutmuş, bedenimden çıkıp Dinçer’e koşup sarılmak, onu sarmalamak ve onu hissetmek ister gibi atmaya başlamıştı. Bu salak organa kim haddini bildirecek!
Şu an kalbimle tartışma içindeyken yüzümün çok farklı şekillere büründüğünden çok emindim. Dinçer benden bakışlarını çekip etki alanımdan çıkarken benim bakışlarım hâlâ Dinçer’deydi ve ben hâlâ onun etki alanındaydım. Öyle bir çekiyordu ki beni…
Etrafa göz gezdiren sırığın bakışları şiir defterimi buldu. Deri ve bordo olan defterimi benden önce davranarak aldığı gibi benimle temasını kesip karşıma oturması beni de şoka uğrattı. Onun temas alanından çıkmamla yaptığı şeyi yeni fark ediyordum.
Benim şiir defterimi almıştı.
— Bakalım bu ne defteriymiş?
O defteri okuması demek, beni çıplak görmekle eşdeğerdi. Elinde tuttuğu, sıradan kâğıtlardan oluşan bomboş bir defter değildi. Ben günlük yazmazdım; şiir yazardım. Benim şiirlerim yaşadıklarımı anlatırdı. Aşk ise yaşamak istediğim duyguydu ve o bunu okursa beni anlardı; benim acizliğimi, bu koskoca dünyada sadece onlara sığındığımı anlardı.
İçimdeki değişik kıpırtılar yerini büyük bir korkuya bırakırken hızla ona uzandım. O ise geriye doğru yaslandı. Geriye eğilmesiyle göğsüyle bakışır hâle geldiğimde, bir anda diğer eliyle beni kendine çekti. Çimde ona doğru daha çok yaklaştığımda etrafta kimsenin olmaması içimi rahatlattı. Ama etki alanı o kadar güçlüydü ki ne kuşların sesini ne de doğanın sesini duyabildim. Duyabildiğim tek ses bizdik. Bizim sanki bu dünyada bir yerimiz vardı ve o yer sadece bizim için ayrılmıştı. Sadece biz…
“Ver, lütfen.”
Ona çaresizce bakarken gözlerimin dolduğuna, hatta yaşlandığına emindim. O defteri açıp okuyacak diye ödüm kopuyordu.
Gözlerine yalvardım ben o an. İşte ilk defa bir insana sığındım. Vicdanına, merhametine sığındım. Ve o kadar pişman olmadım ki…
Beni geri bırakırken yaslanmamı sağladı. Ağaca yaslanırken aklımdan sığınacağım tek şeyin bu ağaç olduğunu düşünmeme bile izin vermeden, uzattığım bacaklarımda başını hissettim ve avucuma bıraktığı öpücüğü…
İçim öyle bir duygu karmaşasıyla doldu ki nefesim hızlansa mı, yavaşlasa mı bilemedi.
Diğer yandan defteri yanıma bıraktı.
Anlıyordu beni.
Bu cümle bana bu zamana kadar hiç böylesine mutlu ve gerçekçi gelmemişti. Ama şu an o kadar gerçekçiydi ki…
Dinçer beni anlıyordu.
Dinçer beni anlıyordu.
Defalarca tekrarlamak istedim ama iç sesimi bölen yine Dinçer'in sesiydi.
“Ne okuyorsun, tekcik?”
Yüzümde hafif bir gülümseme oluştu. Sanki az önce gözlerim dolmamış gibi gözlerimin içi gülümsedi.
Cevaplamamı beklemeden kitabı elimden aldı ve sesli bir şekilde okumaya başladı. Yanımda büründüğü şirin hâline kıyasla okurken bile sesi boştu. Emre bana en çok kitapları sevdiğini söylemişti ama onları okurken bile benimle gülen sesinden eser yoktu.
Fazlasıyla düzgün ve güzel diksiyonuyla, kucağımda uzanarak yatan Dinçer'e baktım. Uzun, siyahla kumral arasında giden saçları yanlarına ve alnına dökülmüştü. Bu orantısız dökülüş bile o kadar güzeldi ki… Dinçer'i alıp göğsüme saklamak istedim. Dinçer'i kalbim yapmak istedim.
Gözlüğü hafif kaymış olduğundan gözünden çıkardım ve yanımıza koydum. Bu kısa sürede okumayı bırakmış, o da bana bakıyordu. Aramızdaki bu sessiz bakışmayı bölen benim sesimdi.
“Sen gözlük mü kullanıyordun?”
“Hayır ama okurken takıyorum. Zaten derecem küçük.”
Anladım dercesine başımı sallarken gözleri kıvırcık saçlarıma kaydı. Eli uzandı kıvırcıklarıma. Göğsümün üzerinde biten bir kıvırcığı, resmen dokunmadan, yavaşça eline doladı.
Bir şeyler anlatmak istiyordu. Ama yine başka bir şeyler onu dizginliyordu.
İçimden gelen ve günlerdir merak ettiğim bir soruyu sordum.
“Hastanede geçen gün o çocuğa neden öyle yapıyordun?”
“Neden ağlatıyordun onu, sırık?”
Yüzündeki bana hayran bakışlar değişti ama sustu, konuşmadı.
Derin bir konu olduğunu, saçımla oynayan ellerini sıktığını gördüğümde fark ettim. Bakışları dalgınlaştı.
“Ben…”
Devam etmesi için yüzüne daha merakla, onu desteklercesine bakarken o daha da konuşmakta zorlandı.
“Ben…”
“Bu konuyu açma, lütfen.”
Sesi soğuk ve mesafeli çıktığında eli buklemi bırakıp yana düştü ve kitabı yüzüne kapadı. Onu görmemi istemiyordu. Bir yenilgisi vardı ve o yenilgiyi görmemi istemiyordu. Aynı benim, defterde yazdıklarımı görüp içimi ve acizliğimi anlamasını istemediğim gibi, o da bu konunun arkasında ne varsa, acizliğini görmemi istemiyordu.
Beni şefkatle ve anlayışla karşıladıysa ben de onu anlayışla karşılayacaktım.
“Tamam, boş verelim.”
Sesim daha ılımlı ve huzurlu çıkmıştı. Önce yüzüne kapattığı kitabı aldım, sonra konuyu değiştirmek için farklı bir soru sordum.
“Annen hamileymiş. Abi oluyorsun, eloğlu,” dedim.
Kapalı olan gözlerini açtı. Bu sefer daha sakindi ama yine gergindi. Bu konu da onun yarasıymış gibi geldi ve o konuşmadan konuşma ihtiyacı hissettim.
“Ya da boş ver.”
Derince bir nefes aldı. Kaçtığı şeyler onu benim yanımda da bulmuş gibi hissettim ve bu soruları sorduğum için kendime kızdım.
“Hayır, hakkımda bazı şeyleri bilmeye hakkın var, elkızı.”
Bana her "elkızı" deyişinde onu öpmek istediğimi büyük bir çabayla dizginledim.
Ve o konuşmaya başladı:
“Bugün yeterince bunaldım zaten Berlin denen kızdan. Anlatacağım bazı şeyleri.”
Ne anlatacaktı da bu kadar zorlanıyordu bilmiyordum ama onu zorlamak da istemedim.
“Zorunda değilsin.”
“Değilim. Zaten istemesem sana bu kadarını bile anlatmam, tekcik.”
Bu sözlerine hak verip onu sessizce dinlemeye koyuldum.
“Annem öz annem ama onun evlendiği ve benim babam olarak bildiğin kişi öz babam değil. Annem ikinci hatasını da yapıp yine bir edebiyat öğretmeniyle evlendi. Ona bunu anlatmak ne kadar mümkün olmasa da…”
Arada bir soluklanıp tepkilerime bakıyor, sonra yeniden anlatıyordu. İçinin büyük bir sıkıntıyla dolu olduğunu görebiliyordum.
“Yani hamile olduğu kişi de benim babam değil. Babam ise başka bir öğretmenle evli. Annemle babam yıllar önce ayrıldılar.”
Duyduklarımla ne kadar şaşırsam da sessizce onu destekler gibi bakmaya ve dinlemeye devam ettim.
“Bana kalsa ne annemle ne de babamla kalırım. Ama ikisine de ne kadar nefret duysam da anneme kıyamıyorum. Bir kere evden kaçtım ama yine geldim. Kıyamadım ona, Biricik. Ama şimdi yeni bir çocuğu olacak ve ben bir çocuk hariç hepsinden nefret ediyorum.”
Ne diyebilirdim ki? Belki bu anlattıklarının ardında daha bir sürü şey vardı ve o bunları bana en yüzeysel hâliyle anlatmıştı. Ama anlatmıştı. Dinçer bana bugün kalbini ve içini açmıştı. Dinçer bana bugün kendi diyarını açmıştı. Seve seve kabul etmişti beni kendi topraklarına.
Ve ben bugün görmüştüm ki dışarıdan buz gibi görünen Dinçer'in içi çorak topraklar gibi kupkuruydu. Dışı donuyor, insanlara soğukluk saçıyor; içi ise güneşin en kavurucu ışıkları altında bir damla bile su alamıyordu.
Dinçer'in beni anladığı gibi ben de onu anladım.
Ben Dinçer'i anladım.
Ben Dinçer'i anladım.
Bu sözcükler az önce beni sarsan sözcüklerden daha fazla sarstı beni. Koca bir kayanın üzerinde şiddetli bir depreme maruz bırakmıştı.
Ellerim şefkatle saçlarına uzandı. Büyük bir şefkatle okşadım.
Hâlâ konuşmamı bekleyen Dinçer'e tek bir cümle kurdum:
“Okuldan mı kaçsak?”
Bölümü nasıl buldunuz?
Öpüldünüzz😽
Ah Bi de şurada Biricik olacaktı...
