11. bölüm · Kahve Gözlü Yabancı

BÖLÜM 11

Selpak Selpak

BÖLÜM 11

Sevda ve sevdasızlık…
Aşk ve nefret…
Gurur ve önyargı…

Bu kelimeler bana, benim kişiliğime oldukça yakındı. Yani daha doğrusu; sevda yerine sevdasızlık, aşk yerine nefret ve daha nice olumsuz sözcüğü kendim olarak görürdüm. Benim karakterim sevmek değildi. Ya da bir şeye körü körüne bağlanmak... Hiçbiri. Benim karakterim sadece kaçmaktı, kaçmaktan ibaretti.

Bu defa kaçamadım. Asla anlamadığım iki kişi benim bütün ayarlarımla oynamaya başlamıştı. Benim karakterim sevgi pıtırcığı olmak değildi. Sevgi sözcüklerinden hiç hoşlanmazdım. Kader denen yanılgının en büyük yanılgısı olmak, hedefler merdivenimin en üstünde yer alan bir hayaldi.

Şimdi bu iki salak yüzünden kendi kriterlerimden vazgeçemez, prensiplerimi bozamazdım. Kararlıydım. Hayata karşı nefret dolu bir insandım. Böyle kalmaya devam edeceğimi umuyordum. Eğer karşımdaki kişi benim içimi görmeye çalışırsa sadece kendini görürdü. Bana nasıl davranıyorsa ben de ona öyle davranırdım. Bir nevi ayna yerine konulabilirdim.

Ama Dinçer beni ayna yerine koymuyordu. Aramızda birbirimizi görebildiğimiz, aynı zamanda kendi yansımamızı da seçebildiğimiz bir cam var gibiydi. Dinçer, yıllar sonra beni değiştiriyor, ona karşı farklı biri olmamı sağlıyordu. Hayatım bir rüya mıydı, yoksa kâbus muydu, çözemiyordum.

Dinçer, az önce sorduğum saçma soruyla bana şaşkın bakışlar atarken Emre de sanki Dinçer hayatında hiç böyle bir soru almamış gibi tepkiler vermişti. Sigara içmediğini söyleyen Dinçer'in cebine elimi uzatmamla elime gelen sigara paketi, söylediği yalanı anında çürütmüştü. Sigara paketini aldığım gibi elimi kaldırıp yüzüne doğru salladım.

"Şimdi bu da mı yalan? Yoksa ben mi şizofrenim?"

Sorularımdan kaçan sırık namıdiğer Dinçer, yataktan kalktığı gibi kapıya yönelmişti ki abime attığım bakıştan sonra demek istediğimi anlamış gibi abim kapının önünden çekilmemişti.

Emre de hastane yatağına tekrar kurulmuştu.

Dinçer ve abimin arasında sessiz ve soğuk bir savaş dönerken ben yatağın kenarına oturarak Emre'ye nasıl olduğunu sordum.

"İyi misin? Ayağına ne oldu? Kim yaptı? Nasıl oldu?"

Emre, bu kadar çok soruyu art arda sormamla gülmüştü ve bisikletten düştüğünü söylemişti. Ben de ona kırık koluyla neden bisiklete bindiğini sormuş, cevap vermesini beklemeden gerçekten "ahmak" bir insan olduğunu söylemiştim.

Emre ile konuştuktan sonra arkama döndüğümde Dinçer ve abimi duvara yaslanmış, bizi sessiz ve gergin bir şekilde izlerken buldum. Birbirlerine benzediklerini içimden geçirmeden edemedim. Şöyle bir düşündüğümde gerçekten de bayağı benzer yönleri vardı. Belki de bu yüzden Dinçer'e bu kadar yakın hissediyordum.

Düşüncelerimi daha fazla kurcalamamaya karar verdikten sonra uzun boylu çocuğa seslendim.

"Dinçer."

Güzel kahve gözlerini yüzüme çevirmesiyle sözlerime devam ettim.

"Eve beraber gidelim mi?"

Abim tam bana itiraz edecekken onun yanına gidip sarıldım.

"Sen de Ankara'ya gidecektin. Otogara yetişmen gerek. Eve geç ve annemle otogara git, abi. Bana güven."

Benim gibi kıvırcık saçlarını okşayınca abim de Dinçer gibi rahatlamıştı. Siniri resmen kaybolmuş gibiydi ama yine de itiraz etti.

"Ben sana güveniyorum da şu yavşağa güvenmiyorum."

Dinçer'e olan sevgisi gözlerimi yaşartıyordu gerçekten.

"Abi, lütfen…"

Saçlarının kıvırcıklarında ellerimi gezindirmeye başlamıştım. Bu hareketimle ikna olmaması imkânsızdı.

Uzun uğraşlar sonrasında abimi sonunda ikna edip göndermeyi başarmıştım. Doktorların Emre'nin iç kanaması olup olmadığını anlaması için bir gün boyunca hastanede kalması gerekiyordu. Çünkü Emre basit bir şekilde bisikletten düşmemişti; ona bisiklet sürerken araba çarpmıştı. Bunu ben doktordan öğreniyordum!

Tabii ki bunun için Emre'ye olan güzel sözlerimi söylemeyi ihmal etmemiştim. Bunu beni korkutmamak için yapmış olsa da yine de söylemeliydi!

Bir süre daha durduktan sonra her ne kadar orada kalmak istesem de daha geç olmadan gitmek zorundaydım. Annemleri, abim Ankara mevzusu için oyalardı fakat bu da çok uzun sürmezdi.

Dinçer bu gece burada kalmak istediğini söylese de Emre ona bir şeyler fısıldamış ve onu gitmeye ikna etmişti. Bu ikisi arasında ne vardı bilmiyordum ve anlamıyordum! Ama özel hayatlarına buraya gelerek fazlasıyla karışmışken aşırıya kaçmak ayıp olurdu. Bu yüzden sustum ve sormadım. Ama kendimi ne kadar tutacağım yine de belli olmazdı. Sağı solu belli olmayan bir kıza dönüşüyordum.

Dinçer'le hastaneden çıktığımızda dışarıda yağmur çiseliyordu. Yağmurdan tetikleniyordum. Bana hiç iyi şeyler hatırlatmıyordu. Su damlaları tenimle buluşunca sanki asit tenimi yakıyormuş gibi hissettiriyordu. Ama Dinçer yanımdayken bu olmuyordu.

Neden olmuyordu?

Neden nefesim bana dar gelmiyor, beni boğarcasına nefessiz bırakmıyordu?

Dinçer benim travmalarıma nasıl iyi geliyordu?

Zihnim, kafeden çıktığımız ve Ecevit ile tartıştığı güne gitti. Orada da yağmur yağıyordu ve ben orada da kötü hissetmemiştim. Beni intihara sürükleyen o şey, Dinçer yanımdayken beni yaralamıyordu sanki… Bütün acılarımı varlığıyla susturuyordu. Aklıma bile gelmemesini sağlayan bir muhafız gibi koruyordu beni kötü anılarımdan.

Dinçer… Dinçer'di işte.

Konuşmak istiyordum ama konuşamıyordum. İçimden bir his bana doğruları söylemeyeceğini, boş yere sormamamı fısıldıyordu.

Hisler…

Hislerimden nefret ediyordum.

Ama her zaman yanımda olup bana doğruları söylüyorlardı.

Dinçer hayatımdaki her şey gibi davranıyordu. Bazen abim gibi davranıp karışmış saçlarımı düzeltiyor, bazen hislerim olup beni istemediğim şeylerden koruyordu. Belki de fark etmediğim birçok şeyin kendisi yine Dinçer'di.

Bu çocuk ne olmuştu da bir anda hayatımın her alanında var olur olmuştu?

Bir mezarlığın yanından geçerken orada yatanlar için dualar okumuştum. Yağmurun yağmasıyla topraktan beni hüzünlendiren bir koku yükseliyordu. Bu koku hem beni hüzünlendiriyor hem de nasıl bu kadar huzurlu hissettiriyordu?

Bu aralar kafamda yüzlerce soru vardı.

Dinçer'in adımları yavaşlamıştı ve sessizce başını yukarı çevirip gözlerini kapattı. Sanki nefes alamıyormuş da almaya çalışıyormuş gibiydi. Yağmur onu boğuyordu ya da başka bir şeydi, anlayamadım.

"Dinçer beni yağmurun kötü hissinden koruyorsa ben de onu korumalıyım." diye düşündüm. Hatta bilinçsizce bunu kendime vazife bildim.

Gözlerini açıp bana çevirdi. Kötü görünüyordu. Hatta belki kimseye gösteremediği bir kırgınlık ve öfke bile seçebildim açık kahve harelerinde.

İçimi değişik bir sızı aldı. Göğsümden başlayıp boğazıma kadar uzanıyor ve benim de üzgün hissetmeme sebep oluyordu.

Sırık bunu fark etmiş gibi uzun uzun baktı gözlerime. Hüzünlüydü. Evet, oldukça fazla hüzünlüydü.

Ona sarılmak istedim ama yapamadım.

O da sarılmak istedi ama yapamadı.

Kaldık öylece, kendimizce.

"Sırık."

"Elkızı."

"Elkızı mı?"

"Evet."

"Neden elkızı, sırık?"

"…"

"Söyle, lütfen. Bak, vallahi bu seferlik kızmam o illeti içmene."

"Söz mü?"

"Ama dur, emin olamadım. Biraz kızsam?"

Dudaklarında acı bir gülümseme belirdi.

"Tamam, biraz olsun o zaman."

"Eee, söylemeyecek misin şimdi?"

"Söyleyeceğim. Bekle biraz, kızım be!"

Bu sefer gülen taraf ben olmuştum.

"Elkızısın çünkü asla benim olamazsın."

Bu cümlesinden sonra adımlarım kendiliğinden durmuştu. Dışarıdan gelen hiçbir sesi işitmediğimden emindim.

Ne demek istiyordu?

Sormalı mıydım?

Kalp atışlarımın hızlandığını ve heyecanlandığımı, yanımda duran elimi anında tırnaklarımı kemirmek için ağzıma götürdüğümde fark ettim.

Neden heyecanlanmıştım bilmiyordum ama böyle olmamın da yanlış olmadığını düşünüyordum. Dışarıdan nasıl gözüküyorsam çok korkunç bir durumdu.

En son kendime gelmemi sağlayan şey, Dinçer'in beni "Elkızı!" diye sarsmasıydı. Bozuntuya vermeden dağılan ifademi toparlamaya çalıştım.

"O zaman ben de sana eloğlu diyeceğim, sırık!"

Bu sefer ifadesi dağılan Dinçer olmuştu.

Bir süre geçmişti ki o da kendini toparlamıştı ve hiç konuşmadan eve yürümeye devam etmiştik.

Bizim evin önünde durduğumuzda Dinçer'e baktım.

"Teşekkürler, eloğlu."

O ise hiç bozuntuya vermeden, kendini gizler gibi ama içten bir samimiyetle cevap verdi.

"Ben sana teşekkür ederim, elkızı. Kendine çok iyi bak, olur mu?"

Bu sözleri bana neden söylediğini anlamadan arkasını dönüp sessizce uzaklaştı benden.

Bugün benim hakkımdaki düşünceleri değişti mi bilmiyordum ama bugünden sonra Dinçer'e olan merakım daha da çoğalmıştı.